26 Aralık 2022 Pazartesi

 


OĞUZ ATAY'DAN SEÇTİĞİM 10 ÖZLÜ SÖZ



1- İnsanlar bozuk para gibidir. İki seçenek vardır; yazı ya da tura. Bir yüzünü gösterirken bize diğer yüzünü zaman gösterecektir.

2- Provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek. Önemli olan, ilk defa değil son defa sevebilmek.

3- Oysa bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar.

4- Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim.

5- Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşadıklarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.




6- İçimden şehirler geçiyor, sen her durakta duruyor, inmiyorsun.

7-Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler; ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır.

8- Yalnızlığına iyi bak, sahip çık. Kaç kişinin emeği var onda kim bilir?

9- Şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim dedi. Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek; seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.

10- Neden yalnızlıktan şikayetçidir ki insan? Ne yani, mutlu olması için bir sevgiliye mi muhtaçtır her zaman?






Fotoğrafların tümü Oğuz Atay'ın doğduğu yer olan İnebolu'da tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.




21 Aralık 2022 Çarşamba

 


OSMANLI'DA YETİŞTİRİLİRKEN GÜNAH SAYILDIĞI İÇİN AĞAÇLARI YAKILAN AVOKADO MEYVESİNİN HİKAYESİ



Avokadonun anavatanı Meksika'dır ve tarihi MÖ. 10 bin yılına kadar dayanır. Timsah armudu da denilen bu meyve oval şeklindedir ve armuda benzer. Oldukça da besleyici bir meyvedir. Tropikal iklimde yetişen avokado, bugün Türkiye'nin Akdeniz bölgesinde de yetiştirilir. Peki ya çok önceden de yetişiyordu desek?

Evet, yaklaşık 300 yıl önce Osmanlı'da da avokado yetiştiriliyordu. Osmanlı döneminde yaşayan 1688 doğumlu Molla Kamil Efendi, din alimi olmasına rağmen pozitif ilimlerle de ilgilenen biridir. Hatta ailesinin itiraz etmesine karşın eğitim almak için Roma ve Paris'e gitmiştir.

Molla Kamil Efendi, buralarda özellikle nebatiye ve ziraat ilimlerinde eğitim almış ve İstanbul'a geri dönmüş. Ağabeyinin aracılığıyla da sarayda bostancıbaşının yanında çalışmaya başlamış. Çalışkan ve azimli Kamil Efendi'nin dikkatleri üstüne çekmesi 1720 yılında yaşanan bir olaya dayanıyor.

Bu tarihte İstanbul'daki lale bahçelerinde nedeni anlaşılamayan bir hastalık tüm laleleri mahvetmiş. Dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da bu meseleyi çözmesi için Kamil Efendi'yi görevlendirmiş. Kamil Efendi de öğrendiği bilimsel yöntemlerle lalelerdeki hastalığı tedavi etmiş ve "Halaskaran-ı lalezar" lakabı ile sarayın takdirini kazanmıştır.

Ayrıca Kamil Efendi'ye mükafat olarak da Yalova'da ziraat çalışmalarını yapması için arazi tahsis edilmiştir. Kamil Efendi'nin burada yaptığı en ilginç çalışma ise Fransa'da görüp çok beğendiği avokadoyu Anadolu şartlarında yetiştirmeye çalışması olmuştur.

Uzun uğraşlar sonucunda avokadoyu Yalova'da yetiştirmeyi başarmış ve mahsulünü saraya takdim etmiştir. Kamil Efendi bunu yaparken avokadonun faydalı olduğunu, leziz bir tada sahip olduğunu söylemiş.




Meyvenin tadını beğenen Sadrazam Damat İbrahim Paşa, verdiği davetlerde davetlilere avokadoyu ikram etmeye başlamış ve moda haline gelen bu egzotik meyve kısa zamanda İstanbul seçkinleri tarafından benimsenerek sofralardaki yerini almıştır. Kamil Efendi halkın da istifade etmesini istese de bu meyve halka inememiş, sadece yüksek zümredekiler arasında tüketilmiştir.

Ancak "avokado modası" çok uzun sürmemiştir. Tarih 1730 yılını gösterdiğinde İstanbul'da Patrona Halil ayaklanması çıkar ve isyancılar Damat İbrahim Paşa ve Kamil Efendi'yi zulmederek öldürürler.

Ayaklanmaya katılan bir grup, avokadonun timsah ile ağacın birlikteliğinden olduğu söylentisini yaymıştır. Avokadonun mekruh olduğu, Müslüman memlekette üretilmesinin ve yenilmesinin caiz olmadığı fetvası verilince de Yalova'daki bütün avokado ağaçları yakılarak tahrip edilmiştir.

 



Türk tarihinde modern bir anlayışla çalışan, bu bilim adamının yaptıkları böylelikle bir grup yobaz tarafından engellenmiştir. Avokadonun faydalı bir meyve olduğunu tekrar keşfetmemiz ve ülkemize geri gelmesi de 250 seneyi bulmuştur.

Kaynak: onedio.com


Fotoğraflarda görülen avokado ağaçları, tarafımdan 13 Haziran 2022'de Kemer'de çekilmiştir.



14 Aralık 2022 Çarşamba



KİM MİLYONER OLMAK İSTER? (MİLYONLUK SORUYA FARKLI BİR BAKIŞ)


Kenan Işık'ın sunduğu zamanlarda üç kez başvuru yapıp da yarışmaya çağrılmadığımdan beri, "Kim Milyoner Olmak İster?" yarışmasını izlemiyorum. Ya sorularına verdiğim cevapları beğenmediler ya da son okuduğum kitabın adını. Bilemiyorum ama beni çağırmadılar işte. Zaten konu bu değil; içimde ukde olarak kaldığı için yazıyorum..

İki gündür adı geçen yarışmaya katılan ve bir milyonluk soruyu açtıran, 20 yaşındaki  Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Batu Alıcı ile ilgili sosyal medyada sıkça paylaşımlar yapılıp, Batu göklere çıkarılınca, okuduklarım ilgimi çekti. Ve videodan bir milyonluk soruyu izledim. Keşke izlemez olaydım. Çünkü son soruya kadar gelmiş olan üniversiteli gencimiz, ne yazık ki kendi kültürüne ne kadar da yabancı diye düşündüm ve üzüldüm.

Bir milyonluk soru şöyle:

Hangisi "Dede Korkut Hikayeleri"ndeki karakterlerden biri değildir?

A: Bala Hatun                             B: Banu Çiçek

C: Bamsı Beyrek                        D: Bayındır Han

Düşünceme göre, bir milyonluk soru gerçekten kolay ve makul bir soruydu. Tabii eğer, çocuğunuza dünya masallarının yanında Türk Kültürü'nün temel taşlarından biri kabul edilen Dede Korkut Hikayelerini okuyup ya da anlattıysanız. Bunun yanında da okulda, olmazsa evde kendi tarihimizi ezberletmek yerine doğru düzgün bir şekilde genç nesillere aktarabildiyseniz. O zaman, Bala Hatun'un kim olduğunu bilir, diğer üç şıkkın Dede Korkut Hikayelerinde geçen hayali kişiler olduğunu ayırt edebilirdi.

Dede Korkut hikayelerinin önemine binaen kısa bir bilgi vermeliyim, ki neden tepki koyduğum anlaşılabilsin. 

Dede Korkut hikayeleri, giriş ile birlikte 12 hikayeden oluşmakta ve hikayeler çeşitlilik göstermektedir. Çocukluğumda büyüklerimden dinlediğim, Tepegöz ve Deli Dumrul hikayelerini asla unutmadım. Bu hikayeler, Türk kültürüne ve hayat tarzına ışık tutan ve sözlü olarak nesilden nesile aktarılan tarihi belge niteliğindedir. Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, savaşlardaki yiğitliklerini arı bir Türkçe ile dile getirir. Dede Korkut'un kahramanları iyiliği ve doğruluğu öğütler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, dayanışmasını öne çıkarır. 

Dede Korkut'un Türk boyları arasında dilden dile dolaşan hikayeleri XV. yüzyılda Akkoyunlular devrinde Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden yazıya dökülmüştür.

Kültürümüz açısından bu kadar önemli olan Dede Korkut Hikayelerinin bilinmemesini hoş karşılamıyorum. Dolayısıyla, yarışmada bir milyonluk soruyu açtıran ama sorunun cevabını bilemeyen Batu Alıcı adlı gencimizin başarısının abartılacak bir yanı olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda, eğitim sistemimizin nereden nereye geldiğini ya da gelmediğini sorgulamanın tam zamanı diyorum..

Eserlerini Bengal dilinde veren Hintli şair, yazar, ressam ve mistik Hindistan'ın önde gelen yaratıcı sanatçılarından biri olan Rabindranath Tagore için eğitim, kurtuluşun mayasıydı, ama eğitim milleti kökünden uzaklaştırmamalıydı. Batı'nın teknolojisi, tıbbı, fenni alınmalıydı, kültürü değil. Her millet kendi kültürünü yaşamalıydı. Dışarıdan gelen unsur milleti ancak taklitçi yapardı. Bir mektubunda oğluna diyordu ki: "İyilik ve kötülük kavramlarını aklından çıkarma. Başkalarının sözleri, eylemleri seni etkilemesin. Modern dünyanın göz alıcı yapaylıkları seni bozmasın, yalın ve düz bir yaşam sür, zengin sarayına da, yoksulun kulübesine de gönül rahatlığıyla, açık alınla gir. Hindistan'ın dışı yoksul, içi zengindir, ona göre yaşa."

Güzel ülkemizin ise hem dışı hem de içi zengindir. Bu zenginliği bilip, farkında olarak yaşamamız gerekmez mi?


Not: Bir milyonluk, yukarıdaki sorunun doğru cevabı, Bala Hatun'dur. Bala Hatun, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin eşi ve Şeyh Edebali'nin kızıdır.



12 Aralık 2022 Pazartesi

 


BÜYÜK ARAP İSYANINI BAŞLATAN ŞERİF HÜSEYİN KİMDİR?



Osmanlı'da bir seferde kaybedilen en büyük toprak kaybı Birinci Dünya Savaşı sürerken, Haziran 1916'da Şerif Hüseyin'in öncülüğünü ve liderliğini yaptığı Arap İsyanı ile gerçekleşmiştir. İngilizlerle işbirliği yapıp yüzyıllardır tebaası olduğu Osmanlı Devleti'ne karşı isyanın başını çeken Şerif Hüseyin ve dört oğlu, isyanın amacına ulaşması için canla başla çalışmışlardır.

Bu ön bilgiden sonra, okuduğum İsmail Köse'nin "ŞERİF HÜSEYİN-BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ" kitabından yararlanarak isyanın elebaşı Şerif Hüseyin kimdir, neler yapmıştır sorularına cevap arayanlar için kısa bir özet yazacağım. Belki o zaman, aziz milletimiz tarafından unutulmayan ve tekrarlanan  Birinci Dünya Savaşı'nda "Araplar, Türkleri arkadan vurdu" söyleminin nedeni daha iyi anlaşılır diye umuyorum.

Şerif Hüseyin Hicaz'da emirlik için karışıklık çıkarmaması için padişah  II.Abdülhamid tarafından 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutulmuştur. 1908'de II.Meşrutiyetin ilanıyla II.Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atanmıştır. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali(Emir)  atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kalacaktır.

Hicaz'a emir ataması, Hz.Ali'nin iki oğlu Hz. Hüseyin soyundan seyyidler ya da Hz. Hasan soyundan şerifler arasından yapılmakta ise de Osmanlı dönemi dahil emirlik görevini şerifler üstlenmiş, seyyidler bu göreve getirilmemiştir. İlk Mekke Emiri Hz. Hasan soyundan Şerif Musa bin Abdullah olup emirlik babadan oğula geçerek devam ediyordu. 

Şerif Hüseyin'in; özünde kurnaz, ihtiraslı, sert, gaddar, acımasız ve güvenilmez bir kişiliğe sahip olduğunu belirten yazar, şöyle devam eder: "Şerif Hüseyin'in güvenilmez, düalist karakterini, açığa çıkmadan önce tespit edebilen kişilerin başında II.Abdülhamid ve İngiliz istihbarat elemanları gelir. Bunun da etkisiyle İngilizler, savaş sonrasında Arap Yarımadası'nın idaresine Şerif Hüseyin'i değil; kendilerine daha sadık olan Suudları getirmeyi yeğlemişlerdir. Şerif Hüseyin yıkılması için büyük bir şevkle çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı altında kalarak her şeyini kaybetmiştir. Bundan sonra da katkıda bulunduğu enkaza değil kaybettiklerine hayıflanarak ömrünü tamamlamıştır."

İttihat ve Terakki'nin 1908'de iktidara gelmesinden sonra "Paşalık" payesi vererek Mekke Emirliği'ne atadığı Şerif Hüseyin'in 1908-1916 yılları arasındaki faaliyetleri sonucunda on binlerce Osmanlı askerinin katline sebep olmuş ve Irak, Filistin, Suriye ve Hicaz'ın İngilizler tarafından kolaylıkla işgalinin yolunu açmıştır. 

Hicaz Bölgesi Osmanlı Devleti'ne tarih boyunca ne asker ne de vergi vermiştir. Buna karşın hazineden sürekli finanse edilmiş, kutsiyetine saygıdan kaynaklanan imtiyazlı bir statüde yönetilmiştir. Hicaz halkı kendisine sağlanan ayrıcalıklardan fazlasıyla istifade etmiştir. Buna rağmen İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı'nın en zor döneminde (1916) isyan ateşleri yakarak, Osmanlı askerlerini arkadan vurmuşlardır.

Şerif Hüseyin isyan ederken bütün Arapların kendi hanedan yönetimi altında toplandığı bir Arap Krallığı hayal ediyordu. Oysa İngilizler, diğer Arap kabile şefleriyle de anlaştıkları için, Şerif Hüseyin 1918 yılında sadece Hicaz bölgesinin idarecisi(Hicaz Cep Krallığı)  olarak kabul edilmiştir. 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti'nin ve Türk varlığının idam fermanı olan Sevr Belgesi imzalanırken Şerif Hüseyin yönetimindeki Hicaz Krallığı İtilaf Devletleri yanında taraftı. Sevr'in imzalanmasından sonra Hicaz Krallığı resmen Milletler Cemiyeti'nin bir üyesi oldu.

Sevr Antlaşması'nı kabul etmeyen Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı'nı başlatıp zafer kazanınca 1 Kasım 1922'de TBMM'nin kabul ettiği kanunla Saltanat kaldırıldı ve son padişah Vahdettin bir İngiliz gemisiyle ülkeden kaçtı. Amacı Halifelik makamını elde etmek olan Şerif Hüseyin, Malta'da bulunan Vahdettin'i Hicaz'a davet etti ve Halifeliğin kendisine devredilmesini istedi. Halifelik Makamını elde ederse İngilizlere karşı elinde güçlü bir koz olacak ve her istediğini kabul ettirebilecekti. Şerif Hüseyin, Halifeliği devralmadan Vahdettin'i Hicaz'dan göndermemeye kararlıydı. Ancak TBMM tarafından 19 Kasım 1922'de Abdülmecid Efendi Halife seçilince bu kez Halife Abdülmecid Efendi hakkında ressam ve müzisyen olması nedeniyle kara propaganda yapmaya başladı. 

TBMM'nin 3 Mart 1924'te Halifeliği kaldırarak son halife Abdülmecid Efendi'yi yurtdışına sürgüne göndermesiyle birlikte Şerif Hüseyin'in Halifelik hayalleri de suya düştü. Buna rağmen Şerif Hüseyin 5 Mart'ta Hicaz'da kendi kendisini Halife ilan etti. Halifelik törenleri sırasında Şerif Hüseyin ile Suudlar arasındaki anlaşmazlık son raddeye vardı. İngilizler artık işlerine daha çok yarayacak olan Suudları desteklemekteydi. 

Altı ay önce Halifeliğini ilan eden Şerif Hüseyin, Hicaz Bölgesi'ne çok yaklaşan Suudların baskısı üzerine istifa etti ve yerine oğlu Ali'yi bırakarak Hicaz'ı terk etmek zorunda kaldı. Hicaz halkı Ali'yi sadece kral olarak kabul etti, halife olarak kabul etmediler. Suudlar Hicaz'a egemen oldular. Böylece 10 Haziran 1916 yılında, sabaha karşı sarayının penceresinden bir el ateş etmek suretiyle memuru olduğu Osmanlı Devleti'ne isyan eden Şerif Hüseyin'in ilan ettiği krallığı sekiz yıl sonra, 4 Ekim 1924'te hazin bir şekilde sona erdi. İngilizler Şerif Hüseyin'in istediği yerde ikamet etmesine ya da oğullarının yanına (Amman-Bağdat) gitmesine izin vermediler. 13 Haziran 1925'te Kıbrıs'a gitmesine ve burada mecburi ikamet etmesine izin verdiler.  

Şerif Hüseyin 4 Haziran 1931 tarihinde Amman'da oğlunun yanında 79 yaşında öldü. Ölmeden önce Mekke'de gömülmeyi vasiyet etmişti. Bu dileği yerine getirilemeyerek Kudüs'te Harem-i Şerif'e (Mescid-i Aksa) defnedilmesine karar verildi. 

Şerif Hüseyin'in Oğulları

Arap Yarımadası'ndaki 400 yıllık Osmanlı varlığını bitirecek Arap İsyanı'nın fitili, İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin ve dört oğlu; Ali, Abdullah, Faysal ve Zeyd tarafından ateşlenmiştir. 

Şerif'in en büyük oğlu Ali, 1919 yılının Ocak ayında Osmanlı Ordusu'nun kumandanı Fahrettin Paşa'nın teslim olması sonrasında, Medine düşüp Şerif Hüseyin kuvvetleri tarafından işgal edilmesinin ardından babası tarafından Medine Emiri olarak atanmıştır. Fahrettin Paşa'yı teslim alan asi birliğini Ali komuta etmişti. 

Ali 1924 yılının Ekim ayında babasının yerine Hicaz Kralı olarak tahta geçmiş, bir yıl sonra Cidde'nin Suudlar tarafından işgal edilmesi sonrasında 1925 yılının Aralık ayında Hicaz'dan kovulmuştur. Arap Yarımadası Vahhabi Suudların eline geçince, burada barınma olanağı kalmayan Ali, mecburen kardeşi Faysal'a sığınmıştır.  Ali, 13 Şubat 1935 tarihinde 56 yaşında Bağdat'ta kalp krizi geçirerek ölmüştür.

Şerif Hüseyin'in Ali'den sonraki oğlu Abdullah, Arap İsyanı süresince, İngiliz ajanı Lawrence'ın yakın adamı ve arkadaşıydı. Abdullah yaşamı süresince İngiliz çıkarlarına sadakatle hizmet etmiştir. Bu sadakatinin ödülünü 1921 yılında İngilizler tarafından Filistin'deki Yahudi yerleşimini korumak için oluşturulan tampon Mavera-yı Ürdün Devleti'nin önce Emiri daha sonra da Kralı yapılarak almıştır. Abdullah, 20 Temmuz 1951 Cuma günü Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın merdivenlerini çıkarken 21 yaşındaki Filistinli bir genç tarafından Filistin davasına ihanet ettiği için 69 yaşında öldürülmüştür. 

Üçüncü oğul Faysal, isyancı komitelerine elebaşılık yaptığı Suriye'de kral olmayı denemişse de Sykes-Picot Antlaşması ile Suriye Fransızlara verildiği için, Fransızlar tarafından Suriye'den kovulmuştur. İngilizlere yaranabilmek amacıyla hiç tereddüt etmeden Siyonistlerle Yahudilerin Filistin'de ulusal bir yurt elde edebilmesi için anlaşmış, 1921 yılında İngilizler tarafından Irak Kralı yapılmıştır. Faysal 1933 yılında 48 yaşında tedavi gördüğü İsviçre'nin Bern şehrinde ölmüştür. Yerine oğlu Gazi geçmiştir.

Şerif'in küçük oğlu Zeyd, ihanet sonrası dağıtılan iktidardan pay alamayan fakat uzun süre hayatta kalıp, normal şartlarda ölen tek aile üyesidir. Zeyd, 1900 yılında İstanbul'da doğmuştur. Annesi Sadrazam Reşit Paşa'nın torunu olup, Arap isyanı başladığında 16 yaşındadır. Bir dönem, ağabeyi Irak Kralı Faysal'ın Ankara Elçisi, daha sonra da Berlin Elçisi görevlerinde bulunmuştur. Zeyd, 1970 yılında 72 yaşında eceliyle ölmüştür. 

Şerif Hüseyin soyundan Ürdün'deki krallık hanedanı halen devam etmektedir. Irak Krallığı ise 14 Temmuz 1958 tarihinde yaşanan darbe ile çocuklar dahil bütün hanedan üyelerinin katledilmesiyle son bulmuştur.  

Şerif Hüseyin sonrasında Arap coğrafyası bir kaostan diğerine savruldu. Kendisi ve oğullarının iş birlikçi diğer kabile şef ve milliyetçilik akımlarının büyüsüne kapılmış şahıslarla birlikte sebebiyet verdikleri yıkımın etkileri halen devam etmektedir.