26 Eylül 2018 Çarşamba




GÖLCÜK YAYLASI'NDA SONBAHARI KARŞILAMA




Sonbahar - ki, acının değişmez dipnotudur- demiş şair. Bana göre hüznü de eklemeliydi acının yanına. Ne zaman Eylül gelse, düşen sarı sarı yapraklar, masmavi gökyüzünün griye dönüşmesinin ardından dökülen bulutların göz yaşları, benliğimden atamadığım bir hüzün çökertir içime. İçsel duygulanımı ortaya çıkarır sonbaharda renk değişimine uğrayan doğa. Sanırım "idil", "eglog" diye adlandırılan pastoral şiir bu mevsimde keşfedilmiş olmalı.

Mevsimler, canlıların yaşam döngüsünü hatırlatır bana; ilkbahar doğum, yaz büyüme, sonbahar gelişme, kış ise ölümdür. Doğanın dört mevsimi, insanın dört farklı yaş aralığını simgeler sanki. Simgem sonbahar oluncada; Nazım'ın dizelerini anmadan geçemeyeceğim:

Hava puslu,soğuk
Kırlar koyu kırmızı
Saman sarısı, ölü yeşil
Kış gelmek üzere oysaki gönül
Kışa girmeye hazır değil.

Bu düşünceler arasında gidip gelmenin bana bir yararı yoktu. En iyisi "hazan"la yüzleşmek, içimden geçenleri sessizce yüzüne fısıldamak. Bunun için doğaya gitmeliyim, ağaçlarla konuşup, düşen yapraklara "söylediklerimden çok sustuklarımda saklıyım" demeliyim. Onlar beni anlarlar. "Beni anlamak için; konuştuklarımdan çok, sustuklarıma kulak verirler"* çünkü. Biliyorum...




23 Eylül Pazar sabahı hava yarı karanlıkken kalktım ve erkenden yola çıktım, Bolu'nun o çok sevdiğim yaylalarına gitmek için. Muhtelif duraklardan  arkadaşları topladıktan sonra yola koyulduk. Yol uzun sayılırdı. Böylece araçta uyuyabilirdim ve uyudumda. Kahvaltı molasından sonra yola devam ettik. Nihayet, saat 10.30'da Sarıalan Yaylası'na vardık ve hazırlıklarımızı tamamlayıp yürümeye başladık. Heyecanlıydım, çünkü ilk kez bu parkurda yürüyecektim. Yayladan yaylaya(dört yayla) yürüyerek terk edilmişlik hissi veren boş yayla evlerine kısa bir süreliğine de olsa sahiplik edecektim.




Yumuşak bir tırmanışla yükselmeye başladık, sonbaharın o can yakmayan güneşi altında. Orman içi patikalardan geçtikçe ve sık çam ağaçlarının arasından ilerledikçe sonbaharla ilgili negatif düşüncelerim uçup gitmişti bile. Her bir yan yemyeşildi çünkü. Sarı mı? Yalnızca birkaç çiçek. 



En yükseğe ulaştığımda durdum ve çevreyi incelemeye başladım. Göz alabildiğine uzanan yeşil dağların mavi ufuk çizgisiyle birleştiği yere baktığımda ise sanki beni, "geriye bakarak ileriye yürüyemezsin" diye uyardılar. Uyarıyı benden başka duyan var mıydı acaba? Yoksa ben, doğayla iç içe olmaktan aldığım keyifle, doğa filozoflarına mı öykünmeye başlamıştım? 
Ah! Homeros, her şey senin başının altından çıkmadı mı? Sen, "İlyada" ve "Odysseia" yı yazmasaydın ilahları; insanlar gibi bencil, çıkarcı ve kindar olarak göstermiş olmasaydın ve bu cesur adımı atmasaydın ilk filozoflar çıkar mıydı insanlık sahnesine? Hem de bu topraklarda. Miletos Üçlüsü'nün(Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes) fikir babası sen değil misin? Bu üçlü senin sayende varoluş üzerine düşünmediler mi? Farklı ancak asgari müşterekte birleştikleri teoriler üretmediler mi? Soruların cevaplarını sen göremedin ama insanlık yaşayarak gördü: Onların ortaya attıkları teoriler doğru olmasa da kendilerinden sonra gelen düşünürlere ışık oldular. Bu ışık; gerçeği, tabiatüstü güçler yerine, doğal olguların yardımıyla anlamlandırmaya çalışmalarıydı. Onlar, farklı bakış açılarıyla doğada gözlemler yaparak kendi düşüncelerini korkmadan dile getirmeselerdi ve sen Homeros hiç yaşamamış olsaydın Doğa Filozofları hiçbir teori ortaya atmamış olsaydı, belki de bugün 21. yüzyılda hala mitsel düşüncenin egemenliği altında varlığımıza devam ediyor olurduk. İşte bu nedenle, ulaşabildiğim en yüksek noktadan  sana ve Doğa Filozofları'na selam gönderdim en içten sevgilerimle. Ve dedim ki kendi kendime:

"Geçmişi unut
 Koy bir kenara
 Yeni bir sayfa aç
 Kurtar benliğini dünden
 Bugünün çocuğu ol"**

Doğada yürümek, tüm bedenimiz gibi beynimizi de çalıştırır, yaratıcılığımızı artırır, ruhumuzu besler ve insanı şair, ressam, yazar hatta filozof yapar. Doğa filozofu olmaya ne dersiniz? :)

Sonra,yürümeye devam ettim; geçmişi bir kenara koyarak. Yabani nane ve kesilmiş çam tomruklarından fışkıran keskin kokular öylesine güçlüydü ki başka hiçbir şey düşünmeden bu güzel kokuları içime çektim. Etrafımı saran güz çiğdemlerine ellerimle dokundum, bir kelebeğin peşinden koştum, yere düşen bir yaprağı sevgiyle okşadım. Bugünün çocuğu olmuştum bile. Yaşamak, nefes almak güzeldi. Ve bu anı hiç terk etmek istemedim. Ama hayatta olduğu gibi, her çıkışın bir inişi vardı. İnmeye başladık. 

15,50 kilometrelik yürüyüşün sonunda Gölcük Yaylası'na ulaştık. Kavun ikramı, çay ve kahve keyfinden sonra aracımıza binerek, büyük şehrin kirlilik, gürültü, kargaşa dolu yaşamına geri dönmek için yola koyulduk. Ama olsun, başka bir hafta sonu yine kaçacaktım şehirden; yaşamdan ve doğadan güzel bir gün çalmak için. Güzel şeyleri çalmak hırsızlık sayılmaz değil mi? :)

Keyifle yürüdüğüm bu cennet rotayı keşfeden ve bu keşfini bizimle paylaşan rehberimiz Halil Yiğit'e, Alternatif Trekking ve Ata Kafka Tur'un yöneticisi Teoman Bulduk'a, ayrıca yürüyüşe katılan doğasever arkadaşlarımın dostluklarına çok teşekkürler. 

Not:
Kışın, karlar altında bu rotanın büyüleyici olacağını düşünüyorum. Kışın tekrar yürümek üzere.




Kartalkaya/Bolu









BONUS (Vivaldi - Autumn)




* Nazım Hikmet - Üç Noktalar Koymaz Bana

**Mevlana Celaleddin-i Rumi


13 Eylül 2018 Perşembe




GERÇEKTİ MASAL OLDU:
PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER



Masal dinlemeyi sevmeyen bir çocuk var mıdır? Hiç sanmıyorum. Çocukken dinlediğimiz, hayal gücümüzü zorlayan, bizi devler ve cüceler ülkesine götüren o güzelim masalları hangimiz unutabiliriz ki? Ya masal dinlemeden büyüyen çocuklar? "Masal dinlememiş çocuklar, büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler." der Cemal Süreya, ki bu çocukların hayal güçleri sınırlıdır.

Dinlemeyi  çok sevdiğim masallardan biriydi "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" masalı; yetişkin olduğumda bile birkaç kez filmini izleyecek kadar hem de.
Bir gün elime geçen bir kitapta okuduğum "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler"in aslında bir masal olmadığı, yaşanmış bir hikaye olduğu gerçeği, adeta tüm çocukluk hayallerimi elimden aldı, çocukluğumun o güzel günlerini çaldı. Okuduğum kitap, anılarımın hırsızıydı sanki...

Masallar genellikle mutlu sonla biterlerdi, ya gerçekler mutlu sonla biterler miydi? Her zaman değil; tıpkı anlatacağım gerçek hikayede olduğu gibi.

Grimm Kardeşler'in "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" masalını bilmeyen yok gibidir. Bilindiği gibi; Pamuk Prenses, üvey annesinin hışmından kaçarak ormanda yaşayan Yedi Cüceler'in yanına sığınır. Üvey annesi Pamuk Prenses'i ormanda bulur. Pamuk Prenses, yaşlı bir köylü kadın kılığına girmiş olan üvey annesini tanıyamaz. Üvey annesinin verdiği zehirli elmayı ısırınca komaya girer. Akşam eve geldiklerinde Pamuk Prenses'i hareketsiz yatarken bulan ve öldü sanan Yedi Cüceler, onu cam bir tabuta yerleştirirler. Oradan geçmekte olan beyaz atlı prens, cam tabuttaki Pamuk Prenses'i görünce aşık olur. Prens dayanamayıp Pamuk Prenses'i öpünce boğazındaki zehirli elma parçası düşer. Böylece Pamuk Prenses hayata döner ve prensle evlenir. Masal mutlu sonla biter.

Gerçek ise masalda anlatıldığı gibi değildir. Aslında Pamuk Prenses Margarethe adında Alman asıllı bir genç kızdır. Bad Wildungen yakınlarında yaşamaktadır. Margarethe'nin ağabeyi Kont Samuel'in ise bir bakır madeni vardır.

Güzel Margarethe, annesi öldükten sonra 1533'de İspanya'daki büyükannesinin yanına gönderilir. Mutlu bir şekilde büyükannesinin yanına giden Margarethe'i büyük bir tehlike beklemektedir. İspanya Kralı Feliepe, Margarethe'yi görür görmez aşık olur. Bu aşk karşılıksız kalmaz Margarethe de krala aşık olur.

Kral Feliepe'nin etrafında dolaşan İspanyol Gizli Servisi, Alman gelin Margarethe'den hoşlanmamıştır. Katolik İspanyol tahtına, Protestan bir gelinden doğacak veliahtların oturması gelecek açısından tehlikeli bulunur.

Durumdan vazife çıkarmasını bilen İspanyol Gizli Servisi, Margarethe'den kurtulmak için bir meyveyi zehirler ve zehirli meyve bir yakını tarafından Margarethe'e yedirilir. Zehirli meyveyi yiyen Margarethe oracıkta ölür. Genç kadını ölüm uykusundan uyandıracak yakışıklı beyaz atlı prens asla gelmez. Gelmemesi için de İspanyol Gizli Servisi her türlü tedbiri almıştır.

Güzel Margarethe'nin cenazesini almak için ağabeyi Kont Samuel, bir grup maden işçisiyle birlikte İspanya'ya gelir. Yeraltında çalışan maden işçileri, yeterli hava ve gıda alamadıkları için Yedi Cüceler gibi ufak tefektirler. Ellerinde fenerleri, omuzlarında kazmaları ve başlarında o döneme göre madencilerin giydikleri bereleriyle tam da Yedi Cüceler'in görüntülerini tamamlamaktadırlar. Güzel Margarethe'nin cenazesini alarak Almanya'ya dönerler. İşte Grimm Kardeşler'i dilden dile dolaşan bu öykü etkilemiş ve Pamuk Prenses masalı böylece doğmuştu.

Gerçek Pamuk Prenses Margarethe'nin İspanyol Gizli Servisi tarafından zehirlenmesi ise, İspanya Devlet Arşivleri'nin tozlu raflarına kaldırılmıştı.Taa ki, General Franko, İspanya'da iktidara gelene kadar bu bilgi gizli kalmıştı.İspanya'da Falanjistler, Almanya'da ise Naziler iktidara gelince; istihbarat servisleri ortak çalıştı ve iki devlet arasında sır kalmadı. 400 yıllık bu sır da ortaya çıktı. Sonuç masaldaki gibi mutlu sonla bitmemişti.

Kim bilir daha ne gerçekler saklıdır, gizli servislerin arşiv odalarının tozlu raflarında, bizim masal sandığımız...Ama, gerçekler er ya da geç gün yüzüne çıkmayı severler.


Kaynak:
Timuçin Mert - Gri Kardinal Vladimir PUTİN



4 Eylül 2018 Salı




TİTANİK HAKKINDA GİZLENEN GERÇEK NEYDİ?



Hakkında birçok söylenti olan Titanik, Kuzey Atlantik'te bir buzdağına(aysberg) çarptığında, tarih 14 Nisan 1912, saat 23.39'u gösteriyordu. Tahminlere göre, çarpmadan yaklaşık iki saat kırk dakika sonra da Atlantik'in serin sularına gömüldü. Hollyvood yapımı romantik aşk hikayesiyle süslenmiş Titanik filmi böyle düşünmemizi sağladı: Dev gemi, buzdağına çarptı ve battı. Peki, batmaz denilen gemi nasıl olur da batardı? Dünya kamuoyundan gizlenen gerçek neydi? Gizlenen gerçek şuydu: Batan dev Titanik gemisi buzdağına çarparak değil, kazan dairesindeki korkunç bir patlama sonucu batmıştı. Gerçeğin ortaya çıkışı da ilginçti, Çünkü Titanik hakkında film yapan ünlü prodüktörler ortaya çıkarmıştı gerçeği ama 200 milyon  dolar harcadıkları filmin gösterim sonrası tartışmalarla gölgelenmemesi için gözlerini kapatmışlardı. 

Titanik hakkında film yapan prodüktörler, ilk kez çekilecek gerçek su altı görüntüleriyle filmlerine ayrı bir tat katmaya karar verdiler. Bu görüntüleri elde etmek için özel bir denizaltıyla geminin kalıntılarına indiler. Ardından Atlantik Okyanusu'nun dibindeki batıktan ilk görüntüler gelmeye başladı. Görüntüleri izleyen herkes şok olmuştu. Çünkü geminin kazan dairesinin olduğu bölümde içten kaynaklanan dev bir patlamanın yol açtığı kocaman bir delik vardı. Buzdağı çarptı denilen yer ise pürüzsüzdü.

"Aslında şaşılacak bir şey yoktu. Olayın bir sabotaj olduğunu hem İngiliz hem de Alman gizli servisleri gayet net bir şekilde biliyordu. O senelerde Birinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Hatta gizliden gizliye bir savaş başlamıştı bile. İngiltere ve Alman Gizli Servisleri bir savaşın kaçınılmaz olduğunu görerek birbirlerinin ekonomilerini daha o günlerden yıpratmaya başlamışlardı. Birbiri ardına düzenlenen sabotaj ve patlamalar her iki ülkeyi de sarsıyordu." *

Alman Kimya Fabrikası'na yapılan sabotajın intikamını almak isteyen Alman Gizli Servisi hedef olarak İngilizlerin gururu Titanik'i seçti. Geminin ilk seferinden önce içeriye sızan ajanlar, yüklü miktarda patlayıcıyı geminin kazan dairesine yerleştirmeyi başardı. Sonuçta batmaz denen; fakat, içeriden gelecek bir patlamayı hesap edemeyen İngilizlerin gururu Titanik, karanlık bir gecede patlayan bir bombayla Atlantik'in derin sularına gömülüverdi. Kimya Fabrikası'nın intikamı alınmıştı. Geminin içindeki yüzlerce masum insan da bu intikamın kurbanı oldu. Burada ölen insanlar, yakın bir zamanda başlayacak olan Dünya Savaşı'nda ölecek olan milyonların habercisiydiler. 

Olay, İngilizler tarafından başarısızlıkları ortaya çıkmasın diye, örtbas edildi. Almanlar da masum insanların katili olarak gözükmemek için olayı üstlenmediler. Titanik adlı romantik film büyük bir başarı kazanınca da olay unutuldu gitti. 


Kaynak: 
Timuçin Mert - Gri Kardinal Vladimir PUTİN, (s: 59-60)

Görsel, alıntıdır.