31 Mart 2014 Pazartesi




MONTAIGNE' İN  KÜTÜPHANESİ



Montaigne ünlü "Denemeler" ini yazdığı, yeni bir felsefe geliştirdiği kütüphanesini şöyle tanımlar: " Kütüphanem, evimin bir kulesinin üçüncü katındadır. Kulenin ilk katında ibadet yerim bulunur. İkinci katta, zaman zaman yalnız kalmak istediğimde kullandığım yatak odam vardır. Kütüphanemin olduğu yer eskiden evin en işe yaramaz kısmıydı. Şimdi ise, günlerimin çoğunu ve her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.
Kütüphanem ovaldir. Tek boş duvar masamın ve sandalyemin olduğu duvardır. Oval olduğu için etrafımda beş kat raf üzerinde düzenlenmiş tüm kitaplarımı aynı anda görmem mümkün olur." (1)

Okumak hayatının tesellisi olan Montaigne' in yaşamıyla ilgili daha fazla şey öğrenmek için, onun, oval kütüphanesinin içine daha doğrusu kütüphanesinin tavanına dikkatlice bakmak, hatta  tavanı incelemek gerekir." Çünkü Montaigne 1570' lerin ortalarında, İncil' den ve klasiklerden seçtiği 57 kısa alıntıyı tavanı bölen kalaslar üzerine yazdırmıştı. Bunlar akla sahip olmanın insana çok büyük faydalar sağladığı yolundaki görüşlere şüpheyle yaklaşan kişiler tarafından söylenmiş sözlerdi:

-Ben bir insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.
 Terence

-En mutlu yaşam düşünmeden geçirilen yaşamdır.
 Sophokles

-Bilge olduğunu sanan bir adam mı gördün? Bir deliden beklemeyeceğin davranışları bu adamdan bekle.
 Atasözü

-Kesin olan bir tek şey vardır, o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.
 Pliny

-Her şey insan aklının kavrayamayacağı kadar karmaşıktır.
 Vaiz " (2)

"Kütüphanenin tavanında yazan sözlerin hepsi Latince' dir. Sonuncusu hariç. Kendi dilinde, Fransızca yazan o söz:

"Ne biliyorum? " dur." (3)

Montaigne geliştirdiği yeni felsefesinde; " pek çok antik çağ filozofunun iddialarına zıtlık oluşturacak biçimde, biz insanların mantıktan, sükunetten ne denli uzak olduğunu gözler önüne seriyordu. Sağlık ve erdem gibi konularda hayvanlar bize örnek olabilirlerdi; oysa biz genellikle duygularını denetleyemeyen, yoldan çıkmaya müsait, kibirli, huzursuz yaratıklardık. İşte felsefenin görevi bu gerçeği yansıtmaktı ama ne yazık ki bunu yapan çok az filozof vardı:
Yaşamımızın bir yanına çılgınlık, bir yanına da bilgelik hakim: Yaşamla ilgili bir şeyler yazan herkes, saygıda kusur etmemek ve kuralların dışına çıkmamak için yaşamımızı oluşturan şeylerin yarısından çoğunu bir kenara bırakıyor.
Eğer zayıflıklarımızı kabul eder, olmadığımız halde üstün olduğumuzu iddia etmekten vazgeçersek, Montaigne' in o zenginliklerle dolu, yol gösteren felsefesinden şu dersi çıkarabiliriz: Aslında biz bu yarı bilge, yarı ahmak halimizle bile yetersiz değiliz. " (4)


Kaynaklar:(1),  Montaigne-Aforizmalar (Tutku Yayınevi)
(2), (4), Alain de Botton-Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık)
(3), (Montaigne) Stefan Zweig, Çeviren:Ahmet Cemal (Can Yayınları)



27 Mart 2014 Perşembe




MONTAIGNE' İN  BAHÇESİ


File:Michel de Montaigne 1.jpg



Baştan söyleyeyim; Montaigne adını görünce, derinlikli bir yazı okuyacağınızı düşünüyorsanız, yanılırsınız. Ben, yalnızca ondan cesaret alarak, kendime ilişkin duygu ve düşüncelerimi gözden geçirdiğimi, iç sesime kulak vermeyi öğrendiğimi belirtmek istiyorum. Beklentiniz yüksekse, bu yazıyı okumamanızı önerebilirim sadece...

Montaigne ile tanışmam eskiye dayansa da, onu, yazdıklarını daha iyi anlayıp kavrayabilmem için yeniden tanışmam gerekti kendisiyle. Aslında, o hep yanıbaşımda duruyor, kendisine merhaba dememi bekliyormuş meğer. Tabi ki, başucu kitaplarımdan biri olan Alain de Botton' un "Felsefenin Tesellisi" kitabından söz ediyorum sık sık başvurduğum. Düşkırıklığı mı yaşadım? İlacı; Seneca. Zorluklarla başa çıkma da mı zorlanıyorum? İlacı; Nietzsche. Kalbim mi kırıldı? İlacı; Schopenhauer. Yeterince paraya sahip olmadığımı mı düşünüyorum? İlacı; Epikuros. Anlayacağınız üzere "Aspirin" gibi bir kitap, her derde deva olan. En çok Schopenhauer' i okuduğumu söylesem, kırılan kalbimin tesellisi olduğunu, bana inanır mısınız? Birinin ya da birilerinin kalbini kırmaktan özellikle sakınmama rağmen, benim kalbim hep kırıldı. Öyleki, kırılan kalbimin acısını dindirebilmek için, Irvin D. Yalom' un "Schopenhauer Tedavisi" kitabını da okudum. Yararı oldu sanırım.

Seneca, Nietzsche, Schopenhauer, Epikuros' un, ruh halime uygun olan düşüncelerini okuyup, düşünme egzersizleri yaparken, söz konusu kitapta Montaigne' e ayrılan bölümü okuyup geçmiş olduğumun farkına vardım. Demek ki, kendimi yetersiz hissetmemişim hiç diye düşündüm. Çünkü Montaigne, kendini yetersiz hissedenlerin ilacıydı.

Montaigne' e hayran olmamın nedenlerinden biri," Denemeler" in her satırında Ben, Kendim diye konuşması ( hem bilincini hem de öz varlığını çekinmeden biz okurlarla paylaşması), diğeri ise  kitaplara olan düşkünlüğüdür. Kitaplara o kadar düşkündü ki Bordeaux Parlamentosu' nda 13 yıl danışman olarak çalıştıktan sonra (1582-1585 yılları arasında Bordeaux Belediye Başkanlığı da yapmıştı) kendini kitaplara adamak için emekliye ayrıldı. Okumak hayatının tesellisiydi:
 " Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de  sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından  
 kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız 
 düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

Bu aralar okumak benim  hayatımın da tesellisi olunca kitaplığımın baş köşesinde bulunan "Denemeler" i indirdim ve okumaya başladım. Fransızca aslından derleyerek çeviren Sabahattin Eyüboğlu' nun çevirisi  yalın ve  akıcı. Üstelik muhtelif tarihlerde yazdığı dört önsözle, Montaigne' in düşüncelerini daha iyi anlamamıza ve kavramamıza yardımcı oluyor: Önsöz II de:
  ............. ............
 " Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini anlatırken insan düşüncesini yeni bir 
  yola sokuyor, köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, 
  dünya sevgisine, müspet düşünüşe, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir insanda bü-
  tün insanlığın meseleleri bulunduğuna inandığı için kendini anlatırken, yalnız kendini 
  düşünmüş olmuyordu.Kendini değil de başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler' de 
  yine aynı düşünceler, aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve 
 doğayı keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti."
 .......................

" Denemeler' de hiçbir şüphenin, kararsızlığın izini taşımayan, her biri bir sistemin temeli olacak kadar sağlam, kendinden emin hükümler çoktur. Ruhla bedenin ayrılmazlığı, hayatın sürekli bir değişme olduğu, tabiatın aşmakla değil ona uymakla yenilebileceği gibi.
..........................
Denemeler' in her satırında Montaigne babacan bir eda ile hep SERBEST DÜŞÜN, RAHAT SÖYLE der gibidir."( Önsöz III)
............................

Sabahattin Eyüboğlu' nun deyimiyle;" Montaigne' in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler yapabilir." Montaigne şehir hayatından kaçmış, Denemeler' i keyfi için yazmıştır. Keyifle yapılan her iş gibi Denemeler' de çok başarılı olmuş, Montaigne' in bahçesi dörtyüz yıldır bakım görmediği halde ilk günkü kadar yeşilliğini ve canlılığını korumuştur. Ben de sizlere, bu güzel bahçeden derlediğim küçük bir buketi vermek istiyorum. Buketteki çiçekleri tamamen kendime göre seçtim. O çiçekler ki "ben"i anlatıyor:
...........................
" Konumu (kendimi) hep aynı halde bulundurmak elimde değil. Tabii bir sarhoşlukla, salına serpile yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa yahut halkın dediği gibi "yedi yıldan yedi yıla" geçişi değil, günden güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da değişebilir. Benim yaptığım ,değişen ve birbirine benzemeyen olayları, kararsız ve bazen çelişmeli fikirleri yazıya dökmektir. Acaba benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konuları ayrı şartlara ve ayrı bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden ayrıldığım oluyor.Fakat, Demades' in dediği gibi, doğrudan hiç ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.

Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi alelade ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır." ( KİTAP III, BÖLÜM II )

Yazım oldukça uzadı, ama Montaigne bir sayfada nasıl anlatılabilir ki? Montaigne' in yaşam öyküsünü okurken, bilmenizi isterim ki, Montaigne - La Boetie dostluğuna ve arkadaşlığına çok imrendim, birazda kıskandım galiba. İnsanların çoğu Montaigne' de düşkırıklığına yol açmış, kendini onlardan sakınmak zorunda kalmıştı. Onun için La Boetie' nin dostluğu çok kıymetliydi. Yıllar sonra, Montaigne, La Boetie' ye olan sevgisinin neden kaynaklandığını şöyle dile getirmişti:
" Yalnızca o benim gerçek yüzümü görme ayrıcalığına sahipti."

Yani, bütün başka arkadaşları arasında bir tek La Boetie onu tam olarak anlıyor, Montaigne' in olduğu gibi davranabilmesini sağlıyor, dostuna kendisi gibi olma olanağı sunuyordu. La Boetie ölünce, Montaigne bir daha böyle bir dostluk kuramadı ama bunu telafi etmek için Denemeler' de, kendi gerçek yüzünü, bir tek La Boetie' nin tanıdığı gerçek kişiliğini ortaya koydu. Bu nedenle, Denemeler' i okuyan herkes  Montaigne' in dostu sayılır ve La Boetie' nin sahip olduğu ayrıcalığa sahiptir diye düşünüyorum.

Az sayıda da olsa dostlarım oldu. Yeni dostluklar, arkadaşlıklar kurmak istedim. Ancak onlara, serbestçe düşündüklerimi, rahatça söyleme gafletinde bulundum. Diğer bir deyişle, onlara olduğum gibi göründüm. Sonuç ne mi oldu? Bilmiyorum; bunu zaman gösterecek...


Kaynaklar: 1-Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi.  2- Montaigne - Denemeler (Fransızca aslından derleyerek çeviren: Sabahattin Eyüboğlu) 
                         


Not: Montaigne' in kütüphanesinin tavanını bölen kalaslara yazdırdığı 57 alıntıdan seçtiklerim bir sonraki yazımın konusu olacak.



21 Mart 2014 Cuma




NASIL  İNSAN  OLURUZ?


Hiç düşündünüz mü, insan ne demek, ne anlama geliyor? Hepimiz insan olduğumuza inanırız ve öyle kanıksamışızdır ki bu durumu, üstünde düşünme ihtiyacı duymayız bile. Ve insanı diğer canlılardan ayıran şeyin, sözle anlaşma,akıl ve düşünme yeteneği olduğunu biliriz de, nasıl insan olunacağını bilemeyiz. Çünkü, insanın bir anlamının da; huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli kimse olduğunu unuturuz çoğu zaman. Unuttuğumuz için de, insanlığımızı kaybeder, içgüdülerimizle, dürtülerimizle hareket etmeye başlarız diğer memeliler gibi. Bazen, biri veya birilerinin insan olduğumuzu hatırlatması gerekir bu durumda. Ben de size, nasıl insan olunacağını anlatan güzel bir öykü anlatmak istiyorum.

Eski zamanların birinde, bir bilgeye" Nasıl insan oluruz?" diye sormuşlar.
"Üç adım atmakla" diye cevap vermiş bilge kişi:

"Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir; insanlığa attığın ilk adım budur...

Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise, ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.

Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insansın ve insan olursun..."

Dürüst olmam gerekirse;ben, birinci ve ikinci adımları hep attım, atmaya devam ediyorum. Sıra üçüncü adıma geldiğinde ise; bana iyilik ve kötülük yapanlar arasındaki farkı, fark etmeden duramıyorum...Fark etmem, onlara karşı hissizleşmemi engelliyor. Bu durumda, yerimde sayıyorum ama kendimden umutluyum: İnsanım ve insan olmak için, üçüncü adımı atacağım bir gün mutlaka gelecektir.


Öykü, Cevdet Kılıç' ın "Bilgelik Hikayeleri" kitabından alıntıdır.




17 Mart 2014 Pazartesi




DÜNYANIN  ÇATISI: EVEREST

Geçtiğimiz pazar günü, çalışan ya da çalışmayan herkes mışıl mışıl uyurken, erkenden kalktım ve şehrin gürültüsünden, karmaşasından uzaklaşıp, doğanın huzurlu kollarına atmak için kendimi, trekking yapacağım grupla buluştum. Kısa bir yolculuktan sonra, yürüyüşe başlayacağımız noktaya ulaştık. Küçük bir dağı tırmanırken sarf ettiğim efor, kullandığım güç ve sınırlarımı zorlama arzusu, ister istemez dağcıların neden zirveye çıkmak için her türlü tehlikeyi göze aldıklarını düşünmeme neden oldu. Nedir dağcıların zirveye ulaştıklarında yaşadıkları duygu?  Ve zirveye daha önce ulaşanları, yeniden aynı yere tırmandırmaya çalışan, o zirvede yaşadıkları duyguyu yeniden tatmayı arzulatan şey nedir? Zirveye ulaştığımda,daha önce yaptığım zirvede yaşadığım aynı duyguları yaşadığımda aldım cevabımı: Mutluydum, özgürdüm ve büyülenmiştim gördüklerim karşısında. Zirvede olmak, oraya tırmanmak için çektiğim zorlukları unutturmuştu. Dağın en keskin ve en dar yeridir zirvesi. Orada uzun süre kalamazsınız, buna izin vermez çünkü. İzin verdiği tek şey; kaldığınız o kısacık sürede, adeta zamanın durduğunu hissetmenizdir. Bu duygularla inişi gerçekleştirdim. Öyle ya, doğanın yasasıdır; her çıkışın bir inişi vardır.

Eve döndüğümde, dinlenirken Everest' e tırmanan dağcıların çektikleri çileleri ve karşılaştıkları zorlukları düşünmeden edemedim. Çünkü hemen hemen herkes bilir ki, dünyanın en yüksek tepesi Himalayalarda bulunan Everest' tir.(8 bin 848 metre) Bu yükseklik, Everest' in dünyanın çatısı olarak anılmasını sağlamıştır.Bu öyle bir çatı ki, 28 Mayıs 1953 gününe kadar hiç bir insanoğluna geçit vermemiş. Zirvesi bugünkü yolcu uçaklarının seyir yüksekliğinde olan dağ için bölge halkı tarafından kullanılan başka isimler olsa da, İngiliz İmparatorluğu dağın isim babası olma ayrıcalığını kimseye bırakmamış. Dağ, 19. yüzyılda kraliçe adına Güney Asya' da keşfe çıkan Sir George Everest' ten hareketle bugünkü adını almıştır.

"İngilizlerin dağa olan ilgisi eskiden beri vardı. İlk tırmanış denemesini 1921' de yapan İngiliz ekibi kar fırtınasına yakalandığından fazla bir şey yapamasa da, en azından zirveye uzanan bir rota keşfedebilmişti. Bu ekipteki gezginlerden George Leigh Mallory' ın gazetecilerden birinin "Neden Everest' e çıkmaya çalışıyorsunuz?" şeklindeki soruya verdiği cevap, bir bakıma, Batı' nın dünyayı keşfetme iştahının da özeti gibiydi. "Çünkü orada!" demişti Mallory..."

İlerleyen yıllarda yine Mallory' nin de yer aldığı birkaç ekip daha Everest' in zirvesini zorlamış, ama başarılı olamamışlar." Edward Norton, zirveye bir saat mesafeye kadar çıkmayı başarmış, üstelik bunu oksijen tüpü kullanmaksızın gerçekleştirmişti! Ondan dört gün sonra Mallory ve Andrew Irvine bir kez daha zirveyi zorladı. Maalesef bir daha onları canlı gören olmayacaktı. Yine de bu durum keşfetme aşkıyla yanıp tutuşanları durdurmadı." Maceracılar Tibet üzerinden zirveyi zorlamaya devam etti. İkinci dünya savaşından sonra Tibet rotası yabancılara yasaklandı. 1949' da Nepal, kapılarını dış dünyaya açtı. İngilizler kaldıkları yerden devam etti ve 1950-51 yıllarında keşif amaçlı iki tırmanış daha yaptılar. 1952' de İsviçreli bir ekip Khumbu Buzulu üzerinden zirveyi hedef alan bir tırmanış gerçekleştirdi. İki dağcı, Raymond Lambert ve şerpa(Everest ve civarındaki dağlarda dağcılara rehberlik yaparak geçimini sağlayan yerli halka verilen ad)  Tenzing Norgay, zirveye çok kısa bir mesafe kala malzeme eksikliğinden dolayı dönmek zorunda kalacaklardı. Yüce dağın zirvesi, fethedilmekten bir kez daha kurtulmuştu. Öte yandan dağın zirvesi kadar insanoğlunun merakı da inatçıydı. İsviçrelilerin başarıya ramak kalan bu seferi, İngilizleri korkutmuştu. Zirveye ne olursa olsun onlar çıkmalıydı. İmparatorluğun şanıydı söz konusu olan. Bu kez aralarında Yeni Zelanda' dan George Lowe ve Edmund Hillary gibi isimlerinde olduğu İngiliz Uluslar Topluluğunun en iyi dağcıları bir araya getirildi. Zirve deneyimi olan şerpa Tenzing Norgay da kadrodaydı." (Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Günler-Popüler Tarih)

1953 Mayısı'nda zirveye doğru yola koyulan ekip, Khumbu Buzulu' ndan açılan yeni bir koridordan geçti. Everest, insanoğlunun soluğunu ensesinde hissetmeye başlamıştı. 28 Mayıs' ta Tenzing ve Hillary nihayet dünyanın çatısına çıkmayı başarmışlardı!  Zirveye ilk adımını atan Hillary olmuş; iple çektiği Tenzing, dünyanın en yüksek noktasından aşağı bakan ikinci insan olma ayrıcalığını tatmıştı. Haber süratle ana kampa, oradan Londra' ya ulaştı. Ertesi günse tüm dünya öğrenmişti. Ertesi yıl Hillary ve Hunt, Kraliçe Elizabeth tarafından şövalye ilan edildi. Kraliçe için bu başarının ayrı bir önemi vardı çünkü kendi tebaasından olan Hillary' nin zirveye adım attığı gün, Elizabeth de tahta çıkmıştı. İngiliz Uluslar Topluluğu vatandaşı olmayan şerpa Tenzing' se ikinci dereceden bir İngiliz İmparatorluğu madalyasıyla yetinecekti.

Dünyanın çatısına, Everest' in zirvesine ulaşma başarısı, Hillary ve Nogay' dan sonra tırmanacak dağcıları yüreklendirmiş, onlara cesaret vermiştir: Yüreği keşif aşkıyla yanıp tutuşanlara imkansız denen bir şey olmadığını kanıtlamışlardır çünkü...İnsanoğlu; azmi, keşif merakı, ego' su ve yenme arzusuyla beslenen inatçılığı sayesinde doğaya boyun eğdirmeyi başarabilmiştir...




12 Mart 2014 Çarşamba




NERGİS  ÇİÇEĞİNİN MİTOLOJİK  ÖYKÜSÜ




             

Yurt genelinde yağmur ve kar yağışları devam etse de, soğuk rüzgarlar esse de nafile. Üçüncü cemre toprağa düştü bir kere. Artık ne yağan kar tutar ne de yağan yağmurlar üşütür insanı. Havanın  boz bulanık, soğuk olmasına inat kırlar, bayırlar çiçeklerle donanmış, meyve ağaçları çiçekler açmış; olası bir don tehlikesine aldırmadan. Doğa uykusundan uyanıyor, hareketleniyor ve bu uyanış insana yaşama sevinci aşılıyor. Umut vadeden" her kışın sonu bahardır" sözünü doğrularcasına...

Baharla birlikte çiçekçilerde bulunan çiçekler de değişiyor, çeşitleniyor. Çiçekçiden bir buket nergis aldığımda ve kokusunu derin derin içime çektiğimde nergisin o çok bilinen mitolojik öyküsünü anımsamadan duramam. Aslında her çiçeğin bir öyküsü vardır ya da insanoğlu tarafından bazı çiçeklere bazı anlamlar yüklenmiştir; vereceği çiçekle sevdiğine duygularını ifade edebilmek için...

Nergis çiçeği, Yunan Mitolojisinde narsizmi temsil eder. Freud, narsizmi tanımlarken Yunan mitolojisindeki Narkissos' tan etkilenmiş ve nergis çiçeğinin öyküsünü metafor olarak kullanmıştır. Gelelim öyküye:

"Mitolojik bir kahraman olan Narkissos çok yakışıklı bir avcıdır. Peri kızı Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Fakat Narkissos, Ekho' nun aşkına karşılık vermez ve peri kızı kara sevda ile günden güne eriyerek ölür. Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve ve Narkissos' u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos bir gün su içmek için nehre eğildiğinde sudaki yansımasını görür ve bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Kendine aşık olmuştur. Yansımasını izlediği için nehrin kenarından tek bir an bile ayrılamaz. O da Ekho gibi günden güne erir, kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeğine dönüşür." (Prof.Dr.Nevzat Tarhan-Yunus Terapi)

Güzelim nergis çiçeğinin öyküsü böyle. Bu öyküde, kendine aşık olma hali bir ceza olarak anlatılıyor. Narsist kişi, kendine aşık ve hayrandır, kendini herkesten üstün görür, her zaman kendine değer verilmesini ister ama başkalarına değer vermez ve bencildir.Dünyanın merkezinde yalnız kendisi vardır çünkü.

Bir gün, nergis çiçeği aldığınızda veya size verildiğinde bu öyküyü anımsayın olur mu? Çiçeği kendiniz almışsanız sorun yok! Ama, biri size armağan ediyorsa, anlamının üstünde düşünmeniz gerekir...


Görsel, ciceksepeti.com'dan alındı.




7 Mart 2014 Cuma





KADININ  ADI  VAR!
(İZMİR KADIN MÜZESİ)




İlklerin kenti İzmir, bir ilke daha ev sahipliği yaparak Türkiye' nin ilk "Kadın Müzesi" ni hayata geçirmiş. Müze, 23 Ocak 2014 tarihinde açılmış ve  Butik Müze olarak hizmete sunulmuş.
Müze yeni açılmıştı ve o sıralar İzmir'de bulunmaktaydım. İzmir' de bulunup da, bu küçük ama anlamı büyük olan müze gezilmez mi hiç? Ben de gezdim, gördüm ve gördüklerimi sizinle paylaşacağım. 

İzmir' in Basmane semtinde bulunan yüzyıllık üç katlı bina restore edilip Konak Belediyesi tarafından Türkiye' nin ilk "Kadın Müzesi" olarak açılmış. Bu müze, İzmir' in antik dönemdeki adı olan "Smyrna" ya çok uymuş ve yakışmış güzel kente. Kültepe Höyüğünden çıkarılan çivi yazılı tabletlerde adı geçen "Smyrna" bir Hitit Prensesi' dir çünkü. Bazı kaynaklara göre ise, Smyrna bir Amazon kraliçesidir. İster Hitit Prensesi olsun, isterse Amazon Kraliçesi, kente ismini veren Smyrna, bir kadındır sonuçta...

Müzede; Antik Dönem Kadınları, Anadolu' da Kadın, Öncü Kadınlar, Koleksiyon Eserler ve Protesto Odası gibi bölümler yer alıyor. Antik Bölümde, Hera' nın ve Pandora' nın (Mitolojiye göre ilk kadın ve adı; Tanrılar armağanı anlamında) öyküsü anlatılıyor. Ben, özgürce içinden geleni söyleyerek, açık ve yürekli tutum sergilemiş olan Antik Yunan Lirik Şairi ve ilk eğitmen kadın olan Sappho' dan oldukça etkilendim diyebilirim. Ve müzede yer alan, Sappho' nun güzelliğe ve iyiliğe ilişkin düşüncelerini anlatan  şu dizesini yazmadan edemeyeceğim:

" Görüldüğü sürece güzeldir güzel kişi
  Şimdi iyi olan oysa iyidir yarın da."

Antik Dönemde Anadolu' da Kadın bölümünde; savaşçı kadınlar olarak bilinen, daha iyi ok atabilmek uğruna güzel görünümlerinden vazgeçerek sağ memelerini kestiren Amazonları görmek mümkün ve doğurganlığın, üretkenliğin simgesi olan Ana Tanrıça figürlerini de ve antik dönemde Anadolu'daki "Anaerkil" toplumsal yapının ürünlerini de...


Heredot' un metninde Amazonlar kendilerini şöyle tanımlamışlar: " Biz, sizin evlerinizdeki kadınlarla bir arada oturamayız. Törelerimiz farklıdır. Biz ok atar, mızrak fırlatır, ata bineriz ama kadın işleri bilmeyiz. Sizin kadınlarınız kadın işleri yaparlar, arabalarının içine kapanıp otururlar. Ne ava giderler ne de başka bir yere..."

Koleksiyon eserler bölümünde; Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi kadınlarının eşyaları, eserleri yer alıyor. Bu eşyalardan bir kısmı müzeye bağışlanmış.





Öncü Kadınlar ve Türkiye' de bir ilki gerçekleştirmiş kadınlar bölümünde  yer alan kadınlarımızın hepsinin adını burada yazamayacağım ama, seçtiklerime yer vermek istiyorum. İşte! O cesur kadınlarımız:

- Keriman Halis Ece: İlk dünya güzeli. ( Ece soyadını Atatürk veriyor.)
- Aliye Berger: İlk kadın gravür sanatçısı.
- Safiye Ali: İlk kadın doktor.
- Cahide Sonku: İlk kadın film yönetmeni.
- Benal Nevzat Arıman: İlk Türk kadın milletvekili.
- Sabiha Bengütaş: Türkiye' nin ilk kadın heykeltraşı.
- Hale Asaf: Cumhuriyet tarihinin ilk kadın ressamlarından.
- Selma Emiroğlu: İlk kadın karikatüristimiz.
- Afife Jale: Darül Beda-i' ye ilk çıkan tiyatro sanatçısı.
- İnci Özdil: İlk kadın orkestra şefi.
- Selma Rıza Hanım: İlk kadın gazeteci.
- Zehra Kosova Durmaz: İlk kadın sendikacı.
- Halet Çambel.: İlk kadın arkeolog.
- Üner Teoman: Olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcu.
- Melahat Ruacan: Dünyanın ilk kadın yargıtay üyesi.
- Ayşe Saffet Alpar: İlk kadın üniversite rektörü.
- Müfide İlhan: İlk kadın belediye başkanı.
- Naciye Hanım: İlk kadın fotoğrafçı.

Protesto Odası' nda ise, İzmir Kent Müzesi' ne ait belgeler, gazete kupürleri yer alıyor ve bu belge ve kupürler   kadınlarımızın toplumsal yaşamdaki direnişlerini anlatıyor. Bunlar arasında "Cumartesi Anneleri" ve "Gezi Parkı" nın kırmızılı kadını da var. Enstalasyon Odası' nda gezi direnişinin videosu izlenebiliyor.


Müzede ayrıca, Aile Tarihinden Belgeler Sergisi yer almakta. Bu sergide; Müslim ve Gayrimüslimlere ait evlilik ve doğum belgelerini görmek mümkün.


İzmir' e yolunuz düşerse eğer, müzeyi ziyaret etmeden dönmeyin sakın. Ziyaret ettikten sonra, "Kadının adı var" diyebiliyorsunuz ve kadınsanız, bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz çünkü...Anadolu'nun, Ege'nin prensesine de bu yakışırdı.




4 Mart 2014 Salı




RAHATI  KAÇAN  AĞAÇ




Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Melih Cevdet ANDAY


Karanlığa ışık tutabilsin diye, bırakın; kitaplar, rahatınızı kaçırsın. Kaçırsın ki, karanlıklar aydınlığa çıksın ve mutluluğun adını herkes duysun... 



Şiir, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisinden alınmıştır.