25 Temmuz 2018 Çarşamba




SÜPHAN DAĞI'NIN ZİRVESİNE DEĞİL, KENDİ EVEREST'İME TIRMANIŞ HİKAYEM

İlk kez bir gezi-yürüyüş yazıma nereden nasıl başlayacağımı bilemiyorum: Yazılacak o kadar güzel şey var ki, hepsini buraya sığdıramamaktan korkuyorum. En iyisi en baştan başlamak. "Yapmak, yaşamak bir değerse, paylaşmak da sürecin tamamlayıcısıdır"* diyerek, süreci tamamlamak istiyorum.

Şubat ayında, 19-22 Temmuz arasında Van-Süphan Dağı tırmanış programı açıklandığında, gideceğimi bildirip, ekonomik olması ve yer bulunmaması ihtimaline karşılık Mart başında gidiş-dönüş uçak biletimi aldım. Tabii 5,5 ay sonra nelerle karşılaşacağımı, sağlıklı olup olmayacağımı henüz bilmiyordum, ama programımı yapmıştım. Tek bildiğim; hayatın provası olmadığıydı.

Uçuş gününe bir hafta kala, bağışıklık sistemimi çökerten bir rahatsızlık geçirdim. Geziyi iptal etmeyi düşünmedim değil ama ailemin desteği ve doktorumun izin vermesiyle gitmeye karar verdim. Doktor tavsiyesiyle magnezyum yüklenmeye, vitaminler almaya başladım, bağışıklık sistemimi güçlendirmek için. Gidecektim ve başaracaktım. Ancak bir hedef belirlemem gerekti,  belirledim de; 3.000 metreye tırmanacaktım. Ve kendi kendime dedim ki:

Denemediğini Dene!
Yemediğini Ye! 
Gitmediğine Git!
Öğrenmediğini Öğren!
Konuşmadığınla Konuş!
Sevmediğini Sev!
Yaşamadığını Yaşa! **

Sönmüş bir volkan olan Süphan Dağı (4058 m.) yüksekliğiyle, Ağrı Dağı ve Cilo Dağı'nın Reşko Tepesi'nden sonra ülkemizin üçüncü yüksek dağıdır. Bu yükseklik bile insanı ürpertmeye yetiyor, ister istemez.

19 Temmuz'da sabah erkenden Ankara'dan Van'a bir buçuk saatlik bir uçuş gerçekleştirdik. Uçuş esnasında, Sivas'ı geçtikten sonra ta Van'a kadar uzanan "dağ çölleri"ni seyrettim; en küçük bir yerleşim birimi görmeden uçsuz bucaksız göz alabildiğince uzanan inişli çıkışlı yüksek bölge çölünü. Toprak çoktu ama o topraklarda yaşayan insanlar yoktu!

İlk kez gideceğim Van'a ve gerçek anlamda Doğu'ya yapacağım bu yolculuk nedeniyle endişeliydim, biraz da korkuyordum. Korkum; dağların güvenli olup olmamasıyla ilgiliydi ama dağlarda kaldığım üç gün boyunca korkumun yersiz olduğunu anladım. Dağda güvenlik sağlanmıştı.

Van Ferit Melen Havalimanı'na indiğimizde yerel rehber grubu karşıladı ve bizi bekleyen aracımıza bindik. İstikamet Van Gölü'nün tek adası olan Akdamar'dı. Bunun için Edremit üzerinden Gevaş ilçesine gidecek, oradan da tekneyle Akdamar Adası'na geçecektik. Gevaş yolu üzerinde, "Vizontele" filminde adı sıkça geçen, görünümünden dolayı çadır dağı olarak da bilinen 1800 metre irtifasıyla Artos Dağı'nı gördük. İrtifası küçüktü ama görünümü heybetliydi.


Artos Dağı (vankulturturizm.gov.tr)


Akdamar Adası

Tekneyle adaya 15 dakikada vardık. Adada bulunan 915-921 tarihleri arasında yapılan Akdamar Ermeni Aziz Haç Kilisesi'ni gezdik. Kilise, dış cephesindeki taş kabartmalarda İncil ve Tevrat'tan alınan dini konuların yanı sıra, dünyevi konular, saray hayatı, av sahneleri insan ve hayvan figürlerinin tasvir edilmesiyle ünlü. Bu tasvirler, kiliseyi diğer benzerlerinden ayırması açısından önemli. Kilisenin iç duvarlarında ise konularını Kitab-ı Mukaddes'ten alan çeşitli tasvirlerin işlendiği duvar resimleri bulunmaktadır. Adada tavşanların bulunduğunu okumuştum ama ben tavşan göremedim; gören arkadaşlarım vardı. Seyir terasından adayı izledikten ve bir buçuk saat adada zaman geçirdikten sonra Nemrut Dağı Krater Göllerine gitmek üzere Tatvan'a doğru yola koyulduk.


Akdamar Ermeni Aziz Haç Kilisesi

Tatvan Bitlis'e bağlı bir ilçe merkezi. İran transit yolu üzerinde bulunması nedeniyle oldukça gelişmiş. İlçede bulunan AVM beni çok şaşırttı; neredeyse büyük şehirlerdeki markaların hepsi burada vardı. Kamp için alışveriş yaptıktan sonra yolumuza devam ettik. Aracımız yokuşu çıkarken yol boyunca telesiyej ve teleferikler bize eşlik etti. Öğrendim ki, Nemrut Dağı'nın güney yamacında kayak merkezi varmış ve bu merkeze kış sezonunda yoğun talep oluyormuş.  Tırmanışın sonunda "Nemrut Kalderası Tabiat Anıtı"nın orada mola verdik ve fotoğraf çektik. Güneş batmaya başlamıştı. Dolayısıyla aşağıda görülen gölün suları, güneş ışığını yansıtıyordu. Bu noktadan çevre kocaman bir çanak gibi görünüyordu. Çanağın duvarlarının obsidyen kayalardan oluştuğunu okumuştum. Batmakta olan güneş ışınlarıyla birlikte bu kayaların adeta bir ayna gibi parladıklarına tanık oldum. Manzara muhteşemdi...


Nemrut Krater Gölleri (Ilıgöl ve Büyük Göl)
(eden.kulturturizm.gov.tr)


Tepeden aşağıya inip Ilıgöl kıyısında (Rakım:2400 metre) kampımızı kurduk. Akşam yemeği hazırlanıncaya dek büyük göle kadar yürüdük. Yol boyunca, endemik yabani kavak ağaçlarının arasında yürümek çok güzeldi. Bu güzel ağaçları başka hiçbir yerde göremeyecektim çünkü. Büyük gölün suyu soğuktu.Gölde sazan balıkları varmış ve burada olta balıkçılığı yapılmasına izin veriliyormuş. Dönüş yolunda akşam kamp ateşi yakmak için kuru dallar topladık. Yolun sonuna doğru başımda bir ağrı belirdi, ki benim başım kolay kolay ağırmazdı. Önce nedenini anlayamadım ama ağrı gittikçe artmaya başlayınca, ADH (Akut Dağ Hastalığı)na yakalandığımı söyledi Iğdır'dan gelen dağcı arkadaşımız.  Akşam yemeği hazır olduğunda yemek yiyemedim, çünkü iştahsızdım. Bol su içip dinlenmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bilmeyenler için Akut Dağ Hastalığının ne olduğunu yazmalıyım çünkü daha önce 2700 metre irtifada bulunmama rağmen böyle bir durum yaşamamıştım. Yaşayanlar olabilir düşüncesiyle, belirtilerini bilmekte yarar var.


Nemrut Dağı'nda yabani kavak ağaçları.

Önceden sağlıklı olan bireylerde, 2500 metre ve üzeri yüksekliğe çıkıldığında ortaya çıkan (şakaklarda hissedilen) baş ağrısı, bulantı, kusma, halsizlik, uykusuzluk ve tırmanma performansında düşme belirtileri veren duruma "akut dağ hastalığı" denilmektedir. Genelde dağ tırmanışlarında görülmesine rağmen iş veya tatil amaçlı yüksek rakıma seyahatte de ortaya çıkabilir. Kalp veya akciğer rahatsızlığı olanlarda daha düşük rakımlarda gelişebilir. Aniden yüksek rakıma çıkıldığında (uçakla seyahat veya hızlı tırmanış) vücudun adapte olması için yeterli zaman olmadığından akut dağ hastalığı gelişebilmektedir. Çıkılan rakım ne kadar yüksek olursa hastalığın gelişim riski de o kadar fazla olacaktır. Bu adaptasyon mekanizmasına "aklimatizasyon" denilmektedir. (toraks.org.tr)

Gece baş ağrım şiddetlendi, bir ara başımın çatlayacağını sandım ve çadır arkadaşımı uyandırdım. Birlikte dışarı çıktık ama nafile; ağrım geçmiyor ve uyuyamıyordum. Sabah erkenden kalktım, zaten uyumamıştım. Kahvaltı öncesi yüksek irtifaya adaptasyon yürüyüşüne katılmadım. Dinlenmem gerekiyordu. Bol su içerek ağrımın azalmasını bekliyordum. Yürüyüşten dönen arkadaşlarla kahvaltıya oturdum. Hiçbir şey yiyemedim. İştahsızlığıma artık halsizlik de eşlik ediyordu. Kahvaltı sonrası çadırlarımızı toplayıp araca yükledik. İstikametimiz, Ahlat ve Adilcevaz'dı.

Van Gölü kıyısında, Bitlis iline bağlı küçük, şirin bir ilçe Ahlat. Son dönemde arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan Selçuklu Mezarları ile ünlü. Buraya gelene kadar konu hakkında hiçbir bilgim yoktu, duymamıştım da. Bitlis'in Ahlat ilçesinde bulunan Ahlat Selçuklu Mezarlığı açık hava müzesi niteliği taşıyan Selçuklu dönemi mezarlığıdır. Aynı zamanda erken döneme ait en büyük Türk-İslam mezarlığı olarak da büyük önem taşıyor. Sayıları bin civarında olan, 3,50 metre yüksekliğe varan mezarlar her cephesinde süsleme bulunan dikdörtgen prizma şeklindeki şahideleriyle tanınır. Mezarlık 200 dönüm alana kurulmuş olup mezar taşları ait oldukları döneme ve inançlara ilişkin büyük ipuçları sunuyor. Mezarlıkta üç ana tip mezar taşı bulunuyor. İlki, üzerinde Şamanizmin 12 Hayvanlı Türk Uygur Takviminin hayvanlarından örnekler taşıyan Şahideli mezarlardır. İkincisi, makamların görüldüğü sanduka mezarlardır. Üçüncüsü ise zenginler ve beyler için yapılan, içindeki cesetlerin mumyalandığı kurgan mezarlardır. İki kısımdan oluşan tarihi mezarlıkta 60 bine yakın insanın yattığı söyleniyor. (tarihiyapilar.org)
Biz gezerken arkeolojik kazılar devam etmekteydi. Kazıları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nden arkeologlar gerçekleştirmekte. 




Ahlat Müzesi'ni de gezdikten sonra, Adilcevaz'a gitmek üzere aracımıza bindik. Adilcevaz, göl kıyısında oldukça yeşil şirin bir ilçe. Van Gölü'nün suları burada turkuaz rengiyle insanı büyülüyor adeta. Yerel rehber, Kaymakamlık ve jandarmadan Süphan Dağı'na tırmanış için izin alırken biz de öğle yemeğimizi yedik ve kamp için alışveriş yaptık. Kamp yerinde su olmadığı için bolca su aldık. İzin çıktıktan sonra yola devam ederek Aydınlar Beldesi'nin  Kışkıllı mahallesine vardık. Söylenenlere göre, Kışkıllı 2300 metre rakımıyla Türkiye'nin en yüksekteki yerleşim yeriymiş. Aracımız kamp alanına çıkamadığı için, kamp eşyaları traktöre yüklendi. Biz de 2,8 km'lik patika yolu tırmanarak kamp kuracağımız At Yaylası'na vardık --Süphan Dağı'na dört ayrı rota üzerinden tırmanılıyor. Bizim tırmanacağımız rota, Kışkıllı rotası olarak adlandırılan klasik rotaydı. Akşam olmadan çadırlarımızı kurduk ve çevreyi gezdik, Van Gölü'ne kuş bakışı baktık. Çevrede dikenli gevenlerden başka bir şey yoktu, her yer  çıplaktı. Yine de birkaç çiçek görmeyi başardım. Hava çok sıcak, toprak kuru(kum gibi) ve en ufak bir esintide tozlar havalanıyordu topraktan. Rüzgar vardı ve çadırları sabitlemekte zorlanıyorduk. Rüzgar çadırımızı bir uçursa Van Gölü'ne kadar götürürdü.

At Yaylası Kampı

Akşam yemeğinde tırmanış için bol karbonhidrat yüklenmesi yapıldı. :) Tabii benim iştahsızlığım devam ediyordu ama baş ağrım hafiflemişti. Çok bir şey yiyemedim, çay ve su içtim.  Gün batmadan tırmanış hazırlıklarımızı yapıp erkenden çadırlarımıza çekildik.

Gece 01.00 de kalktık ve hazırlanan çorbayı içtikten sonra 01.30'da kafa lambalarımızın ışığı altında yürüyüşe başladık. Hava soğuktu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, şimdiye dek görmediğim parlaklıktaki yıldızları ve samanyolunu gördüm. Sanki elimi uzatsam yakalayacaktım onları. İçim huzurla doldu bir anda; yaşıyordum ve bu güzellikleri görmüştüm. Leonardo da Vinci'nin dediği gibi; "İşin sırrı görmeyi bilmekteydi" gerçekten de.

Üç bin metreye yaklaştığımızda, başım dönmeye, midem bulanmaya ve ayaklarım istem dışı yalpalamaya başladı. Çift batonla dengemi sağlayamıyordum. Dinlenmek için oturdum. Bir karar vermem gerekiyordu; vereceğim karar benim için hayatiydi. Dinlendikten sonra yola devam edebilirdim ama irtifa arttıkça benim için risk de artacaktı. Zirveye tırmanmak, hayatımdan daha mı önemliydi? Elbette ki hayır, hiçbir dağın zirvesi bir insanın hayatından daha önemli değildir. Süphan Dağı milyonlarca yıldır oradaydı, bir yere gittiği yoktu ve sonsuza kadar da orada kalacaktı. Ayrıca tırmanışa devam etmek istemem halinde grubu da yavaşlatacaktım. Kısa bir süre düşündükten sonra, kampa geri dönmeye karar verdim. Dağlarla inatlaşılmaması gerektiğini, dağlara karşı EGO'nun bir hükmü olmadığını ve dağın size zirve yapma izni vermesi gerektiğini bilebilecek kadar tecrübeli bir doğa yürüyüşçüsüydüm. Biliyordum ki; İş, dağın sizi kabul etmesinde; gerisi yalnızca tırmanıştır. Anladığım kadarıyla  Süphan Dağı, bu tırmanış için bana izin vermiyordu, ısrar etmem gereksizdi.  Geri dönme kararımdan sonra, yerel rehberle kamp görünene kadar aşağıya  indik. Rehber, kampta kalanları bağırarak uyandırdı ve beni karşılamalarını söyledikten sonra yarı yoldan geri döndü. Kalan yolu tek başıma yürümek zorundaydım. Kamptan el feneriyle yön tayini için işaret veriliyordu, ben de o ışığa doğru iniyordum. Tek başıma iniş yaparken korktum mu? Hayır, çünkü dağın güvenli olduğunu görmüştüm. Birazcık endişelendim sadece; yabani hayvan çıkar mı diye. Kamp alanına vardığımda sol kolumda karıncalanma ve ardından uyuşma hissettim. Hemen müdahale yapıldı. Fakat mide bulantım geçmiyordu, kusunca rahatladım ve çadıra gittim, dinlenmek için. Yerel rehberin kardeşi ısrarla çadır başında nöbet tutmak istedi, bir şey olursa diye; ben bir şey olursa haber vereceğimi söyleyip kendisini gönderdim. Çünkü irtifadan dolayı zaten uyuyamayacaktım, ki öyle de oldu. Doğu'da güneş erken doğar. Uykusuz bir geceden sonra güneşi karşıladım. Güneşle birlikte kendimi daha iyi hissettim. Kahvaltı yaptım ve çevreyi dolaşmaya çıktım. Kışkıllı mahallesinden kamp yerine gelen çocuklarla sohbet ettim, zamanın nasıl aktığının farkına bile varmadım; bir de güneşin beni fena halde yaktığının tabii. Rüzgar nedeniyle anlayamamıştım.

Saat 17.00 sularında teker teker geri dönüşler başladı dağdan. Başarılı bir şekilde zirve tırmanışı gerçekleştirilmişti. Yirmi beş kişilik gruptan dokuz arkadaşım zirve yapmıştı. Diğer arkadaşlarım ise farklı irtifalarda yürüyüşlerini sonlandırmışlardı ve zirve yapanların dönüşlerini beklemişlerdi.

Başta kendimi kutluyorum, çünkü hedefimi gerçekleştirmiş, kendi Everest'ime tırmanmıştım. Sonra, zirve yapan arkadaşlarımı ve kendi rekorlarını kırıp, kendi Everest'lerine tırmanan tüm arkadaşlarımı bu çetin tırmanışı gerçekleştirdiklerinden dolayı yürekten kutluyorum. Koşullar zordu; üç gündür su yüzü görmemiştik, gece soğuktu, toprak kuru, dağ zorluydu. Tüm bunlara rağmen hepimiz zoru başarmıştık. Dağcılık sporunun en güzel yanı şudur; diğer sporlarda olduğu gibi yarış yoktur, dolayısıyla sporcular arasında rekabet yoktur, yenme hırsı yoktur. Dağ, yüksek ego'ya da izin vermez. Bunları kavrayamamış olanlar için ünlü dağcı Nasuh Mahruki ne güzel söylemiş:

"Doğanın ve varoluşun özünü kavrayamamış insanlar için doğa, alt edilip başında zafer çığlıkları atılacak bir rakiptir, gerçek bir doğa sporcusu için ise arayışın cevabına giden yoldur."  Bizler, arayışın cevabına giden yolun yolcularıydık ve yolculuğumuz devam edecekti...


Tüm arkadaşlar inişi tamamladıktan sonra, çadırlarımızı toplayıp traktöre yükledik. Ve bizler de yürüyerek Kışkıllı mahallesinde bekleyen aracımıza vardık. Van'a gitmek üzere yola koyulduk. Üç saat süren bir yolculuktan sonra Van'daki otele yerleştik. Nihayet medeniyete ulaşmıştık!

Sabah erken kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra Van'ı gezdik, ufak tefek alışverişler yaptık. Sonra Van Kalesi'ne gittik. Kale, Urartuların ilk başkentidir. Van Kalesi M.Ö. 9.Yüzyılın ortalarında Urartu Kralı I. Sarduri tarafından yaptırılmıştır ve günümüze oldukça sağlam olarak ulaşmıştır. Kalenin güneyinde eski Van şehrine ait kalıntılar vardır. Bunlardan Selçuklu dönemine ait Ulu Camii ile Osmanlı dönemine ait Kaya Çelebi ve Hüsrev Paşa Camileri dikkat çekici eserlerdir.

Kaleyi gezdikten sonra Ankara'ya uçuş için havalimanına gittik; çok güzel anılar biriktirmiş olarak.

Van'a gitmeden önce, kabul etmeliyim ki, Doğu'ya ve Doğululara karşı küçük de olsa bir önyargım vardı. Dört günlük yolculuğum süresince yaptığım gözlemler, varolan önyargılarımı kırdı, bakış açımı değiştirdi. Bu yolculuğumun beni değiştirdiğini fark ettim. Değiştirmeliydi de, yoksa ne diye yolculuk yapsındı insanlar? Burada, Mark Twain'in sözünü yazmadan geçemeyeceğim: "Önyargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir."
Başka yolculuklarda buluşmak dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



* Nasuh Mahruki - Kendi Everest'inize Tırmanın, Hayatın İçinde Kendi Yerinizi Arayın, 3. Baskı, ALFA

** Melih Arat - Sıra Dışı Yaşam Becerileri.

Notlar: 
1- Ülkemizde iki tane Nemrut Dağı bulunmakta ve genellikle birbirine karıştırılmaktadır. İlki, Tatvan/Bitlis ili sınırları içinde yer alan Nemrut Krater Göllerinin bulunduğu dağdır. İkincisi ise Adıyaman ili Kahta ilçesi yakınlarında Ankor Dağları civarında 2150 metre yüksekliğinde bir dağdır. Üstünde, Komagene uygarlığına ait tarihi heykel ve kalıntılar bulunmaktadır.
2- Sönmüş bir volkan olan Nemrut Dağı'nın zirvesinde yer alan Nemrut Krater Gölünü, tüm dünyayı fethetme amacıyla Doğu'ya yaptığı sefer sırasında Büyük İskender'in keşfettiğine inanıldığından dolayı "Büyük İskender'in Cenneti" adıyla da biliniyor.
3- Obsidyen, volkan camı, doğal yollarla oluşan volkanik kökenli bir cam türüdür. Lavın hızlıca soğuması ve kristalleşmeye yetecek kadar zaman geçmeden donmasıyla oluşur. (Vikipedi)



Fotoğraflar için linki tıklayınız:
https://photos.google.com/share/AF1QipOgedZ-u9Rd4my5aI6vr6X4PkLqmvUba5oNnBKf3-h4IkTW1J5tcWmT7WzIL_z2Nw?key=b2Rrek9uWUh6N1N4MGJRdVdJWWt2cEtnaUxTWHB3




9 Temmuz 2018 Pazartesi




JEAN JACQUES ROUSSEAU'DAN
YALAN, DOĞRULUK VE DÜRÜSTLÜK ÜZERİNE SÖZLER


Yalandan kim ölmüş ki? diyen ve yalan söylemeyi normal bir davranış olarak görmeye alışan  bir toplumun ferdi olarak bu durumdan üzüntü duyuyorum. Bir insan neden yalan söyleme ihtiyacı duyar? Tabii yalan söylemek bir ihtiyaçsa. Yalan söylemenin nedenleri üzerinde düşündüm ve şu sonuçlara vardım: Korkudan, mahcubiyetten, karşındakini aldatma eğiliminden, kendini kötülüklerden koruma içgüdüsünden, gerçeği saklama isteğiyle kendine menfaat sağlamaktan ve başkalarına zarar verme isteğinden v.s. 

Peki bunları yazan ben, hiç yalan söylememiş miyim? Bu soruya, ünlü bir düşünürün sözüyle cevap vermek istiyorum: "Ben bir insanım; ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir." :)  Yani arada sırada beyaz yalanlar söylemişimdir,  "beyaz yalanların kimseye zararı dokunmaz ki" diye düşünerek. Ama bu düşüncemde yanıldığımı Rousseau'yu okuyunca öğrendim. Şöyle diyor Rousseau:  Beyaz yalan diye adlandırılan yalanlar gerçek yalanlardır, çünkü onları gerek kendimiz, gerekse başkasının yararına ileri sürmek, onun zararına ileri sürmek kadar haksızlıktır. Gerçekte var olan bir insan söz konusu olduğunda, her kim gerçeğe aykırı olarak bu kişiyi över ya da yererse, yalan söylemiş olur."
Ve diyebilirim ki, Solon'un özdeyişiyle; " Düşmanlarından bile olsa öğrenmek, bilge, doğru, alçak gönüllü olmak ve daha az mağrur olmak için, hiçbir zaman geç değildir." Ben de öğrenmek için geç kalmış sayılmam. :)

Yaptığım bu girizgahtan sonra J.J.Rousseau'nun kaçıncı kez okuduğumu hatırlamadığım "Yalnız Gezenin Düşleri" kitabından beğendiğim alıntıları paylaşacağım. Kitabın en sevdiğim bölümü Dördüncü Gezinti bölümüdür. Yazar, bu bölümde doğruluk, dürüstlük ve yalan üçlemesini enine boyuna irdelemiştir (bana göre böyle), kendinden de örnekler vererek. 
İşte bu bölümden seçtiklerim:

Yalan, Yalan söyleme

---Bir felsefe kitabında yalan söylemenin, açıklanması gereken bir gerçeğin (doğrunun, hakikatin) saklanması olduğunu okumuştum. Bu tanıma göre, açıklanması zorunlu olmayan bir gerçeği söylememek, yalan söylemek sayılmaz, ama benzer bir durumda gerçeği saklamaktan memnun olmayan biri, tam tersini söylerse, yalan söylemiş olur mu, olmaz mı? Tanıma göre, o kişinin yalan söylediği söylenemez; çünkü borçlu olmadığı birine sahte para veren kişi, şüphesiz onu aldatmakta, ama ondan bir şey çalmamaktadır.

---Her türlü olası faydadan sıyrılmış olan gerçek, borçlu olduğumuz bir şey olamaz, dolayısıyla onu gizleyen veya değiştiren, yalan söylemiş olmaz.




---Gerçeği söylememek ile gerçek olmayanı söylemek birbirinden çok farklı iki şeydir; fakat her ikisi de sonuç olarak aynı etkiyi yaratır, çünkü hiçbir etkinin olmadığı zamanlar sonuç hep aynıdır. Gerçeğin kimseyi ilgilendirmediği yerde, onun karşıtı olan yanlış da ilgilendirmez; bundan çıkan sonuca göre de, benzer durumlarda gerçeğin tersini söyleyerek aldatan kişi, gerçeği söylemeyerek aldatandan daha suçlu değildir; çünkü yararsız gerçekler konusunda yanlış yapmak, hiç bilmemekten daha kötü değildir. Denizin dibindeki kumun beyaz veya kırmızı olduğunu sanmam ile ne renk olduğunu bilmemem arasında fark yoktur. Madem ki haksızlık başkalarına zarar vermektir, kimseye zarar vermeden nasıl haksız olunabilir?

---Doğru olmayanı söylemek, ancak aldatmak niyeti varsa yalan söylemektir ve aldatma niyetinin her zaman zarar vermek niyetinden uzak olması bir yana, bazen tamamen tersi bir amacı vardır. Fakat bir yalanın masum sayılabilmesi için, zarar verme niyetinin olmaması yeterli değildir, bir de konuşulan kişinin içine düşürüldüğü yanılgının, ne onlara ne de başkalarına zarar vermeyeceğinden emin olmak gerekir. Böyle bir kanaate varıldığı enderdir ve bunun içindir ki bir yalanın masum olduğu ender görülür. Kendi menfaati için yalan söylemek sahtekarlık, başkasının menfaati için yalan söylemek hile, zarar vermek için yalan söylemek iftira ve yalanların en bayağısıdır. Menfaat gözetmeden ve ne kendine ne de başkalarına zarar vermeksizin yalan söylemek, yalan söylemek değil, bir tür kurmacadır.  (Yazar,bu kurmacaya örnek olarak konusu ahlak olan mesel ve fabl ile  hiçbir gerçek bilgi içermeden, tek amacı eğlendirmek olan boş kurmacalar olarak nitelendirdiği hikaye ve romanları gösteriyor.) 


Doğruluk, Doğrucu

--- Toplumda "doğrucu" denilen insanlar gördüm. Bunların tüm doğrulukları, kendilerinden hiçbir şey katmadan, hiçbir olayı süslemeden, hiçbir şeyi abartmadan, yer, zaman ve kişi adlarını gerçeğe sadık kalarak yaptıkları hiçbir içeriği olmayan konuşmalarıyla sınırlıdır. Çıkarlarına dokunmayan her şeyde, öykülerini gerçeğe tam bir sadakatle anlatırlar. Fakat onları ilgilendiren bir konuyu işlemek söz konusu olduğunda ve onları yakından etkileyen bir olaydan bahsettiklerinde, olayları kendi işlerine geldiği gibi sunmak için her renge boyarlar ve yalan işlerine geldiği halde söylemekten kaçınırlarsa, o yalanın söylenmesini ustalıkla kolaylaştırırlar ve kendilerinin suçlanmayacağı şekilde benimsenmesini sağlarlar.Temkinli olmak bunu gerektirir: Elveda doğruluk!


Dürüstlük, Dürüst

---"Dürüst" dediğim adam bunun tam aksini yapar. Başkasının o kadar saygı duyduğu, ancak onun umursamadığı, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan konularda, ölmüş veya yaşayan hiç kimseye karşı doğru ya da yanlış herhangi bir yargı içermeyen, uydurma olaylarla arkadaşlarını eğlendirmekten çekinmez. Fakat herhangi biri için, adalete ve gerçeğe karşı, fayda veya zarar, saygı veya hoşgörü, övgü veya yergi sonucu yaratacak hiçbir söylev, asla yüreğine, ağzına ve kalemine yaklaşamaz. Havai konuşmalarda doğruluktan dem vurmadığı halde, kendi çıkarı aleyhine olsa da doğrudur. Şöyle doğrudur ki, kimseyi aldatmaya çalışmaz, lehinde olan gerçeğe olduğu kadar aleyhinde olan gerçeğe de bağlıdır ve bu gerçekten ne kendi çıkarına ne de düşmanına zarar vermek için yararlanmadığından, doğru insandır. Doğru adamla öteki arasında fark şudur ki, toplumun dürüst dediği, kendisinden hiçbir fedakarlık istemeyen gerçeğe kesinlikle bağlıdır, daha ileri gidemez; oysa benim dürüst dediğim adam gerçeğe ancak kendisini feda etmek gerektiği zaman hizmet eder.

---Bütün bu düşüncelerden çıkan sonuç, benim kendime iş edindiğim doğruluğun, olup bitenlerin doğruluğundan çok, hakbilirlik ve eşitlik duygularına dayandığı ve benim, bunu uygularken gerçeğin ve yalanın soyut kavramlarından çok, vicdanımın ahlaki emirlerini izlediğimdir. Çok sık masal anlattım, fakat çok az yalan söyledim. Bu ilkelere uymakla kendimi saldırılara açık hale getirdim, ama kimseye zarar vermediğim gibi, hakkım olandan fazla hiçbir üstünlük de sağlamadım. İşte bu yüzden bana göre gerçek bir erdemdir.

Diğer bütün yönlerden gerçek, bizim için, kendisinden ne iyilik ne de kötülük gelen, sadece fizikötesi bir varlıktır.

Yazımın sonunda şimdi sorabilirim sanırım; yalan söyleme konusunda kendimize karşı ne kadar dürüstüz?
Her zaman ve her durumda doğru olmak cesaretine ve gücüne sahip olabiliyor muyuz?
Cevaplarınızı yazmasanız da olur, ama lütfen kendi iyiliğiniz için bu iki soruyu cevaplayın, emin olun cevaplarınız nasıl olursa olsun bir vicdan muhasebesi yapmaktan daha zor olmayacaktır...


Kaynak:
Jan Jacques Rousseau - Yalnız Gezenin Düşleri, Dördüncü Gezinti,(s: 65-88) tarafımdan derlendi.
Çeviren: Ester Yanarocak




5 Temmuz 2018 Perşembe




KARINCA KARARINCA


Karıncalar iş başında.

"Karıncayı bile incitmem deme, bileden incinir karınca" demiş Fuzuli. Hassas, gönül kırmayan insanlar için kullanılan "karıncayı bile incitmez" sözüne karşılık. Boyundan büyük işler başaran bu minik böcekleri ne kadar tanıyoruz?

Karıncaları, çocukluğumda okuduğum La Fontain'in "Ağustos Böceği ile Karınca" hikayesinde(fabl) kışın aç kalan ağustos böceğine ödünç yiyecek vermemesiyle hatırlarım. Öyle ya karınca, tüm yaz boyunca çalışmış, kışlık yiyeceğini depolamıştır. Yaz boyunca sırt üstü yatan ve saz çalan ağustos böceğine " Madem yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna biraz" deme hakkına da sahiptir.

Az, önemsiz ve küçük de olsa gücü yettiği kadar, elinden geldiğince anlamında kullanılan bir de deyimimiz vardır; "Karınca kararınca." Teşbihte hata olmaz derler. Bu bağlamda  karıncalar, böcekler dünyasının haltercileridir; bir karınca kendi ağırlığının 50 katı kadar yük taşıyabilir çünkü. Peki dünya şampiyonu bir halterci, kendi ağırlığının 50 katı bir ağırlığı kaldırabilir mi? Tabii ki hayır. Karınca kararınca deyimini kullanırken bir kez daha düşünmemiz  gerek.

Karınca yuvasının nasıl olduğunu merak ettiniz mi hiç? Merak ediyorsanız eğer, okumaya devam. :)

Karınca Yuvası

Yuvalar işçi karıncalar tarafından kurulur ve birbirine bağlı çok sayıda hücre bulunur. Her bir hücre spesifik bir fonksiyonu yerine getirir: Kraliçenin yerleşmesi ve yumurtlaması, larva ve kozalar için üretim, besin depolama, atıkları boşaltma gibi. Karıncaların yer altındaki yuvaları türlere göre çeşitlilik gösterir.
Yaprak Kesici Dev Karıncalar'ın yuvaları zemin seviyesinin altında, 6 metreden daha derin olabilir (yaklaşık iki katlı apartman uzunluğunda) ve bir tenis kortu büyüklüğünde bir alanı kaplayabilir.

Karıncaların Gücü

Karıncalar vücut ağırlıklarından 10 ila 50 kat daha ağır cisimleri taşıyabilirler.Küçük canlılardır ve küçük hayvanlar ağırlık ve ebatlarına oranla daha fazla güce sahiptir. Kas gücü yüzey alanıyla orantılıdır. Bir hayvanın ağırlığı yüzey alanından daha hızlı artar. Bu nedenle büyük bir hayvan bir objeyi taşıdığında, vücut ağırlığından daha fazla ağırlık taşımış olur.

Feromon Rotaları

Karıncalar besin aramak için öncü karıncaları kullanır. Bu karıncalar besin ararken koku molekülleri (feromon) bırakırlar. Bunun sebebi, besinlerin bulunduğu rotayı kaybetmek istememeleridir. Öncü karıncalar yuvaya gidip diğer karıncaları haberdar ederler. Onlar da koku moleküllerini izleyerek besini bulurlar.

Karıncaların Ekolojik Rolü

Karıncalar geniş yer altı tünelleri oluştururlar. Böylece toprağı karıştırır ve havalandırırlar. Bunun yanı sıra toprağın süzme ve su tutma kapasitesini artırırlar. Dolayısıyla su baskınları en aza indirgenmiş olur. Karıncalar toprak yüzeyinden toprak içine doğru organik madde taşırlar. Böylece bu maddeleri geri dönüştürür ve toprağa besin sağlarlar. Birçok karınca türü de bitki tohumlarının yayılmasına yardımcı olur.

Karınca İstilasının Önlenmesi

Bazı karınca türleri doğal yaşam alanları dışında da gözlemlenebilir. Karıncalar o alandaki yerel hayvanların zararına olacak şekilde koloni oluştururlar. Karıncalar farkında olmadan kaplar veya kutular içerisinde; gemi veya uçaklarda toprak, ahşap, süs bitkileri ve meyveler aracılığıyla taşınabilmektedir. Birçok karınca türü taşındığı bu yeni yaşam alanlarında, diğer hayvanların aleyhine koloniler oluştururlar. Bunu önlemek için, seyahat veya nakliye öncesi eşyalarımızın üzerinde karınca bulunmamasına dikkat etmeliyiz.

Yeni öğrendiğim bir bilgiye göre, karıncalar tarihin en eski çiftçileriymiş. Yanlış okumadınız yeraltında mantar yetiştiren beyaz karıncalar çiftçilik yapmışlar. Haber şöyle:

"Birçok ülkeden bilim insanının yer aldığı araştırma grubu, tarımın en eski fosil kayıtlarına ulaştı. Fakat bu tarımı yapan insanlar değil, böcekler.

James Cook university'de yardımcı doçent Eric Roberts'in öncülüğündeki araştırma grubu, Afrika'da Great Rift Vadisi dip tortusundaki 25 milyon yıllık beyaz karınca yuvası fosilinin içerisinde mantar bahçelerinin en eski örneğini keşfetti. Mantar yetiştiriciliği yapan beyaz karınca kolonileri, mantarları yer altındaki yuvalarında ya da boşluklarda yetiştiriyorlardı. Bu sayede bitki materyalini, beyaz karıncalar tarafından daha kolay bir şekilde sindirilebilir yiyecek kaynağına çevirebiliyorlardı.

Robets'in belirttiğine göre; bilim insanları daha önce modern beyaz karıncalardan alınan DNA örneklerini, beyaz karıncaların mantar çiftçiliği davranışının kökenini kestirebilmek için kullanmışlardı. Tanzanya'da yeni ortaya çıkan fosil kanıtı ile yapılan çalışmalar, beyaz karıncaların bu davranışlarının zamanının ve evriminin daha doğru şekilde belirlenmesini sağladı. Ayrıca bu davranışın tabiatı ve çevreyi ciddi şekilde değiştirdiği düşünülüyor."*

Karınca kararınca, karıncaları yazdım, beğenirsiniz umarım.


BONUS: 
Ants! aka "It Happened at Lakewood Manor" (1977) filmini izlemediyseniz, izlemenizi öneririm, mutasyona uğramış karıncalardan  korkmayacaksanız eğer. 






(bilimfili.com - Yusuf Cem Durakcan)


Görsel: harat.net

Not: Karıncalarla ilgili bilgiler, Selçuk/Konya Tropikal Kelebek Evi'ni ziyaretimde tarafımdan alınan notlara dayanmaktadır.