4 Şubat 2026 Çarşamba

 



HAYRAN OLDUĞU PUŞKİN İLE AYNI SONU PAYLAŞAN RUS ŞAİR 

MİHAİL LERMONTOV KİMDİR?




Fransız özgürlükçü düşüncesinden belirgin biçimde etkilenen Rus şair ve yazar Mihail Lermontov (1814-1841), ustası ve hayranı olduğu şair Puşkin'in bir düelloda yaşamını yitirmesi üzerine "Şairin Ölümü" şiirini yazar. Puşkin'in bir düelloda öldürülmesi üzerine yazdığı bu şiir, dilden dile dolaşarak, matbaadan matbaaya basılarak çığ gibi büyür ve başta St. Petersburg olmak üzere bütün Rusya'ya yayılır. Çarlık Rusya'sının yenilikçi akımlara karşı olduğu, korkulu bir tavırla hareketlenen devrimci bir algıyı bastırmak için sansür uyguladığı bir dönemde böylesine bir şiirin elden ele dolaşması elbette kaygı vericidir. Çar I. Nikola şiiri okuduktan sonra: "Hoş dizeler...Söyleyecek söz yok! Yasaya göre gereği yapılsın" der.

Bunun üzerine Lermontov, Kafkasya'ya, Nijgorod Süvari Alayı'na sürülür. Çünkü o bir asteğmendir. Bir yıl sonra sürgün cezası affedilir ve St. Petersburg'a döner. 1841 yılında kralcı bir Fransız subayı ile yaptığı düello sonucunda 27 yaşında yaşamını yitirir. Ustası Puşkin'le aynı kaderi paylaşır. 

Kısacık hayatında iz bırakan şiirler yazmış ve şiirlerinde betimlediği insanlık ve dünya halleri yüzyıllar geçse de güncelliğini korumaktadır.

Mihail Lermontov'un tek romanı olan "Zamanımızın Bir Kahramanı" unutulmaz ve hala tartışılan Peçorin karakteriyle, dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer almaktadır. Romanda, genç ve yakışıklı bir subay olan Grigoriy Aleksandroviç Peçorin'in hikayesi anlatılmaktadır. Bu genç subay, başkalarının mutsuzluğu için çabalaması yetmezmiş gibi zevk için kötülük etmekten de çekinmez.

Sürgüne gönderildiği Kafkasya coğrafyasını ve orada yaşayan insanların geleneksel davranışlarını çok iyi gözlemleyen ve yazan Lermontov, aynı zamanda Gürcistan'da bulunan Kayşavur Dağı ve vadisini, Kazak ve Çerkez köylerini öylesine canlı betimlemiş ki, adeta sözcüklerle fotoğraf çekmiş...Gud Dağı'na çıktığında duygularını şu şekilde ifade etmiş:

".....dünyanın bu kadar tepesinde olmaktan sevinçliydim; tabii çocuksu bir duyguydu bu; ama toplum kurallarından kurtulup tabiata bu kadar yaklaşınca, insan çocuklaşmadan edemiyor: Sonradan edinilmiş ne varsa akıp gidiyor insandan, ruh temizleniyor, eskiden nasılsa, bir gün yine nasıl olacaksa, o durumu alıyor. Benim gibi yabani dağlarda dolaşmış, uzun zaman onların garip biçimlerini incelemiş, aralarını dolduran havayı büyük bir istekle içine çekmiş bir insan, o büyülü manzaraları anlatma, çizme duygumu anlar." (s:37)

Roman kahramanı Peçorin'i eleştirenler için Lermontov'un cevabı şöyledir:

"Beyler, Zamanımızın Bir Kahramanı bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir. Bana bir insanın bu kadar kötü olamayacağını söyleyeceksiniz yine; ben de diyeceğim ki, madem bir sürü tirajik ve romantik haydutun varlığına inandınız, neden Peçorin gerçeğine inanmıyorsunuz? Yoksa bu kişideki gerçek payı sizin istediğinizden daha mı fazla?" (Yazarın Önsözü'nden.)

Lermontov'un "Zamanımızın Bir Kahramanı" romanını okudum, çok beğendim ve okumanızı öneririm. Yazarın kendi sözleriyle yazımı sonlandırmak isterim: "Bazı okuyucular Peçorin'in kişiliği hakkında benim düşüncemi öğrenmek isteyebilirler. Cevabım kitabın adıdır. "Ama kötü bir ironi!" diyeceklerdir. Acaba?"


 

29 Ocak 2026 Perşembe

 


İRAN'DAKİ MOLLA REJİMİ BAHANE, HÜRMÜZ BOĞAZI'NA ÇÖKMEK ŞAHANE!



 

2025 yılının son aylarında İran'da mevcut yönetime karşı başlayan protestolar dünya gündeminde yer alırken, İran'daki geçmiş yönetimler de gündeme geldi. İran'ın antik tarihine ilişkin daha önce yazmıştım. Arzu edenler tarihin ilk süper gücü olan Pers İmparatorluğu başlıklı yazımı,https://sahriye.blogspot.com/2013/07/perslerden-ogreneceklerimiz-var.html linki tıklayarak okuyabilirler. 

İran'daki sokak gösterilerinde devrik şahın Amerika'da sürgünde bulunan oğlu Rıza Pehlevi'ye ait semboller öne çıktı. Dolayısıyla Pehlevi hanedanından önce İran'da hüküm süren Kaçarlar hanedanı merak edilir oldu. Oğuz Türklerine mensup olan Kaçarlar 1794 ile 1925 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş son Türk kökenli hanedan olarak tarihe geçti. Bugünkü İran sınırlarının büyük bir bölümü ve Tahran'ın başkent olması Kaçarlar döneminde şekillendi.

İran toprakları yaklaşık bin yıl boyunca Türk kökenli hanedanlar tarafından yönetildi. Bunlar; Gazneliler, Büyük Selçuklular, Harezmşahlar, İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar'dır. Kaçar Hanedanı'nın son şahı Ahmed Şah Kaçar, 1925'te Rıza Han'ın öncülüğünde gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirildi.  Ahmed Şah Fransa'ya gitti ve 1930 yılında Paris'te hayatını kaybetti. 1925'yılından itibaren İran'da Pehlevi Hanedanlığı dönemi başladı.

Kaçarları deviren Rıza Han'ın başlattığı yeni dönemde, Türk devlet geleneği ve Turan mirası geri plana itildi. Yerine Aryan kimliği temelli yeni bir ideolojik yapı inşa edildi. 1935 yılında da "Persia" adı değiştirilerek ülkenin adının "İran" olduğu tüm dünyaya duyuruldu.

1921'de İran Kazak Tugayı'nın eski bir tuğgenerali olan Rıza Han,1919 yılında Pehlevi soyadını almıştır. Pehlevi rejimi Ocak 1979'a kadar sürmüştür. 

19. yüzyılın sonunda ekonomik sorunlarla başa çıkamayan Nasırüddin Şah, sorunları çözmek için yabancılara ülkenin kaynaklarının kullanım hakkına ait imtiyazlar vererek çözmeye çalışmıştı. Petrol çıkarılması ve işletilmesi İngilizlere verilmişti. O yıllarda verilen imtiyazları Lord Curzon "bir hükümdarlığın bütün kaynaklarını hayal bile edilemeyecek şekilde, tarihte hiç görülmedik ölçüde tamamen yabancı ellere teslim edişi" şeklinde yorumlamıştır.

28 Nisan 1951'de başbakanlık koltuğuna oturan Musaddık'ın (anne tarafından Kaçar Hanedanı üyesi idi) ilk işi İran petrollerini millileştirmek oldu. Bunun anlaşmaya aykırı olduğunu söyleyen İngilizler, uluslararası mahkemeye başvurmuşlarsa da mahkemeyi kaybetmişlerdi ve mahkeme İran petrollerinin millileştirilmesine onay vermişti. Sonra ne mi oldu? Petrol imtiyazlarını kaybeden İngilizler MI6 tarafından planlanan ve ABD ajanlarının uygulamaya koyduğu bir darbeyle Başbakan Musaddık'ı devirmişlerdir. Tarih 19 Ağustos 1953'ü gösteriyordu. Böylece Milli Cephe hareketiyle başlayan petrolün millileştirilmesi ile elde edilen bütün kazanımlar kaybedilmiştir. Bu darbe İngilizlerin İran hakimiyetine son vermiş ancak bu defa da ABD hakimiyetini başlatmıştır.

Pehlevi rejimi, Ocak 1979'da Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen İran Devrimi sonucunda yıkılmış, İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın onur konuğu olarak ailesiyle Mısır'a sığınmıştır. Bir süre Mısır'da kalan Pehlevi ailesi, sırasıyla Fas, Bahamalar ve Meksika'da kalmıştır. Muhammed Rıza Şah yakalandığı pankreas kanserinin tedavisi için 22 Ekim 1979'da ABD'ye gitmiş, 1980'de vefat etmiştir. Mezarı, Mısır'ın başkenti Kahire'deki Rıfa'i Camii'nde bulunmaktadır.

Humeyni 1 Şubat 1979'da on dört yıl aradan sonra Tahran'a döndü ve "Allah-u Ekber, Humeyni rehber!" diye bağıran milyonların eşliğinde İran İslam Cumhuriyeti'ni kurduğunu ilan etti. İran'da monarşi devrilmiş, ABD'nin bölgedeki ayaklarından biri kesilmişti. Ama ABD, bir ay sonra, Mısır'ı İsrail ile barıştırarak Ortadoğu'nun önemli bir ülkesini Batı Bloku saflarına çekecekti. Bir diğer deyişle, Şah'ı kaybetmişler, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ı ve haleflerini kazanmışlardı.

İran İslam Cumhuriyeti'nin hüküm sürdüğü 1979 yılından bugüne Humeyni'nin tabiriyle "ABD, Büyük Şeytan" olmuştu ve İslamcı olsun ya da olmasın neredeyse İranlıların tamamı bu görüşü paylaşıyordu. Bunu bilen ABD, sekiz yıl sürecek İran ile Irak savaşını başlattı. ABD, güya Saddam Hüseyin'i destekliyordu bu savaşta! Saddam Hüseyin'in sonunu getirdiğini, Irak'ı bölüp parçaladığını düşünürsek nasıl iki yüzlü bir tavır sergilediği anlaşılır.

Yukarıda çok kısa olarak anlattığım tarihsel süreçten günümüze gelirsek, ABD'nin İran'daki molla rejimini yıkıp yerine getirmek istediği Prens Rıza Pehlevi son şahın oğlu olup ABD'de sürgünde yaşamaktadır. Eğer prens başa geçebilirse babası gibi  ABD'nin bir dediğini ikiletmeyeceği aşikardır. İran'da mevcut rejime karşı ayaklanmalarda binlerce kişinin öldürüldüğü haber ajansları tarafından bildirilmekte. ABD Başkanı Trump ise sivillerin öldürülmesinin durdurulması yönünde İran'a sürekli tehditler savurmakta, uçak gemilerinin ve donanmanın İran Körfezi'ne doğru yola çıktığını  dünya kamuoyuna duyurmaktadır. Dünya liderleri ise bu durumu sadece izlemekte, "bir şey dersem sıra bana gelir mi", korkusuyla sessizliklerini sürdürmeye devam etmektedirler...

İranlıların huzur ve refahı, rejim muhaliflerinin ayaklanmalarda öldürülmeleri ABD'nin  umurunda bile değildir. Onun tek isteği İran'ın petrol ve doğalgazına konmak, İran'ın denetiminde olan Hürmüz Boğazı'nı ele geçirmektir. Bu amacını gerçekleştirmek için her yolu mübah görmektedir. Peki, Hürmüz Boğazı neden önemli? Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ile Basra Körfezi arasında bulunmakta olup Hint Okyanusu'na açılmayı sağlayan stratejik öneme sahip bir su yoludur. Küresel enerji güvenliği açısından dünyadaki en stratejik deniz geçitlerinden biridir. 

Hürmüz Boğazı, sadece bir deniz geçidi değil, aynı zamanda jeopolitik bir kırılma noktasıdır. Enerji güvenliği, askeri denge, büyük güç rekabeti ve uluslararası ticaret açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden bölgedeki gelişmeler, dünya genelinde siyasi ve ekonomik dalgalanmalara yol açabilmektedir.

Hürmüz Boğazı'nın ticaret ve küresel ekonomi için önemi:

Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore gibi büyük ekonomiler enerji ihtiyaçlarının önemli kısmını Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan petrol ve doğalgazla karşılamaktadır. Boğazın kapanması durumunda (ABD, İran'a saldırırsa İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı tehdidinde bulundu) enerji tedarik zincirleri büyük bir krize girebilir; bu da küresel ekonomik istikrarı tehdit eder.

Hürmüz Boğazı, Çin Halk Cumhuriyeti açısından son derece kritik bir öneme sahiptir. Çin, dünyanın en büyük petrol itahalatçısıdır ve ithal ettiği petrolün yaklaşık %40'a yakını Ortadoğu kaynaklarıdır. Bu petrolün büyük bir kısmı Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Çin'e ulaşır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve BAE gibi ülkelerden alınan ham petrol Hürmüz Boğazı'ndan geçmeden Çin'e ulaşamaz. Dolayısıyla boğazda yaşanacak bir kriz, Çin'in enerji arzını doğrudan tehdit eder. Bu bağlamda ABD, İran'a saldırırsa Çin'in tepkisi ne olur ya da tepkisi olur mu? 

ABD'nin hızla büyüyen Çin ekonomisini sekteye uğratmak ve de Çin'i ekonomik ve coğrafi yönden "çevrelemek" adına İran'a gerçekten saldırır mı? Yoksa saldırı açıklaması sadece tehditte mi kalır? Benim görüşüm; ABD, İran'a "saldıracağım" adı altında yoğun baskı uygulayarak ve korkutarak İran'ı dize getirmeye çalışmak istemektedir. Trump'ın İran'a ciddi bir saldırı yapacağından kuşkuluyum. Çünkü, Çin ile karşı karşıya gelmek istemez. Hele Minnesota Eyaleti'nde göçmen karşıtı ICE'nin ABD vatandaşlarını öldürmesi sonucunda kendi ülkesinde bile tartışmalara, gösterilere  neden olmuşken, ekonomisini çok zorlayacak yeni bir savaş cephesi açmak istemeyecektir.

Sonuç olarak, İran'daki baskıcı "Molla rejiminden" nefret etsem de, yıkılmasını istesem de, bunun dış güçler ve CIA ajanları eliyle değil, İranlıların rejime muhalif olarak yapacakları eylemler ve hangi yönetim biçimini istedikleriyle ilgili olmalıdır. Yani İranlılar, demokratik, laik bir rejim mi istiyorlar, yoksa Şah dönemine geri dönüp monarşi mi istiyorlar? Bu konuda tek yetkili İran halkının kendisidir ve kararı onlar vermelidir, emperyalistler değil...Temel hedef, İran'ın ulusal bütünlüğü ile toprak bütünlüğünün korunması olmalıdır diye düşünüyorum. 


euro news haberinden alındı.


Kaynaklar: 
- https://www.turkiyegazetesi.com.tr

https://iramcenter.org

- https://sahipkiran.org/2025/06/23/hurmuz-bogazi-ve-stratejik-onemi/

https://tr.wikipedia.org/

- Ali Çimen, BAŞKANIN GÖZLERİ CIA. Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.


20 Ocak 2026 Salı

 



"YÜRÜME MESAFESİ”NDEKİ İLİŞKİLER


sinemalar.com


Çocukken nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlıyor musunuz?

Ya da büyüdükten sonra hiç durup izlediniz mi çocukları; bir yabancıyla, kendilerine yakın yaştaki başka bir çocukla nasıl temas kurduklarını?

Önce sessizce yaklaşırlar. İzlerler. Karşısındakinin neyle meşgul olduğunu anlamaya çalışırlar. Sonra ya aynı oyuna dahil olurlar, hiçbir davet beklemeden, soru sormadan, izin istemeden… Hesapsızca. Kendilerini ortaya koyarlar. Ya da basit bir soru düşer dudaklarından: “Ne yapıyorsun?”

Ve bir bakmışsınız, artık birliktedirler. Oyun başlamıştır. Kimse kimseyi çağırmaz, kimse çağrılmayı beklemez. Kimse, diğerinin ne düşüneceğini hesap etmez. Kimse incitmeyi amaçlamaz, kimse yüceltmeye çalışmaz. Anlayış gösterme çabası yoktur, yargı yoktur, üstünlük yoktur. Sadece yan yana gelirler ve oynarlar.
Bu kadar. Daha fazlasına gerek yoktur.

Bu akşam bir film izledim. İçimi ısıtan bir sadeliği vardı; ama tam da o sadeliğin içinden, insanın kalbine ağır bir duygu yerleştiren, gözyaşını çağıran bir derinlik sızıyordu. Film bittiğinde kendime sordum: Neden bu kadar sessiz ama bu kadar güçlü dokundu?

Çünkü o film, insan olarak en temel ihtiyacımızın ve birbirimize verebileceğimiz tek gerçek şeyin altını çiziyordu.
Unuttuğumuz, karmaşık hale getirdiğimiz, koşullara bağladığımız ama aslında çocukken çok iyi bildiğimiz bir şeyin…

Sevginin…

Frederico, kırk beş yaşında, obezitesi ve buna eşlik eden kalp rahatsızlığıyla bedeninin sınırlarına hapsolmuş bir adamdır. Evden mümkün olduğunca çıkmaz; dünyası, ailesinden kalma ve artık yıkıntıya dönüşmüş bir evle çevrilidir. Ev yıkık döküktür; çatlak duvarları, dökülen boyası, geçmişin ağırlığı her köşesinde okunur. Ama tıpkı Frederico’nun bedeni ve ruhu gibi, dışarıdan ne kadar kırık ve kusurlu görünürse görünsün, içinde saklı bir sıcaklık vardır. Bir sıcaklık ki, yapay değil, koşulsuz ve kendiliğindendir; samimiyetiyle bütün kusurları aydınlatır, tüm dökülmüş parçaların arasından güzelliğini sızdırır. Dış görünüşün ötesinde, ruhun ışığı vardır burada. 

Frederico’nun Sosyal hayatı ise haftada bir kapısını çalan kız kardeşi Rosaura ve eniştesi Ramon’dan ibarettir. Onların gelişi, hem bir temas hem de ağır bir hatırlatmadır: hayatta sırf kan bağından dolayı hâlâ birilerinin bişeyi olmanın yorucu yükü.

Frederico, bir gün, evin eşyaları arasında geçmişten kalma bir fotoğraf filmi bulur. Zamanın donup kaldığı anlara ait bu küçük nesne, onu zorlayarak da olsa dışarı çıkarır. Fotoğrafları bastırmak için gittiği dükkânda Paulo ile tanışır. Paulo, babasının fotoğrafçı dükkânında kasanın başında sıkışıp kalmış, günlerini çizgi romanların dünyasında tüketen genç bir delikanlıdır. Henüz hayata tam olarak bulaşmamış, ama onun ağırlığını sezmiş bir genç.

Kız kardeşi Rosaura, Frederico’yla ilgilenir; ama bu ilgi sevgiden çok bir sorumluluk duygusuna, aile olmanın yazısız mecburiyetlerine yaslanır. Eniştesi Ramon ise onunla birlikteyken kendisi olabildiğini, özgür hissettiğini, ne yaptıklarından bağımsız olarak yalnızca birlikte olmanın verdiği rahatlıkla mutlu olduğunu gösterir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, filmin en çıplak gerçeğini açığa çıkarır: Aile bağı bazen sevgiyle değil, katlanmayla taşınır. Ve bu katlanma, “ilgi” adı altında sunulduğunda, insanın ruhunu daha da derin ve acı bir yalnızlığa iter.

Frederico’nun bedeni, en küçük hareketinde terler, kokar, yorulur. Kız kardeşi bunu açıkça söylemez; ama öfkeli bakışları, sabırsız hareketleri, sert tavırlarıyla aslında söyleyemediklerini davranışlarına yükler. Sevgi ve ilgi, söylenmeyenlerin üstünü örten bir maskeye dönüşür. Frederico ise bu maskenin ardındaki gerçeği hisseder: Kabul edilmemeyi, saklı tiksintiyi, bastırılmış utancı.

Bu bize şunu gösterir:
İnsanın hayata ilk dokunduğu, toplumla ve başkalarıyla temas etmeyi öğrendiği yer olan aile, çoğu zaman hakikatten çok bir yanılsamadır. En yakın olanlar, en sahte maskeleri en ustaca takabilenlerdir. Kendilerini iyi niyetle tanımlarlar; vicdanlarını “senin iyiliğin için” cümlesinin arkasına saklarlar. Oysa bu söz, çoğu zaman sevginin değil, iktidarın dilidir.

Sevdiklerini iddia ettikleri insanların sınırlarını ihlal ederken, bunu bir hak gibi görürler. Çünkü içten içe şu inanca tutunurlar: Ben senden daha iyi bilirim. Bu kibirle, iyilik yaptıklarını gösterdiklerini sanarak karşısındakinin benliğini parça parça ederler. Ve daha acısı, bunu yaparken gerçekten sevdiklerine, düşündüklerine, ilgilendiklerine inanırlar; çünkü kendi psikolojik zaaflarının ötesine geçecek farkındalığa sahip değildirler.

Gerçek sevgiyle yüzleşemeyen ve tanımayan zihin, kontrolü şefkat sanır. Müdahaleyi ilgi, baskıyı sorumluluk, tahakkümü fedakârlık diye adlandırır. Böylece sevgi, insanı büyüten bir alan olmaktan çıkar; daraltan, boğan bir çerçeveye dönüşür.

Karşısındaki sert bir tepki verdiğinde ise anlatı hiç değişmez. Roller yerli yerindedir. Bu kez mağdur olan yine kendileridir. “Yazıklar olsun” derler; ve bu cümleyle hem karşısındakini suçlar hem de kendi vicdanlarını temize çekerler.

Oysa asıl yıkıcı olan, kötülük değildir. İyilik kılığına bürünmüş bilinçsizliktir.

Böylelikle bu dünyada insanın doğduğu yerde bile samimiyet bir lüks hâline gelir. O ilk arkadaşlık anlarındaki doğallık, davetsizce yan yana gelmenin saf mutluluğu; seni doğuranın, sana kardeşlik edenin, sana ebeveynlik edenin kibrinde ve bencilliğinde yavaş yavaş erir. Geriye, sevgi  diye pazarlanan ama sevgiyle ilgisi olmayan sadece sunanın kendini tatmin ettiği  ağır bir yalnızlık kalır.  Adına aile denilen idare eden ve idare edilenler bütünü… 

Fotoğrafçı dükkânında tanıştığı Paulo için ise Frederico, tıpkı eniştesi Ramon’da olduğu gibi, insanın kendisi olabildiği nadir alanlardan biridir. Paulo, kısa sürede bu evi kendi evi gibi benimser; her gün, bir daveti beklemeden, bir yük taşımadan girip çıkar. Kapılar açıklıkla açılır, zaman kendiliğinden akar. 

Bu ilişkide iki insanın beklentisizce bir arada olabilmesinin huzurunu görürüz. Yan yana durmanın, sessizliğin bile anlam taşıdığı bir yakınlık vardır aralarında. Birbirlerinin ilgi alanlarına duydukları sahici merak, bu bağı derinleştirir. Ne bir rol oynama çabası vardır ne de “ilgileniyormuş gibi yapayım da karşımdaki iyi hissetsin” kaygısı. İlgi gerçektir, merak canlıdır. Ve tam da bu yüzden, farkında olmadan birbirlerini geliştirirler.

Bu bağ, günümüzde sıkça rastladığımız “birini mutlu etme” telaşının ne kadar yapay olduğunu gözler önüne serer.  Maalesef ki aile/arkadaş/dost/romantik her ilişki,  samimi bir duygu paylaşımındansa  taraflardan birinin gizli kaygılarını ve arzularını tatmin alanına dönüşmüş durumda. Sevdiğimizi iddia ettiğimiz birinin gerçekten ne hissettiğiyle ne kadar ilgileniyoruz? Aslında her türlü insan ilişkisinde doğru bir ilişkinin içinde olup olmadığını anlamak sanıldığından çok daha kolaydır:  Uzun vadede birlikte neye dönüştüğünüze bakın. Birbirinize neyin vesilesi oluyorsunuz? Birisiyle birlikteyken, kendimde hangi tarafı besliyorum? Toksik ve karanlık olanı mı, yoksa bilinçli, canlı ve iyileşmeye açık olanı mı? 

Birlikteyken yoruluyor, tükeniyor, ruhsuzlaşıyor ve içten içe yalnızlaşıyor musunuz? Yoksa benliğinizin belki de uzun zamandır saklı kalmış güzel tarafları mı açığa çıkıyor? Davranış kalıplarınız mı dönüşüyor, bakış açınız mı genişliyor? Asıl soru bu. Bence ilişkimizde birbirimiz için kaygımızı umuda dönüştürebilen insanlar olmalıyız. Çünkü iki insan, ancak birbirlerini imajlarından, beklentilerinden ve kaygılarından ne kadar özgürleştirebiliyorsa, o kadar gerçekten yakın olabilirler. Osho’nun dediği gibi: 

"Neyi seversen, o olursun. 
Sevgi simyadir. 
Asla yanlış şeyi sevme çünkü seni dönüştürecektir. 
Hiçbir şey sevgi kadar dönüştürücü değildir. 
Seni daha yükseklere, doruklara çıkabilecek bir şeyi sev. 
Senin ötende bir şeyi sev.”

Frederico, Ramon ve Paulo’nun beklentisiz ve kendiliğinden gelişen dostluğunu izlemek, her türlü ilişkimizde asıl temeli, yazar Glennon Melton’ın şu sözleriyle yeniden anımsatır:

Birbirimize sunabileceğimiz tek anlamlı şey sevgidir. 
Tavsiye değil, 
Seçimlerimizle ilgili sorular değil, 
Gelecek için öneriler değil ,
Sadece sevgi.

Konuk Yazar
ÖZÜM ARDA SEFER

12 Ocak 2026 Pazartesi



ABD'NİN TARİHSEL MAYDANOZLUĞU (!)



Tarih okumayı seven bir okur olarak yazmak istemesem de, günümüzde olup biten devletlerarası gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi ile düşünüp bağdaştırdığımda, yazmayı adeta bir görev sayıyorum! Doğru mu yapıyorum, emin değilim…

3 Ocak 2026’da ABD askeri kuvvetlerinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yatağından paketleyip hiçbir direnişle karşılaşmadan alıp götürmeleri ve ABD’de yargılanmak üzere hapishanede tutmaları, dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmaktan öteye geçmedi, geçemedi…

Maduro’nun demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yok saydığı bir “tek adam” rejimi kurduğu; mafyanın, kaçakçıların ülkede cirit attığı; Venezuela halkının derin bir yoksullukla boğuştuğu; nüfusu 30 milyon olan ülkeden 10 yılda 8 milyon Venezuela vatandaşının göç ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro’nun ve ülkesinin bu durumu, ABD saldırısını meşrulaştırmaz. Sonuçta ABD saldırısı, bağımsız bir devletin başkanına yapılmıştır ve kabul edilemez. Görünen o ki Venezuela konusunda; BM çaresiz, AB ülkeleri sessiz kalmış, bazı ülkeler de iki yüzlü davranarak alelacele yapılan bir kınamayla saldırıyı geçiştirmişlerdir.


İşte dünya kamuoyu Maduro’yu ve yatağından alınış biçimini tartışırken, aklıma “Batı ve ABD bunu hep yapıyor” diye kendi tarihimizden yaşanmış üç olay geldi.
İlki, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve her ne kadar ölümü intiharmış gibi gösterilse de aslında öldürüldüğü;


İkincisi, 27 Mayıs 1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi;


Üçüncüsü ise 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasinin askıya alınması.


Kardeşi Sultan I. Abdülmecid ölünce yerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülaziz (1861–1876), 15 yıl tahtta kalmış; Sultan I. Abdülmecid’in izinden yürümüş ve Osmanlı devlet politikasını değiştirmemişti. Düşünce şuydu:


“Uzak Doğu, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesine egemen olan İngiliz ve Fransızlar, Rusya’nın bu bölgelere yayılmasını istemiyorlar. Öyleyse İngiliz ve Fransızların, Rusya’nın buralara yayılmasını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ayakta tutup güçlendirmeleri gerekir. Bu durumda Osmanlı ancak İngilizlerin ve Fransızların her istediklerini yerine getiren bir devlet olursa parçalanmayacak ve ayakta kalacaktır. Yaşamasını sürdürmek için gereksindiği her şeyi İngilizlerden, Fransızlardan isteyecektir.”
(Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.)


Abdülaziz’in Abdülmecid’ten devraldığı bu devlet politikası, yabancılardan borç almak ve bunun karşılığında yabancılara toprak satmaktan ibaretti. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz “7 Safer Kanunu”nu çıkarır. Kanun çıkar çıkmaz Yahudiler Filistin’de toprak almaya başlamış; İsrail Devleti’nin temelleri, Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan bu yasayla atılmıştı.


Abdülaziz döneminde devlet, dışarıdan borç bulamadığı takdirde memurların maaşlarını ödeyemez durumdaydı. Daha önce Avrupa devletlerinden aldığı borcun faizini de ödeyemez duruma düşünce, Avrupa, iflasını açıklayan Abdülaziz’e borç vermeyi kesmişti. Bunun üzerine Abdülaziz, Rus Büyükelçisi ile iş birliği yapan Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazam yaparak borç almak için Rusların kapısını çaldırmıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Abdülaziz’in Osmanlı Devleti’ni Avrupa yörüngesinden çıkarıp Rusya ile yakınlaşması, İngiliz-Fransızlarca desteklenen bir darbe ile devrilmesine yol açacaktı.


Adnan Menderes, 1955’te ihtiyaç duyduğu büyüklükte dış borcu ABD ve Avrupa’dan alamayınca sinirlenmiş; Sovyetler Birliği’nden borç almaya kalkışmış; 11 Nisan 1960’ta Moskova’ya gideceğini duyurup Kruşçev’i de Türkiye’ye davet ederek Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya davranmıştı. Gazeteciler Cemiyeti toplantısında, “Çin ve Rusya ABD’yi geçecek. Zira ABD tüketimci, ötekiler yatırımcı. Yüzde 30 yatırım yapıyorlar.” şeklinde konuşarak ABD’yi kızdırmıştı. Moskova’ya gideceğini açıkladığı 11 Nisan’dan yaklaşık bir buçuk ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılmış, tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Rusya ile yakınlaşma istekleri hem Sultan Abdülaziz’in hem de Adnan Menderes’in sonu olmuştu. Her ikisi de bağımsız bir devletin yöneticileriydi; ama emperyalistlerin yerli iş birlikçileri eliyle içten çökertildiler.


12 Eylül 1980’de ise dış güçlerin parmağı ile bir “sağ-sol çatışması” yaratıldı. Bu durum gerekçe gösterilerek askerî darbe yapıldı ve demokrasi askıya alındı. Hapishanelerde uygulanan işkencelerde onlarca kişi öldü ya da sakat kaldı.


12 Eylül’ün, ABD istihbaratının ülkemizde yaptığı yoğun çalışmalarla gerçekleştirildiğini; İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini üç günlük bir yazı dizisiyle yayımlamasından sonra öğreniyoruz.


Bu belgelere göre, 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında ABD başta olmak üzere Batılı güçlerin olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Bu konularda epeyce kanıt da mevcuttu. Örneğin 12 Eylül darbesini, 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı.” diye haber vermişti. Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde “NATO dâhil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız.” diyerek, kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.


Yazımı uzatmamak için detaya girmiyorum. Konuyla ilgili detaylı bilgi için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


Adnan Menderes’e Türkiye’de bir din devleti (Adnan Menderes'in 1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda yaptığı konuşmada "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz, söylemi buna örnektir) kurdurmak isteyen ABD, bunu başaramayınca 27 Mayıs’tan sonra 1965’te yapılan seçimlerde Amerikan yardımıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümetini kurdurmuştu. Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında Demirel’den ulus devleti yıkarak yerine bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” etmişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel, Amerikalıların bu rica adı altındaki dayatmasını Genelkurmay’a aktardığında askerlerin sert tepkisiyle karşılaşmış ve Amerika’nın kendisinden beklediği federasyon çalışmasını yürütememişti. Dikkatinizi çekmek isterim: Bugünkü Kürt sorununu çözme adı altında Türk-Kürt federasyonu kurdurma isteği, 60 yıl öncesinden dile getirilmiş ve uygulamak için zaman ve zemin kollanmış gibi gözüküyor!


Yazımı uzatmak istemiyorum. Sanırım meramımı anlatabildim. Tarihin tekerrür etmemesi için yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Günümüzde şu bir gerçek ki “ekonomik” olarak güçlü olan bir devlet, güçsüz olanı şu veya bu bahaneyle uydusu hâline getirebilir. Ya uydu olmaya razı olursun ya da ekonomiyi güçlendirirsin. Bunun, şu veya bu parti iktidara gelirse şöyle olurdu, böyle olurdu, daha iyi olurdu v.s. demekle hiçbir alakası yok bence…


John Maynard Keynes’in çok beğendiğim şu sözüyle yazımı sonlandırayım:
“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”


Kaynaklar:

- Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.

- https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


10 Ocak 2026 Cumartesi

 



HALK PADİŞAHI GÖRÜNCE NEDEN HASIR YAKARDI?



Adalet istemek için.

Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah özellikle Cuma selamlığındayken veya ava, sefere giderken ve de dönerken kısacası saraydan her çıktığında, şikayeti olanlar, haksızlığa uğradığını düşünenler, adalet isteyenler dilekçelerini (istida) padişaha verirdi.

Halk çoğu zaman sadrazam, yeniçeri ağası, kadı gibi yüksek rütbeli yöneticilerin ve bunların atadığı adamların uygulamalarından şikayetçiydi. Bu yüksek rütbeliler halkın padişaha ulaşıp dilekçe vermesini engellerdi. İşte bu durumda dilekçe vermek isteyenler bir parça hasır veya paçavra yakıp uzun bir sopayla kaldırır ve sultanın görmesini sağlarlardı. Bizans'tan kalan bu bu ateşli şikayet yöntemine "hasır yakmak" ve "ateş istidası" denirdi. Hatta, bir davada haksızlığa uğradığını düşünenler, kadıyı, "hasır yakarım ha!" diye uyarırdı. Bu, kadının kararının sultan huzuruna çıkması demekti.

Sultanın dikkatini çekip dilekçe vermek için saraya yakın yerlerde ateş yakmak da adettendi. Ahali tek tek dilekçe verebileceği gibi, toplu dilekçeler de verilebilirdi. Taşrada kadılar halkın toplu şikayetlerini toplar ve Divan-ı Hümayun'a iletirdi.

Padişahın en temel niteliği adalet dağıtmasıydı. Topkapı Sarayı'nın ve eski başkent Edirne Sarayı'nın en yüksek yapısının "Adalet Kulesi" olması da sultanın bu adalet dağıtıcı niteliğinin simgesidir. Sultan Allah'tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Tek otoriteydi. Dolayısıyla haksızlıkları düzeltebilecek, güçlünün zayıfı ezmesinin, yöneticilerin halkı ezmesinin önüne geçebilirdi. İşte bunu sağlamak için herkes ona şikayetlerini götürebilmeliydi.

Tarihçi Halil İnalcık, Hint-İran teorisinden gelen bu anlayıştaki temel prensibin şöyle formüle edildiğini söylüyor:

"Hükümdarın gücü askeri güce, askeri güç hazineye, hazine reayanın ödediği vergilere, vergilerin artışı adalete bağlıdır. Bu nedenle akıllı hükümdar, kendi egemenliğini korumak ve gücünü arttırmak istiyorsa, reayaya adaletle muamele etmeli, zulümden kaçınmalıdır."

İşte meşhur, "Adalet mülkün temelidir," sözünün anlamı da budur.

Not: Halkın verdiği dilekçeye arz-ı hal denirdi. Arz-ı halcilik 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren önemli bir meslek haline geldi, çünkü bu dilekçeleri yazmanın belli kalıpları vardı. Bu meslek bugün bile varlığını sürdürüyor.

Kaynak: Mustafa Alp Dağıstanlı, BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL OSMANLI. ALFA, 1. Basım, s: 257-260.

Görsel: Adalet Kasrı, Edirne Sarayı'nda kasır. Sarayın sağlam kalan tek binası. Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin düzenlendiği Sarayiçi semtindedir. Edirne Sarayı'na Kanuni Sultan Süleyman zamanında eklendi. Kanuni'nin kanunlarını burada yazdırdığı söylenir. Kasrın önünde iki taş vardır. Bunlardan sağdaki, Seng-i Arz, halkın dilekçelerini değerlendirilmek için üzerine bıraktığı taştı. Soldaki, Seng-i İbret'te ise ölüm cezasına çarptırılanların kesik başları sergilenirdi. Günümüzde Edirne Müzesi Müdürlüğü'ne ait bir yapı olup, zaman zaman resim sergileri açılmaktadır. (tr.wikipedia.org)



  

27 Aralık 2025 Cumartesi

 

GÜZ SONATI EŞLİĞİNDE NASIL DÖNÜŞÜRÜZ? 



Sevgiyle ilk tanıştığımız yer neresi? Annemizin kucağı mı? Her anne bilinçli bir tercih olarak mı evlat sahibi olur? Kurduğumuz bu bağ sadece bir genetiğin sonucu olamaz mı? Yaşamın döngüsü içinde gerçekleşen bir biyolojik olay… Anne… Baba… Evlat… Sahi kim yüklüyor bu rollere anlamları? Herkese göre olması gerekeni, “ideali" kim çiziyor? Ve neden insanların sırtlarına ağır ağır yüklüyoruz alt tarafı sahip oldukları bir rolü? Beklentiyle açıyoruz kalbimizi, koşullarla sunuyoruz sevgimizi.

Hayata bir sahnede açıyoruz gözlerimizi. Roller çoktan dağıtılmış, replikler ezberletilmiş oluyor. Ruh, kimlik denilen dar kalıplara sıkıştırılıyor; görevler kutsanıyor. Sevgi şartlı, suçluluk kalıcı, itaat erdem sayılıyor. Öz benlik sessizce geri çekiliyor. Biz ise “olmamız gereken”i oynuyoruz: Düzenin yazdığı karakteri...

Sonrası, hiç doymayan bir açlık.

Ne kadar verdiğini sansan da karşılığı olmayan, tatmin edilmemiş beklentiler… Doğallığını yitirmiş bir sevgiye muhtaç, yaralı insanlar topluluğu. Adını aile koyduğumuz bu yapı, çoğu zaman birbirine bakıp da birbirini göremeyenlerden oluşuyor.

Peki ya biri, kendisine biçilen rolü reddederse? Sadece kendi sesiyle konuşmaya, kendi ritmiyle yürümeye cesaret ederse? “Olması gereken” hayatı yaşayamamak gerçekten bir çöküş müdür, yoksa yaratıcı bir kırılma mı? Sevilmekle değer kazanmadığına inanan bir bilinçten, yaşama değer katmayı dert edinen bir hayat filizlenmez mi? Bu yol insanı daha sahici, daha özgün kılmaz mı? Aradığı anlamla daha erken karşılaştırmaz mı?

Ingmar Bergman’ın Güz Sonatı işte tam da bu soruları, yüksek sesle bağırmadan, bir anne ile kızın arasına sıkışmış sessizlikler üzerinden sorar. Evet, yazının devamı spoiler içerir. Ama içersin. Bu filmi izlemeden de okuyun. Çünkü bu bir suçun failini aradığımız film değil. Kuralları kimin koyduğunu teşhir etmeye çalışan bir dava hiç değil. Bu, her aynaya baktığımızda yeniden oynayan bir film. Zaten var olan ama hâlâ dönüşmeyi bekleyen.

Filmde Eva, içe dönük, kırılgan ve bastırılmış duygularla yaşayan bir kadındır. Annesinin ilgisizliği ve eleştirileriyle büyümüş olmanın izlerini taşır. Sessiz görünümünün altında derin bir öfke, hayal kırıklığı ve kabul edilme ihtiyacı vardır. Film boyunca annesiyle yüzleşerek kendi acısını dile getirmeye çalışır. Eva, sessizliği ve sakinliğiyle tanımlanan, duygularını uzun süre içinde tutmuş bir karakterdir. Hayatı boyunca uyum sağlamayı, incitmemeyi ve beklentileri karşılamayı öğrenmiştir. Bu tutum, bir zayıflıktan çok, çocuklukta gelişmiş bir hayatta kalma stratejisi olarak görülebilir. Duygularını bastırarak denge kurmayı seçmiştir.

Annesiyle ilişkisi, Eva’nın kendilik algısını derinden etkilemiştir. Sevilme ve görülme ihtiyacını açıkça talep etmek yerine, bunu içselleştirmiştir. Bu da onun duygusal dünyasında yoğun bir yalnızlık yaratır. Eva, acısını dramatize eden ya da dışa vuran biri değildir; onun kırılganlığı sessiz, sabırlı ve derindir. Eva’nın yüzleşme anları, bir saldırıdan çok anlaşılma arayışıdır. Konuştuğunda amacı suçlamak değil, yıllardır kelimeye dökemediği duygulara biçim vermektir. Öfkesi vardır, ama bu öfke yıkıcı değil; geç kalmış bir dürüstlük gibidir.

Bergman, Eva’yı “kurban” olarak idealize etmez. Onu, geçmişin yükünü taşıyan, buna rağmen bağ kurmaktan vazgeçmeyen bir insan olarak resmeder. Eva’nın trajedisi, kırılganlığında değil; uzun süre kendini geri plana koymuş olmasındadır.

Anne Charlotte ise ünlü ve başarılı bir piyanisttir. Güçlü ve kendine odaklıdır. İşine büyük bir tutkuyla bağlıdır. Sanatını kendini ifade etme aracı olarak görür. Ve bu nedenle sanatını ve kariyerini annelik sorumluluklarının önüne koymuştur. Yaşamını müzik ve sanat üzerinden kurmuştur. Disiplinli, çalışkan ve zihinsel olarak güçlüdür. Sanat onun için sadece bir meslek değil, var olma biçimidir. Bu yoğun odaklanma, duygularını ifade etme ve başkalarının duygularını sezme biçimini şekillendirmiştir.

İnsanlarla ilişkilerinde çoğu zaman akıl ve kontrol ön plandadır. Duygusal yakınlık kurmakta zorlanır; bunun yerine analiz etmeyi, açıklamayı ve rasyonelleştirmeyi tercih eder. Bu tavrı, özellikle anne rolünde mesafe olarak algılanır. Ancak bu mesafe, bilinçli bir sevgisizlikten çok, kendi sınırlarını ve kırılganlıklarını koruma biçimi olarak adlandırılabilir. Charlotte geçmişte verdiği kararlarla —özellikle annelikle kariyer arasındaki tercihleriyle— yüzleşmekte zorlanır. Suçluluk duygusu taşısa da bunu açıkça ifade etmek yerine savunmacı bir dil kullanır. Bu da onu soğuk değil ama duygusal olarak erişilmesi güç bir karakter haline getirir.

Bergman, Charlotte’u “kötü bir anne”den ziyade, kendi kapasitesi ve eksiklikleriyle sınırlı bir insan olarak çizer. Onun trajedisi, sevememesi değil; sevgiyi nasıl göstereceğini ve paylaşacağını tam olarak bilememesidir.

Film boyunca, bu iki karakterin birbirine yönelttiği eleştiriler, kimi zaman bir Chopin Prelüdü’nün tuşlara dokunan hüzünlü tereddüdünde, kimi zaman ayrı odaların sessizliğine gömülen yarım cümlelerinde, kimi zamansa fırtına koparmaya cesaret edememiş düşüncelerin titreye titreye karşılıklı bakışlara sığdırıldığı anlarda kendini açığa vurur. Film sonunda ise, anne ile kız, kendilerine yıllar boyunca biçilmiş rollerin dar kalıplarından sıyrılarak, kimliklerine uzaktan ve daha sakin bir yerden bakmayı öğrenir. Birbirlerinden bir şey talep etmektense, yalnızca sevebilme niyetlerini, tüm kırılganlıklarıyla ve cesaretle dile getirdiklerinde bir hafifleme çöker üzerlerine.

Eva, yıllardır içinde biriken öfkenin annesinin evinden ayrılmasına sebep olduğunu fark ettiğinde derin bir acıyla yüzleşir. Bir mektup yazar; artık annesinden sevgi beklemek yerine, sevginin sorumluluğunu kendi omuzlarına alacağını, onu kaybetmeyeceğini söyler. Bu satırlarda Eva, sevginin kurbanı olmadığını, susarak, bekleyerek, içinden konuşarak çocukça bir ısrarın içine hapsolduğunu idrak eder.

Böylece kocası Viktor’un filmin başında işaret ettiği o noktaya varır: Büyümek, özlemekle yetinmek değil; hayallerini ve umutlarını taşıyabilme cesaretini gösterebilmektir. Eva, filmin sonunda acısıyla yüzleşip ondan kaçmayı bırakır; özgürleşerek büyür. Ve aslında neye ihtiyacı olduğunu nihayet anlar: Tıpkı annesi gibi, tutkuyla ve aşkla bağlanabileceği bir amaca—yalnızca ve yalnızca ona. Ve bunun yolu, Charlotte’un Chopin’nin eseri için söylediği gibi, “onunla kendi mücadeleni verip zafere ulaşmasıdır.”

Film, tüm akışı boyunca bize sessiz ama ısrarlı bir hakikati fısıldar: İnsanı içsel yalnızlığa mahkûm eden kader değildir; duygusal olarak büyümeyi erteleyen o çocukluk hâlidir. Belki de bu yüzden çağımızda bu kadar çok insan kendini yalnız sanır. Oysa yalnızlık her zaman bir ceza değildir; henüz ilişki kurmayı öğrenememiş, duyguda olgunlaşmamış ruhlara tanınmış bir bekleme süresidir.

Eleştiri, egonun eline geçtiğinde yargıya dönüşür; egodan arındığında ise aydınlatır. Ego ile kurulan eleştiri daraltır, sınırlar çizer; egodan azade olanı ise alan açar, genişletir. İlki benliği savunur, ikincisi hakiki duyguyu görünür kılar. Maalesef ki eleştirinin büyük kısmı egodan beslenir; farkındalık payına düşen ise inceliklerle donatılmış küçük bir ışıktır. Dilerim hepimizin yolu, egonun sertliğini geride bırakmış; sözüyle yaralamayan, farkındalığıyla usulca uyandıran, ışığımız olan ruhlara düşsün.

Ve farkındalık,  tıpkı bir sonat gibi kendi iç dünyasında yol alır; kimi zaman sessizce düşündürür, kimi zaman fırtına gibi duygularını açığa çıkarır. Bölümleri, onun yaşadığı sevinç, keder ve çatışmaların izlerini taşır; melodileri, ruhunun derinliklerinde verdiği mücadeleyi ve bulduğu zaferi dile getirir. Her notasıyla konuşur, her sessizliğiyle düşündürür; zamanın ötesinde bir varlık gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Ve nasıl başlarsa öyle biter; aynı özle ama artık farklı bir ruhla...

Konuk Yazar: Özüm Arda Sefer

16 Aralık 2025 Salı

 



KEDİLERE GÜZELLEME

(Minicik bir kedi yavrusu bir sanat şaheseridir. - Leonardo da Vinci)




Sokakta yanınızdan bir kedi geçtiğinde içiniz ısınmıyor mu? Hele yanınıza yaklaşıp kafasını bacaklarınıza sürdüğünde, başını okşayıp sevgi dolu sözlerle onunla konuşurken içiniz erimiyor mu? Sanırım cevabınız evettir. Bu arada aklıma Nurullah Ataç'ın bir sözü geldi. Yazmadan geçemeyeceğim. "Kedileri ille herkes sevsin demeyeceğim ama ben, kedi sevmeyenlerle anlaşamam." Ben de dediğinizi duyar gibiyim. :)

Kediler böyledir işte; siz isteyince değil, kendisi isteyince size yaklaşır ve kendini sevdirir. Kediler karakteri olan evcil hayvanlardır. Her birinin karakteri de farklıdır, tıpkı biz insanlar gibi...

Başlığa "Kedilere Güzelleme" adını koydum ama şair değilim, kediler için şiir yazayım. Ancak, ünlü şairler, kedilerine öyle güzel şiirler yazmışlar ki, bu şiirlerden söz edeceğim. Ülkemizde kedi şiirleri antolojisi hazırlanırken, çıkış noktası; Jean Burden'in "Köpek düzyazıdır, kedi şiir" iddialı sözü olmuş. 

Kitaplarını hayranlıkla okuduğumuz ünlü yazarlar kedi dostu olduklarını kitaplarına kedi adları vererek göstermişler. Sadece şair ve yazarlar mı? Ünlü ressamlar, çizerler de kedilerini tablolarında ölümsüzleştirmişler. 

Fransız şair, deneme yazarı Charles Pierre Baudelaire Le Chat (Kedi) başlıklı şiirinde, kedisini sevdiği kadına benzeterek şöyle der:

Gel, muhteşem kedi, aşk dolu kalbime;

Pençelerini geri çek, metal ve akik taşlarından yapılmış

güzel gözlerine bakmama izin ver.

...............................

Ruhumda kadınımı görüyorum. Bakışları, seninki gibi,

Sevimli bir canavar gibi, derin ve soğuk,

Bir ok gibi kesiyor ve yarıyor.

...............................

C. Baudelaire'in kedi şiirine okuduğum bir kitapta rastlamıştım. Ve bir kedi için yazılmış olan, okuduğum ilk şiirdi. Bu nedenle önceliğim oldu. :)

Dünya edebiyatında kedi dostu olarak tanıdığım ilk yazar da Mark Twain olmuştu. Twain, kedileri insanlardan daha çok severdi. Bir keresinde şöyle yazmıştı: "Tanrı'nın yarattıkları arasında kırbaçla dize gelmeyecek tek bir mahluk vardır. O da kedidir. İnsan kediyle melezlenebilseydi bu insanın hayrına olur, kediyse bu işten zararlı çıkardı." 

"Mark Twain, kedilere olan sevgisinde yalnız değildi: Mental Floss için yazan Sean Hutchison'a göre, TS Eliot, Patricia Highsmith ve Ernest Hemingway da dahil olmak üzere birçok ünlü 19. ve 20. yüzyıl Amerikalı yazar kedi beslemiş ve sevmişti."

Ayrıca, Dünya Edebiyatı'nda oldukça ünlü olan iki kitabı da unutmamak gerek; ilki, Edgar Allan Poe'nun "Kara Kedi Öyküsü", ikincisi de Honore de Balzac'ın "Top Oynayan Kedi Mağazası."

Türk Edebiyatı'nda da kedi için şiirler yazan ünlü şairlerimiz var. Kedi şiirleri antolojisi, Komşu Yayınevi'nin yayın koordinatörlerinden Saime Akat'ın derlediği şiirlerden oluşmakta. Kitapta, Necip Fazıl'dan Nazım Hikmet'e, Asaf Halet Çelebi'den Orhan Veli'ye, Behçet Necatigil'den Enis Batur'a uzanan geniş bir liste yer alır. Her şairin kedisiyle olan ilişkisi farklı. Dolayısıyla bu ilişkiyi dizelere döküş biçimleri de farklı. Örneğin; Haydar Ergülen, Mısır adlı kedisine şöyle seslenir: "İlk gözağrım benim, ilk şiirkızım, küçük aşkım, Mısır'ım." 

Kedili kitap isimlerine örnek vermek gerekirse, Kediler Krallara Bakabilir (Enis Batur), Üzgün Kediler Gazeli (Haydar Ergülen), Göçmüş Kediler Bahçesi (Bilge Karasu), Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (Zülfü Livaneli), İstanbul'da Kedi (Gündüz Vassaf), Kedi Mektupları (Oya Baydar) ilk akla gelenler...

Poe'nun kara kedisinden söz etmişken okuduğum Sunay Akın'ın "Koyu Mavi Memleket Kumaşı" adlı kitabından yeni öğrendiğim kedilerle ilgili iki bilgiyi de yazmak isterim. :)

Galatasaray Lisesi'nde okuyan Ahmet Ayetullah adlı lise öğrencisi bir dergi çıkarmaya karar verir. Çocukluğunda dinlediği bir masalın etkisiyle derginin adını "Kara Kedi" koyar. Kara Kedi 36. sayı da sona erer. Ahmet Ayetullah mezun olmuştur çünkü. Dergide sadece yazılar değil, kendi çizimleri de yer alır. Ahmet Ayetullah Tıbbiye'yi bitirdikten sonra doktor olur. İki ay sonra da vefat eder. 

"Kara Kedi"nin sayfaları arasındaki çizimlerden biri okulun logosudur. Harf devriminden önce çizdiği için logoda okulun adında yer alan "Gayn" ve "Sin" harflerini kullanır. Sin harfinin yuvarlaklığının içine de logoyu çizen Ahmet Ayetullah, dergiye ad olan bir kara kedi resmi yerleştirir. Harf devriminden sonra okulun logosunda "G" ve "S" harflerini görürüz...Ve bu logo, Ahmet Ayetullah'ın öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi'ndeki bir edebiyat dersinde kurulan spor kulübünün formalarında çıkar karşımıza. Ne var ki Galatasaray'ın logosundaki kara kedi unutulur gider zaman içinde.


Galatasaray'ın ilk logosu. (İnternet görsellerden alıntıdır.)

Resim sanatında  ressam Abidin Dino, kuyruğu dik olarak resmeder kara kediyi. Altına da "Kara kedinin resmidir" notunu düşer. 

Kediyi tuvale tuvale dört ayaklı dünyasından kopararak, duyguları ve hareketleriyle taşıyan ressam ise Louis Wain'dir. Göğüs kanseri olan karısını mutlu etmek için kedileri Peter'in insanlaştırılmış resimlerini yapan sanatçı, karısını kaybettikten sonra da bu tarz eserler yapmayı sürdürür. Ancak şizofreni hastalığına yakalanır. 1939 yılında Napsbury Hastanesi'ne yatırılan Wain, ölene dek kedi resimleri yapmayı sürdürür. Bugün hala Louis Wain'in kedi resimleri, şizofrenin evreleri ve bu hastalığın daha iyi anlaşılması konusunda tıp bilimine hizmet etmeye devam etmektedir. 



Karısının ölümünden günler önce, çizimi 11 gün süren 150 karelik Bir Kedinin Noel Partisi(A Kitten's Christmas Party) serisi gazeteye basıldı.


"Kediyi kendine mal etmişti. Bir kedi stili, bir kedi topluluğu, koca bir kedi dünyası icat etti. Louis Wain'in kedileri gibi görünmeyen ve onlar gibi yaşamayan İngiliz kedileri kendilerinden utanırdı." Bilim kurgu yazarı HG Wells, 20. yüzyılın başında insanların kediler hakkındaki algılarını değiştirmesiyle ünlü İngiliz sanatçı, ressam, grafiker Louis Wain hakkında bunları söylüyor.



O yumuşak tüylü, pembe, beyaz, siyah, sarı, gri patili dostlarımız yapılan son araştırmalara göre, insanın duygu durumlarını hissedebiliyorlarmış. Evinde olmasa da sokakta kedi besleyen, onları okşayıp seven insanlara ne mutlu...İnsanlardan aldıkları (üstlendikleri) negatif enerjiyi sıcak ocak başında uyuyarak atıyorlarmış. Bu nedenle çok uyuyan kedilere kızmak yerine evdeki negatif enerjiyi azaltın ki kedilerin yükü hafiflesin...

Şair Turgut Uyar'ın çok bilinen bir sözü vardır; "Keşke bir şiir okumuş, bir kedi sevmiş olsaydınız. Belki bu kadar kirletmezdiniz dünyayı" diye. Bir şiir değil, onlarca şiir okudum. Bir kedi değil onlarca kedi sevdim, seviyorum. İzmir'deki evinde mutlu, mesut yaşayan Sofie ve Rüya, Samsun'daki bahçeli evinde hem özgürlüğün tadını çıkaran hem de mırlayarak evde tırmanmadık yer bırakmayan cana yakın Karabiber ve Mesti, kendisini pek sevdirmeyen ama her gittiğimde beni kapıda karşılayan pamuk topu Lucie sevdiğim, yumuşacık tüylerine dokunduğum kedilerden sadece beş tanesi. İyi ki varlar...Onların sevgisi sayesinde dünyayı kirletenlerden olmadığımı biliyorum. Ya siz?


Yararlandığım Kaynaklar:

(*) Şiir, fleursdumal. org'dan kısaltılarak alındı.

(**) smithsonianmag.com

(***) artfulliving.com.tr

(****) Sunay Akın, Koyu Mavi Memleket Kumaşı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ocak 2025.

(*****) bbc.com/turkce (Wain'e ait iki resim alındı.)



13 Aralık 2025 Cumartesi

 


MAYMUNLARI İDAM ETTİREN PADİŞAH




Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu, II. Selim'in oğlu olan Sultan Murat, III. Murat olarak 1574 yılında yirmi sekiz yaşındayken tahta çıktı. 1595'e kadar yirmi bir yıl padişahlık yapan III. Murat döneminde, hiç unutulmayan ve dedikodulara yol açan gülünç bir olay meydana geldi; maymunlar idam edildi. Komik ama gerçek!

O dönmede, korsan kadırgalarında maymun beslendiği anlatılır. Kadırganın direklerine tırmanan maymunlar, açık denizlerde, ufuklarda bir tekne göründüğü zaman çırpınarak bağırırlarmış. Maymunların bu bağırışlarıyla kaptanları uyarmış olurlarmış. Kaptanlar da tayfaları toplayarak savaş hazırlıklarına girişirlermiş. Maymunlar sayesinde düşman bir gemiye hazırlıksız yakalanmazlarmış. Bu nedenle kaptanlar maymunları severmiş, kadırgalarında bir iki maymun olmasını isterlermiş.

İyi de kaptanlar maymunları nereden bulacaklardı? Akdeniz kıyılarında maymun bulunmaz. Maymunlar ancak Afrika'nın tropikal bölgelerinden ve Hindistan'dan getirilirmiş. Teknelerin yolu da oralara hiç düşmezmiş.

O dönemde İstanbul'da Galata ve Azapkapı çarşılarında kafesler içinde maymun satışları oldukça yoğunmuş. Korsanlar maymunları buradan satın alırlarmış. Ama bu çarşı ve pazarlarda, maymunların cinsel organlarını sarkıta sarkıta dolaşmaları tutucu çevrelerde rahatsızlık yaratmış. Hani bu hayvandır dememişler. Ünlü bir hoca da ailelerin duyduğu bu rahatsızlığı ve tepkileri Padişah III. Murat'a iletmiş. Padişah da genel ahlakın korunması için maymun satışlarının yasaklanmasını ve kafeslerdeki maymunların da yok edilmesi için ferman çıkarmış.

Maymun satan dükkanlar kapatılmış ve bu ahlak düşmanı maymunların da boyunlarına ip geçirilmiş ve her biri Haliç kıyılarındaki ağaçlara asılmış. Maymunlar ağaçların dallarında çırpına çırpına can vermişler. (1)

Başka bir kaynakta padişaha halkın maymunlardan rahatsızlığını ileten ünlü hocanın adının Abdülkerim Efendi olduğu yazılır. Maymunların idamından sonra da bu hocaya "maymunkeş" lakabı verilir. Tarihçiler, Maymunkeş Abdülkerim Efendi öldüğünde birçok hayvansever İstanbullu'nun kutlamalar yaptığından bahseder. Yine tarihçiler, maymunların idam edildiği günü "İstanbul'da dalında maymun sallanmayan tek bir ağaç kalmadı" diye anlatır. (2)


Kaynaklar:

(1) Hıfzı Topuz, Şanlı Kanlı Yıllar-Osmanlı'da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi. Remzi Kitabevi, 3. Basım, (s: 124-125)

(2) Reşat Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar. DK.

Görsel: Tarih Tarih Facebook topluluk sayfasından alındı.



26 Kasım 2025 Çarşamba

 



DÜNYACA ÜNLÜ İRAN HALILARININ TARİHÇESİ




İran halıcılığı, dünya üzerindeki en eski dokuma geleneklerinden biridir. Arkeolojik bulgular, halıcılığın bu topraklarda binlerce yıl öncesine dayandığını gösteriyor. Tarihsel kaynaklar, Ahamenişler döneminde halının saray eşyası olarak kullanıldığını ortaya koyar. Bu dönemlerde halılar sadece zemin örtüsü olarak değil, güç ve prestijin sembolü olarak da kabul edilmiştir.

Safeviler dönemi, İran halıcılığının teknik ve sanatsal açıdan en çok geliştiği zaman dilimidir. Isfahan, Tebriz ve Kaşan gibi şehirlerde kurulan saray atölyeleri sayesinde halılar estetik bir nesneye dönüştü. Avrupa'daki müzelerde sergilenen pek çok klasik İran halısı, bu döneme aittir. Bu örnekler, dönemin halı sanatının detaycılığını ve işçilik kalitesini doğrudan gösterir.

19. yüzyıl ile birlikte İran halıcılığı ihracata yönelik üretime adapte oldu. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerden gelen talepler doğrultusunda desenlerde ve renklerde değişimler yaşandı. Bu dönemde bazı geleneksel motifler basitleştirilmiş olsa da el işçiliği korunmaya devam etti. Modern dönemde İran halıları hem iç pazarda hem de uluslararası arenada değerini korumaktadır.

Geleneksel İran Halı Motifleri ve Anlamları

İran halılarındaki motifler sadece görsel bir süsleme unsuru değildir, aynı zamanda belirli kültürel kodları taşır. Her motifin, üretildiği coğrafyaya ve döneme göre farklı bir anlamı bulunur.













Kaynak: ogretmenlerhali.com

Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


15 Kasım 2025 Cumartesi

 


TARİHİ DEĞİŞTİREN BOŞANMA

Henry Nelson O'Neill'in "Kraliçe Catherine'in Yargılanması" adlı tablosu. Aragonlu Catherine'in Kral 8. Henry ile evliliğini savunmak için mahkemeye çıktığı anı tasvir ediyor. (www.bbc.com)


Tarihte, ülkesinin çıkarlarını düşünerek ittifak arayışına giren kral ve kraliçelerin sevmeden, aşık olmadan başka ülkelerin prens ya da prensesleri ile yaptıkları evlilikler bilinmektedir. Yapılan bu tür evlilikleri bozmak ise iki ülke arasında kaos ve çatışmaya da dönüşebilirdi, ki tarihte bunun örnekleri vardır. Ama tarihte boşanmada öyle bir örnek var ki, bir daha eşi benzeri görülmemiştir. İngiltere Kralı 8. Henry'nin boşanmasından söz ediyorum. 8. Henry'nin Aragonlu Catherine'den boşanması, tarihi değiştirmiştir diye yazar tarihçiler.

İngiltere Kralı 8. Henry, 16. yüzyılda İngiltere Kilisesini, Katolik Kilisesinden ayırmaya karar vermişti. Bu karar Avrupa tarihindeki en dramatik dini ve siyasi dönüşümlerden birinin sembolü haline geldi.

Anglikan Kilisesinin Roma'dan ayrılmasının öyküsü aslında 8. Henry'nin öyküsüdür.

İngiltere'yi 38 yıl boyunca (1509 - 1547) yöneten Henry, tam altı kez evlendi. Ama öncelikle  Kraliçe olan eşi Aragonlu Catherine'den boşanması gerekiyordu. Aragonlu Kraliçeden bir kızı olmuştu; geleceğin kraliçesi I. Mary. Kraliçe Catherine, erkek çocuklarına hamileyken üst üste düşük yapınca, 8. Henry, tahta geçecek olan bir erkek çocuk (veliaht) istediğinden kraliçeden boşanmak için Roma'ya gitti.

Papa 7. Clement, Henry'nin Catherine ile evlenmesine izin veren papalık ruhsatını geçersiz ilan etmek istemedi. Bu ruhsat Vatikan'a önemli bir mali gelir getirmişti. Ayrıca Kraliçe Catherine, Kutsal Roma İmparatorluğu hükümdarı 5. Charles'in teyzesiydi. Papa, Avrupa'daki en güçlü müttefikini üzecek bir karar alacak kadar güçlü değildi. Ve boşanmaya izin vermedi.

Böylece, İngiltere'nin Vatikan'dan ayrılması ve bağımsız bir İngiltere Kilisesi'nin doğmasıyla sonuçlanacak kriz başladı. Henry'nin Anne Boleyn ile aşkı uğruna Catherine'den boşanabilmek için attığı adımlar Avrupa'da yalnızca dinin değil siyaset tarihinin de çehresini değiştirdi.

Yaklaşık üç yıl boyunca İngiliz siyasetindeki kafa karışıklığına son veren Thomas Cromwell oldu. Cromwell 1532'de Kral Konseyi'nin kontrolünü üstlendi ve bu görevi sekiz yıl boyunca sürdürdü.

Anglikan Kilisesi'ni Roma'dan ayırarak "Tanrı'nın yeryüzündeki vekili " olarak doğrudan kralın otoritesine tabi, ulusal bir din kurumu haline getirmeye karar verdi. Ocak 1533'te de Kral 8. Henry, Anne Boleyn ile evlendi. Bu evlilikten, gelecekte ülkeyi yönetecek olan bir prenses doğdu; I. Elizabeth.

Papa 7. Clement buna kralı aforoz ederek karşılık verdi ama bu kararı İngiltere'de yankı bulmadı. 1534 yılında Henry, İngiltere Kralını "Anglikan Kilisesi'nin Yüce Başı" ilan eden ve böylece Vatikan'dan bağımsız Anglikan Kilisesi'ni kuran yasayı onayladı.

Ayrılık sadece dini bir eylem değil, ülkedeki güç dengesini değiştiren siyasi bir devrimdi. 8. Henry, Katolik manastırlarının mülklerine el koyarak Avrupa'nın en zengin hükümdarlarından biri oldu. Ayrıca, daha sonra İngiltere'de Protestanlığın yükselişine zemin hazırlayacak bir dizi dini ve idari reform başlattı.

Henry'nin Anne Boleyn ile evliliği kendisine ne mutluluk ne de bir erkek varis getirdi. Üç yıllık evliliğin ardından Boleyn'i ihanet ve zina ile suçladı ve 1536'da idamını emretti. 

Anne Boleyn'in idamından birkaç ay sonra Jane Seymour ile evlendi. Beklediği erkek varisi Jane doğurdu; Prens Edward. Jane Seymour'un ölümünden sonra üç kez daha evlenen 8. Henry, 28 Ocak 1547'de 56 yaşında öldü. "En sevdiğim eşim" dediği Jane Seymour'un yanına gömüldü.


Not: www.bbc.com/turkce'den tarafımdan derlendi.

              


2 Kasım 2025 Pazar

 



NE GİYİNDİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ?

KUMAŞ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?



İlkel insandan bu yana insanoğlu kimi zaman soğuktan ve sıcaktan korunmak için, kimi zamanda ahlaki değerlerden (utanma) ötürü vücudunu ya tümden, ya da bir kısmını örtmek amacıyla giyinir. Yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen bulgulara  göre erkekler ve kadınlar son buzul çağından sonra giyinmeye başladılar. Ancak bugün hala avcılık toplayıcılık yapan bazı kabileler çıplak olarak yaşamaya devam ediyor. Bazı antropologlara göre bu durum, giyinmenin hayatta kalma açısından zorunlu olmadığını gösteriyor.

Modern insan ise, teknolojiden yararlanarak yaşadığı yerin iklim koşullarına uygun olarak kumaşlar üretip, giysiler dikmeye başladı. Yani teknoloji sayesinde oralara uyum sağladılar: Kutup bölgelerinde, sıcak ve kuru çöllerde, yağmur ormanlarında yaşayan insanlar gibi.

Teknolojik gelişmelerden öncesi ve sonrasında kumaşların nasıl üretildiğini ve bunların ne tür giysilere dönüştüğünü hiç merak ettiniz mi? Ben merak ettim; çünkü aldığım giysinin mutlaka etiketine bakarım ve hangi maddeden üretildiğine göre satın alırım veya almam. 

Günümüzde birçok kumaş çeşidi bulunmaktadır. Kumaşlar geniş bir skalaya sahiptir. Bu yüzden onlarca çeşidi bulunur ve her biri farklı bir özellik taşır: Yumuşak dokulu kumaşlar, kırışmayan kumaşlar gibi.

KUMAŞ ÇEŞİTLERİ

1- Keten Kumaş: Keten bitkisinin liflerinden üretilmekte olan bu tür doğal bir kumaş türüdür. Keten kumaş genellikle yaz aylarında kullanılır. Bunun nedeni ise; hafif, ince ve nefes alabilen bir yapıya sahip olmasıdır.

2- Pamuklu Kumaş: Pamuk bitkisinin liflerinden üretilen doğal bir kumaş türüdür. Yapısı gereği yumuşak ve nefes alan bir tür olması nedeniyle tercih edilir.

3- Yünlü Kumaş: Koyun, keçi ve diğer hayvanların yünlerinden elde edilen doğal bir yapıya sahiptir. Yünlü kumaşların kalınlığından dolayı kış aylarında tercih edilir.

4- İpek Kumaş: İpek böceklerinin koza adlı özel bir tür salgısı vardır. Bu salgının işlenmesi sayesinde ortaya çıkan kumaşlar doğal kumaşlardır. İpek kumaşlar ince, parlak ve pürüzsüz bir dokuya sahiptir. 

5- Kaşmir Kumaş: Kaşmir keçilerinin alt kısımlarında bulunan ince ve yumuşak tüylerden elde edilen lüks bir kumaş türüdür. Bu kumaş türü sıcaklığı, yumuşaklığı ve hafif yapıda olmasıyla bilinir.

6- Akrilik Kumaş: Sentetik elyaf türlerinden biri olan bu kumaş türü akrilik liflerinden elde edilir. Akrilik kumaş dayanıklılığı ve hafifliğiyle öne çıkmaktadır.

7- Lateks Kumaş: Doğal ve sentetik lateks adı verilen elastik bir malzemeden üretilen esnek bir kumaş türüdür. Lateks kumaşın öne çıkan özellikleri; dayanıklılığı, esnekliği ve sıvı direncinin fazla oluşudur.

8- Naylon Kumaş: Sentetik bir polimer olan naylon liflerinden bu kumaş dayanıklı ve hafiftir. Naylon kumaşların sıvı direnci ve dayanıklılığı yüksektir.

9- Polyester Kumaş: Sentetik polimer liflerinden üretilen polyester kumaş dayanıklı, hafif ve ekonomik bir kumaş türüdür. Polyester içerdiği malzemelerden dolayı esnek bir yapıya sahiptir. Bu sayede hareket özgürlüğünü artırır.

10- Saten Kumaş: Parlak ve pürüzsüz dokuya sahip olan bu kumaş türü genellikle şıklığa ve lüks görünüme önem verenlerin tercih ettiği bir kumaş türüdür. İpek saten, modern saten ve pamuk saten olmak üzere üç türü vardır.

11- Angora Kumaş: Angora (Ankara) tavşanlarının tüylerinden elde edilen bir tür lüks kumaştır. Bu kumaş yumuşaklığı, hafifliği ve sıcak tutma özelliği ile bilinir. Angora kumaşı genellikle soğuk havalarda tercih edilir. (1)

12- Modal Kumaş: Modal kumaş, kayın ağacından elde edilen bir kumaş türüdür. Buna bağlı olarak içerisinde yüksek oranda selüloz bulunmaktadır. Modal kumaş içeriği tamamen doğal olduğu için çok fazla tercih edilmektedir. (2)

13- Viskos/Viskon Kumaş: Viskoz adı verilen maddeden imal edilen kumaşlar, kayın ağacı hammaddesinden üretiliyor. Sıvı formda işlenerek life dönüştürülen ağaç selülozu son üründe pamuksu bir doku halini alıyor. Pamuk, yün veya ipek gibi tamamen doğal kabul edemeyeceğiniz viskon kumaşları, polyester gibi tam sentetik olarak da sınıflandıramazsınız. Yarı sentetik olan bu kumaşların hammaddesi kayın ağaçları olsa da selülozun viskoz içeriğine ve viskon liflere dönüşme sürecinde sentetik ve kimyasal işlemler devreye giriyor. (3)

14- Polyamid Kumaş: Polyamid kumaş, sentetik polimerlerden elde edilen bir tekstil ürünüdür. En bilinen polyamid türü naylondur ve 1930'lu yıllarda Du Pont tarafından geliştirilmiştir. Polyamid kumaş, petrol türevi kimyasalların bir dizi kimyasal işlemden geçirilmesiyle elde edilen uzun zincirli polimerlerden oluşur. Bu kumaşlar, doğasında esnek ve dayanıklı olmalarıyla tekstil endüstrisinde önemli bir yere sahiptir. Polyamid kumaşlar, nemi emme kapasitelerinin düşük olması, çabuk kuruması nedeniyle, özellikle spor giyim, iç çamaşırı, çorap ve dış giyim gibi ürünlerde yaygın olarak kullanılırlar. (4)

15- Muslin Kumaş: Muslin, düz dokuma bir pamuklu kumaş türüdür. Çok şeffaf ince dokumalardan kaba dokumalara kadar birçok farklı kalınlıkta üretilirler. Genellikle düz renktir. Adını ilk üretildiği yer olan Irak'taki  Musul şehrinden alır. Arapçada Musullu/Musul işi anlamına gelen musuli sözcüğünden türemiştir. 

Erken dönem muslinler, özellikle Bangladeş'te olağandışı narinlikte elde eğrilmiş ipliklerle dokunan kumaşlar, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'ya sıklıkla ihraç edilmekteydi. 2013 yılında, Bangladeş'teki geleneksel Jamdani muslini dokuma sanatı, UNESCO tarafından İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Kültürel Mirasının Başyapıtları listesine dahil edilmiştir.

İnce iş keten muslin, başta sindon adıyla bilinmekteydi. İpekten dokunanına şifon, kalınına ipek muslin ya da mermerşahi denir.

Aşağıda,1789 Fransız İhtilali sonrasında idam edilen Fransa Kraliçesi Marie Antoinette'in 1783 yılında yapılmış "Muslin" adlı tablosu görülmektedir. (5)



 

Kaynaklar:

(1) https://cengizinler.com/blog/kumas-turleri

(2) www.trendyol.com

(3) lcv.com

(4) batmaztekstil.com.tr

(5) tr.wikipedia.org