9 Haziran 2026 Salı

 



BOTAN VADİSİ MİLLİ PARKI / SİİRT




Doğu Anadolu gezimin en güzel yanlarından biri doğal güzelliğine hayran kaldığım Botan Vadisi Milli Parkı'nı görmek, Botan Çayı'nda tekne turu yapmak oldu. Ayrıca, Anadolu'nun zengin kültür mozaiğinden bir zenginliği yerinde görmek ve o kültürü yaşayanlarla sohbet etmek, sorduğum sorulara karşılık aldığım cevaplarla yöre kültürünü tanımış, bir süreliğine de olsa yaşayan kültürü paylaşmış oldum. Mustafa Kemal Atatürk'ün kültüre ilişkin söylediği şu  sözü kulağıma küpedir; "Kültür, insanın sahip olduğu değil, insanın içselleştirdiği ve paylaştığı şeydir." Tam da bu nedenle, farklı kültürleri tanımak ve kucaklamak, empatiyi geliştirir, önyargıları yıkar ve evrensel bir bakış açısı kazanmamızı sağlar diye düşünüyorum.

2019 yılında milli park ilan edilen Botan Vadisi, tarihinden çok doğal güzellikleri ve vadide yetişen endemik bitkileriyle ünlü. Ülkemin her bir yanı ayrı güzel, adeta bir cennet. Ülkemizde bulunan çoğu milli parkları gezdim, gördüm. Hem ulaşım kolaylığı hem de doğal güzellik bakımından Botan Vadisi Milli Parkı'nı ilk sıraya yerleştirdim.

Botan Vadisi Milli Parkı Siirt merkeze 25 km uzaklıkta. Siirt-Şırnak karayolundan varmak çok kolay. Siirt, Mezopotamya'nın giriş kapısı olduğundan hava çok sıcak oluyor. Bu nedenle milli parkı gezmek için en güzel zamanlar ilkbahar ve sonbahar aylarıdır. Endemik bitkileri görmek istiyorsanız Nisan ve Mayıs ayları ideal zaman.







Botan Vadisi'nin en ilgi çeken yerlerinden birisi Rasıl Hacar Tepesi ve orada bulunan kireç taşlarının oyulmasıyla Milattan önceki yıllarda oluşan ve barınma amçlı kullanılan iki oda bir salondan oluşan çok geniş Taşbaşı Mağarası'dır. Mağaranın hemen yanında dikine yükselen ve atlama taşı denilen bir kaya bloğu da bulunmaktadır. Mağaranın az ilerisinde ise Delikli Taş bulunmaktadır. Bu tepeden Botan Vadisi'ni tüm güzelliği ile izleyebildim. Bol bol fotoğraf çektim. Bu tepede yamaç paraşütü de yapılıyormuş.





Dicle Nehri'ninen önemli kolu olan Botan Çayı, Botan adı verilen tarihsel bir bölge olan;  Şırnak, Siirt, Mardin'in doğusu ve Batman bölgesini kapsıyor. Adını geçmişteki Botan Beyliği'nden almıştır. Bölgede bulunan Batman ili de adını Botan'dan alır. Ayrıca Sokrates'in öğrencisi Ksenofon M.Ö. 400 yılında yazdığı Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adlı eserinde Botan Çayı'ndan oldukça fazla bahsetmiştir. 




Botan Beyliği (1338-1855)

Botan Beyliği (veya Botan Emirliği), 1338 ile 1855 yılları arasında günümüz Türkiye'sinin Güneydoğu Anadolu (Şırnak, Siirt, Batman) ve Irak'ın Kuzey bölgelerinde hüküm sürmüş güçlü bir Kürt beyliğidir. Tarihi merkezi, Dicle Nehri kıyısındaki stratejik konumuyla Cizre'dir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde özerk bir yapıya sahip olmuş, merkeze bağlı ancak kendi içişlerinde bağımsız bir emirlik olarak varlığını sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkeziyetçilik politikaları ve Tanzimat Fermanı ile birlikte, bu tarz özerk yapıların ortadan kaldırılmasının gerekliliği üzerine 1855 yılında Botan Beyliği, Osmanlı yönetimi tarafından feshedilerek doğrudan merkeze bağlanmıştır.

Anabasis Yolu, M.Ö. 401 yılında Pers prensi Kyros'un tahtı ele geçirmek için topladığı Yunan paralı askerlerinin (onbinler), Kunaksa Savaşı'nı kaybettikten sonra Babil yakınlarından başlayıp Siirt üzerinden Doğu Anadolu'yu geçerek Trabzon (Karadeniz) sahiline ulaştığı tarihi kaçış rotasıdır.

Ksenofon'un yazdığı Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) eserinde Yunan ordusunun dönüş yolunda karşılaştığı ve ve geçmekte çok zorlandığı debisi fazla olan Botan Çayı Kentrites adıyla anılır.

Perslere karşı savaşan ve komutanları öldüğü için ülkelerine dönmeye çalışan Yunan paralı askerleri, dağlık Kardukya (Karduchi) bölgesinden geçerken Botan Nehri (o zamanlar nehirmiş) ile karşılaşırlar. Nehrin  bir tarafında düşman kabileler, diğer tarafında ise Pers süvarileri onları beklemektedir. Ordunun nehri zorlu geçişi ve yaşadıkları bu gerilim Ksenofon tarafından detaylıca tasvir edilir. (DergiPark, 31 Ocak 2024, Sayı:79)

Eser, Anadolu'nun antik çağ coğrafyasına ve yerel halklarına ışık tutması bakımından büyük bir tarihi öneme sahiptir. (Vikipedia)

Botan bölgesini gezerken aklımda, ezberimde olan Ahmed Arif'in "ANADOLU" şiirinin ilk dörtlüğü vardı:

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?


Not: Anadolu'yu tanımak için gezip görmeye devam...








Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



3 Haziran 2026 Çarşamba

 



"VADİDEKİ GÜZEL ŞEHİR; BİTLİS




"Seyahat etmek, önyargıyı, bağnazlığı ve dar görüşlülüğü öldürür" der Mark Twain. Dolayısıyla seyahat etmeye devam ederek, güzel ülkemin fazlaca bilinmeyen, tanınmayan ilçe ve köylerine dar ve engebeli yollardan geçerek, yemyeşil ovalar ve başı karlı dağları seyrederek Bitlis'e ulaştık. Bitlis adının Büyük İskender'in komutanlarından biri olan "Bedlis"ten geldiği söylenmektedir.



Tarihi:

Bitlis, vadi içinde kurulduğundan "Vadideki Güzel Şehir" diye anılır. Bitlis, M.Ö. 400 yıllarında Urartuların yerleşim alanıydı. Daha sonra sırasıyla Asurlular, Medler, Persler ve Bizans yönetiminde kaldı. 13. yüzyılda Eyyübiler, Harzemşahlar ve Moğolların saldırısına uğrayan Bitlis, 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı egemenliğine girdi.Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre Çarlık Rusya'nın işgali altında kalan Bitlis, Cumhuriyetin ilanından sonra il yapıldı.



Bitlis'te  Büyük İskender Hangi Adla Anılır?

Rehberimizin anlattığına göre, Bitlis'te ve bölge halkına Makedonya Kralı Büyük İskender  kimdir diye sorarsanız, kimse bilmez bu adı. Çünkü Büyük İskender "İskender'i Zülkarneyn" olarak anılır ve bilinir. Bunun nedeni şöyle açıklanmaktadır: Halk hikayelerinde anlatılagelen ve Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yazılanlara göre, Makedonyalı Büyük İskender ile Kur'an-ı Kerim'de adı geçen  hükümdar Zülkarneyn'in aynı kişi olduğu kabul edilir. Bu nedenle İskender, dini ve mistik bir kişilik kazanarak bu isimle anılır. Şerefname'nin yazarı Sultan Şerefeddin yazdığı Farsça kitabında İskender için iki boynuzlu İskender diye söz eder.Çünkü İskender'in alnında boynuz şeklinde iki et parçası vardı.  

Bitlis merkezinde ilk durağımız, Bitlis Kalesi idi. Kaleden şehir merkezini, Bitlis Çayı'nın dingin akışını izleyerek tarihi Bitlis çarşısına doğru ilerledik. Bitlis çayı, Doğu Anadolu'yu, Güneydoğu'ya bağlar, Botan çayı ile birleştikten sonra Dicle Nehri'ne katılır. Bitlis vadisi ise bölge coğrafyasının zorlu yapısına rağmen tarih boyunca önemli bir ulaşım rotası olmuştur.

Bitlis Kalesi:



Şehrin merkezinde dik bir vadi üstünde yükselen kalenin Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından komutanı Bedlis'e yaptırdığı rivayet edilir. Kale çıkılması zor ve sarp bir tepe üzerinde yapıldığından çevresinde savunma hendeği yoktur. Kalenin yapımı ile ilgili söylenegelen bir de efsanesi vardır. Şöyle ki; Büyük İskender, komutanı Bedlis'e "Buraya öyle bir kale inşa et ki, kuşatılsa bile hiçbir kral, hiçbir ordu bu kaleyi fethedemesin. Bedlis, kalenin inşaatını bitirdikten sonra, İskender kaleyi kuşatır ama alamaz, geri çekilir. Sonrasında komutan Bedlis, kaleden çıkarak kalenin anahtarını İskender'e verir. İskender de Bedlis'i  bölgeye vali yapar.





İhlasiye Medresesi:




Bitlis'te bulunan medreseler, dönemin eğitim, öğretim ve kültür hizmetlerini yürüten önemli kurumlardır. İhsaniye Medresesi, Bitlis il merkezinde bulunmaktadır. Medrese, V. Şerefhan'ın yazmış olduğu Şerefname eserindeki bilgilere göre 1589 yılında kendisi tarafından yaptırılmıştır. Klasik Selçuklu mimarisinin tüm özelliklerini taşımakta olup bahçesinde ziyaretgah olarak kullanılan türbeler vardır. Medrese, dikdörtgen planlı, düz damlı ve kubbesizdir. Köşelerde kulelerle desteklenmiştir. 


Şerefhan Kümbeti:


           

Kümbet, sekizgen bir plana sahip olup piramidal şeklinde bir külah ile örtülüdür. Yapımında düzgün kesme taş kullanılan kümbet, Selçuklu döneminin önemli kümbetlerden biridir.

Genellikle halk arasında kümbet ile türbe karıştırılır. Kısaca çatı yapısı konik şeklinde külah ve iki katlı olanlar kümbet, çatısı kubbeli ve genellikle tek katlı olanlar türbe olarak adlandırılır.Kümbetler daha çok Selçuklu dönemine ait karakteristik yapılardır. Türbeler ise daha çok Osmanlı döneminde yaygınlaşmıştır. 

Efsel Ağa (Apsal Ağa) Köprüsü:



Bu taş köprü, Bitlis Kalesi ile şehir merkezi arasındaki bağlantıyı sağlar. Tek kemerli olan taş köprünün 1690-1691 yıllarında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Köprü Osmanlı dönemi izlerini taşımaktadır. Bitlis'te yürütülen "Dere Islah Projesi" kapsamında çevresindeki binalar yıkılarak köprü restore ediliştir.

Bitlis Ulu Camii:



Malazgirt Savaşı'ndan sonra Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı olarak Bitlis'te kurulan Dilmaçoğlu Atabeyliği zamanında yapılmış, 1150 tarihinde Dilmaçoğlu Fahreddin Devlet Şah zamanında yapılmıştır. Doğu-Batı doğrultusunda yapılan bu caminin kıble duvarında birbirine paralel üç nef ile mihrap üstünde bir kubbe bulunmaktadır. Bu kubbe, dışarıdan silindirik bir tambur üstüne oturmakta ve konik bir çatı ile örtülmüştür. Bitlis Ulu Camii, Selçuklu mimarisinin en eski ve en önemli örneklerinden biridir. Birçok deprem geçiren camii, 1441 yılında büyük bir yangına maruz kalmış ve onarılmıştır.



Şerefiye Camii Ve Külliyesi:

Külliye, Bitlis şehir merkezinde Kışla ve Hasor derelerinin birleştiği yerde kurulmuştur. Kitabeye göre Bitlis Emiri IV. Şerefhan tarafından 1529 yılında yaptırılan külliye; camii, medrese, türbe, imaret ve hamamdan oluşmaktadır. Şerefiye Cami'sinin doğu cephesindeki taş işçiliği ve geometrik motifler yapının en dikkat çekici detaylarındandır. Güney cephesinde yer alan beş kenarlı mihrap çıkıntısı ve yarım piramidal külahı ile öne çıkar.

Bitlis'te Beş Minare Türküsünün Hikayesi:

I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu'yu işgal eden Rus ordusu, Bitlis'te büyük bir yıkım ve katliam yapar. Savaş bittikten sonra gurbette olan baba, memleketinin durumunu öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bitlis'e giden oğlu, şehrin harap olmuş halini geri dönerek babasına anlatır. Der ki; "Şehirde hayata dair hiçbir iz yok, sadece beş tane minare ayakta kalmış." Bu sözler üzerine yıkılan baba diz çöker ve oğlunu yanına çağırarak gözyaşları içinde o ünlü ağıdı yakar; "Bitlis'te beş minare, beri gel oğlan beri gel..."


Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


21 Mayıs 2026 Perşembe

 



FIRAT HAVZASI'NDAN BOTAN HAVZASI'NA TARİHİ VE KÜLTÜREL BİR YOLCULUĞUN İLK AYAĞI; MUŞ, BİNGÖL, HİZAN (BİTLİS) 



Gezmeyi, görmeyi, değişik kültürleri tanımayı, farklı coğrafyalarda seyehat etmeyi seven biri olarak, Mahatma Gandhi'nin şu sözüne katılıyorum; "Farklı dillere, farklı dinlere, farklı ten renklerine sahip olsak da hepimiz insanlık bahçesinin birer çiçeğiyiz." Ve ufkumu, farklı kültürleri tanıyarak genişletmek için dört tam gün sürecek olan Bingöl, Muş, Bitlis, Tatvan ve Botan (Siirt, Batman) turuna katıldım. Tur programı, daha önce tur yapılmayan yerleri kapsayan özel bir turdu. Muş'a gitmek üzere Esenboğa Havalimanından havalanan uçağımız, Muş Sultan Alparslan Havalimanı'na bir saat on beş dakikada indi. Uçak inişe geçmek üzere alçaldığında, yemyeşil Muş ovasını ve başı karlı heybetli dağları görünce şaşırdım diyebilirim. Çünkü böylesine baskın bir yeşillik beklemiyordum. Daha havada iken Muş'un yeşiliğini sevdim diyebilirim. Muş ovası, tektonik bir çöküntü ovası olup Türkiye'nin en büyük üçüncü ovasıdır. Ova, Güneydoğu Toros Dağları'nın uzantıları olan yüksek dağlarla çevrilidir. Bu dağların en önemlisi Karaçavuş Dağları ve Kurtik Dağlarıdır (2645 metre).



Muş il alanı Fırat Havzası içinde yer almakta ve Murat Nehri ile Karasu Nehirleri il topraklarını ve ovayı sulamaktadır. 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu  Sultanı Alparslan'ın Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen'i yenip Anadolu kapılarını Türklere açan Malazgirt Savaşı'nın yapıldığı Malazgirt Ovası da Muş'tadır. Muş Ovası, alüvyonlarla kaplı verimli toprakları ve mikro klima özellikleri sayesinde geniş bir tarım yelpazesine sahip olup başta mercimek ve nohut başta olmak üzere buğday, arpa, kavun, karpuz, şeker pancarı, tütün yetiştrilmektedir. Hayvancılığın gelişmesine bağlı olarak da yem bitkileri  de (yonca, korunga, fiğ) yetiştirilmektedir. Ayrıca Muş lalesi de ünlüymüş ama Muş ilinin merkezinde gördüğüm heykelinin dışında zamanı olmasına rağmen canlısını göremedim.

Tarihi Murat Köprüsü

722 km uzunluğuyla Ülkemizin en uzun nehirlerinden biri olan Murat Nehri'nin antik çağlardaki adı Urartu tabletlerinde geçen Arsiani'dir. Murat Nehri, Ağrı, Muş, Bingöl'den geçerek Elazığ yakınlarında Karasu ile birleşerek Fırat adını alır. Murat Nehri üzerinde bulunan Tarihi Murat Köprüsü, Muş il merkezine 15 km uzaklıktadır. Köprünün ilk yapılış tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. 13. yüzyılda Selçuklular döneminde yapıldığı bilinmekte olup, köprüde bulunan mermer üzerinde yazılan 1871 tarihli kitabeden Osmanlı döneminde köprünün restore edildiği saptanmıştır. 143 metre uzunluğunda, 5 metre genişliğinde olan köprü, toplam 12 gözlüdür. Köprü, günümüzde aktif olarak kullanılmaktadır. Halk arasında köprü ile ilgili birkaç efsane söylenegelmektedir.




Muş ilini panoramik görüntüledikten sonra  merkezde bulunan Ulu Camiyi gezdik. Muş Merkez Ulu Camii, 16. yüzyıl Osmanlı mimarisinin örneklerinden biri olup tarihi dokusu, sade yapısı ile şehrin en eski kültür varlıkları arasında yer almaktadır. Caminin üzerinde orijinal bir inşa kitabesi bulunmamaktadır. Ancak Bitlis Salnamesi'ne göre 1571 yılında yaptırılmıştır. 




Muş'tan sonra Hizan ve Solhan'a doğru yol aldık.

Bingöl

Bilinen en eski tarihi adı Çapakçur olan Bingöl adı, bölgedeki dağların üzerinde bulunan yüzlerce (kaynaklara göre binlerce) buzul gölünden esinlenilerek 1945 yılında verilmiştir. Bingöl ilinin çevresi Bingöl ve Şerafettin dağlarıyla çevrilidir. Bingöl genelinde arıların nektar topladığı 1700'e yakın bitki çeşidi bulunduğundan arıcılık çok gelişmiştir. Bingöl çevresindeki yaylalara her yıl altmış bin kovan konulduğu bilinmektedir. Bingöl balı, yüksek yaylalardaki zengin bitki örtüsünden elde edilen  ve Avrupa Birliği coğrafi işaret tesciline sahiptir. Londra Uluslararası Bal Yarışması'nda altın madalya kazanan Bingöl balı, orta tatlılık oranı ve yoğun çiçek aromasıyla bilinir.Bingöl Karlıova'nın yüksek rakımlı yaylalarında üretilen Karakovan balı da oldukça ünlüdür. Bu bal, arıların kendilerinin ürettiği doğal balmumu petekleriyle satışa sunulur ve katkı maddesi içermez.

Yüzen Adalar Tabiat Parkı



Bingöl'ün Solhan ilçesinin Hazarşah köyünde yer alan ve Tabiat Parkı olarak tescillenen Yüzen Adalar'a gittik. Oluşumu oldukça ilginç olan yüzen adaların yüzölçümü iki bin metrekare iken, insan ayağı değdikten sonra mevcut yüzölçümü beş yüz metre kareye düşmüş. Daha büyük olduğunu düşündüğümden yüzen adaları görünce hayal kırıklığına uğradım. Yüzen adalar, tamamen doğal yollarla ve tamamen organik süreçlerle oluşmuş nadir görülen bir doğa harikasıdır. Çevresi dağlar ve yeşil tepelerle çevrilmiş düz arazi üzerinde bulunan Turna Gölü'nün üzerinde üç adet yüzen ada mevcuttur. Adalar göl içinde bağımsızdır, üzerine çıkıp değneklerle suya dokunulduğunda sal gibi hareket ederlermiş. Ancak ayak basıldığında organik süreç kesintiye uğradığından tabiat parkının içine girilmesi ve gölde yüzülmesi yasaklanmış. İyi de olmuş. Yüzen adalara yukarıdan bakabildik ve fotoğraflayabildik. Adanın üzerinde birkaç dişbudak ağacı mevcuttur. Adaların üzerinde bulunan ot kökleri sarılıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynaşmış ve yapışmış adeta keçemsi bir hal almıştır. Gölün suyu tatlı ve berraktır.








Hizan /Bitlis

Bitlis'e bağlı Hizan ilçesi dağlık ve sarp bir coğrafyaya sahiptir. Ve bu sarp coğrafyada fındık yetiştirilmektedir! Karadeniz Bölgesi dışında fındık yetiştirildiğini Hizan'ı ziyaret etmeseydim bilmeyecektim. Dağlar, tepeler fındık ağaçlarıyla doluydu. Fındık bahçelerini görünce çok şaşırdım. Hizan fındığı, yüksek yağ oranına, yoğun aromaya ve sert bir kabuğa sahip coğrafi bir fındık türüdür. Karadeniz Bölgesi dışında ülkemizin en çok fındık üretim alanlarından biridir. Hizan köylerinin en önemli geçim kaynağını oluşturmaktadır.



Uzuntaş Köyü / Hizan

Oldukça engebeli ve sarp dağlarla çevrili, dar toprak yolla üç yüz yıllık geçmişe  sahip otantik taş evleriyle ünlü Uzuntaş köyüne vardık. Köyün üstünden geçen yoldan köye bakınca "kuş uçmaz, kervan geçmez yer" dedikleri burası olmalı diye düşündüm. Merdiven basamağı şeklinde, dağın yamacına inşa edilen tarihi taş evler, geleneksel mimariyle harmanlanmış. Yüzyıllardır ayakta kalmayı başarmış taş evlerin üstü ise toprak damlı. Köy halen geleneksel köy yaşamını sürdürmekte olup  köylüler misafirperverliğini evlerinde bize çay ikram ederek gösterdiler. Köy doğası ve özellikle sonbahar renkleriyle fotoğraf tutkunlarının vazgeçilmez rotası imiş.







Gayda Göleti /Hizan

Hizan'ın Gayda köyünde bulunan Gayda Göleti'nin etrafı dağlar ve yemyeşil ormanlarla çevrili olup yoğun yeşilliğin içinde gölet suları safir gibi parıldamaktadır. Bu gölet, genellikle dağlardan eriyen kar sularının ve çevredeki dere ve çay sularının toplanmasıyla oluşan bir baraj gibidir. Doğal bir göl olmamasına rağmen, dağların arasındaki konumu ve çevresindeki ormanlar nedeniyle doğal bir görünüm sergiler. Bölgedeki önemli sulama ve su kaynaklarından biridir. Gölün çevresi doğa yürüyüşü için harika bir rotadır.



14-17 Mayıs (4 tam gün) tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz Fırat Havzası, Botan Havzası'ndaki il ve ilçeler ile Van/Bahçesaray'ın da içinde yer aldığı, daha önce gidilmemiş yerleri çok özel bir rota ile programlayan rehberimiz Emine Gökçe'ye çok teşekkür ederim. 

- Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. 




29 Nisan 2026 Çarşamba

 


KORKULARINIZIN ÜZERİNE GİDİP KORKUNUZU AŞIN Kİ KORKULUK OLMAYIN!


Görsel: listelist.com'dan alındı.

Issız bir yerde, zifiri karanlık bir gecede tek başına yolda yürüyorsunuz, korkuyorsunuz. Korkunuzu yenmek için bir türkü mırıldanıyorsunuz veya ıslık çalıyorsunuz. Bir tarlanın yanından geçerken birden önünüze bir korkuluk çıkıyor, kalp atışlarınız hızlanıyor ve ürperiyorsunuz. Haklısınız, gece korkuluk görüp de korkmayan birine henüz rastlamadım. Çocuken bizlere anlatılan ve bilincimize işlenen korkuluk masalları, karanlıkta bilincimizin dışına fırlayıveriyor. "Oz Büyücüsü" masalında anlatılan hikayede; beyin, kalp ve cesaret arayan korkuluk, evine dönmek için Oz Büyücüsü'nden yardım istemek için yollara düşer. Bu yolda kötü cadılarla mücadele eder. Yani korkuluk ve cadı aynı masalın içindedir. Ama korkuluk, iyi niyetlidir; nerede durduğunuza bağlı olarak. Tabii ki, eğer bir karga ya da kuş değilseniz!

Benim korkuluk adını duymam ve ne olduğunu anlamam için ilkokula başlamam gerekti. İlkokulun birinci sınıfı sıralarında otururken, öğretmenimiz Mustafa Kemal'in çocukluğunu anlatırdı. Babası öldükten sonra küçük Mustafa, annesiyle beraber dayısının çiftliğine gider ve orada, dayısının tarlalarında ekinlere zarar veren kargaları kovalardı, gün akşama dönünceye dek. Küçük Mustafa neden kargaları kovalardı? Çünkü tarlada bulunan korkuluğun bir işe yaramadığını gözlemler; kargalar korkuluğa alışmış ve ondan korkmuyorlardır. Tam burada, Nazım Hikmet'in şu sözünü hatırlatmak isterim: " Kargalar, korkuluktan korkmayan kuşlardır. Giderler de alay eder gibi korkuluğun tepesine konarlar." Öğretmenime "korkuluk" nedir diye sorduğumda, aldığım cevapla korkulukla hayali olarak tanışmış oldum.

Korkuluk yani bostan korkuluğu, tarlalara, bağa, bahçeye zarar vermesinler, kuşları ürkütüp ekili ürene ve mahsüle zarar vermesinler diye neredeyse insan formunda yapılan kuklalardır. Şekilleri, giysileri farklı olsa da, dünyadaki korkulukların ortak bir yanı vardır; kollarının açık olması. Peki, kuşlara karşı, dünyada korkuluğu ilk kez kullananlar kimlerdi? Korkuluklar o kadar sıradan bir icat ki, arkalarında bir tarih olduğunu düşünmek garip geliyor aslında, değil mi?

Tarihte bilinen ilk korkuluklar üç bin yıl önce, Mısırlılar tarafından özellikle Nil Nehri boyunca buğday tarlalarını korumak için yapıldı. Antik Yunan'da çiftçiler tarlalarındaki ekin ve mahsülleri korumak için korkuluklarını, Dionyisos ve Afrodit'in oğlu Priapus'a benzetmeye çalışırlardı. Efsaneye göre Priapus çok çirkin olduğu için ona benzer korkuluğu gören kuşlar korkarak tarlalardan uzaklaşıyorlardı.Japon çiftçilerde korkuluk kullanıyorlardı. Ancak onlar korkuluklara et ve balık kemikleri asıyorlardı. Korkuluklardan yükselen koku da kuşları kaçırıyordu. Alman çiftçiler ise tarlaları için tahta cadılar yapıyorlardı. Ortaçağ'da İngiltere'de tarlalarda kuşları kovalamak için taş dolu torbalarla dolaşan "kuş korkutucu" denilen genç erkeklerden oluşan bir meslek vardı. Ancak Avrupa'yı kasıp kavuran ve çok fazla insanın ölümüne neden olan veba salgınından sonra nüfus çok azalınca, "kuş korkutucu" eleman bulunamadı. Bunun yerine tarlalarına koymak için korkuluk yapmaya başladılar. Geçmişte yel değirmenleri de korkuluklar gibi tarlaları korumak için kullanılıyordu. 

Geçmişten günümüze değişmeyen şey tarlalar ve korkulukların aynı olduğu gerçeğidir. Tabii buna korkulukların hep erkek olduklarını da ekleyebiliriz. :) Demek ki, kadın korkuluklar, ezelden bugüne kuşları korkutamıyorlar!

Sıradan sayılan korkuluklar şair, yazar, ressam ve müzisyenlere göre pek de sıradan değildirler  ki şiirlerde, kitaplarda, tablolarda ve de şarkılarda yer almışlar. Daha doğrusu güzel sanatların içinde. İşte güzel sanatlardaki korkuluklar...

- Tarlaya dikilen korkulukların üstüne giydirilen kıyafetler zaman zaman hırsızlar tarafından çalınırmış. Şair Süreyya Berfe'nin dizeleriyle korkuluklar arasında da bir sınıf ayrımı olduğunu öğreniyoruz:

Bu zenginin tarlası

Bu da fakirin.

Korkuluklarına bak, anlarsın.

- Korkuluklar müzikte de etki yarattı.Dünyaca ünlü grup Pink Floyd'un ilk albümlerinde "The Scarecrow" (İngilizce de korkuluğun karşılığıdır) isimli bir şarkısı bulunuyor. Şarkıyı dinlemek için linki tıklayabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=XVCcMvEbgVs

- 712 yılında yazılan ve günümüze ulaşan en eski Japon kitabı "Kuebiko" olarak adlandırılan ve yürüyemeyen bir tanrı olan, ancak dünya hakkında her şeyi bilen bir korkuluk vardır.

- İngiliz romanlarında "korkuluk" kelimesinin bilinen ilk kullanımı 1719'da Daniel Defoe tarafından yazılan Robinson Crusoe adlı öyküde yer aldı.

- 90'lı yıllardan itibaren İngiltere'de her yıl korkuluk festivali düzenleniyor. Urchfont Korkuluk Festivali adı verilen bu festivale on binlerce kişi katılıyor.

- Kanada'da düzinelerce korkuluğun bulunduğu Joe's Scarecrow Village isimli turistik bir yer bulunuyor.

- Daha önce mitinge katılan bir korkuluk duymuş muydunuz? Duyduğumda şaka sanmıştım ama gerçekmiş. 13 Nisan 1997 tarihinde, İstanbul'da düzenlenen "Demokratik Türkiye" mitingine bir korkuluk katılır. Korkuluk sadece katılmakla kalmaz, mitingde bir de konuşma yapar! Konuşması oldukça manidardır. Korkuluk konuşmasını Rıfat Ilgaz'ın "AYDIN MISIN" şiirini okuyarak tamamlar. İşte o şiirin son dizeleri:

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış

Tel örgüler çevirmiş yöreni

Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende

Benden geçti mi demek istiyorsun.

Aç iki kolunu iki yana

Korkuluk ol

- Ressam Neşet Günal (1923-2002) Türk resim sanatında toplumsal gerçekçi anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan ressam ve akademisyendir. Eserlerinde genellikle Anadolu insanının yaşamını, toprağa bağlılığını ve yoksulluğu ve yaşama sevincini anıtsal figürlerle ele almıştır. Ressamın "korkuluk serisi" adlı çalışmaları vardır. Korkuluk serisinden bir tabloyu paylaşıyorum. Korkuluk serisindeki diğer eserlerini görüntülemek için linki tıklayınız: https://nesetgunal.org/tr/eserleri/korkuluk-xi-1989/



Ressam Neşet Günal

Güzel sanatlarda korkuluk teması, estetikten ziyade toplumsal bir mesajı veya duygusal bir durumu (yalnızlık, hüzün, koruma) aktarma için sanatsal bir imge olarak kullanılır.


Yazımı Hazırlarken Yararlandığım Kaynaklar:

- https://listelist.com/korkuluklar-hakkinda/

- https://www.thefactsite.com/facts-about-scarecrows/(Google Çeviri)

-SUNAY AKIN, Ayçöreği ve Denizyıldızı. Türkiye İş Bankası/Kültür Yayınları.29.Basım.

- Rıfat Ilgaz'ın Aydın mısın şiirinin tamamını okumak için linki tıklayınız: https://www.siir.gen.tr/siir/r/rifat_ilgaz/aydin_misin.htm

- https://nesetgunal.org/tr/eserleri/korkuluk-xi-1989/


28 Nisan 2026 Salı

 



ORCHIS ANATOLICA (DİLDAMAK ORKİDESİ) 




Orcis Anatolica, salepgiller ailesinden, dildamak olarak bilinen bir orkide türüdür. Ege Adalarından İran'a kadar olan coğrafyada doğal olarak yayılış gösterir. Mart ve Mayıs ayları arasında maki, çalılık ve ormanlık alanlarda görülür. Bu nadir tür, yüksek seviyede tehdit altındadır. Dilimizde dildamak, Anadolu salep otu, diliçıkık, tespih salebi ve yayla salebi adları ile bilinmektedir.




Etimoloji

Yunanca testis anlamına gelir. Bitkilerin yumru biçimine atıftır. Adını satir (yarı keçi yarı insan formunda olan mitolojik varlık) ve bir nimfin oğlu olan Orchis'ten almaktadır. Bacchus festivalinde bir rahibeye tecavüze yeltenen Orchis, vahşi hayvanlar tarafından parçalanmış ve orkideye dönüşmüştür. Romalılar satirlerin orkide ile beslendiğini düşünür ve bu nedenle bu bitkilere satyrion derlerdi. Epitet Latince Anadolu anlamına gelir. Boissier türün tanımında habitat olarak Anadolu'nun antik bölgeleri olan Karya, Kilikya ve Sakız adasını vermiştir. ( kocaelibitkileri.com)







Görseller Söke ve Karya Yolu'nda tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!