27 Şubat 2013 Çarşamba




İYİLİK  NEYE  YARAR?
I
İyilik neye yarar,
öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?
Özgürlük neye yarar?
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?
Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
II
İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!
Özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!
Akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!
Bertolt Brecht
Özgürlük sevgisinin geçersiz olduğu, iyiliğin beklenmediği ve akılsızlığın zararlı olduğu bir dünya ne muhteşem olurdu. Düşüncesi bile güzel! Bertolt Brecht," Sezuan' ın İyi İnsanı" oyununun sonunda " Dünyayı mı değiştirmeli? İnsanı mı?" sorusunun cevabını yukarıdaki dizelerle kendisi vermiş aslında. 


25 Şubat 2013 Pazartesi




 KISKANÇLIK
 
"Her insan kendisinin tamamen mantıklı olduğunu ama diğerlerinin çok mantıksız hareket ettiğini düşünür. Thomas Hobbes insanların birbirlerinin güzelliğini, zenginliğini, gücünü, etkinliğini, başarısını ve bunun gibi özelliklerini kıskanmaya meyilli olduğunu haklı bir biçimde gözlemlemiş ama asla bir başkasının akıllılığını kıskanan birine rastlamadığını da hemen belirtmişti. Bu sözler insanın gurur ve küstahlığın bir karışımı olan kibrini çok iyi özetliyor." ( Lou Marinoff- Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir?)
 
Doğru düşünmenin yolu ve yöntemini bilenler mantıklı düşünen insanlardır. Ancak, bazen irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, güçlü bir istek duyduğumuzda içimizde( aşık olmak, kıskançlık, öfke v.b) mantık devre dışı kalır. İşte, mantık ve tutku arasındaki bu bitmek bilmeyen çekişmede; kısa vadede tutku mantığa egemen olur, uzun vadede de mantık tutkuya.
 
Tutku yok edilmemeli, yok edilirse; dünya insanların değil, robotların hüküm sürdüğü bir yere dönüşür. O halde mantık ve tutkuyu dengelemek için nasıl davranmalı, ne yapmalıyız? Cevabı Benjamin Franklin verir: " Tutkunuzla hareket edecekseniz, bırakın dizginleri mantığınız tutsun."
 


22 Şubat 2013 Cuma




KİRPİ  FABLI

Schopenhauer' in bütün çalışmaları içinde en iyi bilineni olan kirpi fablı onun insan ilişkileri konusundaki buz gibi görüşlerini ifade eder:

"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.
Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda kaç." (Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu)

Karamsar, insansevmez, sosyal ilişkilerden kaçan, kendi iradesiyle yalnızlığı tercih eden filozofa yakışır bir örnek. Onun açısından bu özellikler birer erdem olarak görülüyor ve erdemli bir insanın kendi kendine yeteceğine inanıyordu. Bunda doğruluk payı olsa da, sosyal bir varlık olan insan, yalnızlığa, tecrit edilmişliğe(kendi tercihi bile olsa) ne kadar süre dayanabilir ki? Yalnızlık insan doğasına aykırı bir durumdur: İradi ve mecbur kalınarak yaşanan yalnızlıklar hariç.

Baş rolünde Tom Hanks' ın oynadığı, Robert Zemeckis' in"Yeni Hayat" filminde; uçağının Pasifikte düşmesi sonucu ıssız bir adada yaşamak zorunda kalan Fedex görevlisinin yalnızlığın tahribatından korunmak için enkazda bulduğu topa insan sureti çizerek onunla konuşması, arkadaşıymış gibi davranması izlenmeye değer doğrusu. Yalnızlık söz konusu olduğunda hep bu film gelir aklıma.
Çektiği aşk acıları nedeniyle kırık kalplerin tesellisi olan A. Schopenhauer, kirpi fablıyla insan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini açıklasa da, kendi tercihi yalnızlığında gerçekten mutlu muydu acaba?



20 Şubat 2013 Çarşamba




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
 
1- Yunanlılar kehribara güneş anlamına gelen elektron derler. Çünkü kehribar güneşin tüm renklerini içerir, ovulunca kuru otları çeker ve parıldar. Daha sonra İngiliz fizikçinin kehribarın bu çekme özelliğinden dolayı, çekme özelliğine 1600' da Yunanlıların kehribara verdiği adla" elektrik" adını verdiğini,
 
2- Köy Doktoru Edward Jenner' ın, çiçek aşısını bularak dünyada en çok hayat kurtaran kişi olduğunu,
 
3- Ömer Hayyam' ın, denklem çözümlerinde "bilinmeyen" kavramını şey ile açıkladığını, İspanyolların bunu "xay" şeklinde kendi dillerine çevirdiğini ve bugün matematikte bilinmeyen sembolü olarak kullanılan"X" in ortaya çıkmış olduğunu,
 
4- I.Dünya savaşı sonucuda Amerikan Başkanı Wilson' un sunduğu" Wilson Prensipler"inde ifade edilen; genel olarak milletlerin kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi  iradeleriyle belirleme hakkına "Self Determinasyon" dendiğini biliyor musunuz?
 

 


19 Şubat 2013 Salı




AFRODİT' İN  DAMLASI
Romalı komutan Marcus Antonius' un, Mısır Kraliçesi Kleopetra' ya delice aşık olduğunu yazar tarih kitapları. Özellikle Marcus Antonius' un yemeklere çok düşkün olduğunu da. Antonius ve Kleopetra en güzel ve en pahalı yemeği kimin vereceği konusunda iddiaya girerler. Kleopetra düzenlediği yemekte, dünyanın en değerli incilerinden yapılmış küpelerinden birini çıkarıp içkisine koyar ve içer. Diğer tekini de koyup içecekken, hakemler Kleopetra' yı galip ilan ederler. Ve böylece afrodizyak doğar.
Masumiyeti, saflığı ve aşkı simgeleyen inciden bir sıra kolye yapımı için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekir. Bu yüzden çok değerlidir ve eski çağlarda Venedik' te, Roma' da kraliyet ailesinin dışında hiç kimse inci takamazdı. Takanlar cezalandırılırdı.
İncinin oluşumu, istiridyenin kabuklarındaki bir çatlaktan içeriye giren bir parazit veya kum tanesinin farkına varan ve bundan kurtulmaya çalışan istiridyenin sedefle(parlak, yarı saydam bir madde) onu kaplamasıyla başlar ve ölene kadar devam eder bu işleme. Sedefle kaplama ne kadar kalın olursa, incinin değeri o kadar artar. Bir incinin yaşını asla bilemezsiniz, bu mit veya efsane gibidir. (SCI-TECH TV  Aphrodite' s Drop Belgeselinden )
Victoria Finlay' ın "Mücevherlerin Gizli Tarihi" kitabında yazdığına göre; İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir ve Venüs' ün mücevheri olarak kabul edilir. Belki de bu nedenle akıtılan gözyaşları inci tanelerine benzetilir şiirlerde, resimlerde. 
Dilimizde küçük, temiz, güzel ve düzgün olan şeyler" inci gibi" tabir edilir ve birbirinden güzel sözler söylemek anlamında "(ağzından) inci saçmak deyimi kullanılır.



17 Şubat 2013 Pazar



SU, RÜZGAR VE NAMUS

Daha çocukluğumda,
Dinlemiştim bu masalı:
Su, rüzgar ve namus
Bir gün saklambaç oynamışlar.
            Önce su saklanmış;
            Fakat çabuk bulunmuş
            Derin vadiler arasında...                                                                             
Sonra rüzgar saklanmış,
Onu da bulmak kolay olmuş
Yüksek dağların tepesinde...
            Sıra namusa gelmiş
            O da şöyle söylemiş:
Dinleyin bir kere,
Ben kaybolursam
Bulunmam hiç bir yerde...
İşte o günden beri, namus
Kaybolunca,
Bulunmaz hiç bir yerde...


Sandor Petofi (Macaristan, 1823-1849)
Türkçesi: Nilüfer Woods




15 Şubat 2013 Cuma




GÜÇ  SİZDE
 
"Güç merak uyandıran bir konudur. 3 büyük adam; bir kral, bir rahip ve bir toprak sahibi zengin. Aralarında ise elinde kılıcı ile bir paralı asker. Bu 3 büyük adamdan her biri, paralı askerden diğer ikisini öldürmesini ister. Kim yaşar; kim ölür?
 
Güç, kişinin onu olduğunu sandığı yerdedir. Güç bir oyundur, duvardaki bir gölgedir sadece. Ve yalnızca çok küçük bir adam çok büyük bir gölge yaratabilir."
Game of Thrones adlı yabancı diziden.
 
Kral, mutlak monarşinin gücünü, rahip inanç gücünü, toprak sahibi zengin maddi gücü, paralı asker ise parası ödendiği sürece savaşan silahlı gücü temsil ettiğine göre; kim yaşar, kim ölür sorusunun cevabı üzerinde düşünmeye değer doğrusu.
 
Bence, yaşama gücünü içinde hisseden, kendisine inanan, gücü dışarıda aramayan ve herhangi bir etkiye direnebilme yeteneği olan hangisiyse o yaşar, diğerleri ölür. Tabii bu varsayım, adı üzerinde olan paralı askere ahlak yönünden bir etki yapabilme becerisine bağlı olarak değişebilir.
 
Gücün sizde, kendinizde olduğunu anlayabilmeniz için, He-Man' in sihirli kılıcına ihtiyacınız yok! Güç, sizin içinizdedir ve bu gücü dışarı çıkarıp doğru kanalize etme iradesi yine sizdedir.
 
Dip Not:Söz, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.
 


13 Şubat 2013 Çarşamba





SİNEKLERİN TANRISI 



 



William Golding' in Sineklerin Tanrısı romanını her anne-babanın okuması gerektiğine inanıyorum. Çocuklar arasında baş gösteren şiddet olaylarına, silahla okul basmalara yeni bir bakış açısı getirebilir diye düşünüyorum çünkü.

Sineklerin Tanrısı kitabının kısaca konuşu şöyle: "İyi yetiştirilmiş bir grup İngiliz çocuğu (yaşları birbirinden farklı ve hepsi okullu) bir gemi kazası sonucu tropik bir adaya düşerler. Ada'da yalnızdırlar. Ebeveynleri, büyükleri yanlarında olmadığından disiplinden, şefkatten, sevgiden ve toplumsal hiyerarşiden yoksundurlar. Kısacası, çocuklar kendi başlarına kalmışlardır. Hayatta kalabilmek için; doğayla, açlıkla, barınma sorunuyla uğraşmak zorundadırlar. Ada' da kaldıkları sürede medeni olmaları beklenen bu çocuklar, vahşilere dönüşürler ve içlerinden bazıları katil olur. "

Toplumsal kurallar, disiplin ve yetişkinlerin denetimi olmadan Ada' daki çocukların yaşam mücadelesini ve bu mücadeleden kaynaklanan çocuklar arası  şiddeti anlatan   roman, 1963 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. Kitabı okumak istemeyenlere, filmi izlemelerini öneririm. Film çocuklar arasındaki şiddeti görsel olarak sunduğu için kitaptan çok daha sarsıcı.

Peki, bu çocuklar duygularında ve davranışlarında neden aşırılığa kaçarak, inandırma veya uzlaştırma yerine birbirlerine karşı kaba kuvvet kullanmışlardır?
Dünden bugüne değişen bir şey yok aslında. Dünkü nedenler, belki daha da ağırlaşarak bugün de geçerli. Yani, çocuğun evinde şiddet görmesi veya örnek aldığı kişilerin (rol model) şiddet göstermeye meyilli olması, TV' de şiddet içeren programları, filmleri izlemesi, okulda arkadaşları arasında itilip kakılması v.s. çocuklar arasındaki şiddetin nedenleri olarak gösterilebilir. Küçük çocuklara oynasınlar diye alınan şiddete davetiye çıkaran oyuncaklar da (tabanca, tüfek, bıçak, kama, şiş v.b.) masum değil. Çünkü çocuğun varsa şiddete olan eğilimini artırıyor maalesef. Sonra akşamleyin TV haberlerinde; çocukların silahla okul bastıklarını, yanlışlıkla kardeşini veya arkadaşını  vurduklarını üzülerek izliyoruz.

Davranış Psikolojisinin kurucusu Amerikalı John Watson'a(1878-1958) göre (heyecanlar) duygular da tepkiler olarak ele alınır. Birey, sadece korku, kızgınlık ve sevgi olmak üzere üç duygusal tepkiyi kalıtımsal olarak doğuştan getirir, diğer tüm heyecanları ise öğrenir. Watson, insan davranışlarını ve öğrenme sürecini tamamen çevresel koşullara bağlaması nedeniyle eleştirilse de; kalıtımsal transferle içinde kızgınlık ve öfkeyle doğan bir bebeğin bunu şiddete dönüştürmesinin öğrenmeye bağlı olduğu yadsınamaz.

Düşünceme göre, çocuklarda şiddeti önlemenin yolu; aile içindeki şiddeti önlemekten, eğitimden, farklı görüş ve düşüncelere tahammül edebilmeyi öğretmekten, incinse de incitmemeyi kabul etmekten ve öfkesini kontrol altında tutabilmekten geçer. Başka bir yolu daha varsa eğer, ben o yolu bilmiyorum. Bilenleriniz düşüncelerini yazarsa sevinirim.





11 Şubat 2013 Pazartesi




ZAFER  İÇİN
"Eğer hala rahatlıkla ve kan akıtmadan alabileceğin hakkın için mücadele etmiyorsan; zaferden emin olduğun ve çok fazla bedel ödemeyeceğin savaşa girmiyorsan; mücadele etmek, savaşmak zorunda olduğun an, tüm bahisler senden yana değilken, gelir sana ve bu kez hayatta kalacağın bile şüphelidir. Elbette daha kötüsü de vardır. Hiçbir zafer umudu yokken de mücadele etmek, savaşmak zorunda kalabilirsin; çünkü mahvolmak bile köle olarak yaşamaktan iyidir."    Winston Churchill

II. ci Dünya Savaşı' nın kaotik ve karanlık günlerini bizzat yaşayan, halkının  çektiği sıkıntı ve acıların  tanığı olan Başbakan Churchill, sözleriyle halkına umut vermiş, cesur olmaları için onları yüreklendirmiştir. Çünkü, cesaretin insanı zafere götürebileceğini biliyordu. Ve tarih, O' nu haklı çıkardı.
Zafer sadece savaşta kazanılan başarı değildir; zafer aynı zamanda  bir yarışma ve uğraşıda çaba harcayarak elde edilen başarıdır da. Hiç bir zafer yoktur ki çaba harcamadan, mücadele etmeden, kayıplar vermeden kazanılmış olsun.İnsan, zafer umudu yokken bile, ayakta kalmak, var olmak için mücadele etmek zorunda kalabilir, mağlup ta olabilir. Ne zaman mücadele etmekten, çabalamaktan vaz geçerse asıl yenilgiyi o zaman kabullenmiş olur ki, hiç bir zafer umudu kalmaz. "Bazı amaçlar o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır" der Ahmet Haşim. Mağlup olmak pahasına bile olsa değerli bir amaç  için mücadele etmeye değmez mi?
Dip Not: W.Churchill' in bu sözü blogum için, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.


8 Şubat 2013 Cuma




NEDEN  BEN?
"Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü...
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi...
Tanrı' ya asla 'Neden ben?' diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur..."
                                              Arthur Ashe
Hayatın acımasızlığı, adaletsizliği karşısında çaresiz kalındığında hangi insan"Neden ben?"diye sormamıştır ki? Bu soru çaresizliğin dışa vurumudur, zaten bunu soranlar da cevap alamayacağını bilirler. İçindekini dökme haletiruhiyesiyle, bir anlık rahatlama için"Neden ben? "diye sorarlar. Aslında, bu soru sorulurken karşısındakilerden kendisini teselli edecek bir şeyler söylenmesi beklentisi vardır. Genellikle de beklentileri karşılanır. Tuzu kuru olanlar, "Neden ben?" sorusunu sormaya ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar için hava hoş, keyifler yerindedir.
İnanç maneviyatı güçlendirir, maneviyatta bedeni. Ve ikisinin birlikteliğinden kuvvet doğar. Ne olacaksa zaten olur diye boş vermemek, ruh ve beden birlikteliğinden doğan gücü doğru yönlendirmek gerekir. İnanmak, başarmak için atılan küçük bir adımın, dev bir adıma dönüşmesini sağlar.
Dip Not: 1975' te Wimbledon Tenis Turnuvasının şampiyonu olan ilk siyahi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS' den 1993' te ölür.


7 Şubat 2013 Perşembe




SESSİZ  GEMİ  VE  CELİLE  HANIM


Lisede, Yahya Kemal Beyatlı' nın "Sessiz Gemi" şiiri, öğretmenimiz tarafından ölüm temalı şiire örnek verilirdi. Neden verilmesin ki? Zamandan demir almak günü geldiğinde, limandan meçhule giden bir gemi kalkar ve dönüşü olmayan yolculuğuna çıkar. Tıpkı ölüm yolculuğu gibi:"Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden. Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."dizeleri başka neyi çağrıştırır ki?

Uzun yıllar sonra, 4 Şubat 2013 tarihli Habertürk gazetesinde Umur Talu' nun yazısının "Aşklık grevi" bölümünü okuyunca, bu şiirin ölümü değil, ayrılığı anlattığını, doğru bilinen yanlışı(Edebiyat öğretmenimin bile bilmediğini)fark ederek sukutuhayale uğradım. Eğitim sistemimiz böyle işte diyemedim; çünkü öğretmeni yetiştiren de aynı sistemdi.

Umur Talu yazısında, Türk Edebiyatı' nın iki önemli şairi Nazım Hikmet ve Yahya Kemal Beyatlı ile ilgili olarak ;" Yahya Kemal'in' Sessiz Gemi' şiirini ölüm için değil, Ada' dan İstanbul' a uğurladığı Celile Hanım (Nazım' ın annesi) için yazdığını, ayrıca; Nazım Hikmet' in annesi Ressam Celile Hanım' ın oğluna Yahya Kemal' den şiir dersi aldırdığını,
Bahriye Mektebi öğrencisi Nazım' ı dışarı gönderip kırıştırdıklarını,
Babasıyla annesi ayrı Nazım' ın, Yahya Kemal' in palto cebine,'Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz'diye not bıraktığını " yazmıştır.
Sonra iki aşık birbirinden kopar.Sosyalist olan Nazım askeri mahkemede görülen Bahriye Davası sonrası  hapse atıldığında, Celile Hanım, eski aşığı, İstanbul Mebusu şairden oğlu için imza ister. Yahya Kemal parmağını bile oynatmaz!
Nazım hapiste açlık grevindeyken, Galata Köprüsü'nde bildiri dağıtan Celile Hanım' ı gören Yahya Kemal' in kaldırım değiştirdiğini içim burkularak okudum.

Ayrılık acısını ölümü çağrıştıracak bir duygusallıkla şiire döken şair, eskiden sevdiği kadının zor günlerinde bırakın duygusallığı, elinden bile tutmamış, oğlu için acı çekmesini sadece izlemiştir.  Hayat ne   kadar acımasız değil mi? Boşuna dememiş Cenap Şahabettin:"İftirak(ayrılık), her şiiri-muhabbetin son mısraıdır"diye.






5 Şubat 2013 Salı




KABUL ETMEDİĞİMİZ HATALAR

"Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir-bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır.Bize öyle zıtlardır ki, onlara bakmaya katlanamayız. Bir vücutta iki insan oluruz, birbirine katlanamayan iki insan. Yalancı ve yalancılardan nefret eden. Hırsız ve hırsızlardan nefret eden. Bu savaşın verdiği acıya benzer başka bir acı yoktur. Bu acı, bilinç seviyemizin üzerine çıkar. Ondan kaçarız ama bizimle koşar. Nereye kaçarsak kaçalım, savaşı beraberimizde götürürüz.

ÇÖZÜM: Hayatınızdaki kötü şeyler için suçladığınız insanların listesini çıkarın. Onlara ne kadar sinirlenirseniz, o kadar iyi. İsimlerini yazın. Kendi masumiyetinize ne kadar inanırsanız, o kadar iyi. Onların yaptığı şeyi ve sizin nasıl kırıldığınızı yazın. Sonra kendinize kapıyı, nasıl açtığınızı sorun. Eğer aklınıza ilk gelen, bu egzersizin ne kadar saçma olduğu ise, bunu reddetmeye neden bu kadar istekli olduğunuzu sorun. Unutmayın, bu yaptığımızın amacı, suçları her neyse o insanları bağışlamak değil! Onları bağışlamak yetkiniz yok. Bağışlamak Tanrı' nın işidir, sizin değil! Sizin işiniz yalnızca bir soru sormak:" BEN KAPIYI NASIL AÇTIM?" Hayatınızın geri kalanında mutlu olup olmamanız, bu soruyu ne kadar dürüstçe cevapladığınıza bağlı olacak."
  John Verdon-Aklından Bir Sayı Tut(s:120-121)

Hiçbir şey yapmayanlar, tabii ki hata yapmazlar. Hata yapmak bir iş, bir eylem sonucu oluşur. Dolayısıyla her insan hata yapabilir. Hataların en büyüğü ise, yapılan hataların farkına varmamaktır, farkına varıldığında, hatayı kabul etmemektir. Daniel Defoe"İnsanlar hatalarını mutluyken değil ancak mutsuzken anlar."demiş. Hatalarımızı anlamak için neden mutsuz olmayı bekleyelim ki? Hatalarımızı kabul edip mutlu olmak varken.





 

3 Şubat 2013 Pazar




KOMEDYEN-SOYTARI-APTAL
"Bu adam aptalı oynayacak kadar akıllı..."
                                 William Shakespeare
Günümüzde, sıradan insanların cesaret edip de medyada rahat rahat konuşamadığı etnik köken, din, politika ve cinsiyet gibi toplumun hassas olduğu konuları   komedyenler rahatça konuşabiliyor, bu konular hakkında espri yapabiliyor ve düşündüklerini nükteli bir şekilde topluma aktarabiliyorlar.
Eskiden, krala söylenmesinden korkulan konuları, saray soytarıları ince, bıçak sırtı bir espriyle kralı kızdırmadan söylerken, Shakespeare' in oyunlarında bu rolü aptallar üstlenir. Tabii ki bunu yapabilmek için, aptalı oynamak ama keskin bir zekaya sahip olmak gerekir: Söylendiğinde öfke yerine kahkaha yaratmak, zeka gerektiren tehlikeli bir iştir. Yani saray soytarılarının ve Shakespeare' in aptalının işi zordur.
Doğruları, gerçekleri söyleyebilmek, ifade özgürlüğünü rahatça kullanabilmek için illaki soytarı veya Shakespeare'in aptalı olmak mı lazım?