28 Mayıs 2015 Perşembe




USSAL  DAVRANIŞLAR



Usun, mantığın gereklerine uygun, sorun çözme yeteneği yüksek olan davranışlar ussal davranışlardır. Bazen, karşımızdaki kişinin davranışlarını akıl dışı olarak nitelendirebiliriz. Bu nitelendirmeyi neye göre yaparız? İçinde doğup, büyüdüğümüz kültüre göre tabii ki. Us dışı davranışlar, belirli bir toplumun davranış kurallarına uyması anlamını taşıyan davranışlardır ki, bu da toplumdan topluma değişir. Örneğin; iki eskimonun burun buruna selamlaşması, bir Tibetli' nin selam verirken dilini çıkarması gibi. Yani, Eskimo ve Tibet' liye ussal gelen bir davranış, bize us dışı gelebilir. Bu da değişik kültürlerden kaynaklanmaktadır.

Us dışı davranışları, us' a aykırı davranışlarla karıştırmamak gerekir. Ruhi bunalıma düşenler (bunalımlar - engellemeler nedeniyle) us' a aykırı davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların kültürle bir ilgisi bulunmamaktadır. Değişik kültürlerde, us' a aykırı davranışlar hemen hemen aynı biçimde seyreder. Yani,  Us' a aykırı davranışlar aynı iken kültürler farklıdır. Ne garip değil mi? Us dışı davranışlar, kültür farklılıkları nedeniyle  çatışmalara neden olurken, us' a aykırı davranışlar farklı kültürlerde  aynı davranışları gösterdiği halde çatışma nedeni olmamaktadır. "Delidir, ne yapsa yeridir," sözü değişik kültürlerde de hayat bulmaktadır kısacası.

Kültür farklılıklarının yol açtığı çatışmaları şöyle sıralayabiliriz:

-Bir Arap' ın kültürü gereği yemek yerken ısrar etmesi.

-Hindistan' da  çocuğun akmayan suda yıkanması.

-Hindistan' da birine elle dokunmanın iyi sayılmaması.

-Güney-Doğu Asya' da (Vietnam) başın kutsal sayılması.

-Zamana verilen önemin kültürden kültüre değişmesi.

-Günlük konuşmalarda, sesin yükseltilmesinin kültürden kültüre değişmesi.Bir Çinli için ses yükseltmek kabalıktır. Oysa, Amerika' da bir noktayı vurgulamak için ses yükseltilir.

-Latin Amerikalılar biriyle konuşurken fazla yaklaşırlar. Amerikalılar ise bunu normal karşılamazlar.

-Gözlerinin içine bakmak, bizde, doğu ülkelerinde ayıp sayılırken, batı kültüründe bir saygıdır.

Sıralamayı daha da genişletebiliriz. Ancak, bunların bir kısmının çatışmalara yol açmasını engelleyemeyiz. Öyleyse ne yapmalıyız? Farklılıkları zenginlik saymalı, bizim kültürümüz dışındaki kültürlerin varlığını da kabul etmeli, farklı kültürlere saygı duymalı ve en önemlisi halkı eğitmeliyiz. Çünkü davranışların ussallığını artıran EĞİTİM dir. Eğitimsiz kişilerde us dışı davranışların görülmesi daha fazladır.





23 Mayıs 2015 Cumartesi





HÜRRİYETE DOĞRU


Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Deniz kızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli KANIK
(İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi)







19 Mayıs 2015 Salı





İLK DEMOKRASİLER VE SOKRATES' İN YARGILANMASI
  

Son günlerde hemen herkesin ağzından düşürmediği ve sanırım hayalini kurduğu bir kavram var; "ileri demokrasi." İyi, güzel de  demokrasiyi henüz içselleştirememiş bir toplumda demokrasinin "ileri" oluşu nasıl sağlanacak? Çoğunluğun "kendine demokrat " olduğu ya da olmak istediği bir ülkede,bu sorunun cevabını vermek kolay değil, maalesef. 

Demokrasiye inanan, biraz da okuyan biri olarak, "ileri demokrasi" kavramından önce "ilk demokrasiler"in nasıl ortaya çıktığını, nasıl işlediğini bilmek gerekiyor, diye düşünüyorum. İşte  o zaman dünden bugüne demokrasinin gelişimini izler ve daha ilerisinin nasıl olması gerektiğine kafa yorabiliriz. Ne dersiniz? Başlayalım mı?

"Yunanistan eski büyük günlerinde tek bir devlet değildi; küçük devletlerden, şimdi verdiğimiz isimle şehir devletlerinden ibaretti. Etrafı bir arazi parçasıyla çevrili tek bir kent vardı; gün içinde herkes kente girebilirdi. Yunanlılar bizim bir kulube ait olmamız gibi, bir devlete ait olmak istiyorlardı: Devlet bir cemiyetti. İşte ilk demokrasiler bu küçük şehir devletlerinde ortaya çıktı. Bunlar temsili demokrasiler değildi; parlamentonun bir üyesini seçmiyordunuz. Bütün erkek vatandaşlar kamu işleri hakkında konuşmak, yasalar ve politikayla ilgili oy kullanmak için bir yerde toplanıyorlardı." (1)

"Sokrates, Platon ve Aristoteles MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda, Atina' da demokrasi olduğu sıralarda yaşadılar. Hepsi de demokrasiyi eleştirdi ve Sokrates' in demokratik Atina' yla başı derde girdi.Tanrıları önemsemediği ve gençlerin ahlakını bozduğu için yargılandı. Savunmasında hiç kimseyi görüşlerini benimsemesi için zorlamadığını, yalnızca insanların inançlarının bir nedene dayanması için onları sorguladığını söyledi. 501 vatandaştan oluşan jüri onu suçlu buldu ama oylar birbirine yakındı. Jüri bu durumda ne ceza verileceğine karar vermek zorundaydı. Davacı ölüm cezası istedi. Bu noktada suçlanan kişinin özür dilemesi, karısı ve çocuklarını öne sürüp müsamaha için yalvarması beklenirdi. Sokrates onların ayaklarına kapanmayı reddetti. Dedi ki, sizi zihinsel ve ahlaki yönden gelişmeye teşvik eden birine verilecek uygun ceza nedir? Belki de bir hayatın sona erdirilmesi! Bana sürgün cezası verebilirsiniz, ama bir şehirden sürülürsem diğerinde de aynı şeyi yaparım. Nerede olursam olayım, dedi Sokrates, sorgulamadan yaşayamam: İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez. Para cezası verebilirsiniz ama verebileceğim çok az şey var; zengin bir adam değilim. Umutsuzluğa kapılan takipçileri ortaya atılıp para cezasını ödemeyi teklif ettiler. Ancak jüri beklendiği gibi ölüm cezasını tercih etti." (2)

Peki Sokrates' e ölüm cezası veren jüri nasıl ve kimlerden oluşuyordu?
"Sokrates' in davasında görevlendirilen jüri üyeleri uzman değildiler. Jüri daha çok yaşlı savaş malüllerinden oluşuyordu; bunlar ek gelir sağlamak için sıklıkla mahkemelerde jüri üyeliği yapan kişilerdi. Mahkemede çalıştıkları gün başına üç altın alıyorlardı. Aslında bu para bir işçinin aldığından bile azdı ama eğer altmış üç yaşındaysanız ve evde oturmaktan sıkılıyorsanız fena para da sayılmazdı. Jüri üyesi olmak için yalnızca şu özellikler aranıyordu: Yunan vatandaşı olmak, sağlam bir zihne sahip olmak ve hiç kimseye borcu olmamak. Gerçi üyelerin sağlam bir zihinsel yapıya sahip olup olmadıkları Sokrates' in ölçütlerine göre değerlendirilmiyordu; buradaki tek ölçüt jüri üyeliği için başvuranların düz bir çizgi üzerinde yürüyebiliyor ve adları sorulduğunda doğru yanıt verebiliyor olmalarıydı.Jüri üyeleri duruşmalar sırasında uyukluyorlardı; neredeyse hiç birinin benzer vakalardan ya da ilgili kanun maddelerinden haberi yoktu; üstelik kendilerine bir karara nasıl varmaları gerektiği konusunda hiçbir eğitim verilmiyordu.

Sokrates' in duruşmasında görev yapacak jüri üyeleri korkunç önyargılarla mahkemeye gelmişlerdi. Aristofanes' in Sokrates' le ilgili oyunundan hayli etkilenmişler ve bir zamanlar dünyanın en güçlü kenti olan Atina kentinin felaketler yaşamasında filozofun çok büyük etkisi olduğuna inanmışlardı." (3)

Dini bir bayram nedeniyle infazı ertelenen Sokrates kaçabilirdi ve yetkililer az da olsa kaçmasını diliyorlardı.Sokrates bu gerçeği reddederek şöyle dedi: "Eğer sonsuza dek yaşayamayacaksam, neden hayata tutunmak için uğraşayım ki? Amacım yaşamak değil, iyi yaşamak. Atina' nın yasaları altında iyi bir yaşam sürdüm, cezamı kabul etmeye hazırım."

Baldıran zehriyle idam edilecekti; celladın getirdiği zehri, gayet soğukkanlı bir şekilde en ufak bir tiksinme göstermeden yuttu. Baldıran zehri çok çabuk öldürür.

Sokrates' in öldürülmesine,"Sokrates' in Savunması" nda, politika arka düzleminden bakış' ta şunlar yazmaktadır:
"Sokrates' in hukuksal yönden öldürülmesinden, Atina' nın Peleponnes savaşlarında yenilgiye uğramasından beş yıl sonra, anlayacağımız Yunanistan tarihinin dönüm noktalarından birinde gerçekleştirilmiş olması, bir raslantı değildir. Bu hukuksal cinayetin arkasında sayısız neden, çok farklı koşullar bulunmaktaydı. Bunların başında, savaşın beklenmeyen kötü sonucu ve bu yenilginin ardından gelen iç politika gerginliklerinin yol açtığı korku ve endişe ikliminin yanı sıra, bu iklimin egemen dünya görüşünü sarsması; güvensizlik, belirsizlik duygusu yaratmasıydı. Öte yandan Atina hukuk sisteminin ve kurumlarının önemli zaaflarını, Sokrates' in uzlaşmaz, küstahlık olarak algılanan tavır ve tutumuyla birleşince, ortaya bu sonucun çıkması kaçınılmazlaşmıştı." (4)

"Sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır:
Çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.
Eğer onun izinde gider ve yalnızca mantığın söylediklerini dinlersek arzuladığımız en büyük ödülü kazanabiliriz." (5)


KAYNAKLAR:

(1) John HIRST, Kısa Avrupa Tarihi -( s:12)

(2) Age (s:61)

(3) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi-(s:45-46)

(4) Platon, Sokrates' in Savunması (Akvaryum Dünya Klasikleri s:10)

(5) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi- (s: 55)


Görsel, Google'den alıntıdır.



17 Mayıs 2015 Pazar




ŞEHİRLER  VE  SEMBOLLERİ



Şehirleri özel kılan ayrıntılardan biridir sembolleri. Öyleki bazı şehirlerin adlarından önce, sembolleri akla gelir. Şehrin sembolü adeta şehrin kişiliğini de yansıtır. Bana göre her şehrin bir kişiliği vardır; kimisi huzurlu, kimisi eğlenceli, kimisi hüzünlü, kimisi ağır başlı, kimisi isyankar ruhlu, kimisi de hayalet kadar sessizdir. Ve siz, şehrin sokaklarında dolaşırken, tarihi  yerlerini gezerken onun kişiliğini tanımaya başlarsınız, ruhunu hissedersiniz. Hissettiğiniz  neyse, siz o şehri sever ya da sevmezsiniz. 

 İşte, ruhunu hissederek görmeyi istediğim, üç şehir ve bu üç şehrin sembolleri: 

-VARŞOVA (Polonya)
Kültür ve Bilim Sarayı (Palace of Culture and Science)




                                Görsel, polonyadan.com



Polonya' nın en yüksek yapısı olan Kültür Sarayı' nda 3000' den fazla oda bulunmaktadır. Bu devasa saray' ın 30. katında ise Varşova' yı olabildiğine görebileceğiniz muhteşem manzaraya sahip bir teras bulunuyor. 1952-1955 yılları arasında  Sovyet Birlikleri tarafından inşa edilmiş ve Joseph Stalin kendine adamış ve isminin de "Stalin Sarayı" olmasını istemiştir. Ancak Sovyet sistemine girmeyen Polonya tarafından bu isim değiştirilmiş ve Kültür Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. 42 katlı saray 230,5 metre yüksekliğindedir. Ofislerin Akademik Bilimler Merkezinin, sinemanın, yüzme havuzunun, kütüphanelerin ve tiyatroların, postanenin ve müzelerin bulunduğu Kültür ve Bilim Sarayı kesinlikle görülmeye değer. ( www.polonyadan.com)




-SYDNEY (Avustralya)
Opera House

                            Görsel, expedia.com


Sidney Opera Evi (Sydney Opera House), Sidney' in sembolü ve 20. yüzyılın en ünlü yapılarından biri. Danimarkalı ünlü mimar Jorn Utzon bu eseriyle 2003 Pritzker Mimarlık Ödülünü kazanmıştır. UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine eklenmiştir.




-MOSKOVA (Rusya)
 Aziz Vasili Katedrali ve Kızıl Meydan


Kremlin Sarayi.jpg
                        Görsel, forumvar.info 



Kızıl Meydan' ın bir köşesinde tüm görkemi ile Aziz Vasili Katedrali yer alıyor.Bu katedral, 1554-1560 yılları arasında Korkunç İvan tarafından yaptırılmış. Rengarenk soğan kubbeleri ile masal kitabından fırlamış gibi görünüyor. Bu katedralin projesini de Korkunç İvan çizmiş. Bir rivayete göre katedralin bitiminden sonra Korkunç İvan, burayı yapan mimarların gözlerini başka bir benzerinin yapılmasını önlemek amacı ile kör etmiş. (www.gezimanya.com)






12 Mayıs 2015 Salı




AMERİKA' NIN FETHİ MODERN DÜNYAYI YARATTI


"İçinde yaşadığınız zamanın 'neden ve niçinlerini' anlamak için tarihe bakmak gerekiyor" diyor tarihçiler. Tarih okumayı bu nedenle seviyorum. Günümüzün neden ve niçinlerini anlamak için. Siz de anlamak istiyorsanız, okuduğum kitaptan aktaracağım aşağıdaki bölümü okuyabilirsiniz.  Ve okuduklarınıza inanmakta zorlanabilirsiniz.

"Fetih sadece Amerika kıtasını değiştirmedi. Aynı zamanda modern dünyayı yarattı. Nüfusu kara ölüm yüzünden gittikçe azalmakta olan 1492 Avrupa' sı dünyanın sınırındaydı. Dünyanın geri kalanında yaşayanlar için Avrupa' da olanlar ya bilinmezdi ya da hiçbir önem arzetmiyordu. Filipinler' den Kuzey Afrika' ya uzanan Müslümanların elinde bulunan bölgelerde yaşayanlar, Çin, Hindistan ve Japonya gibi büyük Asya imparatorlukları ve krallıkları ve Benin ve Mali gibi güçlü Afrika şehirleri ya da Amerika için bile Avrupa neredeyse hiçbir şey ifade etmiyordu.

Avrupa' nın başlıca ticari faaliyeti, Uzak Doğu' dan baharat almakla sınırlıydı ama Asya' ya uzanan ticaret yolları, Arapların kontrolünde bulunuyordu. Avrupalılar, bu kaleyi haçlı seferleriyle yıkmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. 800 yıl boyunca denemelerinin ardından Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella, 1492 yılında Mağribileri Güney İspanya' dan çıkarmayı başardı. İspanyollar, ancak sekiz sene sonra 1571 yılında Lepanto savaşıyla Doğu Akdeniz' in kontrolünü Osmanlı ordusundan alabildi.

Bu arada Müslüman aracılardan birini ortadan kaldırabilenleri büyük bir hazine bekliyordu çünkü birkaç gram biber, safran ya da tuz bir adamın hayatından çok daha değerliydi. (Bkz .Reay Tannahill, Food in History) Tanrı' yı ya da altını unutun. Avrupalı sömürgeciliğini tetikleyen şey, Asya baharatlarına ulaşmak için izlenecek yeni yollara dair arayıştı. 1487 yılında Bartholomew Diaz, Ümit Burnu' na ulaştı; 1498' de ise Vascu de Gama, Afrika' nın çevresi boyunca dolaşıp Hindistan' a, Müslüman dünyasının yanından geçip giden yeni bir yol açtı. İspanyolların Andalusi' yı yeniden fethettiği 1492 yılında Kolomb, Amerika kıtasına ulaştı.

Aniden Avrupa, hem kelimenin tam anlamıyla (Doğu' yu dengeleyecek yeni Batı atmosferiyle) hem de ideolojik olarak dünya haritasının merkezine doğru kaymıştı. Yeni Dünya, Hristiyanlığın gücünü belirgin ölçüde artırdı. 1492 yılında İngiltere ve İspanya' nın nüfusları üçer milyon ve Portekiz'inki ise bir milyon civarındayken Amerika kıtasına dair tahminler, kırk ile yüz milyon arasında değişiklik gösteriyordu. Hristiyanlık, fetih sayesinde dünyanın en yaygın dini haline geldi. (Her ne kadar kilisenin yeni cemaatinin çoğu ruhları henüz kurtarılmadan ölmüş olsa da.)

Diğer yandan bu fethin en önemli sonucu, Avrupa' nın kontrolündeki dünya ekonomisinin başlangıcı olmasıydı. Güney Amerika muazzam mineral ve tarımsal zenginliğiyle Avrupa' nın iki katı büyüklüğündeydi.Galeano' ya göre Potosi' den gelen gümüşler, on altıncı yüzyılda Avrupa' nın rezervlerini dört katına çıkarmıştı. Bu kapitalizmi tetikleyen devasa bir yatırım sermayesi enjeksiyonudur. Şeker ve köle ticareti tecimsel ticaret sistemini yarattı. Bunlar bir araya geldiklerinde ise Sanayi Devrimi, Bilim Rönesans' ı, İslam' ın son mağlubiyeti ve Kuzey Amerika' nın, Avustralya' nın , Afrika' nın ve Asya' nın kolonyal istilası için gerekli sermayeyi sağladı.

İronik olarak bundan yararlanabilenler İspanyollar değildi. Engizisyon, Yahudi ya da Mağribi finansörleri ortadan kaldırdıktan ya da öldürdükten sonra fetihin sunduğu tüm fonlar ve karlar, İngiltere, Hollanda, Fransa ve İtalya' daki bankerlerin eline geçti. İspanya, savurganlığı ve borçları nedeniyle geride kaldı. Aslında fetih, İspanya' nın Avrupa' daki güç kaybını hızlandırırken dünya arenasında Avrupa egemenliğini ilan etti."
(Mark MANN - GEZGİNLER, Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi: s: 88-90) 

Modern dünyanın  temelinde, aslında birkaç gram biber, safran ya da tuzun olduğunu bilmek sizi de şaşırtmadı mı? Baharatlar sadece baharat değil yani...





8 Mayıs 2015 Cuma




  KLASİK MÜZİK  VE  DÖNEMLERİ


Kimi, klasik müziği çok sever, kimisi  sevmez. Kimi  nefret eder,  kimisi de prestij meselesi yapar; sever gibi görünür. Klasik müzik, genelde yüksek kültür seviyesi ile bağdaştırılan, popüler veya folk müziğinden ayrı Batı Avrupa kökenli müzik türüdür diye tanımlanabilir. En önemli özelliği çok sesli olmasıdır. 

Bir yerlerde okudum: Son yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre; anne karnındaki bebeğe (6 ve 7. ayında) klasik müzik dinletilmesi  bebeklerin psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde olumlu etki yaratıyor.. Yapılan bir diğer araştırma ise Brahms dinletilen prematüre bebeklerin daha çabuk geliştiklerini kanıtlıyor. Hatta, başuçlarında her gün iki saat Mozart dinletilen bebeklerin daha zeki oldukları, ineklere daha iyi süt vermesi için Mozart dinletildiği, Japonya' daki bir bira fabrikasında, bira mayası oluşurken Mozart çaldığı ve o biranın daha pahalı satıldığı şaşırtan  gerçeklerden birkaçı yalnızca. Müzik, ruhun gıdası olduğu kadar,  bedenin çalışma verimini artıran bir katalizör de aynı zamanda.


Klasik müziği sevenlere dönemleri ve klasik müziğin tarihi seyrini  kısa bir hatırlatma mahiyetinde aşağıdaki notlarım.


1- BAROK DÖNEM: 1600-1750 


Barok Müzik, kesin biçimler ve ince süslerle belirlenmiş müzik türüdür. Temsilcileri: Bach, Vivaldi, Handel, George Telemann, Jean-Philippe Rameau (En ünlüleri)


ARA: ODA MÜZİĞİ




2 -KLASİK DÖNEM: 1750-1820 


 Barok' tan daha sade eserler ortaya çıkmıştır. Temsilcileri: Haydn, Mozart, Beethoven


ARA: SENFONİ




3 -ROMANTİK DÖNEM: 1820-1900 


Sanatın zamana sığmazlığını, sanatın sınırsız oluşunu, özlem taşıdığını, politik olduğunu ve bir sanatçının kişiliğini sanat eseri aracılığı ile ifade ettiği gibi fikirleri romantiklerden alırız.


Temsilcileri: Schubert, Schumann.


ARA: VİRTİÖZ


Mendelsohn, Chopin, Liszt


ARA: İTALYAN OPERASI


Donizetti, Rossini, Verdi, Puccini


ARA: SENFONİ ORKESTRASI


Berliöz, Çaykovski, Brahms, Wagner


ARA: ORKESTRA ŞEFİ




4- POSTROMANTİZM DÖNEMİ VEYA WAGNER' DEN SONRA: 1900 ve sonrası, günümüz.


Milliyetçilik duygusu veya milli gurur yerleşince yapılan müzik. Temsilcileri: Mahler, Debussy, Strauss, Stravinsky, Şostakoviç


ARA: NOTA OKUMA 




Müziği, özellikle Klasik müziği seven biri olarak Nietzsche' nin şu sözünü yazmadan edemeyeceğim:


"Yozlaşmış uygarlığın yeniden dirilişi müzikle olacak!"





3 Mayıs 2015 Pazar




NAPOLYON VE TAVŞANLAR






"Napolyon' un en aşağılayıcı yenilgisi tavşanlarla olanıydı. Waterloo hiç kuşkusuz Napolyon' un en ezici yenilgisi olmakla beraber, onun en utanç verici yenilgisi değildi.

1807' de, Fransa, Rusya ve Prusya arasında bir dönüm noktası niteliğindeki Tilsit Barışı' nı imzalayan Napolyon' un keyfi yerindeydi.Bunu kutlamak için İmparatorluk Sarayı' nın öğleden sonra bir tavşan avı düzenlemesini önerdi.

Bu av Napolyon' un çok güvendiği kurmay başkanı Alexsandre Berthier tarafından organize edildi. Napolyon' u etkilemeye can atan Berthier, İmparatorluk Sarayı' nın konukları meşgul edecek adar av hayvanına sahip olduğunu göstermek için binlerce tavşan satın aldı.

Parti vakti geldi, av başladı ve av hayvanlarının bekçileri avları saldı. Ama av felaketle sonuçlandı. Berthier yabani değil, evcil tavşan almıştı; bu tavşanlar da öldürülmekten ziyade besleneceklerini düşündüler.

Tavşanlar canlarını kurtarmak üzere kaçmak yerine, büyük şapkalı ufak tefek bir adama yöneldiler ve onu kendilerine yemek veren bakıcılarıyla karıştırdılar. Aç tavşanlar saatte 56 km' lik azami hızlarıyla Napolyon' a hücum ettiler.

Av partisindekiler (artık tam bir kargaşaya dönmüştü) onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyordu. Napolyon' un, açlıktan kırılan hayvanları çıplak elleriyle savuşturmaya çalışarak kaçmaktan başka bir seçeneği yoktu. Ama tavşanların şiddeti dinmedi ve İmparatoru at arabasına kadar püskürttüler; bu sırada Napolyon' un adamları tavşanları nafile kırbaçlıyordu.

Bu fiyaskonun günümüzdeki anlatımlarına göre, Fransa İmparatoru tamamen hırpalanmış bir vaziyette ve utanç içinde arabasına koşturdu."

Kıssadan hisseyi sizlere bırakıyorum. Ben payıma düşeni aldım ve güncelledim.


Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson (NTV Yayınları)

Görsel, tr.wikipedia.org sitesinden alınmıştır.