28 Mart 2013 Perşembe




BAHAR  ŞİİRİ


Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini

Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi

Şöyle yanı başıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın, gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan

Ataol Behramoğlu

Toprak ananın adrenalini güneş, baharla birlikte toprak ananın kalbini nasıl telaşla çarptırıp uyanışını sağlıyorsa, bahar da sizinkini sağlasın! Bunun için pencerelerinizi açık tutmanız yeterli. Hırsız girer diye korkmayın! Uyanışlar, hırsızların korkulu rüyasıdır unutmayın! 





26 Mart 2013 Salı





DÖNEKLERİN  ROL  MODELİ
JOSEPH  FOUCHE




İnsan sevdiği, hayran olduğu kişiyi rol modeli yapar; davranışlarında, hayata bakışında örnek aldığı bu kişinin izlerini taşır. Rol model her zaman olumlu olmayabilir, olumsuz rol modeli de olabilir. Günümüzde, sosyal medya, internet ve diğer iletişim araçlarının yaygın ve etkin kullanımı sayesinde olumsuz rol modeli çoğalmaktadır maalesef. İşte! Joseph Fouche, her devrin adamı olanlar, amaca ulaşmak için her yolu mübah görenler ve dönekler için bir rol modeldir. 18. ve 19. yüzyıllarda değil de günümüzde yaşasaydı, adına bir fan kulübü kurulur, icraatları en çok tıklanır ve söylemleri twitter da" tt" olurdu her halde.

Papaz okulunda yetişen, matematik öğretmeni Joseph Fouche, 1789 Fransız İhtilalinin en kanlı günlerinde"Lyon Kasabı" adıyla anılır.Napolyon' un polis bakanıdır. Devrim sürecinde jakobenlere katılmış, terör dönemindeki katliamlarda aktif rol oynamıştır. Daha sonra geri dönen monarşide de görev almış, makyevelist politikasıyla her devrin adamı olmuş, bu kimliğiyle ülkesinin siyasetinin yönünü belirlemiştir.

Stefan Zweig, "Bir Politikacının Portresi" adlı biyografik kitabında Joseph Fouche' yi" tarihteki en karaktersiz, dönek, çıkarı için herkese ihanet eden, iktidarda kalabilmek için karanlık işler çeviren bir politikacı" olarak tanımlar. Her politikacı adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdıramaz ki. Joseph Fouche adını sayfalara kasap olarak kanla, gözyaşıyla ve meşhur dönekliğiyle yazdırmıştır.

Yaşamının son yıllarında akıttığı kanda boğulmasa da, kanların oluşturduğu nehirle sürüklenmiş, Avusturya' ya sürgüne gönderilmiş, bütün ünvanları ve şerefi alınmış biri olarak ülkesine hasret bir şekilde ölmüştür.(1820)  J.Fouche' nin gerçek yüzünü görüp, sürgüne gönderen kişi, devrim sonrası giyotinde can veren XVI. Louis' in kardeşi XVIII. Louis' dir.

İyi ki, günümüzde Fouche gibi politikacı tipi yok! Olsaydı ne yapardık?


24 Mart 2013 Pazar




SEVGİ  ÜZERİNE


İnsanı, bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur sevgi. Sevginin temelinde bağlılık bulunduğundan ve ancak tanıdığımız birine bağlılık gösterebileceğimizi düşünürsek; hiç tanımadığımız birine sevgi verebilir miyiz? Evet.  Dr. Lou Marinoff, Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? adlı kitabında bu konuda şöyle yazar: "Bir grup insanı, insanlıkları hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadan, hangi dili konuştukları ya da nasıl sosyal adetleri olduğuna bakmaksızın sevmek kesinlikle mümkündür ve tercih sebebidir." İşte, bunun adı insanlık sevgisidir ve çıkarsız, karşılıksız olan bu sevgiye insanlığın gerçekten ihtiyacı vardır.
Sevgiden bir çok anlam çıkarılabilir çünkü sevgi pek çok şeydir. Felsefi olarak bakıldığında ise sevgi bir gizemdir ve hala çözülememiştir. İşte,bu gizemle ilgili gerçek bir olay: " Sevgi üzerine bilimsel araştırmalar yürütülmeye başlanıyor.Olağanüstü şeyler de keşfediliyor. Bir Amerikan Üniversitesinde, laboratuvarda kanserli hücre yetiştiren araştırmacılar, öğrencileri laboratuvara getirmeye karar verdiler. A.B.D' de öğrenciler çoğu zaman kobay olarak kullanılır. Onları kutunun etrafında topladılar ve kanserli hücrelere 'sevgi göndermelerini' istediler. Öğrenciler söyleneni yaptı ve araştırmacılar kanserli hücrelerin gerilediklerini bilimsel olarak kanıtladılar. Bu olguyu açıklayabilecek durumda değillerdi, öğrencilerin sevgi göndermek için ne yaptıklarını da somut olarak söyleyemezlerdi, ama sonuç tartışmasız ortadaydı: Hücreler geriledi." ( Laurent Gounell- Mutlu Olmak İsteyen Adam)

Sevginin gücü kanserli hücrelerde bile bu kadar etkiliyse, bu gücü ihtiyacı olsun veya olmasın insanlara dağıtmaktan ne diye kaçınalım ki? Sofokles' in söylemiyle; sevgi bizi hayatın bütün yükünden ve acılarından kurtarır . Verdiğimizde eksilmeyen, aksine verdikçe çoğalan ve bizi rahatlatan, tedavi eden, fazlasından zarar gelmeyen tek duygudur sevgi. Öyleyse insanları sevin; sevin ki sevgi çoğalsın, çoğaldıkça da sevgisizlik yok olsun.




20 Mart 2013 Çarşamba


ÖZGÜNLÜK

"İnsanlar, yaşamı için çok özgün standartlar belirleyen kişilere her zaman öfke duyarlar; çünkü bu adamın kendine bahşettiği sıra dışı uygulama, onların kendilerini sıradan canlılar gibi aşağılanmış hissetmelerine yol açar. "  Friedrich Nietzche

Herhangi biri olmak, alelade, renksiz bir yaşam sürmek insanın kendi tercihidir.Genellikle bu durum, çoğunluğa ayak uydurmayı, çoğunluk içinde dikkat çekmeden kaybolmayı gerektirir. Cesareti olmayanlar çoğunluğun sesine kulak verip "ben"liklerini yok sayarlar. Doğrusunun bu olduğuna inandıkları için de "ben"ini öne çıkaranları sevmezler ve dışlarlar. Oysa doğada bulunan   renkler, sesler ve biçimler çeşitliliğiyle  sıradanlığa meydan okumaktadır. Doğanın güzelliği de bu çeşitlilik ve değişiklikte değil midir?

Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan ve bu niteliğiyle benzerlerinden ayrılan kişilere duyulan öfke neden? Sıradanlığı bozdukları için mi? Çoğunluktan farklı oldukları için mi? Kendi değerleriyle yaşayıp kendilerini değerli kıldıkları için mi? Yoksa, kim olduklarını unutmadıkları için mi? Cevap, Game of Thornes adlı dizideki George R.R.Martin' den gelir: Kim olduğunu asla unutma; çünkü emin ol dünya da unutmayacak. Bunu kendi gücün haline getir. Böylece asla zaafın olamaz. Bunu zırhın yap ki asla sana karşı, sana zarar vermek için kullanılmasın."

Kim olduklarını asla unutmayanları ve bunu kendi gücü haline getirenleri, özgün olanları (dahiler, sanatçılar, ressamlar, yazarlar, politikacılar) dünya gerçekten de unutmadı, sıradanları ise hatırlayan yok. Var mı?

Dip Not: Diziden alıntı yapılan söz, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.


18 Mart 2013 Pazartesi




YAŞAM KALİTESİNİN EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE: FİNLANDİYA


"Amerika Birleşik Devletleri' nde yayımlanan Newsweek Dergisinin 2010 yılında dünya ülkeleri arasında yaptığı araştırmada Finlandiya yaşam kalitesinin en yüksek olduğu ülke oldu. Dergi, dünyada yaşanacak en iyi ülkeyi belirlemek amacıyla beş standarda baktı. Buna göre; eğitim, sağlık, yaşam kalitesi, ekonomik rekabet gücü ve siyasi durum koşulları göz önünde bulunduruldu."(www.milliyet.com.tr)

1811 yılına kadar İsveçli' lilerin egemenliği altında yaşayan Finliler, 1808 yılında Rus Çarı I. Aleksandr' ın Finlandiya' nın büyük bir kısmını işgal etmesi üzerine zaman içinde Rusya' nın egemenliği altına girer. Rusya' da yapılan 1917 devriminden sonra Finliler bağımsızlığına kavuşurlar ancak halk yoksul, ülke perişandır. Ne yapmalı, bu durumdan nasıl kurtulmalı? Ülke aydınlarının cevap aradıkları bu sorunun cevabını nasıl bulduklarını Rus vatandaşı bir rahip olan Grigory Petrov "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı kitabında anlatıyor bir bir.

Kitabın Bulgarca çevirisinin önsözünde şöyle yazar: "Grigory Petrov Finlandiya' da uzun yıllar yaşadığından, Fin' lerin önceki halleriyle sonradan kurdukları yüksek uygarlığa nasıl eriştiklerini görmüş ve bu değişim ve ilerlemeyi kendine özgü sanatlı üslubuyla anlatmıştır.
Bir milletin; kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle iş birliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiştir. Dr.Bojkof"

G. Petrov'un kitabı 1920' li yıllarda yazdığını ve Finlandiya' nın bağımsızlığını Ekim 1917 devriminden sonra ilan ettiğini düşünürsek kısa sürede büyük işler başardıklarını görebiliriz. G. Petrov yaşıyor olsaydı sanırım Newsweek' in araştırma sonucuna hiç şaşırmazdı, hatta sonucu doğru tahmin ederdi.

Finlandiya' nın yaşam kalitesinin bu kadar yüksek olması tesadüfi değil; Fin halkı, ülkelerinin kalkınması için el ele yılmadan çalışmışlar ve her şeyden önce buna yürekten inanmışlar ve başarmışlar.

Bir milletin uyanışını sağlamak için, illa da kahramanlara ihtiyaç yoktur; milletin yükselmesi  için fedakarlık gösterebilecek ve başarıdan başarıya koşarken yorulmayacak kahraman ruhlara ihtiyacı vardır. O ruh halkın kendisinde zaten vardır, uyandırmayı bilmek gerekir sadece.





15 Mart 2013 Cuma




AĞLAMAK  İÇİN  GÖZDEN  YAŞ MI  AKMALI?


Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mi olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?

Victor Hugo (Fransız şair ve yazar)

Romantizm akımının öncülerinden Victor Hugo; ağlamak, gülmek, sevmek, çirkin, güzel, özlem, hırsızlık, ölmek ve öldürmek gibi insana dair duygu ve düşüncelerin davranışlara yansımasını sadece sorularla, okuru düşünmeye yönlendirerek dile getirmiştir bu şiirinde. Duygu ve hayale verdiği değerle, romantiklerin "deha yürektedir" sloganını işlemiştir.





14 Mart 2013 Perşembe



AY  ÇÖREĞİ


Büyük şehirlerde yaşayanlar, işe yetişme telaşı içinde olduklarından kahvaltılarından feragat ederler çoğu zaman. Durağa giderken yolun üstünde bulunan bir pastaneden alınan simit veya ay çöreği iş yerinde içilen çaya eşlik eder. Zamanı veya parası olmayanlar için öğle yemeği, okula giden küçük çocuklar için de alelacele beslenme çantasına konulan kurtarıcıdır ay çöreği.

Fransızların milli kruvasan çöreğini nasıl ürettiklerini ve kruvasanın aslında, Avrupa' nın Osmanlı korkusundan kurtulmasını sembolize ettiğini  biliyor musunuz?

1683'de Osmanlı Ordusu , Hristiyanlığın doğudaki son önemli üssü olan Viyana' yı kuşatır ama Viyana düşmez.. Dinlerini, canlarını ve mallarını kurtardıklarına çok sevinen halk, kıtlık olmasına rağmen Osmanlı bayrağındaki hilale benzeterek kuruvasanı icat eder. Çeşitli söylenceler olsa da kruvasanın ilk Viyana' da üretildiği öyküsü yaygındır: Avusturya İmparatoriçesi Marie Theresa' nın kızı Marie Antoinette, Fransız Veliaht Prensi XVI. Louis' le evlenince hilal şeklindeki çöreği Fransız saray çevresine tanıtır. Buna önceleri Türk çöreği dense de daha sonra kruvasan adını alır. Zira, "Croissant" Fransızca hilal ay demektir.

Marie Antoinette saraya gelin gitmeseydi, kruvasan Fransızların milli çöreği olur muydu sorusunun cevabını yemek tarihçileri ve yemek kültürü uzmanlarına bırakarak kruvasanın korkudan kurtulmanın simgesi olduğunu ve  yerken öyküsünü hatırlamanın ay çöreği ve kruvasana tarihsel bir tat ve değer kattığını düşünüyorum.

12 Mart 2013 Salı




YALANCININ  CEZASI


"Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır."
Bernard Shaw

İnsan neden yalan söyler ki? Birini gülümsetmek  ya da ağlatmak için mi? Yoksa, kendini korumak, sevdiklerine zarar gelmesini önlemek için mi? Ya da sadece alışkanlıktan  mı? Cevap her ne olursa olsun, yalanın aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen, uydurma ve asılsız söz olduğu gerçeğini değiştirir mi? Tabii ki hayır.

Yalanın özünde aldatmak vardır. Yalan söyleyen kişinin amacı da başkalarını aldatmaktır. Yalan söyleyerek ilerlemeye çalışır, ancak geriye bir dönüş yapmak istediğinde; neyi, ne zaman, nasıl söylediğini hatırlamadığından bu isteğini gerçekleştiremez, olduğu yerde kalır. Yalanın renginin pembe olması da sonucu değiştirmez. Bir kez yalan söylenmeye başlandığında, yalan başka bir yalanı doğuracağından yalancı, fasit bir daire içinde döner, durur. Ta ki kendini kandırdığını, kendi yalanlarına kendisinin de inandığını fark edene ve bu fark edişle çemberi kırana kadar...

Yalancı, kendini çok akıllı, diğer insanları aptal sanır; söylediklerine inandıkları için. Aslında, bilmez ki yalana inanışın altında bir rahatlama,  güven duyma, süre kazanma, günü kurtarma ve şişkin bir ego vardır. Ve her bir yalan, beraberinde şüpheyi de getirir, ikisi ayrılmaz yol arkadaşıdırlar.

Bir kez yalan söylediğiniz ortaya çıktığında, artık kimse size inanmaz, siz de kimseye inanmazsınız. Çünkü, "dervişin fikri neyse, zikri de odur" misali, siz de başkalarının size yalan söylediğini düşünerek kimseye güvenemezsiniz. İnsanlara güvenmeden toplum içinde yaşamak, ölmeden cehennemi görmek gibi değil midir? İşte, yalancı dünyada cehennemi gören kişidir,. Yalancının cezası da budur...




10 Mart 2013 Pazar




BİBLİYOTERAPİ


Hayatın karmaşıklığı karşısında kendimizi kaybettiğimizde, yani beynimizdeki nörokimyasal ileticilerin, beyin fonksiyonları üzerinde parazit yapacak şekilde üretilmesine ve salınmasına neden olacak  bir sorunla karşılaştığında her insan farklı tepkiler verir: Kimi, sorunu yok sayarak rahatlamaya çalışır, kimi rahatlamak için bir psikologa ya da psikiyatra gider, kimi yakın arkadaşlarıyla paylaşımda bulunarak yükünü hafifletmeye çalışır, kimi spor yapar, müzik dinler, kimi Tanrı' ya, kimi de kitaplara sığınır. Tüm bunları isteyerek yapmak ve yapılan etkinlikten zevk almak şarttır. Aksi halde, fayda sağlanması mümkün değildir. Çünkü, kendimizi bulmamızı, amaçlarımızı gerçekleştirmemizi ve doğru olanı yapmamızı sağlayacak bir ilaç henüz bulunmamıştır. İlaçlar sadece bizim kontrolümüz dışında olan genetik, biyolojik, ve çevresel bir etkenden kaynaklanan hastalıklarda başarılı olabilmektedir.

Psikiyatride ruh sağlığını koruyan ve önleyici ruh sağlığında kullanılan yöntemlerden birisi bibliyoterapidir. Bir kitapsever olarak, ruhsal durumuma göre seçtiğim kitapları okuyarak sıkıntılarımı atlatmaya çalıştığım yıllarda bibliyoterapinin varlığından bile haberim yoktu. Son yıllarda  terapi içerikli ve kişisel gelişim kitaplarının yaygınlaşması ve Türkçeye çevrilmesi ile bu kavramla sıkça karşılaşır olduk.  Peki, nedir bibliyoterapi?

Prof. Dr. Nevzat Tarhan" Mesnevi Terapi" kitabında bibliyoterapiyi şöyle tanımlar ve devam eder: " Bibliyoterapi, kişinin ruhsal problemlerinin çözümünde rehberlik sağlaması için seçilmiş okuma materyallerinin kullanılmasıdır. Uzman desteğinde uygulandığında tedavi edici olur. Kişi kendisine verilen metinleri bireysel olarak okuyup, analiz edip faydalanırsa tedaviye katkı sağlar.
..................
Psikoterapide "halk terapisi" denilen bir teknik vardır. Bu terapide kişiye hikayeler verilir ve hikayeler üzerinden o kişinin zihinsel dönüşümü sağlamaya çalışılır. Bir bakıma hikayelerin pedagojik anlamları üzerinde durulur. Hikayeler kullanılarak yapılan psikoterapi yöntemine "bibliyoterapi" deniyor.Bu yöntem psikologların kullandığı ve bilimsel olarak tavsiye edilen bir yöntemdir."

İster hikayelerdeki metaforlar ile kendi yaptıklarınızı kıyaslayarak sorununuzu aşmanın yollarını arayın, ister sevdiğiniz bir romanın kahramanı ile kendinizi özdeşleştirin, ister okuduğunuz bir kitaptaki etkilendiğiniz kişiyle empati kurun ama tedaviye dönük değişime açık olun. Okuduğunuz hikaye ve kitaplardan elde ettiğiniz çıkarımlarla sorunlarınızı tartışarak çözebileceğinizi fark edeceksiniz. Bu bağlamda, paradigmanızı değiştirmekten, yeniliklerden korkmayın. Bunu yapmayı başardığınızda, bibliyoterapinin işe yaradığını göreceksiniz.


9 Mart 2013 Cumartesi




YİN  VE  YANG


Çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları genel tanımlamada: Yin; edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimler. Gece demek.
Yang; etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betimler. Gündüz demek. Sürekli bir mücadele içinde olan yin ve yang birlikte bütünü yaratırlar. Yin ve yang içlerinde karşılıklı olarak zıtlıkları barındırırlar.
Lou Marinoff" Prozac' ı Bırak, Platon' a Bak" kitabında zıtlıklar arasındaki bağı şöyle açıklar: "Heraklit ' Hastalık sağlığı güzel ve iyi kılar, ' diye yazarken, Lao Tzu da ' Zor ve kolay birbirini tanımlar,' cümlesini kaleme almıştır. Hem antik Yunanlı, hem de Çinli düşünürler esas olarak zıtlıklar arasında bağ olduğunu, zıtlıkların karşılıklı varoluşlarını tamamlamak için birbirine ihtiyaç olduğunu düşünmektedir. Bu da zıt fikirleri savunma mevzuuna yepyeni bir ışık tutmaktadır."

Varoluşsal bütünlük için zıtlıkların mücadelesi ne kadar gerekliyse, insan varoluşu için de zıtlıklara duyulan ihtiyaç o kadar gereklidir: Hayatı anlayabilir miydik, eğer ölüm olmasaydı. Doğrunun adını bilebilir miydik, eğer yanlış olmasaydı. Veya tam tersi...



7 Mart 2013 Perşembe




KADIN  NEYSE  GENE  O'DUR



13. yüzyılda, Mevlana' nın kadına verdiği değer, kadının iç dünyasını çok iyi anlaması ve tahlil etmesi, herhalde 30 yıl kadınlar üzerinde çalıştığı halde onları çözemediğini söyleyen Freud' u bile şaşırtmıştır! Mevlana, Fihi ma fih adlı eserinin 20.bölümünde; mayasında fenalık bulunan kadının, bu fenalığı mutlaka tatbik imkanı bulacağını belirterek, gizli her şeyin insanın merakını uyandıracağından(tecessüs), şehir sokakları ekmekle dolu olsa, köpekler dahi yemekten kaçınsalar, sarılarak gizlenmiş bir ekmeğin herkesin ilgisini çekeceği misalini vererek şöyle der: "Kadın nedir, dünya ne? İster söyle, ister söyleme; o neyse gene O' dur; yaptığını bırakmayacaktır o. Hatta söyledikçe daha da beter olur...Şöyle ki, halk koltuğuna, yenine sakladığın, vermemeye, göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşer ki, bu düşkünlük haddi, sınırı aşar gider. Çünkü insan 'men edildiği şeye düşer.' Kadına gizlen diye emrettikçe onda kendini gösterme isteği çoğalır, durur; halkta da, o kadın ne kadar gizlenirse, onu görmek isteği o kadar artar.

Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru düzen bir şey sanıyorsun; oysa ki bu iş bozgunculuğun ta kendisidir. Kadının mayasında kötü bir işte bulunmamak varsa, yapma desen de, demesen de, iyi huyuna, temiz yaradılışına uyacak, ona göre hareket edecektir o. Yok tersine, mayası pisse, gene kendi yolunu tutacaktır o. Gerçekten de yapma etme, görünme demek, isteği artırır ancak, başka şeye yaramaz."

 İnsan, izzetinefsine hakim olmalı, özsaygısını kaybetmemeli; aksi halde insan olarak kalabilir mi? Bu durumda, kadın-erkek farketmez.Başkalarını düzeltmek için önce kendimizi düzeltmeliyiz galiba.






5 Mart 2013 Salı





YİYECEK  ÜRETİMİ - MİKROP  İLİŞKİSİ


İlk insanlar, yaban hayvanları avlayarak ve yaban bitkileri toplayarak geçiniyorlardı. Bunlar avcı / yiyecek toplayıcı topluluklardı. Son 11.000 yıl içinde bazı halklar yiyecek üretimine geçerek; yaban hayvan ve bitkileri evcilleştirdiler. Evcilleştirdikleri bu hayvan ve bitkileri yemeye başladılar. Bugün hala yeryüzündeki insanların çoğu ya kendi ürettikleri, ya da başkalarının kendileri için ürettikleri yiyecekleri tüketiyorlar, yaban hayvanları ve yaban bitkileri yiyerek geçinen birkaç insan topluluğunun dışında.

" Tarihöncesinde farklı halklar yiyecek üretimine farklı zamanlarda geçtiler. Avustralya yerlileri gibi bazı halklarsa hiç geçmedi. Geçenler arasında bazıları( örneğin eski Çin) başkalarından bağımsız olarak kendi kendilerine geçtiler, bazılarıysa ( örneğin eski Mısır) bu işi komşularından öğrendi. Yiyecek üretimi tüfeklerin, mikropların ve çeliğin gelişiminin dolaylı bir önkoşuluydu. Bunun sonucu olarak da, farklı kıtalarda halkların çiftçiliğe ve hayvan yetiştiriciliğine geçip geçmeme ya da geçiş zamanlarındaki coğrafi farklılıklar, bu halkların daha sonraki yazgıları arasındaki benzemezlikleri büyük oranda açıklar." ( Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik)

Yiyecek üretimine geçmenin yani yerleşik hayata geçişin faydaları şunlardır: Yaban bitki ve hayvan türleri arasında pek azı insanlar için yenilebilir iken, evcilleştirilmiş hayvan ve bitkilerin tamamı insanlar tarafından yenilebilir. İşlenen topraktan elde edilen ürünler, yaban hayvan ve bitkilerle geçinen insanlara göre çok daha fazla çiftçiyi ve hayvan yetiştiricisini doyurabilir: Çünkü evcil hayvanların etinden, sütünden, gücünden ve gübresinden faydalanılarak çok daha fazla insanın karnı doyurulur. Bitkilerle hayvanların evcilleştirilmesi fazla yiyecek üretimine yol açarak nüfus yoğunluğunun artmasına neden olmuştur: Bir yerde yerleşik olmak doğum aralıklarının kısalmasını sağlamıştır. Yerleşik hayat yiyecek fazlasının depolanmasına elverişlidir, çünkü insan depoladığı yiyeceğin yanında kalarak onu koruyabilir. Avcı / yiyecek toplayıcılar ise yiyecek bol da olsa onu koruyamazlar, çünkü göçebedirler. Yiyecekler depolanmaya başlanınca, bir grup insan başkalarının ürettiği yiyecekleri ele geçirebilir ve karnını doyurma gereğinden kurtulabilir, böylece bütün zamanını siyasal faaliyetlere harcayabilir. Yiyecek üretimi ve depolanması asker beslemeyi kolaylaştırdığından sürekli bir ordunun kurulmasını sağlayarak fetih savaşlarını başlatmıştır.

"Fetih savaşlarında aynı derecede önemli olan bir başka şey de evcil hayvanlara sahip insan topluluklarında ortaya çıkan hastalık mikroplarıydı. Çiçek, kızamık, grip gibi bulaşıcı hastalıklara yol açan ve yalnızca insanlarda görülen mikroplar, hayvanlara hastalık bulaştıran benzer mikropların mutasyon geçirmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Hayvanları evcilleştiren insanlar, yeni yeni evrimleşen mikropların ilk kurbanlarıydı, ama bu insanlar o zaman yeni hastalıklara karşı önemli ölçüde bağışıklık kazandılar. Daha önce bu mikropları hiç almamış insanlarla böyle kısmen bağışıklık kazanmış insanlar karşılaştıklarında başlayan salgın hastalıklar  daha önce hiç bu mikropları almamış insanların % 99' a varan oranlarda ölümüyle sonuçlanıyordu. Böylece evcil hayvanlardan alınan mikroplar Amerikan yerlilerini, Avustralyalıları, Güney Afrikalıları, Büyük Okyanus adalarının halklarını Avrupalıların egemenlikleri altına almalarında belirleyici rol oynamıştır." ( Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik )

Atların ve develerin askeri amaçlarla kullanılması, hayvanlardan bulaşmış olan mikropların öldürücü gücü, yiyecek üretimiyle fetih arasındaki bağlantılardır. Yiyecek üretimine geçişin faydalarının yanında mikropların neden olduğu salgın hastalıkları ve fetihler için üretilen silahları görmezden gelemeyiz.  Yerleşik hayata göre daha eşitlikçi olan avcı / yiyecek toplayıcı topluluk olarak kalsaydık dünya nasıl bir yer olurdu? Düşünmeden edemiyor insan doğrusu.

 



1 Mart 2013 Cuma




AÇLIK  VE  KURTULUŞ


"Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir" der J.W. Goethe. Balık öleceğini bile bile karnını doyurmak için oltadaki yeme gider, yemi yer ve kancaya takılır. Bu denli etkilidir insan ve hayvan organizması üzerinde. Açlık, hak, hukuk, dost, düşman da tanımaz; sadece fiziksel ihtiyacın doyurulmasına odaklanır, organizmanın hayatta kalabilmesi için.

Bu bağlamda, açlık çeken düşmanınıza yardım eder misiniz, yoksa onun acı çekerek ölmesini mi izlersiniz? Bu sorunun cevabı, Türkiye-Yunanistan örneğinde saklıdır. Türkiye açlık çeken Yunanistan' ı izlemedi, yardım elini uzattı, binlerce insanı açlıktan ölmekten kurtardı:  II.Dünya Savaşı' nın henüz başladığı Ekim 1940' da Yunanistan' İtalyan Ordusu tarafından işgal edilir. Almanların desteğini alan İtalyan Faşist Diktatör Mussolini, Alman Ordusu' na gereken erzakı temin edebilmek için depolar, mandıralar, çiftliklere el koyarak yağmalatır. Güçsüz durumda olan Yunan halkı açlığa mahkum edilir. Birkaç ay sonra da açlıktan ölümler başlar. Sokaklarda açlıktan ölenler, kamyonlarla toplanıp toplu mezarlara gömülür. Pire ve Atina' da yaşanan açlıktan dolayı 70.000 kişi ölür.

İşte, tam bu sırada şaşırtan bir gelişme yaşanır: Türkiye de savaştan dolayı zor durumda ve sıkıntılı günler geçirmektedir. Savaşın tarafı değildir ama savaşın etkilerini hissetmekte, kıtlık çekmektedir. Erkekler silah altına alındığından tarımda çalışan nüfus azalmış, yaşanacak bir savaş ihtimaline karşı yiyecekler stoklanmış, ekmek, un, şeker, bez, gaz yağı karneye bağlanmıştır. Birçok ürün karaborsaya düşmüştür. Bütün bunlar, komşuda yaşananların yanında hafif kalmaktadır.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 yıl önce büyük bir savaşta karşı karşıya gelmiş olduğu bir millete yardım etmek için alınan karara tereddütsüz imza atar. Kızılay harekete geçirilir, yurt genelinde başlatılan kampanya ile yiyecek ve ilaç toplanır. Halk un, patates, tahıl ve daha birçok malzemeyi yardım merkezine getirir. Bütün bunları komşuya ulaştırmak için Hükümet, Tavilzade Şirketi' ne ait, 1882 yılında inşa edilmiş 2400 tonluk bir kuru yük gemisini kiralar. Geminin adı çok manidardır: Kurtuluş.

14 Ekim 1941 günü Karaköy Limanı' ndan binlerce kişi tarafından uğurlanan Kurtuluş, Pire Limanı' na vardığında Türkçe ve Yunanca sevinç çığlıklarıyla karşılanır. Kurtuluş için gösterilen sevgi, gazetelerin sayfalarına taşınır. Çizilen karikatürlerde Kurtuluş erzak dolu çuvallarla gidiyor, sevgi ile dolup geliyordu.

Ekim, Kasım 1941 ve Şubat 1942 tarihlerinde üç sefer daha gerçekleştiren Kurtuluş Vapuru umudun da adı olur. Kurtuluş 18 Şubat 1942' de 2000 ton yiyecekle İstanbul' dan beşinci kez ayrıldığında şiddetli fırtınadan dolayı batacağından habersizdir. 20 Şubat' ı 21' e bağlayan gece Marmara Ada' sı açıklarında kayalıklara bindirerek batar, Yunanlının umutlarıyla birlikte Marmara' nın soğuk sularına gömülür.

Kurtuluş' tan sonra, yardımlar birkaç kez daha başka gemilerle yapılmaya devam eder.

İşte, Türkiye' nin Hatıra Defterinde yer alan anı böyle. Milletimiz, dün( Kurtuluş Savaşı yılları) vatanını işgalcilerden kurtarmak ve  bağımsızlığına kavuşmak için boğaz boğaza çarpıştığı ülkenin insanlarının açlıktan ölümüne razı olmamış, yardım elini uzatmıştır. Bununla, sadece II.Dünya Savaşı Tarihine değil, İnsanlık Tarihine de geçecek açlıktan kurtuluşun ve sevginin örneğini sergilemiştir.

Dip Not: Anı, Deniz Kültür Yayınlarından, Nebil Özgentürk' ün "Türkiye' nin Hatıra Defteri-1923' ten Günümüze" adlı kitabından alınmıştır. Kitapta, çok duymadığımız onlarca anı mevcut, bizi aydınlatacak.



27 Şubat 2013 Çarşamba




İYİLİK  NEYE  YARAR?
I
İyilik neye yarar,
öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?
Özgürlük neye yarar?
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?
Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
II
İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!
Özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!
Akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!
Bertolt Brecht
Özgürlük sevgisinin geçersiz olduğu, iyiliğin beklenmediği ve akılsızlığın zararlı olduğu bir dünya ne muhteşem olurdu. Düşüncesi bile güzel! Bertolt Brecht," Sezuan' ın İyi İnsanı" oyununun sonunda " Dünyayı mı değiştirmeli? İnsanı mı?" sorusunun cevabını yukarıdaki dizelerle kendisi vermiş aslında. 


25 Şubat 2013 Pazartesi




 KISKANÇLIK
 
"Her insan kendisinin tamamen mantıklı olduğunu ama diğerlerinin çok mantıksız hareket ettiğini düşünür. Thomas Hobbes insanların birbirlerinin güzelliğini, zenginliğini, gücünü, etkinliğini, başarısını ve bunun gibi özelliklerini kıskanmaya meyilli olduğunu haklı bir biçimde gözlemlemiş ama asla bir başkasının akıllılığını kıskanan birine rastlamadığını da hemen belirtmişti. Bu sözler insanın gurur ve küstahlığın bir karışımı olan kibrini çok iyi özetliyor." ( Lou Marinoff- Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir?)
 
Doğru düşünmenin yolu ve yöntemini bilenler mantıklı düşünen insanlardır. Ancak, bazen irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, güçlü bir istek duyduğumuzda içimizde( aşık olmak, kıskançlık, öfke v.b) mantık devre dışı kalır. İşte, mantık ve tutku arasındaki bu bitmek bilmeyen çekişmede; kısa vadede tutku mantığa egemen olur, uzun vadede de mantık tutkuya.
 
Tutku yok edilmemeli, yok edilirse; dünya insanların değil, robotların hüküm sürdüğü bir yere dönüşür. O halde mantık ve tutkuyu dengelemek için nasıl davranmalı, ne yapmalıyız? Cevabı Benjamin Franklin verir: " Tutkunuzla hareket edecekseniz, bırakın dizginleri mantığınız tutsun."
 


22 Şubat 2013 Cuma




KİRPİ  FABLI

Schopenhauer' in bütün çalışmaları içinde en iyi bilineni olan kirpi fablı onun insan ilişkileri konusundaki buz gibi görüşlerini ifade eder:

"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.
Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda kaç." (Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu)

Karamsar, insansevmez, sosyal ilişkilerden kaçan, kendi iradesiyle yalnızlığı tercih eden filozofa yakışır bir örnek. Onun açısından bu özellikler birer erdem olarak görülüyor ve erdemli bir insanın kendi kendine yeteceğine inanıyordu. Bunda doğruluk payı olsa da, sosyal bir varlık olan insan, yalnızlığa, tecrit edilmişliğe(kendi tercihi bile olsa) ne kadar süre dayanabilir ki? Yalnızlık insan doğasına aykırı bir durumdur: İradi ve mecbur kalınarak yaşanan yalnızlıklar hariç.

Baş rolünde Tom Hanks' ın oynadığı, Robert Zemeckis' in"Yeni Hayat" filminde; uçağının Pasifikte düşmesi sonucu ıssız bir adada yaşamak zorunda kalan Fedex görevlisinin yalnızlığın tahribatından korunmak için enkazda bulduğu topa insan sureti çizerek onunla konuşması, arkadaşıymış gibi davranması izlenmeye değer doğrusu. Yalnızlık söz konusu olduğunda hep bu film gelir aklıma.
Çektiği aşk acıları nedeniyle kırık kalplerin tesellisi olan A. Schopenhauer, kirpi fablıyla insan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini açıklasa da, kendi tercihi yalnızlığında gerçekten mutlu muydu acaba?



20 Şubat 2013 Çarşamba




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
 
1- Yunanlılar kehribara güneş anlamına gelen elektron derler. Çünkü kehribar güneşin tüm renklerini içerir, ovulunca kuru otları çeker ve parıldar. Daha sonra İngiliz fizikçinin kehribarın bu çekme özelliğinden dolayı, çekme özelliğine 1600' da Yunanlıların kehribara verdiği adla" elektrik" adını verdiğini,
 
2- Köy Doktoru Edward Jenner' ın, çiçek aşısını bularak dünyada en çok hayat kurtaran kişi olduğunu,
 
3- Ömer Hayyam' ın, denklem çözümlerinde "bilinmeyen" kavramını şey ile açıkladığını, İspanyolların bunu "xay" şeklinde kendi dillerine çevirdiğini ve bugün matematikte bilinmeyen sembolü olarak kullanılan"X" in ortaya çıkmış olduğunu,
 
4- I.Dünya savaşı sonucuda Amerikan Başkanı Wilson' un sunduğu" Wilson Prensipler"inde ifade edilen; genel olarak milletlerin kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi  iradeleriyle belirleme hakkına "Self Determinasyon" dendiğini biliyor musunuz?
 

 


19 Şubat 2013 Salı




AFRODİT' İN  DAMLASI
Romalı komutan Marcus Antonius' un, Mısır Kraliçesi Kleopetra' ya delice aşık olduğunu yazar tarih kitapları. Özellikle Marcus Antonius' un yemeklere çok düşkün olduğunu da. Antonius ve Kleopetra en güzel ve en pahalı yemeği kimin vereceği konusunda iddiaya girerler. Kleopetra düzenlediği yemekte, dünyanın en değerli incilerinden yapılmış küpelerinden birini çıkarıp içkisine koyar ve içer. Diğer tekini de koyup içecekken, hakemler Kleopetra' yı galip ilan ederler. Ve böylece afrodizyak doğar.
Masumiyeti, saflığı ve aşkı simgeleyen inciden bir sıra kolye yapımı için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekir. Bu yüzden çok değerlidir ve eski çağlarda Venedik' te, Roma' da kraliyet ailesinin dışında hiç kimse inci takamazdı. Takanlar cezalandırılırdı.
İncinin oluşumu, istiridyenin kabuklarındaki bir çatlaktan içeriye giren bir parazit veya kum tanesinin farkına varan ve bundan kurtulmaya çalışan istiridyenin sedefle(parlak, yarı saydam bir madde) onu kaplamasıyla başlar ve ölene kadar devam eder bu işleme. Sedefle kaplama ne kadar kalın olursa, incinin değeri o kadar artar. Bir incinin yaşını asla bilemezsiniz, bu mit veya efsane gibidir. (SCI-TECH TV  Aphrodite' s Drop Belgeselinden )
Victoria Finlay' ın "Mücevherlerin Gizli Tarihi" kitabında yazdığına göre; İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir ve Venüs' ün mücevheri olarak kabul edilir. Belki de bu nedenle akıtılan gözyaşları inci tanelerine benzetilir şiirlerde, resimlerde. 
Dilimizde küçük, temiz, güzel ve düzgün olan şeyler" inci gibi" tabir edilir ve birbirinden güzel sözler söylemek anlamında "(ağzından) inci saçmak deyimi kullanılır.



17 Şubat 2013 Pazar



SU, RÜZGAR VE NAMUS

Daha çocukluğumda,
Dinlemiştim bu masalı:
Su, rüzgar ve namus
Bir gün saklambaç oynamışlar.
            Önce su saklanmış;
            Fakat çabuk bulunmuş
            Derin vadiler arasında...                                                                             
Sonra rüzgar saklanmış,
Onu da bulmak kolay olmuş
Yüksek dağların tepesinde...
            Sıra namusa gelmiş
            O da şöyle söylemiş:
Dinleyin bir kere,
Ben kaybolursam
Bulunmam hiç bir yerde...
İşte o günden beri, namus
Kaybolunca,
Bulunmaz hiç bir yerde...


Sandor Petofi (Macaristan, 1823-1849)
Türkçesi: Nilüfer Woods




15 Şubat 2013 Cuma




GÜÇ  SİZDE
 
"Güç merak uyandıran bir konudur. 3 büyük adam; bir kral, bir rahip ve bir toprak sahibi zengin. Aralarında ise elinde kılıcı ile bir paralı asker. Bu 3 büyük adamdan her biri, paralı askerden diğer ikisini öldürmesini ister. Kim yaşar; kim ölür?
 
Güç, kişinin onu olduğunu sandığı yerdedir. Güç bir oyundur, duvardaki bir gölgedir sadece. Ve yalnızca çok küçük bir adam çok büyük bir gölge yaratabilir."
Game of Thrones adlı yabancı diziden.
 
Kral, mutlak monarşinin gücünü, rahip inanç gücünü, toprak sahibi zengin maddi gücü, paralı asker ise parası ödendiği sürece savaşan silahlı gücü temsil ettiğine göre; kim yaşar, kim ölür sorusunun cevabı üzerinde düşünmeye değer doğrusu.
 
Bence, yaşama gücünü içinde hisseden, kendisine inanan, gücü dışarıda aramayan ve herhangi bir etkiye direnebilme yeteneği olan hangisiyse o yaşar, diğerleri ölür. Tabii bu varsayım, adı üzerinde olan paralı askere ahlak yönünden bir etki yapabilme becerisine bağlı olarak değişebilir.
 
Gücün sizde, kendinizde olduğunu anlayabilmeniz için, He-Man' in sihirli kılıcına ihtiyacınız yok! Güç, sizin içinizdedir ve bu gücü dışarı çıkarıp doğru kanalize etme iradesi yine sizdedir.
 
Dip Not:Söz, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.
 


13 Şubat 2013 Çarşamba





SİNEKLERİN TANRISI 



 



William Golding' in Sineklerin Tanrısı romanını her anne-babanın okuması gerektiğine inanıyorum. Çocuklar arasında baş gösteren şiddet olaylarına, silahla okul basmalara yeni bir bakış açısı getirebilir diye düşünüyorum çünkü.

Sineklerin Tanrısı kitabının kısaca konuşu şöyle: "İyi yetiştirilmiş bir grup İngiliz çocuğu (yaşları birbirinden farklı ve hepsi okullu) bir gemi kazası sonucu tropik bir adaya düşerler. Ada'da yalnızdırlar. Ebeveynleri, büyükleri yanlarında olmadığından disiplinden, şefkatten, sevgiden ve toplumsal hiyerarşiden yoksundurlar. Kısacası, çocuklar kendi başlarına kalmışlardır. Hayatta kalabilmek için; doğayla, açlıkla, barınma sorunuyla uğraşmak zorundadırlar. Ada' da kaldıkları sürede medeni olmaları beklenen bu çocuklar, vahşilere dönüşürler ve içlerinden bazıları katil olur. "

Toplumsal kurallar, disiplin ve yetişkinlerin denetimi olmadan Ada' daki çocukların yaşam mücadelesini ve bu mücadeleden kaynaklanan çocuklar arası  şiddeti anlatan   roman, 1963 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. Kitabı okumak istemeyenlere, filmi izlemelerini öneririm. Film çocuklar arasındaki şiddeti görsel olarak sunduğu için kitaptan çok daha sarsıcı.

Peki, bu çocuklar duygularında ve davranışlarında neden aşırılığa kaçarak, inandırma veya uzlaştırma yerine birbirlerine karşı kaba kuvvet kullanmışlardır?
Dünden bugüne değişen bir şey yok aslında. Dünkü nedenler, belki daha da ağırlaşarak bugün de geçerli. Yani, çocuğun evinde şiddet görmesi veya örnek aldığı kişilerin (rol model) şiddet göstermeye meyilli olması, TV' de şiddet içeren programları, filmleri izlemesi, okulda arkadaşları arasında itilip kakılması v.s. çocuklar arasındaki şiddetin nedenleri olarak gösterilebilir. Küçük çocuklara oynasınlar diye alınan şiddete davetiye çıkaran oyuncaklar da (tabanca, tüfek, bıçak, kama, şiş v.b.) masum değil. Çünkü çocuğun varsa şiddete olan eğilimini artırıyor maalesef. Sonra akşamleyin TV haberlerinde; çocukların silahla okul bastıklarını, yanlışlıkla kardeşini veya arkadaşını  vurduklarını üzülerek izliyoruz.

Davranış Psikolojisinin kurucusu Amerikalı John Watson'a(1878-1958) göre (heyecanlar) duygular da tepkiler olarak ele alınır. Birey, sadece korku, kızgınlık ve sevgi olmak üzere üç duygusal tepkiyi kalıtımsal olarak doğuştan getirir, diğer tüm heyecanları ise öğrenir. Watson, insan davranışlarını ve öğrenme sürecini tamamen çevresel koşullara bağlaması nedeniyle eleştirilse de; kalıtımsal transferle içinde kızgınlık ve öfkeyle doğan bir bebeğin bunu şiddete dönüştürmesinin öğrenmeye bağlı olduğu yadsınamaz.

Düşünceme göre, çocuklarda şiddeti önlemenin yolu; aile içindeki şiddeti önlemekten, eğitimden, farklı görüş ve düşüncelere tahammül edebilmeyi öğretmekten, incinse de incitmemeyi kabul etmekten ve öfkesini kontrol altında tutabilmekten geçer. Başka bir yolu daha varsa eğer, ben o yolu bilmiyorum. Bilenleriniz düşüncelerini yazarsa sevinirim.





11 Şubat 2013 Pazartesi




ZAFER  İÇİN
"Eğer hala rahatlıkla ve kan akıtmadan alabileceğin hakkın için mücadele etmiyorsan; zaferden emin olduğun ve çok fazla bedel ödemeyeceğin savaşa girmiyorsan; mücadele etmek, savaşmak zorunda olduğun an, tüm bahisler senden yana değilken, gelir sana ve bu kez hayatta kalacağın bile şüphelidir. Elbette daha kötüsü de vardır. Hiçbir zafer umudu yokken de mücadele etmek, savaşmak zorunda kalabilirsin; çünkü mahvolmak bile köle olarak yaşamaktan iyidir."    Winston Churchill

II. ci Dünya Savaşı' nın kaotik ve karanlık günlerini bizzat yaşayan, halkının  çektiği sıkıntı ve acıların  tanığı olan Başbakan Churchill, sözleriyle halkına umut vermiş, cesur olmaları için onları yüreklendirmiştir. Çünkü, cesaretin insanı zafere götürebileceğini biliyordu. Ve tarih, O' nu haklı çıkardı.
Zafer sadece savaşta kazanılan başarı değildir; zafer aynı zamanda  bir yarışma ve uğraşıda çaba harcayarak elde edilen başarıdır da. Hiç bir zafer yoktur ki çaba harcamadan, mücadele etmeden, kayıplar vermeden kazanılmış olsun.İnsan, zafer umudu yokken bile, ayakta kalmak, var olmak için mücadele etmek zorunda kalabilir, mağlup ta olabilir. Ne zaman mücadele etmekten, çabalamaktan vaz geçerse asıl yenilgiyi o zaman kabullenmiş olur ki, hiç bir zafer umudu kalmaz. "Bazı amaçlar o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır" der Ahmet Haşim. Mağlup olmak pahasına bile olsa değerli bir amaç  için mücadele etmeye değmez mi?
Dip Not: W.Churchill' in bu sözü blogum için, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.


8 Şubat 2013 Cuma




NEDEN  BEN?
"Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü...
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi...
Tanrı' ya asla 'Neden ben?' diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur..."
                                              Arthur Ashe
Hayatın acımasızlığı, adaletsizliği karşısında çaresiz kalındığında hangi insan"Neden ben?"diye sormamıştır ki? Bu soru çaresizliğin dışa vurumudur, zaten bunu soranlar da cevap alamayacağını bilirler. İçindekini dökme haletiruhiyesiyle, bir anlık rahatlama için"Neden ben? "diye sorarlar. Aslında, bu soru sorulurken karşısındakilerden kendisini teselli edecek bir şeyler söylenmesi beklentisi vardır. Genellikle de beklentileri karşılanır. Tuzu kuru olanlar, "Neden ben?" sorusunu sormaya ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar için hava hoş, keyifler yerindedir.
İnanç maneviyatı güçlendirir, maneviyatta bedeni. Ve ikisinin birlikteliğinden kuvvet doğar. Ne olacaksa zaten olur diye boş vermemek, ruh ve beden birlikteliğinden doğan gücü doğru yönlendirmek gerekir. İnanmak, başarmak için atılan küçük bir adımın, dev bir adıma dönüşmesini sağlar.
Dip Not: 1975' te Wimbledon Tenis Turnuvasının şampiyonu olan ilk siyahi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS' den 1993' te ölür.


7 Şubat 2013 Perşembe




SESSİZ  GEMİ  VE  CELİLE  HANIM


Lisede, Yahya Kemal Beyatlı' nın "Sessiz Gemi" şiiri, öğretmenimiz tarafından ölüm temalı şiire örnek verilirdi. Neden verilmesin ki? Zamandan demir almak günü geldiğinde, limandan meçhule giden bir gemi kalkar ve dönüşü olmayan yolculuğuna çıkar. Tıpkı ölüm yolculuğu gibi:"Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden. Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."dizeleri başka neyi çağrıştırır ki?

Uzun yıllar sonra, 4 Şubat 2013 tarihli Habertürk gazetesinde Umur Talu' nun yazısının "Aşklık grevi" bölümünü okuyunca, bu şiirin ölümü değil, ayrılığı anlattığını, doğru bilinen yanlışı(Edebiyat öğretmenimin bile bilmediğini)fark ederek sukutuhayale uğradım. Eğitim sistemimiz böyle işte diyemedim; çünkü öğretmeni yetiştiren de aynı sistemdi.

Umur Talu yazısında, Türk Edebiyatı' nın iki önemli şairi Nazım Hikmet ve Yahya Kemal Beyatlı ile ilgili olarak ;" Yahya Kemal'in' Sessiz Gemi' şiirini ölüm için değil, Ada' dan İstanbul' a uğurladığı Celile Hanım (Nazım' ın annesi) için yazdığını, ayrıca; Nazım Hikmet' in annesi Ressam Celile Hanım' ın oğluna Yahya Kemal' den şiir dersi aldırdığını,
Bahriye Mektebi öğrencisi Nazım' ı dışarı gönderip kırıştırdıklarını,
Babasıyla annesi ayrı Nazım' ın, Yahya Kemal' in palto cebine,'Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz'diye not bıraktığını " yazmıştır.
Sonra iki aşık birbirinden kopar.Sosyalist olan Nazım askeri mahkemede görülen Bahriye Davası sonrası  hapse atıldığında, Celile Hanım, eski aşığı, İstanbul Mebusu şairden oğlu için imza ister. Yahya Kemal parmağını bile oynatmaz!
Nazım hapiste açlık grevindeyken, Galata Köprüsü'nde bildiri dağıtan Celile Hanım' ı gören Yahya Kemal' in kaldırım değiştirdiğini içim burkularak okudum.

Ayrılık acısını ölümü çağrıştıracak bir duygusallıkla şiire döken şair, eskiden sevdiği kadının zor günlerinde bırakın duygusallığı, elinden bile tutmamış, oğlu için acı çekmesini sadece izlemiştir.  Hayat ne   kadar acımasız değil mi? Boşuna dememiş Cenap Şahabettin:"İftirak(ayrılık), her şiiri-muhabbetin son mısraıdır"diye.






5 Şubat 2013 Salı




KABUL ETMEDİĞİMİZ HATALAR

"Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir-bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır.Bize öyle zıtlardır ki, onlara bakmaya katlanamayız. Bir vücutta iki insan oluruz, birbirine katlanamayan iki insan. Yalancı ve yalancılardan nefret eden. Hırsız ve hırsızlardan nefret eden. Bu savaşın verdiği acıya benzer başka bir acı yoktur. Bu acı, bilinç seviyemizin üzerine çıkar. Ondan kaçarız ama bizimle koşar. Nereye kaçarsak kaçalım, savaşı beraberimizde götürürüz.

ÇÖZÜM: Hayatınızdaki kötü şeyler için suçladığınız insanların listesini çıkarın. Onlara ne kadar sinirlenirseniz, o kadar iyi. İsimlerini yazın. Kendi masumiyetinize ne kadar inanırsanız, o kadar iyi. Onların yaptığı şeyi ve sizin nasıl kırıldığınızı yazın. Sonra kendinize kapıyı, nasıl açtığınızı sorun. Eğer aklınıza ilk gelen, bu egzersizin ne kadar saçma olduğu ise, bunu reddetmeye neden bu kadar istekli olduğunuzu sorun. Unutmayın, bu yaptığımızın amacı, suçları her neyse o insanları bağışlamak değil! Onları bağışlamak yetkiniz yok. Bağışlamak Tanrı' nın işidir, sizin değil! Sizin işiniz yalnızca bir soru sormak:" BEN KAPIYI NASIL AÇTIM?" Hayatınızın geri kalanında mutlu olup olmamanız, bu soruyu ne kadar dürüstçe cevapladığınıza bağlı olacak."
  John Verdon-Aklından Bir Sayı Tut(s:120-121)

Hiçbir şey yapmayanlar, tabii ki hata yapmazlar. Hata yapmak bir iş, bir eylem sonucu oluşur. Dolayısıyla her insan hata yapabilir. Hataların en büyüğü ise, yapılan hataların farkına varmamaktır, farkına varıldığında, hatayı kabul etmemektir. Daniel Defoe"İnsanlar hatalarını mutluyken değil ancak mutsuzken anlar."demiş. Hatalarımızı anlamak için neden mutsuz olmayı bekleyelim ki? Hatalarımızı kabul edip mutlu olmak varken.