22 Ocak 2019 Salı




KAHVE Mİ SEVERSİNİZ, ÇAY MI?



Çocukken, büyüklerin içtiği kahveye özenir içmek isterdim. Büyükler ise çocukların kahve içemeyeceklerini söylerlerdi; içerlerse dudakları kararırmış. Bu cevap  beni tatmin etmezdi, kendi kahvemi pişirip içerdim gizlice(yasağın cazibesi). Tabii o zamanlar kahve değerli, her yerde bulunmuyor. Ancak misafir geldiğinde ikram ediliyor. Böyle olunca da çocukların kahveyi tüketmesine izin verilmiyor; bir şeyler uyduruluyor, ki çocuklar içmesin. Ne de olsa kahve çook uzaklardan geliyor; Yemen'den. :) Öyleki türküsü bile var.

"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" sözünün doğru olup olmadığını, yaşım kemale erince anlamıştım; niceleri kahvemizi içmişti ama değil kırk yıl, kırk gün bile hatırı olmamıştı. Hem neden olsun ki? Altı üstü bir fincan kahveydi. Büyüklerimiz çok fazla anlam yüklemişler bir fincan kahveye diye düşünürdüm o zamanlar, hala aynı düşüncedeyim. Böyle düşünmem, kahve içmeyi sevmeme engel değil elbette. Kahve içmeyi seven biri olarak yapacağım çay-kahve kıyaslamasını keyifle okursunuz umarım.

Kahve, yalnız da içilebilir, çay ise toplulukla daha keyifli olur. Kahveyi hazırlamak kolaydır, içimi keyif verir, kokusu alır götürür sizi  uzak diyarlara; içmeden hülyalara dalarsınız. Çayın hazırlanması, demlenmesi, servisi zaman alır. Kısacası çayın bir seremonisi vardır, ki oldum olası seremonilerden hoşlanmam; özgürlüğüm kısıtlanmış gibi hissederim. Nepal ve Tibet'tin tereyağlı çayları, İngilizlerin  sütlü çayı en güzel porselen fincanda sunulsa bile, bu kısıtlanmış özgürlük hissimi azaltmaya yetmez. Japonların ve Çinlilerin çay seremonilerinin sıkıcılığından söz etmiyorum, kültür farklılıklarına saygı duyuyorum çünkü. 

Herkesin bildiği gibi çay uyumlu insanların içeceğidir. Kahve ise sıra dışı, özgürlüğüne düşkün insanların. Bir kitapta okumuştum; Bu çay içenlerle kahve içenler arasındaki ayrımın nereden geldiğini. Bu çok bilinen bir şeymiş. Şöyleki: Kafeler 17. yüzyıldan itibaren İngiltere'de dünya meselelerinin aşırı derecede özgür, hatta radikal bir biçimde tartışıldığı toplanma yerleriymiş. O kadar ki, 1654'te Cromwell bütün bu 'başkaldırı yerlerinin' kapatılmasını emretmiş ama boşuna. Çok geçmeden insanlar toplumun sorunlarını bir kahve fincanının etrafında tartışma alışkanlığına geri dönmüşler. Günümüzde bu durum, değişikliğe uğramışsa da hala tartışma alışkanlığı kahvehanelerde sürüyor sanırım.

Şimdi, "kahve mi seversiniz, çay mı?" sorusunun cevabını söylerseniz, size kim olduğunuzu söyleyebilirim. :)  Ve birini kahve içmeye davet etmeden önce bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu unutmayın sakın. Siz, benim deneyimlerime değil, büyüklerin söylediğine kulak verin. Ya da en iyisi, o birini kahve içmeye değil, çaya davet edin. :) Ne dersiniz? 

Çaya türkü yakılmış mı bilmiyorum ama kahve için söylenmiş  güzel bir türküyü linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=xUYjYoRG6jY





14 Ocak 2019 Pazartesi




DÜŞÜNCEM VAR, DAĞLAR KADAR

Bir bebek doğduğunda, tertemizdir onun dünya sayfası. Sonra bebek büyür, kirlenir dünyası. Yetişkinliğe eriştiğinde anlar ki, "hayat" denen şey insanı bazen öne çıkarır, zirveye taşır, bazen de hızla zirveden indirir ve geriye fırlatır. 

Hayat, inişli çıkışlı çetin bir dağ yoluna benzer; yoldaki tüm engelleri aşarak zirveye varırsın ama o zirvede uzun süre kalamazsın, dağın zirvesi buna izin vermez çünkü. Hayat da böyle değil midir? Bir yerlere gelmek, bir şeyler başarabilmek, geleceğini garanti altına almak için çalışıp çabalarsın. Kısacası, ömür denilen varoluş sürecinin  herhangi  bir zaman diliminde kendi zirvene tırmanırsın. Ya sonra? Zirveden iniş başlar; maddi olmasa bile bu iniş, manevi olabilir, bedenen olabilir. İnsanı bekleyen kaçınılmaz sona doğru hızlı bir düşüş, bir türlü  adını koyamadığın. Bu iniş çıkışları anlayabilenler mutlu, huzurlu, anlayamayanlar ise bedbaht olurlar.



İşte dağlardaki ayak değmemiş bembeyaz karlar üstündeki  her yürüyüşümde düşündüğüm budur benim(karda yürüyüş zor olduğundan). Ve ben kar yürüyüşü yaptığım 13 Ocak pazar günü, huzurluydum doğada. Aynı zamanda mutluydum da. Çünkü orada "kimseye ait değildim, kendime bile!" Mutlu olmamın tercümanı olan bu son cümleyi, yalnız bir adamın şiirinden ödünç aldım. Bu çok sevdiğim şair ve yazarın adı, okuyacağınız güzel şiirinin altında yazılı. :)

Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır
Köksüz bir ruhu olmak!

Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!

Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.

Fernando PESSOA - 1933
(Çeviri: Cevat ÇAPAN)

Edebiyat çevrelerinin "binbir surat" diye adlandırdığı F. Pessoa'yı  tanımak isterseniz eğer, lütfen linki tıklayınız:
https://sahriye.blogspot.com/2016/11/huzursuzlugun-kitabini-yazan-bir-yalniz.html


Photo: ankarahiking.com / Toklar Yaylası-Gerede



8 Ocak 2019 Salı




ILGAZ DAĞI MİLLİ PARKI'NDA KAR YÜRÜYÜŞÜ


Karlı, buzlu bir Ankara sabahının gün doğmadan önceki alacakaranlığı. Hava ayaz mı ayaz. Sokaklarda in cin top oynuyor, sokak lambalarının ışığı altında. Telefonumun zil sesiyle sıcacık yatağımdan fırladım. Böyle yapmazsam tekrar uykuya dalabilirdim çünkü. Hazırlanıp bir an önce evden çıkmam gerek. Ilgaz Dağı Milli Parkı'nda kar yürüyüşü yapmak için erkenden yola koyulacağız. Yol uzun, üstelik karlı da olacak, meteorolojinin bildirdiğine göre. Zaman çok değerli, kaybetmeye gelmez.

Öncelikle, sabahın seherinde beni yollara düşüren, kar kış, yağmur çamur, rüzgar sıcak demeden doğada yürümeye iten nedenleri  açıklamak istiyorum, merak edenler için. :)

Doğa yürüyüşü yapmamın en önemli nedeni, doğayı, dağları çok sevmem ve temiz dağ havasına olan özlemim. Kentte yeterince soluyamadığım oksijeni, dağlarda, yaylalarda doyasıya solumak. Üstelik soluduğum oksijen bedava. Keşke depolayabilsem ama şimdilik bu mümkün değil. Bedava demişken Orhan Veli'nin "Bedava yaşıyoruz, bedava / Hava bedava, bulut bedava / Dere tepe bedava / Yağmur çamur bedava" diye başlayan şiirini nasıl hatırlamayayım? Gerçekten de doğada, doğal ortamda üstümüzde bulunan paranın hiçbir hükmü yok. Vahşi doğa paranın geçersiz olduğu tek yer. Bu yanını sevmiyor da değilim doğrusu.  

Pek çoğumuz bilmez ama oksijenin vücudumuzda çok önemli bir görevi daha var, diğerlerinin yanında. Nobel ödüllü Dr. Otto Warburg, yaptığı araştırmalarda kanserin oksijen yetersizliğinden olduğunu tesbit etmiş ve bu araştırmasıyla 1931 yılında Nobel almış. Dr. Warburg araştırma sonucunu şöyle özetlemiş: " Oksijen yetersizliği vücutta asidik bir ortam yaratıyor. Kanser hücreleri oksijensiz yaşadıkları için asidik ortamda gelişiyor. Oksijenin fazla olduğu alkali bir ortamda yaşamaları ise mümkün olmuyor. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar. Fakat kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir. Hatta bir hücrenin oksijeninin %35'ini kesin, 48 saat içinde kanserleşebilir."(cnnturk.com)

Düşünüyorum da 87 yıldır var olan bu araştırma sonucunu  dünyada kaç kişi biliyor? Acaba biri veya birileri tarafından bu çok değerli bilgi özellikle mi saklanıyor insanlardan? İlaçlarını satabilmek ve devasa karlar elde edebilmek için laboratuvarlarda yeni mikroplar üreten ya da yeryüzünden silinmiş hastalık mikroplarını  gün yüzüne çıkaran büyük ilaç firmalarının bu gizlilikte payı var mıdır? Evcil hayvanların kansere yakalandıklarını biliyorum. Peki, doğal ortamında yaşayan vahşi hayvanlarda kansere yakalanma oranı nedir? Neden küçük  çıkarlar için oksijen kaynağı olan büyük ormanlar yok ediliyor? (Palm yağı üretimi için yağmur ormanlarının korkunç bir hızla yok edilmesi sadece bir örnek.) Soruları çoğaltabiliriz ama ya cevaplar? Üstünde düşünmek gerek!

Kendimden biliyorum, doğada yürümek, hem bağışıklık sistemimizi, hem de  vücudumuzu ve zihnimizi güçlendiriyor. Bilimsel olarak kanıtlandı ki; doğa yürüyüşü vücudumuzdaki mutluluk hormonlarının hepsini aktive ediyor. Ayrıca, yetişkinler için bir yararı daha  var; yaşlılığı geciktiriyor. Plastik cerrahlara çuvallar dolusu para dökmeye gerek yok. Doğada "gençlik aşısı" bedava. :) 



Elbette doğa yürüyüşünün riskleri de var, diğer sporlarda olduğu gibi. Ancak, diğer sporlardan farklı olarak doğada yürümek her an bir sürprizle karşılaşma olasılığını da taşır. Örneğin; yürüyüşe başladığımızda günlük güneşlik olan hava, yükseldikçe birden değişebilir ve doluya, yağmura dönüşebilir. Biz yürüyüşçülere göre, "kötü hava yoktur, kötü giyinme vardır." Doğanın  sürprizlerine hazırlıklıyızdır yani.

Tüm bu nedenlerle doğada yürümek, bir tutkuya dönüştü benim için. Darısı yürümeyenlerin başına. :) 

İşte yine bir pazar sabahı bu tutkumu gerçekleştirmek üzere  Ankara Hiking Grubu ile saat 07.30'da yola çıktık. Araç içinde çay-kahve ve sandviç ikramı yapıldı. Yol karlı ve buzlu olduğundan oldukça yavaş hareketle ancak saat 12.00'de Ilgaz Milli Parkı'na giriş yapabildik. Hazırlıklarımızı(tozluk giyinme, batonları ayarlama v.s.) tamamladıktan sonra 2048 metre rakımlı Kazançal Tepe'ye doğru tırmanışa geçtik. İnce ince kar yağıyordu. Kayak merkezine kadar yoldan yürüdük. Buzlu yol üstüne yağan toz kar yolu kayganlaştırmıştı. Kar botlarıyla bile ara sıra kaydım. Yoldan ayrılıp ormana girdiğimizde kar yüksekliği 40-50 cm idi. Yükseldikçe görüş açısı genişlediğinden manzaranın güzelliği büyüleciydi. Ufka kadar her taraf bembeyazdı. Sarıçam ve göknar ağaçlarından oluşan ormanın yeşil örtüsü, paha biçilmez beyaz dantellerle süslenmiş gibiydi. Beyazlara bürünmüş orman öylesine temiz, aydınlık bir görüntü sergiliyordu ki, "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler" diyen Özdemir Asaf sanırım Ilgaz'ı görmemişti. Sanki bu beyazlık dünyanın tüm kirlerini  örtmüştü, kusurları örten gece gibi. Bu nedenle kar ve geceyi severim ben.



Zirveye yaklaştığımızda, doğa yürüyüşlerinde hiç aklımdan çıkarmadığım ve bana özgürce hareket etme olanağı sağlayan Nietzsche'nin sözüne kulak verdim: " Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki" diyen. Nietzsche'den aldığım güçle içimdeki çocuğu koyverdim gitti; kar meleği oldum, kar çizmesi yaptım, dallardaki karı silkeledim ve şarkılar söyledim kimsenin duymadığı... 

Zirvede bulunan ahşap yağmur sığınağında, ki her tarafından kılıç kadar keskin buzlar sarkıyordu öğle yemeğimizi yedik, dinlendik. Terimiz soğumadan inişe geçtik. Tipi başlamıştı. Sert esen rüzgarla birlikte altı köşeli kar kristalleri keskin bir bıçak gibi yüzüme çarparken yüz felci geçirebilirim düşüncesiyle ilk kez korktum. Yüzümü kapatamadım, boynuma doladığım atkı donmuştu, beremden sarkan saçlarım da. 90-100 cm'ye ulaşan kar yüksekliğinde yürümenin zorluğu da cabası. Elli metre sonra üşüyen parmak uçlarımın acısından batonları tutamayıp sürüklemeye başladım. Aşağıya indikçe tipinin şiddeti azaldı, parmak uçlarım ısındı ama yüzüm yamulmuştu sanki.



Dört saatlik yürüyüşün ardından kütük eve vardığımızda sıcacık çaylar ve mis gibi kokan kahveler bizi bekliyordu. Yanmaktan ziyade tüten sobanın ısısı ancak kendine yetiyordu ama  olsun en azından içerideydik. Dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemeyen kütük evin içinin  geniş olması şaşırtıcıydı. Mangalda köfte, sucuk ve tavuklar kızarırken içeride canlı gitar eşliğinde eğlence başlamıştı bile. Yürüyenler, yürümeyenler pistten inmediler bir saat boyunca. Ben, elimde kahvem şömine başında anın keyfini çıkarmaktaydım. 

Yemeğimizi yedikten sonra aracımıza binip Ankara'ya doğru yola çıktık. Biz gidiyoruz diye üzülen hava yeniden kar yağdırmaya başlamıştı. Yollar kapanmadan ana yola varmalıydık, vardık da. Bir sonraki hafta yapılacak etkinliğe katılmak üzere mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir şekilde döndüm evime...Kemal Sayar'ın dediği gibi: "Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi ve yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "içime çektiğim hava değil, gökyüzüdür." diyebilenler, eve mutlu dönüyor."

Ne dersiniz siz de mutlu döndünüz mü evinize?

Etkinliği düzenleyen ve bu etkinlikte yaşadığım heyecanı ve  güzellikleri ileride torunlarıma(olursa tabii) anlatma olanağı sağlayan Ankara Hiking yöneticisi ve rehberimiz Nedim Yılmaz'a çok teşekkür ederim. Ayrıca  fotoğraflarımı çekerek yaşadığım anları ölümsüzleştiren arkadaşım Serdar Bey'e çok teşekkürler. O olmasaydı elimde tek bir kare fotoğrafım olmayacaktı. Benim telefonum insan gibi; onunla sıkıldıkça konuşabiliyorum, çok akıllı ama insan kadar dayanıklı değil. Soğuğu hissettiği an kendini savunmak adına donuyor. Ancak ısındığında açılıyor yeniden. :)
Ve yürüyüşe katılan tüm arkadaşları kutluyorum, cesaretlerinden dolayı. Zor bir yürüyüşü başarıyla tamamladılar.

Yazım uzun oldu farkındayım ve tümünü okumanız için bir ormana bestelenmiş en güzel müziği paylaşıyorum, ki müzik eşliğinde okurken sıkılmayasınız. :)


  
Yorumlarınızı blog altına yazmayı unutmayınız lütfen.