1 Nisan 2026 Çarşamba




DÜNYANIN ÇATISI NEPAL'E KÜLTÜREL VE MİSTİK BİR YOLCULUK HİKAYESİ

"Senede bir defa daha önce hiç görmediğin bir yere git." -Dalai Lama



Bir önceki yazımda Nepal ile igili genel bilgiler verdim. Bu yazımda ise Nepallilerin çoğunluk inancı olan Hinduizm ve Budizm'den kısaca bahsetmek istiyorum. Çünkü havalimanından bizi bekleyen tur otobüsü ile Katmandu Durbar (Saray) Meydanı'na gittik. Katmandu Durbar Meydanı, tarihi saraylar, Hindu tapınakları ve avlularla dolu, UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan yaşayan bir müze alanı. Katmandu, deniz seviyesinden 1.300 ile 1.400 metre yükseklikte, Himalaya dağlarının eteklerinde Katmandu Vadisi üzerinde kurulu bir şehir ve Nepal'in başkenti. Bu irtifa nedeniyle, nispeten ılıman bir iklime sahip olan Katmandu'da yüksek irtifa hastalığı riski genellikle düşüktür. Kendim için söylüyorum, baş ağrısı çekeceğimden korkuyordum, hiç başım ağırmadığı gibi ılıman iklime kolay uyum sağladım. Yalnız, Yüksek dağ sıralarının arasında kalan Katmandu Vadisi'nin yapısı, kirli havanın hapsolmasına neden olduğu için kentin havası kirli. Yerli halkın neden maske taktığını sorduğumda, cevabı da öğrenmiş oldum.

Katmandu Durbar (Saray) Meydanı:



Nepal'in başkenti Katmandu'da bulunan Katmandu Durbar Meydanı, ülkenin kraliyet tarihini ve mimarı ihtişamını sergileyen bir açık hava müzesidir. UNESCO Dünya Mirası alanıdır. Meydanda Nepal'in kültürel zenginliklerini görebileceğiniz ve Nepal'in yerli halkı Newar zanaatkarlarının ahşap mimaride ve oymacılıkta bütün hünerlerini sergiledikleri saraylar, tapınaklar, avlular yer almaktadır. Meydana turistler ücret karşılığı giriş yapmaktadır. Ayrıca meydanda, yaşayan tanrıça Kumari Ghar'ın ikametgahı bulunmaktadır. 





Hinduizm: 

Hinduizmin üç büyük tanrısı (Trimurti), Brahma (Yaratıcı), Vişnu (Koruyucu) ve Şiva'dır (Yok edici / Dönüştürücü). Bu üçlü evrenin yaradılışı, korunması ve yeniden yapılanması süreçlerini yöneten yüce ilahi gücün farklı yönlerini simgeler. Bu üç tanrı, Hinduizm'in temelini oluşturur ve Trimurti olarak adlandırılan "üç yüzlü ilah" kavramında birleşir.

Koruyucu Tanrı Vişnu'nun 10 Enkarnasyonu:

1- Balık

2- Kaplumbağa

3- Yaban Domuzu

4- Yarı insan, yarı hayvan - Narasimha

5- Cüce

6- Parasuram

7- Rama

8- Krishna / Balarama

9- Buda

10- Kalki

Görsel: Tanrı Vişnu'nun 10 enkarnasyonu. (hindistangezi.com)

Yazım uzamasın diye on enkarnasyonu yazmayacağım. Sadece birinci enkarnasyon Balık, dünyanın oluşumunu anlattığı ve onuncu enkarnasyon da(Kalki) dünyanın sonunu anlattığı için ikisinden kısaca bahsedeceğim. 

1. Enkarnasyon Balık: Tanrı Vişnu'nun ilk enkarnasyonu bir balık şeklindeydi ve "Matsya" olarak biliniyordu. Bu enkarnasyon, Dünya'da ilk yaşam formlarının suda oluşması ve zaman içinde bu formların evrimleşerek karaya çıkmış olması teorisiyle paralellik oluşturur. Hindular, dünyadaki yaşamın su damlalarıyla oluştuğuna inanırlar. Eski dönemlerin Kralı Manu, suyu kutsarken avucunun içinde küçük bir balık bulur. Balığın krala sorduğu bir soru üzerine Kral Manu, böyle akıllıca soru soran varlığın aslında Tanrı Vişnu'nun kendisi olduğunu fark eder ve balığı okyanusa bırakır. Bunun üzeine Vişnu, Kral Manu'ya yakında yangınların ve sellerin geleceğini ve dünyadaki tüm yaratıkları bir araya toplayarak bir tekne yaparak onları güvende tutmasını söyler. Tufan (Pralaya) olduğunda Vişnu, artık boynuzlu ve büyük boy bir balık olmuştur. Matsya, Mahabharata Destanı'nda anlatılmaktadır. Tufan olayı çok tanıdık geldi değil mi?

10. Enkarnasyon Kalki: Tanrı Vişnu'nun onuncu enkarnasyonu Kalki'dir ve henüz gelmemiştir. Devadata adlı çok hızlı bir ata binip, dünyadaki kötü güçleri yok edeceğine inanılıyor. Bu inanç, insanoğlunun bir gün yeryüzündeki yaşamın sonunu getireceğinin bir göstergesidir. Kalki, Şambala adlı bir köyde doğar. Genç yaşta, Vişnu'nun 6. enkarnasyonu Parashuram'ın gözetimi altında kendisine Dharma, Karma, Artha gibi kadim bilgiler, bilgelik ve tüm kutsal yazılar öğretilir. Kalki, bundan sonra Şiva'ya tapar. Şiva da kendisine Devadatta (Garuda'nın enkarnasyonu olan mitolojik bir hayvan) adında kutsal beyaz bir at, sapı mücevherlerle süslü bir kılıç, şimdi, geçmiş ve geleceği bilen Shuka adında bir papağan hediye eder. Kalki daha sonra Prenses Rama ile evlenir, kötülüklerle savaşır, dünyadaki kötülükleri bitirir ama varoluşu sona erdirmez, doğduğu köye Şambala'ya döner. Yeni bir Yuga'nın (çağın) açılışını yapar ve sonra cennete gider. 

Kalki gibi evrensel bir kurtarıcının gelmesi beklentisi başka din ve inançlarda da görülmektedir. Şiilik'te Mehdi, Bahailik'te Bahaullah, Musevilik'te King of Glory, Hristiyanlık'ta İsa, Budizm'de Maitreya Buda, Tibet Budizm'inde Kalachakra, Zerdüşt'lükte Şah Behram gibi.

Dünya yok olduktan sonra, Vişnu tek başına bir Hint ağacı üzerinde yüzer durumda kalacaktır. Bu, son yaşam formu olacaktır. Her şeyin tamamen yok olmasından  binlerce yıl sonra sularda yaşam yeniden başlayacaktır. 

Hindular, reenkarnasyona inanıyorlar ve bu inançla katı kuralları olan kast sistemi bulunuyor. Nepal Hinduizm'inde kast sistemi olsa da Hindistan'daki gibi katı kuralları yok, yumuşatılmış. Kanımca eğer Hinduizm'de kast sistemi ve reenkarnasyon inancı olmasaydı, dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Hindistan'da sosyal patlamalar oalabilirdi. Çünkü yoksullğun yanında çok zenginlerin varlığı sorun yaratabilirdi. Şimdiki yaşamında yoksul olan bir Hindu, reenkarne olacağı gelecek yaşamında zengin olabilir inancı hakim yani.

Hindistan'da Kast Sistemi:

Hinduizm'e dayalı, bireylerin içine doğduğu evlilik ve meslek seçimini kısıtlayan hiyerarşik ve kapalı bir toplumsal tabakalaşma yapısıdır. Brahmanlar (rahipler), Kşatriyalar (askerler), Vaişyalar (tüccarlar) ve Sudralar (işçiler) olmak üzere 4 ana sınıf (Varna) bulunur, sistemin en altında ise "dokunulmazlar" (Dalitler) yer alır.

Kast, doğumla kazanılır ve değiştirilemez. Evlilikler genellikle aynı kast veya jati içinde (endogami) gerçekleşir. Hindistan anayasası kast temelli ayrımcılığı yasaklamıştır ve en alttaki kastları(Dalitler)  desteklemek amacıyla eğitim ve kamu istihdamında kota sistemi (olumlu ayrımcılık) uygulanmaktadır. 

Hinduizm'de merak ettiğim bir konu vardı; İnsan vücudunda bulunan fil başı. Nepal yolculuğumda hikayesini dinledim, hem de bir tapınakta yer alan kabartmasının  önünde.

Ganeşa; Fil Başlı Tanrı



Şiva'nın eşi Parvati, çoğu kez Kali ve Durga olarak vücut bulmuştur. Tanrıça Parvati, Kailash Dağı'ndaki evinde yalnızken ve banyo yaparken rahatsız edilmemek için çamuradan veya kendi bedeninden bir çocuk yaratır ve ona "kapıyı kimseye açma" talimatı verir. Kocası Tanrı Şiva eve döndüğünde, çocuk onun eve girmesine izin vermez. Şiva çocuğun kim olduğunu bilmediğinden çok öfkelenir ve çocuğun başını keser. Parvati durumu öğrenince yıkılır ve Şiva'dan çocuğu canlandırmasını ister. Şiva pişmanlıkla ormanda yürürken karşısına çıkan ilk canlı olan filin başını keserek çocuğun başına takar ve çocuğu diriltir ve ona Ganaların (hizmetkarlar) lideri olması için "Ganeşa" adını verir. Ganeşa, Şiva ve Parvati'nin oğlu olarak, Tanrıça Parvati'nin bağlılığını ve Şiva'nın yıkım ile yeniden yaratım gücünü simgeleyen kutsal bir figürdür. Ganeşa, başlangıçların tanrısı olduğu için, her türlü yeni girişime başlamadan önce Ganeşa'ya dua edilerek engellerin aşılması istenir. Ganeşa'nın binek hayvanı (vahana) bir fare ya da sıçan olduğu için fareler "kutsal" kabul ediliyor. Bu durum, altı gün boyunca Katmandu, Bagmati, Nagargot civarında ve yerleşkelerde hiç kedi görmememizi açıklıyor. Kedilere ne olduğunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum!



Katmandu Durbar Meydanı'nda Hippi Tapınağı

Nepal "Hippi Tapınağı", 1960'lı ve 1970'li yıllarda Katmandu'ya akın akın gelen Batılı hippilerin zaman geçirdiği, kültürel ve manevi arayışlarının merkezi olan yerleri ifade eder. Genellikle bu dönemde  "Freak Street" (Jhochhen Tole) civarındaki tapınaklar ve Pashupatinath gibi mistik Hindu alanları, hippi kültürünün simgesi haline gelmiştir. 

Önceleri Beatnikler sonrasında Hippiler, dünya zevklerinden veya hırslarından arınıp özgürleşmek ve insan olarak kendi iç dünyalarına dönebilmek, en önemlisi de Nirvana'ya ulaşmak için Hindistan, Nepal ve Tibet'e gitmek üzere yollara düşerler.Yolculukların yüz binlere ulaştığıyıllar 1965'ten sonraki yıllardır. Özellikle Beatles grubu üyelerinin1967'de Hindistan'a yaptıkları ziyaret, Asya seyahatine olan talebi olağanüstü artırdı. Yolculuklara katılanların sayısında 1975 sonrasında azalma yaşandı. 

Kısaca "Hippi Yolu" (Hippie Trail) olarak ifade edilen bu seyahatlerin farklı rotaları vardı. En sık kullanılan ve "Klasik Hippi Yolu" adı verilen güzergah; İstanbul'dan başlayıp İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Nepal'e ulaşıyordu. Günümüzde Katmandu'da hala Hippi kıyafetleri satılmakta ve Hippi kültürü yaşatılmaktadır. Hippiler Nepal'e gelince, kapıların boyu uzatılmış. :) Kapılar, kendi halkının boyuna  uygun olarak inşa edildiğinden kapı boyları kısaydı. Bizler, başımızı vurmamak için eğilerek içeri giriyorduk. Hindu tapınaklarının içine, Hindu olmayanlar giremiyordu. Tapınak bahçesinde ise gezmek, foto çekmek serbestti.



Yaşayan Tanrıça Kumari:

Mevcut tanrıça Kumari Ghar'dan önceki Kumari.


Nepal'de Hindu tanrıçası Taleju'nun vücut bulmuş enkarnasyonu olarak kabul edilen, 2-6 yaş arası Newar kız çocukları arasından katı kriterlerle (kusursuz bir cilt, en ufak bir leke ya da ben olmayan, korkusuzluk ve belirli fiziksel özellikler) seçilen yaşayan tanrıça geleneğidir. Kumari Ghar tapınağında yaşarlar, sıkı bir eğitimden geçerler ve törenler dışında dışarı çıkmazlar. İlk adet kanamasıyla tanrıçalıkları sona erer, yerine yeni bir Newar kız çocuğu Kumari seçilir. Kumari Ghar, Nepal'de hem Hindular hem de Budistler tarafından saygı gören, ülkenin mistik ve kültürel simgelerinden biridir. Bizler, tapınağın avlusunda yerel saatle 16.00'da yeni seçilen üç yaşındaki Kumari Ghar'ı penceresinde gördük. Tanrıça Kumari'yi görebilmek için sırada bekleyen oldukça kalabalık yerli ve yabancı turist vardı. Fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı, dört bir yanda çok sayıda güvenlik görevlisi vardı.


Tanrıça Kumari Ghar'ın tapınağındaki halka göründüğü pencere.

Nepal'in Yerli Halkı Newariler Kimdir?

Newariler, Katmandu Vadisi'nin Hint-Aryan ve Tibet-Burma kökenli yerli halkıdır. Erkekler başlarına Dakka topi denilen geleneksel bir şapka takarlar. Nepal'in geleneksel ve milli kadın kıyafeti ise Gunyo Cholo (dar bluz ve etek) ile özel günlerde ve de günlük yaşamda yaygın olarak uzun tunik ve pantolon giyerler. Sari de giyilmektedir.

Nepal'in genelinde eski çağlardan itibaren ağaç oymacılığı ve ahşap yapıları (tapınak ve saraylar) inşa etme konusunda ustalaşmış zanaatkarlardır. Bu yönleriyle Nepal'de tarım, ticaret, sanat ve mimarinin (kafesli pencereler) gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Ayrıca mutfak kültürleriyle de tanınırlar. Hinduizm ve Budizm'i harmanlayarak, geleneklerine göre yaşayan bu kadim halk, Nepal-Bhasa (Newari) dilini konuşurlar. Bölgenin kültürel miras koruyucuları olarak kabul edilirler. Kendi içlerinde karmaşık bir kast sistemine ve zanaat odaklı bir iş bölümüne sahiptirler. "Bael Bibah" gibi, genç kızların bir meyveyle sembolik olarak evliliğini içeren kendilerine özgü ilginç gelenekleri vardır. Bu gelenek, aslında kocası ölen kadınları, kocalarıyla birlikte yakılmaktan korumak amaçlıdır. Kadının kocası ölse de o, bir meyve ile evlidir, yani dul değildir.

Bundan sonraki yazımda Budizm, Nagargot Köyü, Changu (Çangu) Narayan Tapınağı ile Patan Durbar Meydanı'na yolculuk yapmaya devam edeceğim. Masal diyarında masal gibi bir yolculuk hem de...

Nagargot'ta iki gece konakladığımız Mistic Mountain Hotel, gayet temiz, Himalaya manzarası muhteşem, dağın yamacına teras şeklinde inşa edilmiş, yeşillikler arasında güzel bir yerdeydi. Hizmetlerinden memnun kaldım. Katmandu'da iyi bir kahve içmek isterseniz, Himalayan Java Coffee'yi  önerebilirim. Alışık olduğunuz tatları burada bulabilirsiniz.



Not: Yaşayan tanrıça Kumari Ghar'ın tanrıçalığı bittikten sonra, yaşadıklarını anlattığı kitabını ilgilenenler için paylaşıyorum. 




Yararlandığım Kaynaklar:

 - AI Bakışı

- lifehimalayatrekking.com.tr




27 Mart 2026 Cuma

 


NEPAL HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Gelecek zamana yolculuk için Nepal'e gidin!



17-23 Mart tarihleri arasında dünyanın çatısı kabul edilen Nepal'e uzun bir yolculuk yaptım. Ankara'dan İstanbul bağlantılı Katmandu'ya gidiş için İstanbul Havalimanı'na uçtum. İstanbul Havalimanı'na ilk uçuşumdu. Havalimanı çok modern inşa edilmiş ve oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Gerçekten İstanbul'a yakışır bir havalimanı olmuş, çok beğendim. Böyle bir havalimanı başkent Ankara'ya daha çok yakışır diye düşünüyorum... İstanbul-Katmandu arası (uçuş rotasına göre, 5.679 kilometre) tam 7,5 saat sürdü ve Tribhuvan Uluslararası Havalimanı'na (KTM)  pilotlarımız pamuk gibi bir iniş yaptı. Katmandu'ya birkaç havayolu şirketi uçuyormuş. Bu şirketlerden biri de THY olduğu için sekiz koltuk sıralı airbus uçağı tam doluydu. Çünkü yabancı turistler, Katmandu'ya gitmek için İstanbul aktarmalı uçuş yapıyorlarmış. Tribhuvan Uluslararası Havalimanı'nda pasaport kontrolünden geçmeden önce kişi başı 30 Dolar ödeyerek kapı vizesi alınıyor. Vize formlarını Nepal'e gitmeden önce doldurduğumuz için sıra beklemeden geçiş yaptık.

Dünyanın en yüksek zirvesi Everest (8.848 metre) ile yüksekliği 8.000 metreyi aşan on dört zirveden sekizine ev sahipliği yaptığı için yaygın olarak "Dünyanın Çatısı" olarak anılır. Himalayaların kalbinde yer alan Nepal, aşırı yüksek irtifası ve dağlık yapısı nedeniyle bu ünvanı hak etmektedir.  Himalayaların yerel dilde anlamı; Karın evi. Hima kar, laya ise ev demekmiş.



Nepal, Güney Asya'da, Himalayaların eteklerinde yer alan kuzeyinde Çin (Tibet Özerk Bölgesi), güneyinde, doğusunda ve batısında ise Hindistan ile çevrili olan bir kara ülkesidir.  Yaklaşık 30 Milyon nüfusu ile Nepal, çok etnikli ve çok dilli bir yapıya sahiptir. Nepal'in ekonomisi büyük ölçüde tarım ve turizm sektörüne dayalıdır. Mart ayında kavun, karpuz, mango meyveleri ile baklagiller ve patlıcan gibi sebzeler çıkmıştı. Genel nüfusun yaklaşık 10 Milyonu başkent Katmandu'da yaşamaktadır.  Nepal halkının %85'i Hinduizm'e, %10'u Budizm'e, geri kalanı ise İslam ve Hristiyan dinine inanmakta olup Hinduizm ve Budizm'in etkisiyle halkın çoğunluğu iki dine de saygı göstermektedir. Hatta bazı kişiler, kendilerini Hindu-Budist olarak tanımlamaktadır. Yerel rehberimiz de Hindu-Budist'ti. 

- Dünyada dikdörtgen ve kare olmayan, iki üçgen uçtan oluşan tek bayrak Nepal bayragıdır. Üstünde güneş ve ay vardır. Üçgen uçlarının kenarını süsleyen mavi şerit bağımsızlığını ifade eder.



- Nepal, Güney Asya'da sömürge olmamış ve bağımsız kalmış tek ülkedir.

-  2008 yılında monarşiden federal demokratik cumhuriyete geçmiştir.

- Gençlik protestolarının ardından Başbakan KP Sharma Oli'nin istifa etmesinden sonra Eylül 2025'te yapılan seçimleri ezici bir çoğunlukla RSP Partisinin başbakan adayı Rapçi-Siyasetçi Balen Şah kazandı. Katmandu'da hükümet binasının önünden geçerken Balen Şah'ın resmi olarak göreve başlaması için hazırlıklar yapılıyordu. Youtube'da "Balen" yazarsanız müziklerini dinleyebilirsiniz. Şayet rap müziği dinlemeyi seviyorsanız. :)

https://www.youtube.com/watch?v=Yse0H0mXEuQ

-İslam dininin Hindistan Nepal'e gelişi 12. yüzyılda Kutbettin Aybeg zamanında olmuştur. Kutbettin Aybeg, Delhi Sultanlığının kurucusu ve ilk hükümdarıdır. Türk kökenlidir.

- Hindu olunmaz doğulur ama Krishna mezhebinde herkese inisiye yolu açıktır. İnisiye adı sözcük anlamıyla "başlamış, kabul edilmiş" anlamına gelmekteyse de terim günümüzde, inisiyasyonu tamamlayanları ifade etmek üzere kullanılır. Tasavvufta üstad için mürşit, öğrencileri için mürit terimi kullanılır.

- 18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 111. yıldönümünü, grup olarak Nepal'de kutladık. Ve onlarca tarih kitabı okumama rağmen, Çanakkale'de ve I. Dünya Savaşı'nda İngilizlerle savaşan Türk askerlerinden on bine yakınının İngilizler tarafından esir alınarak Hindistan'a (O zamanlar İngiliz sömürgesi olan bugünkü adı Myanmar olan Burma'ya da) götürüldüğünü ilk kez rehberimiz Müge Sarban'dan duymak beni hüzünlendirdi. Çünkü, esir düşen kahraman askerlerimiz Hindistan'daki esir kamplarında vefat etmişler. Rehberimizden öğrendiğim bu bilgi doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Yeni Delhi Büyükelçiliği'nin web sitesinden edindiğim bilgileri de aktarmalıyım. 

"Hindistan'da özellikle I. Dünya Savaşı'nda İngilizlere esir düşen ve esir kaplarında vefat eden Türk askerlerinin anısına oluşturulmuş, biri resmi satatüde olmak üzere dört adet Türk şehitliği bulunmaktadır. En bilineni, Karnataka eyaletinin Bellary kentinde bulunan ve 540 şehidimizin anısını yaşatan 1997'de yapılan şehitliktir.

Asansol Türk Şehitliği: Resmi statüsü olmamakla birlikte, 19 şehit mezarının bulunduğu bir bölgedir. Diğer iki şehitlik ise farklı bölgelerde tespit edilmiş olup, toplamda bölgede yaklaşık 600 civarında Türk esir askerinin mezarı bulunmaktadır. Burada yatan askerlerimiz, esir kampında kötü muamele ve hastalık sonucu şehit olmuşlardır.

Bu şehitlikler, Türk-Hint tarihinin acı ama önemli bir dönemine ışık tutmaktadır."

Bu vesileyle, vatanımızın bağımsızlığı uğruna şehit düşen tüm askerlerimize Allah'tan rahmet diliyor, saygı, sevgi ve minnetle anıyorum...

Trafik soldan akıyor. Dolayısıyla araçların direksiyonları sağda bulunuyor. En çok kullanılan otomobil markası Suzuki. Motorsiklet kullanımı çok yaygın; büyük, küçük, yaşlı, genç, kadın ayrım olmaksızın motor kullanılıyor.



- Mart ortasında Katmandu ve çevresinde hava sıcaklığı 25-26 Derece idi. Bizler kısa kollu tişörtle gezerken, yerel halk üstlerini sıkı sıkı giyinmişler ama kadın-erkek, çoluk öocuk ayaklarında terlikler vardı. Bunun nedeni şuymuş; orada kış çok sert geçtiğinden, ilkbaharda da psikolojik olarak üşüyorlarmış. Bu nedenle kat kat giyinmeye devam ediyorlarmış. Terlikler ise aniden bastıran yağmur içinmiş. Ayakkabıları kurutmak zor olduğu için terlik giyinmek kolaylarına geliyormuş.



-Katmandu ve Nagargot'ta hava oldukça nemli ve tozluydu. Katmandu nem ve yağışın büyük çoğunluğunu Bengal Körfezi üzerinden gelen Güney Asya Muson rüzgarlarıyla alır. Denize kıyısı olmayan Katmandu, bu nem akışı sayesinde her yıl ciddi bir yağış alır.



- Nepal genelinde, Hint Mutfağı hakim. Hint mutfağını seviyorsanız, kendinizi cennette sayabilirsiniz. Nepal ve Tibet'e özgü olan buharda pişirilen ve achar sosu ile servis edilen geleneksel  mantısı "momo" ünlü lezzeti. Dört çeşidi yapılıyor; Bufalo (Manda) etli, tavuk etli, peynirli ve vegan. Bhaktapur'da ünlü mantıcıda öğlen tadına baktım. Peynir olarak "yak" peyniri kullanılıyor.



- Katmandu'nun merkezinde yer alan turistik mağazaları, trekking ve dağcılık malzemesi satan dükkanları, restoranları ve otelleriyle ünlü, hareketli atmosferi olan Thamel'den uygun fiyatlarla alışveriş yapabilirsiniz. Thamel'e gittiğimiz gün aniden bastıran yağmur nedeniyle dükkanları gezme fırsatım pek olmadı. Yağmura rağmen alışveriş yapanlar oldu. 

-2015 yılının Nisan ayında, Nepal'de meydana gelen 8.1 büyüklüğündeki deprem sonucu sekiz bin kişi ölmüş, binlercesi yaralanmış. Aradan on bir yıl geçmesine rağmen depremin izlerini görmek mümkün. Depremin verdiği zararları kapatmak için Çin Halk Cumhuriyeti maddi olarak yardım ediyormuş.

- Mart 2015'te pistten çıkan Türk Hava Yolları'na (THY) ait Airbus  A330-300 tipi "Göbeklitepe" adlı uçak orada kalmış. Uçağın enkazı, Katmandu'daki Havacılık Müzesi'ne dönüştürülerek turistlerin ziyaretine açılmış. Sinamangal bölgesinde yer alan bu müze, Nepal ve uluslararası havacılık tarihine ait minyatür uçaklar ve hatıra eşyalarla birlikte, kaza yapan uçağın gövdesini sergilemektedir. Uçak enkazı 2017'de havacılık müzesine dönüştürülmüş.

- Dünyaca ünlü paşmina şallarından bir tane mutlaka alınmalı. Paşmina, Himalaya keçilerinin (Changthangi) en ince tüylerinden elde edilen, dünyanın en yumuşak, hafif ve sıcak tutan yüksek kaliteli kaşmir yününden üretilen şal veya atkı türüdür. Farsça "yumuşak altın"  veya "yün" anlamına gelen pashm kelimesinden türemiştir. Paşmina, yüzyıllardır Keşmir bölgesinde üretilen el yapımı bir gelenektir.

- Everest'in zirvesinde bulunan deniz canlısı fosilleri, dağın bir zamanlar okyanus tabanı olduğunu gösteriyor. Bu fosiller yaklaşık 450-470 Milyon öncesine kadar uzanmaktadır. Zirve bölgesinde, özellikle "Qomolangma Kireçtaşı) olarak adlandırılan tabakada, krinoidler, brakiyopodlar, trilobitler ve ostrakodlar gibi kabuklu deniz canlısı fosilleri bulunmaktadır. Hindistan kara parçasının Asya kıtasına doğru hareketi ve çarpışması sonucunda aralarında bulunan Tethys Okyanusu tabanındaki kireçtaşı tortuları yukarıya doğru itilerek Himalaya Dağlarını oluşturmuştur.



- Gurkalar, Nepal kökenli, cesaretleri ve savaşçı yetenekleriyle tanınan, 18. yüzyılda Nepal devletinin temellerini atan bir halktır. İngiliz ve Hint ordularında paralı asker olarak görev yapmalarıyla ünlü olan Gurkalar, özellikle öne doğru kıvrımlı "kukri" adı verilen bıçaklarıyla bilinirler. Gurkalar "Cesurların en cesuru" olarak anılırlar. Gurka askerleri, günümüzde de İngiliz ve Hint ordularında profesyonel askerler olarak görev yapmaya devam etmektedir.



Nepalli Gurkalarla ilgili olarak çok az bilinen bir tarihi olay, Kurtuluş Savaşı başlarında Samsun'da gerçekleşmiştir. 2 Temmuz 1919 günü Batum yoluyla getirilen 1.200 Gurka Hint askeri Samsun'a ayak bastı. 19. yüzyıl başlarında Hindistan'da İngilizler ile çarpışan Gurkalar cesaret ve savaşçı yetenekleriyle İngilizlerin dikkatini çekmişti. Gurkalar Anadolu'ya ilk kez Çanakkale savaşları sırasında getirildi. Hint tugayı bünyesinde 4 taburluk bir kuvvetle savaşa dahil edildi. Canik Mutasarrıfı Hamit Bey'in notlarında Gurkaların Samsun'a çıkışı ve Mustafa Kemal'in Gurkaları Samsun'dan güneye ilerletmeyin talimatı sonrası yaşananlar anlatılmaktadır.(Detaylı bilgi için linki tıklayınız: 

(https://www.gazetegercek.com.tr/nepalli-gurkalar-samsun-da/77396)



- Nepal, yoksul bir ülke. Nepal halkı tarım, turizm ve hizmet sektöründen geçimlerini sağlıyorlar. Asgari ücret 135 Dolarmış.

Takvim: Nepal'de resmi olarak Gregoryen takviminden yaklaşık 56 yıl ileride olan Bikram Sambat takvimi kullanılmakta olup, Nepalliler 2082 yılını yaşamaktadırlar. Nisan ayının ortasında yeni bir yıla yani 2083 yılına girecekler. Orada bu takvimi  düşününce "zamanda yolculuk" yapmış gibi oldum! Nepal'de günlük işler, devlet kayıtları ve festivaller Bikram Sambat takvimine göre yapılır. Anlatılana göre, yoksulluktan zenginliğe geçiş yapan bir tüccar, ülkesinin istilacılardan kurtulması üzerine, tüm Nepal halkının borçlarını ödemiş ve halkı borçlarından kurtarmış. Takvim de onun anısına kabul edilmiş. Aşağıda bu tüccarın heykelini görüyorsunuz.




*** Nepal ile ilgili bu genel bilgilerden sonra, coğrafyasını ve kültürünü tanıtmaya  devam edeceğim. Bir sonraki yazımı bekleyiniz efendim...:)


Not: Görmeyi ve kültürünü tanımayı çok istediğim bir ülke olan Nepal'e birlikte gitmemi sağlayan Kardeşlerim Yüksel ve Fatih ile sevgili eşleri Gülçin ve Figen'e beraber çok güzel bir tatil geçirdiğimiz için teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. 

Ayrıca, rehberimiz Müge Sarban'a coğrafi bölge, tarih ve bölgedeki din ve inançlar hakkında engin bilgisiyle bizleri aydınlattığı için teşekkür ediyorum. Rehberimiz sayesinde, Nepal yolculuğumda yürüdüğüm her yol, bir hikaye, her adımım bir bilgi oldu. Ve burada, Mark Twain'in sözünü anmadan geçemeyeceğim; "Öğrenmek istiyorsan, seyahat etmelisin."

"Bir yolculuğun en iyi ölçüsü katettiğin kilometreler değil, yolculuk sırasında edindiğin arkadaşlardır" derler ya, bu sözün doğruluğunu, Nepal seyahatimde daha iyi anladım. Üç yüreği güzel insanla tanıştım ve onlarla keyifli vakit geçirdim. Gencecik olan ve çevrelerine ışık saçan Mert ve Ecem çifti (ışığınız hep parlasın) ve Betül Hanım'dı bu güzel insanlar. Arkadaşlıkları ve paylaşımları için her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Gezgin ruhlu bu arkadaşlarımla, bir yerlerde yeniden buluşuruz. Kim bilir?


Yararlandığım Kaynaklar:

 - hindistangezi.com

- AI Bakışı

- Türkiye Cumhuriyeti Yeni Delhi Büyükelçiliği web sitesi

- Gezginim Gezgin

- turizmgazetesi.com

-momo görseli: Nepal Photography'den.

5 Mart 2026 Perşembe

 



KASIM 2026 ABD KONGRESİ ARA SEÇİMLERİNİ PEPSİ Mİ KAZANACAK, COCA- COLA MI?


Kredi bilgileri: Liv Averett / Amazon


Başlığı okuyunca şaşıracağınıza eminim. Ancak yazdıklarımı okuduktan sonra şaşkınlığınızın geçeceğini umuyorum.

Yıl 1886. Yer Atlanta.  Alkollü içki yapımı ve satışı kanunla yasaklanır.. Alkollü içkiler yasaklanınca, alkolün yerini tutabilecek içki arayışına başlanır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere Eczacı John S. Pemberton "Beyin için ideal tonik" sloganıyla kendi buluşu olan "Fransız Coca Şarabı" satmaktadır. Dincilerin baskısı sonucunda alkol yerine, onun yerini tutabilecek başka bir madde arar. Afrikalı kölelerin yanlarında kocakarı ilacı olarak getirdikleri kola tohumunu bu iş için kullanır. Ve böylelikle Coca-Cola doğar! Yani Coca-Cola yaygınlaşmasını bu alkol yasağına borçludur.

Yıl 1893. Coca - Cola satışlarının patlamasından 7 yıl sonra, babası iflas edince Tıp Fakültesinden ayrılmak zorunda kalarak eczacılığa başlayan Caleb D. Bradham, ülser ve mide hastalıklarına iyi geldiği iddiasıyla "Brad's Drink" adında bir meşrubat üretir. Şişelerin etiketine 1902'de, Pepsi-Cola yazmasıyla da, Coca-Cola'nın karşısına dikilir ve ikisi arasında rekabet başlar.

Eczanelerde başlayan rekabet seçim sandıklarına kadar uzanır. Amerika'da Cumhuriyetçi Parti'yi Pepsi, Demokrat Parti'yi ise Coca-Cola desteklemektedir. II. Dünya Savaşı sırasında Coca-Cola "savaşta öncelikli mal" ilan edilir ve askerlere dağıtılır. Amerikan askerleri bir Coca-Cola şişesinin kırılmaması için ölürlerken bilmedikleri çok önemli bir şey vardır: Coca-Cola'nın şişelenmesi ticari bir anlaşmayla Naziler tarafından yapılıyordu!

Cola savaşlarının sonucunda dünyanın her köşesi iki firmanın reklam panolarıyla dolar. Öyle ki, 1942'de Salvador Dali ile karşılaşan Julien Green günlüğüne şöyle yazar: Amerika'da peyzaj denen bir şeyin olmadığından yakınan ünlü ressam, otomobilinin camlarını değişik renklere boyayacağını söyler kendisine. Bunun nedenini ise şöyle açıklar: "Böylece Coca-Cola reklamlarını görmekten kurtulurum..."

Coca-Cola şişesinin tasarımı 1914'teki "dolgun etek" modasından doğmuştur. Şişenin kadın bedenini anımsatan görüntüsünden insanların hoşlanacağı düşünülür! 

1930'lı yıllarda, yeni bir buluş olan gökyüzüne yazı yazma haklarını satın alan Pepsi, Amerika'daki tüm kentlerin üstünü "Pepsi" yazısıyla donatır. Coca-Cola ise dünyadan bakıldığında Ay'da görülebilecek bir reklam panosunun hesaplarını yapar!

1996 yılına gelindiğinde ise kola savaşlarının uzaya çıktığı haberi yer alır gazetelerde...Uzaya giden Rus Kozmonotlar Pepsi içerken, Amerikalı Astronotlar Coca-Cola içerek dünyadaki rekabeti uzaya taşırlar. (*)

Kırmızı kutusuyla Coca-Cola, dünyanın en tanınabilir markalarından ve logolarından biridir. Sadece gazlı içeceklere odaklanarak, Coca-Cola alkolsüz içeceklerde küresel lider konumunu korumuştur. Pepsi ise alternatif rolünü benimsemiş ve bu yaklaşımı reklam kampanyalarında ve ünlü isimlerin desteğinde uygulamıştır. Pepsi, Coca-Cola'ya göre daha çeşitlendirilmiş bir şirkettir. (**)

İki gazlı içecek arasında yaşanan ve uzaya taşınan rekabeti okudunuz. Şimdi başlıktaki sorunun cevabını verebilirsiniz sanırım. Beyaz Saray'daki yarışı sizce, Pepsi mi kazanacak, Coca-Cola mı kazanacak? :)


Yararlandığım Kaynaklar:

(*) Sunay Akın, Ayçöreği ve Denizyıldızı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 29. Basım.

(**)  https://sporked.com/article/coke-vs-pepsi/


4 Mart 2026 Çarşamba

 


HACI WILHELM KİMDİR VE PADİŞAH II. ABDÜLHAMİD'İN İLİŞKİLERİ NASILDI?




31 Ağustos 1876'da Osmanlı tahtına oturan Padişah II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra Kanunu Esasi denilen bir anayasa hazırlayarak halk oyuyla seçilmiş milletvekillerinden oluşan bir meclis aracılığıyla yönetmesi koşuluyla tahta oturtulmuştu. Tahta çıktıktan sonra 1877-1878 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşını neden göstererek 13 Şubat 1878'de meclisi kapatmış ve 33 yıl sürecek istibdat dönemini başlatmıştı.

Bu sıralarda Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm 15 Haziran 1888'de tahta çıktı. İngiltere ve Fransa'dan gelişmekte geri kaldığını düşündüğü ülkesinin dış pazarlar ve hammadde gereksinmesine duyduğu ihtiyaçları karşılamak üzere atağa geçti. Ancak dış pazarlar ve sömürgeler çoktan paylaşılmıştı. Almanya sanayi ve ticaretinin gereksindiği dış pazarlar Doğu'da, Osmanlı topraklarındaydı. Ve II. Wilhelm, ilk iş olarak Alman etkinliğini Osmanlının yayıldığı bütün topraklara yaymak üzere atağa kalktı.

II. Wilhelm, tahta oturduktan bir yıl sonra kendi adını taşıyan gemiyle 1889'da İstanbul'a gelmiş ve Padişah II. Abdülhamid'le ilk görüşmesini yapmış. Bu görüşme sırasında Alman sermayesinin Osmanlı'ya açılımı sağlandıktan başka, II. Wilhel Osmanlı egemenliğindeki Kudüs'te bir Luterhan Protestan Kilisesi yaptırmak ve yapım bittiğinde Kudüs'e gidip o kiliseyi kendi elleriyle açmak için II. Abdülhamid'in olurunu almıştı. II. Wilhelm'in Kudüs'e girme isteğinin altında yatan gerçek amaç, din örtüsü altında sömürgeler edinmekti.

9 yıl sonra kilisenin yapımı tamamlanınca, kiliseyi açmak üzere 1898'de Kudüs'e gitmek gitmek üzere yola çıkan II. Wilhelm önce İstanbul'a uğramış, II. Abdülhamid'le bir kez daha görüşmüştü. Görüşme esnasında Kayzer II. Wilhelm, II. Abdülhamid'le kol kola fotoğraf çektirmiş ve bu fotoğrafı başta Müslüman toplumlar olmak üzere basın aracılığıyla tüm dünyaya yayılmasını sağlamıştı. Ayrıca Almanlar sebil, hayrat denen çeşmenin Türk-İslam geleneğindeki  yerini saptamış ve İstanbul'a II. Wilhelm adına bir çeşme yaptırmak için kolları sıvamışlardı. Çeşmenin desenini bizzat II. Wilhelm kendi elleriyle çizmiş tasarımını da mimar Spitta yapmıştı. İşte İstanbul'da bulunan ve Alman Çeşmesi olarak bilinen çeşme Kayzer II. Wilhelm tarafından yaptırılmıştır.



18-22 Ekim 1898 tarihleri arasında II. Abdülhamid'le görüşen Wilhelm, üç dinin kutsal saydığı Kudüs'e gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmış ve üç gün sonra da Hayfa limanına ulaşmıştı. Oradan Kudüs'e geçen II. Wilhelm, Muristan'ın doğu ucunda yaptırdığı kiliseyi kutsayarak açmıştı. Peki, açılıştan sonra sırada ne vardı dersiniz? Sırada Kudüs'te yerleşik bulunan Yahudi cemaatiyle buluşmak ve onlara yeryüzündeki tek koruyucularının Almanya ve Alman İmparatoru II. Wilhelm olduğunu göstermek vardı. Yahudi cemaati II. Wilhelm'i kurtarıcı gibi Almanca ve İbranice yazılarla donattıkları zafer takıyla karşılamışlardı. Zafer takının üzerinde tek bir Osmanlıca yazıya yer verilmemişti!

II. Wilhelm, Kudüs'te yalnızca yaptırdığı kiliseyi açmakla kalmamış, Yahudi cemaatinin koruyucusu olduğunu da duyurmuştu. Yetmemiş, kendisi Protestan olduğu halde, Katolik cemaatinin de koruyucusu olduğunu da duyurmuştu. Ve bunu göstermek için Sion Dağı'na çıkıp bayrak kaldıran II. Wilhelm, ardından Şam'a geçip "İslam'a sarsılmaz dostluk bağlarıyla bağlı olduğunu" ilan etmişti. 

Şam'da Emevviye Camii'ni ve Selahaddin Eyyubi'nin mezarını ziyaret eden, mezarın bakımı ve düzenlenmesi için ödenek sağlayan, anısına plaket çaktıran II. Wilhelm, kendisini karşılayanlara şu söylevi çekecekti:

"Burada gelmiş geçmiş en yürekli asker Sultan Selahaddin'in mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid'e konukseverliği için teşekkür ederim. Majeste Sultan ve Halifesi olduğu dünyanın her yerindeki 300 Milyon Müslüman bilsinler ki, Alman İmparatoru onların en iyi dostudur.

İşte II. Wilhelm'in Selahaddin Eyyubi'nin mezarı başında yaptığı bu konuşma Arapça ve Türkçe olarak yaldızlı kağıtlara basılıp çoğaltılarak dağıtılmış ve onun gizli bir Müslüman olduğu yalanı yayılmıştı bütün Müslümanlara. Alman İmparatoru Kutsal Topraklar'a yaptığı bu geziden "Hacı" ünvanıyla dönecekti. Dağıtılan bildirilerde kendisinden "İslam'ın Dostu ve Koruyucusu Hacı Wilhelm" diye söz ediliyordu artık." (*)

Dünya Müslümanlarına Hacı Wilhelm diye tanıtılan Alman İmparatoru, bir taraftan da Osmanlı topraklarına yüzlerce Protestan misyon gönderiyordu.

Sonuç olarak, Almanya, Yakın ve Ortadoğu'yu Fransa ve İngiltere'nin güdümünden çıkarıp kendi sömürgesine dönüştürme amacı doğrultusunda İslamı, Hilafeti kullanıyor ve Sultan II. Abdülhamid'in Halifeliğini öne çıkarıyordu. Sömürge yönetimine karşı çıkan Müslüman Fas, Almanya tarafından desteklenmiş 1905'te Fas'a giden II. Wilhelm, Fas'ın bağımsızlığını savunarak Fransa'ya meydan okumuştu. Faslılar, Halife II. Abdülhamid'den bekledikleri desteği "Hacı Wilhem'den" görmüştü.

İngilizler ve Fransızlar, Almanya'yla birlikte işbirliği yapan Osmanlı İmparatorluğu'nu da tehdit ediyor, Avrupa basını II. Abdülhamid'i hedef alan karikatürlerden geçilmiyordu. Bu kadarla kalmamış, Osmanlı Devleti'ni Almanya'nın uydusuna dönüştürdüğünü düşündükleri II. Abdülhamid'i nasıl tahttan indirebilecekleri konusunda çözümler aramaya başlamışlardı. Ve II. Abdülhamid'in meclisi kapatarak ülkeyi tek başına istibdatla yönetmesinden yakınan aydınları el altından desteklemeye başlamıştı. Avrupa'da bulunan Türk aydınları (Batılıların Genç Türk anlamında Jön Türk adı verdikleri aydınlar), Padişah II. Abdülhamid'i devirmenin yollarını aramak için, I. Jön Türk Kongresini topladılar. Jön Türk Kongresi 4-9 Şubat 1902 tarihleri arasında Fransız Senatör Mr. Le Tirere Pantalis'in evinde toplanmıştı. Bundan sonrasını, tarihte neler olup bittiğini biliyorsunuz zaten... 

Yazımı Hazırlarken Yararlandığım Kaynak:

(*) CENGİZ ÖZAKINCI, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ - OSMANLI TUZAĞI. genişletilmiş, gözden geçirilmiş, güncellenmiş 21. basım/Mayıs 2010. otopsi.

Görseller, adı geçen kitaptan tarafımca çekildi.


19 Şubat 2026 Perşembe

 



10 İLGİNÇ BİLGİ


Okuduğum kitaplardan notlar aldığım ve İnternet'te yaptığım araştırma sonucunda az duyulmuş, pek bilinmeyen tarih, coğrafya ve genel kültürle ilgili bilgileri derledim. Okuyunca şaşıracağınıza eminim!

1- Biafra Cumhuriyeti, günümüzdeki Nijerya'nın Güneydoğu bölgesinde 1967 ile 1970 yılları arasında bağımsız olan devlettir. Başkenti Enugu olan bu devlet, çıkan Biafra Savaşı sonucunda yenilgiyi kabul ederek 15 Ocak 1970'de Nijerya'ya katılmıştır. 

2- Balat'taki Fener Rum Patrikhanesi'nin 1821'den beri kapalı olan ana giriş kapısına "Kin Kapısı" denmektedir. Mora isyanı sonrası Patrik V. Gregorios'un burada idam edilmesi nedeniyle "Kin Kapısı" olarak anılır. Kapının, bir Türk devlet adamı asılmadıkça açılmayacağına dair inanç, bu noktayı tarihi bir sembol haline getirmiştir. Kapı kapalı tutularak, V. Gregorios, her yıl Rum Patrikhanesi tarafından anılmaktadır.

3- Dünya üzerindeki tüm denizler bir kara parçasına temastayken, Kuzey Atlantik'te yer alan Sargasso Denizi hiçbir kıtaya sınırı olmayan ve fiziksel bir kıyı yerine "akıntı duvarları" ile sınırlandırılmış bir su kütlesidir. Florida'nın yaklaşık 900 kilometre doğusunda yer almaktadır.

4- Herhangi bir aktif volkanik sisteme yakın olmamasına rağmen kaynama noktasına ulaşan suyu ile Peru Amazonlarının balta girmemiş Mayantuyacu bölgesinde bulunan Shanay - Timpishka nehrine düşen her canlı adeta diri diri kaynıyor. Bu olay, bilim insanlarınca "hidrotermal sistem" ile açıklanmakta.

5- Güney Afrika Cumhuriyeti, dünyada üç resmi başkente sahip olan tek ülkedir. 1910 yılında farklı koloniler arasında denge kurulması amacıyla oluşturulan sistemde yürütme, yasama ve yargı ayrı şehirlerde konumlandırıldı. Pretoria yürütmenin merkezi olurken, parlamento Cape Town'da bulunuyor. Yargı yetkisi ise Bloemfontein'deki Yüksek Mahkeme tarafından kullanılıyor. 

6- Deniz samurlarının koltuk altlarında, taş taşımak için gizli bir deri cepleri vardır. Bu taşı, kabuklu deniz canlılarını kırmak için kullanırlar. Ve deniz samurlarının birçoğu aynı taşı ömür boyu bu gizli cebinde taşır.

7- Afrikalılar, Avrupalıların kendi topraklarını talan etmesine karşı direndiler, karşı koydular. Ama Avrupalıların silah teknolojisine daha fazla karşı koyamadılar. Yalnızca iki Afrika ülkesi bağımsız kalabilmişti. Bunlar, Habeşistan (sonradan adı Etiyopya) ve özgürlüğüne kavuşan köleler için köleler tarafından kurulan Liberya idi.

8- Avrupa ülkelerinin Hindiçin bölgesinde kolonileştiremedikleri tek ülke, Mongkut olarak bilinen Kral IV. Rama'nın izlediği denge politikaları sayesinde Tayland olmuştur. Kral, İngiltere ve Fransa'nın arasındaki rekabetten yararlanmıştır. Ve bu durum günümüzde dahi Taylar için büyük bir gurur kaynağıdır.

9- Keldaniler, Papa'nın otoritesini tanıyan, Süryani/Asur kökenli Doğu Katolik Kilisesi'ne bağlı Hristiyan bir topluluktur. Tarihte Babil İmparatorluğu'nun hakim sınıfı olan ve Arami kökenli bir halk olarak tanınırlar. Günümüzde yoğunlukla İrak'ta, ayrıca Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile İstanbul'da sınırlı sayıda yaşayan, Aramice'nin bir lehçesini konuşan eski bir topluluktur.

10- Köri ağacı, Hindistan'da yetişen ve siyah meyveleri olan turunçgiller familyasına ait bir ağaçtır. Köri baharatı için bu ağacın sadece yaprakları kullanılır. Köri ağacının yaprakları acımsı bir tada sahipken siyah meyveleri tatlıdır. Köri, başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere, Tayland, Endonezya ve Malezya'ya kadar Güneydoğu Asya mutfağında kullanılan bir baharat karışımıdır. Köri yapılırken, zerdeçal, kişniş, kimyon, zencefil, çemen otu, karabiber, kakule, karanfil ve acı kırmızı biber harmanlanarak büyükçe bir havanda dövülerek elde edilir. Sarı renkli, aromatik bir baharat karışımı olan köriye, farklı bölgelerde sarmısak ve tarçın da eklenerek zenginleştirilir.



10 Şubat 2026 Salı

 



BİR YAZAR, BİR KİTAP, BİR ÜLKE




George Orwell'in adını duyduğunuzda aklınıza ilk gelen 1984 ve Hayvan Çiftliği kitapları olur sanırım. Benim de öyle idi. Ta ki, kitabevi raflarında yer alan "Burma Günleri" kitabını görünceye dek. 1984 ve Hayvan Çiftliği kitaplarını okumuştum. Hatta DT'nın sergilediği Hayvan Çiftliği tiyatro eserini de beğeniyle izlemiştim. Yazarla ilgim bu kadarla sınırlıydı. Dünya tarihi ve coğrafyasına olan ilgim nedeniyle Orwell'ın yazdığı "Burma Günleri" ve "Selam Olsun Katalonya'ya" kitaplarını satın aldım. İyi ki...

BİR YAZAR; GEORGE ORWELL

George Orwell, 1903'te Hindistan'ın Bengal eyaletine bağlı bir kentte doğdu. Gerçek adı Eric Arthur olan Orwell, ailesiyle birlikte İngiltere'ye döndükten sonra Eton College'da öğrenimini tamamladı. O zamanlar İngiltere'nin sömürgesi olan Hindistan'da 1922-1927 yılları arasında Hindistan İmparatorluk Polisi olarak görev yaptı. Ancak imparatorluk yönetiminin iç yüzünü görünce istifa etti. Sömürge memurlarının davranışlarını eleştiren bir düzine denemeler yazdı. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru yazdığı Hayvan Çiftliği, Stalin rejimine karşı sert bir taşlamadır. Orwell'in en çok tanınan eserlerinden 1984, bilimkurgu türünün klasik örneklerinden biri olmanın yanı sıra, modern dünyayı protesto eden bir romandır. Orwell, 1950'de Londra'da öldü.

BİR KİTAP; BURMA GÜNLERİ

Burma Günleri ise, Burma'daki İngiliz sömürgeciliğini dile getiren ilk kitabıdır. Burma Günleri, yazarın gençliğinde sömürge polisliği yaptığı günlerdeki deneyimlerini ve imparatorluk yönetimine tepkilerini dile getirir. Orwell, İngilizlerin Birmanya diye bilinen, bugün resmi adı Myanmar olan Burma'daki yaşamını, sömürgecilerle işbirliği yapan yerlileri, baskı ve sömürü düzenine karşı çıkanları anlatır.

Henüz küçük bir çocukken Mandala'ya giren İngiliz askerlerini gördüğünde onların iyi beslenmiş bedenlerine, kırmızı ceketlerine ve uzun tüfeklerine hayranlıkla bakan U Po Kyin'in (U sonradan aldığı soyluluk ünvanıdır) hayattaki tek amacı İngilizlere yamanmaktır. Bu yolda yapamayacağı kötülük yoktur. İngilizlerin gözüne girip bir devlet dairesine kapak atabilmek için üçkağıtçılık, dolandırıcılık, rüşvet alma v.b gibi yapmadığı sahtekarlık kalmaz. Bu başarılarıyla! hızla yükselir ve elli yaşında Kyautada bölgesinin sulh yargıcı olur. Karısı Ma Kin, Po Kyin'e göre daha insancıldır. Paranın ve zenginliğin mutluluk getirmediğine, getirmeyeceğine inanmaktadır.

Bir diğer kahraman Flory, yirmi yaşında Burma'ya yerleşmiş bir İngiliz'dir. Bu topraklardaki yaşamı ilk başlarda sevmemesine rağmen orada kaldıkça alışır ve bağlanır. Kendi deyimiyle "En derin köklerini" Burma topraklarına salar. İngilizlerin Burma'da bulunmalarının tek nedeninin hırsızlık olduğunu düşünür ve sömürgeciliğe karşı durur. Flory'nin en yakın arkadaşı ve dostu Hintli bir yerli olan Doktor Veraswami'dir.

Anne ve babası öldükten sonra parasal sıkıntı çeken ve bu nedenle Burma'da yaşayan amcasının yanına giden İngiliz Eizabeth'le tanışan Flory ona delicesine aşık olur. Kitapta, betimlemeler öylesine güçlü ki, okurken sıcağı, yağmuru hissediyorsunuz sanki. Ve tabii ki aşkı ve tutkuyu da...

Kitaptan iki alıntı: "Bizim bu ülkede bulunmamızın hırsızlık yapmaktan başka bir amacının olmadığını nasıl anlayabilirsiniz? Çok basit. Memurlar Burmalıları ezerken işadamları da onların ceplerine dalıyorlar. Eğer bu ülke İngilizlerin elinde olmasaydı, diyelim benim firmamın şimdiki gibi kereste sözleşmeleri yapabileceğini mi sanıyorsunuz? Ya da başka kereste firmalarının veya petrol şirketlerinin, madencilerin, çiftçi ve tüccarların? Arkasında hükümet olmasa pirinç çemberi talihsiz çiftçiyi soyup soğana çevirmeye nasıl devam edebilirdi?"

"Ve daha önce de söylediğim gibi, eğer biz uygarlaştırıcı bir etkiysek bunun tek nedeni daha büyük parçalar koparmak istememiz. Eğer buna değmediğini görürsek her şeyi bir anda çöpe atabiliriz."

Not: Kitap Burma'daki İngiliz sömürgeciliğini eleştirmesine rağmen, 1935'te İngiltere'de basılır. Ancak Hindistan ve Burma'da yasaklanır. 

BİR ÜLKE; BURMA (MYANMAR)


https://www.istockphoto.com/tr

Myanmar, resmi adıyla Myanmar Birliği Cumhuriyeti diğer adlarıyla Burma/Birmanya, Güneydoğu Asya'da bir ülkedir. Bangladeş, Hindistan, Çin, Laos ve Tayland ile komşudur. Güneyde ve Güneybatıda Andaman Denizi ve Bengal Körfezi'ne kıyısı vardır. Myanmar Güneydoğu Asya'nın en büyük, Asya genelinde ise onuncu büyük ülkedir. Başkenti Nepido, en büyük şehri Yangon'dur.

Tarihi 9. yüzyıla dek ulaşan Birmanlar tarafından kurulmuştur. 1050'lerde Pagan Krallığı'nın kurulmasıyla Birman dili, kültürü ve Theravada Budizm'i ülkeye hakim oldu. Moğol istilaları sonucunda krallık dağıldı. 16. yüzyılda Toungoo hanedanı ülkeyi birleştirdi ve Güneydoğu Asya tarihinin en büyük imparatorluğunu kurdu. 

19. yüzyıl başlarında Konbaung hanedanı ülkede hakimiyet kurdu. Britanyalı East İndia Company, İngiliz-Birman savaşı sonucunda yönetimi ele geçirdi ve ülke Britanya sömürgesi oldu. II. Dünya Savaşı'nda Japon işgaline uğradı. 1945'te müttefiklerce geri alındı ve 1948 yılında bağımsızlık verildi. 

Ülkenin tarihi adı, ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Birmanlardan gelen Burma'dır. Ülkede 1989'da kurulan askeri rejim, ülkenin sömürge döneminin izlerini silmek adına Burma olan ülke adını yine Birmanların adının bir başka çeşitlemesinden gelen Myanmar olarak değiştirmiştir.

Okuduğunuz üzere, bir kitap dünyaya açılan kocaman bir penceredir.  Pencereden bakmayı ve görmeyi bilenlere selam olsun...


Kaynaklar:

- George Orwell, BURMA GÜNLERİ. Can Modern, 22. Baskı. Çeviri; Deniz Canefe.

- tr.wikipedia.org


4 Şubat 2026 Çarşamba

 



HAYRAN OLDUĞU PUŞKİN İLE AYNI SONU PAYLAŞAN RUS ŞAİR 

MİHAİL LERMONTOV KİMDİR?




Fransız özgürlükçü düşüncesinden belirgin biçimde etkilenen Rus şair ve yazar Mihail Lermontov (1814-1841), ustası ve hayranı olduğu şair Puşkin'in bir düelloda yaşamını yitirmesi üzerine "Şairin Ölümü" şiirini yazar. Puşkin'in bir düelloda öldürülmesi üzerine yazdığı bu şiir, dilden dile dolaşarak, matbaadan matbaaya basılarak çığ gibi büyür ve başta St. Petersburg olmak üzere bütün Rusya'ya yayılır. Çarlık Rusya'sının yenilikçi akımlara karşı olduğu, korkulu bir tavırla hareketlenen devrimci bir algıyı bastırmak için sansür uyguladığı bir dönemde böylesine bir şiirin elden ele dolaşması elbette kaygı vericidir. Çar I. Nikola şiiri okuduktan sonra: "Hoş dizeler...Söyleyecek söz yok! Yasaya göre gereği yapılsın" der.

Bunun üzerine Lermontov, Kafkasya'ya, Nijgorod Süvari Alayı'na sürülür. Çünkü o bir asteğmendir. Bir yıl sonra sürgün cezası affedilir ve St. Petersburg'a döner. 1841 yılında kralcı bir Fransız subayı ile yaptığı düello sonucunda 27 yaşında yaşamını yitirir. Ustası Puşkin'le aynı kaderi paylaşır. 

Kısacık hayatında iz bırakan şiirler yazmış ve şiirlerinde betimlediği insanlık ve dünya halleri yüzyıllar geçse de güncelliğini korumaktadır.

Mihail Lermontov'un tek romanı olan "Zamanımızın Bir Kahramanı" unutulmaz ve hala tartışılan Peçorin karakteriyle, dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer almaktadır. Romanda, genç ve yakışıklı bir subay olan Grigoriy Aleksandroviç Peçorin'in hikayesi anlatılmaktadır. Bu genç subay, başkalarının mutsuzluğu için çabalaması yetmezmiş gibi zevk için kötülük etmekten de çekinmez.

Sürgüne gönderildiği Kafkasya coğrafyasını ve orada yaşayan insanların geleneksel davranışlarını çok iyi gözlemleyen ve yazan Lermontov, aynı zamanda Gürcistan'da bulunan Kayşavur Dağı ve vadisini, Kazak ve Çerkez köylerini öylesine canlı betimlemiş ki, adeta sözcüklerle fotoğraf çekmiş...Gud Dağı'na çıktığında duygularını şu şekilde ifade etmiş:

".....dünyanın bu kadar tepesinde olmaktan sevinçliydim; tabii çocuksu bir duyguydu bu; ama toplum kurallarından kurtulup tabiata bu kadar yaklaşınca, insan çocuklaşmadan edemiyor: Sonradan edinilmiş ne varsa akıp gidiyor insandan, ruh temizleniyor, eskiden nasılsa, bir gün yine nasıl olacaksa, o durumu alıyor. Benim gibi yabani dağlarda dolaşmış, uzun zaman onların garip biçimlerini incelemiş, aralarını dolduran havayı büyük bir istekle içine çekmiş bir insan, o büyülü manzaraları anlatma, çizme duygumu anlar." (s:37)

Roman kahramanı Peçorin'i eleştirenler için Lermontov'un cevabı şöyledir:

"Beyler, Zamanımızın Bir Kahramanı bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir. Bana bir insanın bu kadar kötü olamayacağını söyleyeceksiniz yine; ben de diyeceğim ki, madem bir sürü tirajik ve romantik haydutun varlığına inandınız, neden Peçorin gerçeğine inanmıyorsunuz? Yoksa bu kişideki gerçek payı sizin istediğinizden daha mı fazla?" (Yazarın Önsözü'nden.)

Lermontov'un "Zamanımızın Bir Kahramanı" romanını okudum, çok beğendim ve okumanızı öneririm. Yazarın kendi sözleriyle yazımı sonlandırmak isterim: "Bazı okuyucular Peçorin'in kişiliği hakkında benim düşüncemi öğrenmek isteyebilirler. Cevabım kitabın adıdır. "Ama kötü bir ironi!" diyeceklerdir. Acaba?"


 

29 Ocak 2026 Perşembe

 


İRAN'DAKİ MOLLA REJİMİ BAHANE, HÜRMÜZ BOĞAZI'NA ÇÖKMEK ŞAHANE!



 

2025 yılının son aylarında İran'da mevcut yönetime karşı başlayan protestolar dünya gündeminde yer alırken, İran'daki geçmiş yönetimler de gündeme geldi. İran'ın antik tarihine ilişkin daha önce yazmıştım. Arzu edenler tarihin ilk süper gücü olan Pers İmparatorluğu başlıklı yazımı,https://sahriye.blogspot.com/2013/07/perslerden-ogreneceklerimiz-var.html linki tıklayarak okuyabilirler. 

İran'daki sokak gösterilerinde devrik şahın Amerika'da sürgünde bulunan oğlu Rıza Pehlevi'ye ait semboller öne çıktı. Dolayısıyla Pehlevi hanedanından önce İran'da hüküm süren Kaçarlar hanedanı merak edilir oldu. Oğuz Türklerine mensup olan Kaçarlar 1794 ile 1925 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş son Türk kökenli hanedan olarak tarihe geçti. Bugünkü İran sınırlarının büyük bir bölümü ve Tahran'ın başkent olması Kaçarlar döneminde şekillendi.

İran toprakları yaklaşık bin yıl boyunca Türk kökenli hanedanlar tarafından yönetildi. Bunlar; Gazneliler, Büyük Selçuklular, Harezmşahlar, İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar'dır. Kaçar Hanedanı'nın son şahı Ahmed Şah Kaçar, 1925'te Rıza Han'ın öncülüğünde gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirildi.  Ahmed Şah Fransa'ya gitti ve 1930 yılında Paris'te hayatını kaybetti. 1925'yılından itibaren İran'da Pehlevi Hanedanlığı dönemi başladı.

Kaçarları deviren Rıza Han'ın başlattığı yeni dönemde, Türk devlet geleneği ve Turan mirası geri plana itildi. Yerine Aryan kimliği temelli yeni bir ideolojik yapı inşa edildi. 1935 yılında da "Persia" adı değiştirilerek ülkenin adının "İran" olduğu tüm dünyaya duyuruldu.

1921'de İran Kazak Tugayı'nın eski bir tuğgenerali olan Rıza Han,1919 yılında Pehlevi soyadını almıştır. Pehlevi rejimi Ocak 1979'a kadar sürmüştür. 

19. yüzyılın sonunda ekonomik sorunlarla başa çıkamayan Nasırüddin Şah, sorunları çözmek için yabancılara ülkenin kaynaklarının kullanım hakkına ait imtiyazlar vererek çözmeye çalışmıştı. Petrol çıkarılması ve işletilmesi İngilizlere verilmişti. O yıllarda verilen imtiyazları Lord Curzon "bir hükümdarlığın bütün kaynaklarını hayal bile edilemeyecek şekilde, tarihte hiç görülmedik ölçüde tamamen yabancı ellere teslim edişi" şeklinde yorumlamıştır.

28 Nisan 1951'de başbakanlık koltuğuna oturan Musaddık'ın (anne tarafından Kaçar Hanedanı üyesi idi) ilk işi İran petrollerini millileştirmek oldu. Bunun anlaşmaya aykırı olduğunu söyleyen İngilizler, uluslararası mahkemeye başvurmuşlarsa da mahkemeyi kaybetmişlerdi ve mahkeme İran petrollerinin millileştirilmesine onay vermişti. Sonra ne mi oldu? Petrol imtiyazlarını kaybeden İngilizler MI6 tarafından planlanan ve ABD ajanlarının uygulamaya koyduğu bir darbeyle Başbakan Musaddık'ı devirmişlerdir. Tarih 19 Ağustos 1953'ü gösteriyordu. Böylece Milli Cephe hareketiyle başlayan petrolün millileştirilmesi ile elde edilen bütün kazanımlar kaybedilmiştir. Bu darbe İngilizlerin İran hakimiyetine son vermiş ancak bu defa da ABD hakimiyetini başlatmıştır.

Pehlevi rejimi, Ocak 1979'da Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen İran Devrimi sonucunda yıkılmış, İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın onur konuğu olarak ailesiyle Mısır'a sığınmıştır. Bir süre Mısır'da kalan Pehlevi ailesi, sırasıyla Fas, Bahamalar ve Meksika'da kalmıştır. Muhammed Rıza Şah yakalandığı pankreas kanserinin tedavisi için 22 Ekim 1979'da ABD'ye gitmiş, 1980'de vefat etmiştir. Mezarı, Mısır'ın başkenti Kahire'deki Rıfa'i Camii'nde bulunmaktadır.

Humeyni 1 Şubat 1979'da on dört yıl aradan sonra Tahran'a döndü ve "Allah-u Ekber, Humeyni rehber!" diye bağıran milyonların eşliğinde İran İslam Cumhuriyeti'ni kurduğunu ilan etti. İran'da monarşi devrilmiş, ABD'nin bölgedeki ayaklarından biri kesilmişti. Ama ABD, bir ay sonra, Mısır'ı İsrail ile barıştırarak Ortadoğu'nun önemli bir ülkesini Batı Bloku saflarına çekecekti. Bir diğer deyişle, Şah'ı kaybetmişler, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ı ve haleflerini kazanmışlardı.

İran İslam Cumhuriyeti'nin hüküm sürdüğü 1979 yılından bugüne Humeyni'nin tabiriyle "ABD, Büyük Şeytan" olmuştu ve İslamcı olsun ya da olmasın neredeyse İranlıların tamamı bu görüşü paylaşıyordu. Bunu bilen ABD, sekiz yıl sürecek İran ile Irak savaşını başlattı. ABD, güya Saddam Hüseyin'i destekliyordu bu savaşta! Saddam Hüseyin'in sonunu getirdiğini, Irak'ı bölüp parçaladığını düşünürsek nasıl iki yüzlü bir tavır sergilediği anlaşılır.

Yukarıda çok kısa olarak anlattığım tarihsel süreçten günümüze gelirsek, ABD'nin İran'daki molla rejimini yıkıp yerine getirmek istediği Prens Rıza Pehlevi son şahın oğlu olup ABD'de sürgünde yaşamaktadır. Eğer prens başa geçebilirse babası gibi  ABD'nin bir dediğini ikiletmeyeceği aşikardır. İran'da mevcut rejime karşı ayaklanmalarda binlerce kişinin öldürüldüğü haber ajansları tarafından bildirilmekte. ABD Başkanı Trump ise sivillerin öldürülmesinin durdurulması yönünde İran'a sürekli tehditler savurmakta, uçak gemilerinin ve donanmanın İran Körfezi'ne doğru yola çıktığını  dünya kamuoyuna duyurmaktadır. Dünya liderleri ise bu durumu sadece izlemekte, "bir şey dersem sıra bana gelir mi", korkusuyla sessizliklerini sürdürmeye devam etmektedirler...

İranlıların huzur ve refahı, rejim muhaliflerinin ayaklanmalarda öldürülmeleri ABD'nin  umurunda bile değildir. Onun tek isteği İran'ın petrol ve doğalgazına konmak, İran'ın denetiminde olan Hürmüz Boğazı'nı ele geçirmektir. Bu amacını gerçekleştirmek için her yolu mübah görmektedir. Peki, Hürmüz Boğazı neden önemli? Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ile Basra Körfezi arasında bulunmakta olup Hint Okyanusu'na açılmayı sağlayan stratejik öneme sahip bir su yoludur. Küresel enerji güvenliği açısından dünyadaki en stratejik deniz geçitlerinden biridir. 

Hürmüz Boğazı, sadece bir deniz geçidi değil, aynı zamanda jeopolitik bir kırılma noktasıdır. Enerji güvenliği, askeri denge, büyük güç rekabeti ve uluslararası ticaret açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden bölgedeki gelişmeler, dünya genelinde siyasi ve ekonomik dalgalanmalara yol açabilmektedir.

Hürmüz Boğazı'nın ticaret ve küresel ekonomi için önemi:

Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore gibi büyük ekonomiler enerji ihtiyaçlarının önemli kısmını Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan petrol ve doğalgazla karşılamaktadır. Boğazın kapanması durumunda (ABD, İran'a saldırırsa İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı tehdidinde bulundu) enerji tedarik zincirleri büyük bir krize girebilir; bu da küresel ekonomik istikrarı tehdit eder.

Hürmüz Boğazı, Çin Halk Cumhuriyeti açısından son derece kritik bir öneme sahiptir. Çin, dünyanın en büyük petrol itahalatçısıdır ve ithal ettiği petrolün yaklaşık %40'a yakını Ortadoğu kaynaklarıdır. Bu petrolün büyük bir kısmı Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Çin'e ulaşır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve BAE gibi ülkelerden alınan ham petrol Hürmüz Boğazı'ndan geçmeden Çin'e ulaşamaz. Dolayısıyla boğazda yaşanacak bir kriz, Çin'in enerji arzını doğrudan tehdit eder. Bu bağlamda ABD, İran'a saldırırsa Çin'in tepkisi ne olur ya da tepkisi olur mu? 

ABD'nin hızla büyüyen Çin ekonomisini sekteye uğratmak ve de Çin'i ekonomik ve coğrafi yönden "çevrelemek" adına İran'a gerçekten saldırır mı? Yoksa saldırı açıklaması sadece tehditte mi kalır? Benim görüşüm; ABD, İran'a "saldıracağım" adı altında yoğun baskı uygulayarak ve korkutarak İran'ı dize getirmeye çalışmak istemektedir. Trump'ın İran'a ciddi bir saldırı yapacağından kuşkuluyum. Çünkü, Çin ile karşı karşıya gelmek istemez. Hele Minnesota Eyaleti'nde göçmen karşıtı ICE'nin ABD vatandaşlarını öldürmesi sonucunda kendi ülkesinde bile tartışmalara, gösterilere  neden olmuşken, ekonomisini çok zorlayacak yeni bir savaş cephesi açmak istemeyecektir.

Sonuç olarak, İran'daki baskıcı "Molla rejiminden" nefret etsem de, yıkılmasını istesem de, bunun dış güçler ve CIA ajanları eliyle değil, İranlıların rejime muhalif olarak yapacakları eylemler ve hangi yönetim biçimini istedikleriyle ilgili olmalıdır. Yani İranlılar, demokratik, laik bir rejim mi istiyorlar, yoksa Şah dönemine geri dönüp monarşi mi istiyorlar? Bu konuda tek yetkili İran halkının kendisidir ve kararı onlar vermelidir, emperyalistler değil...Temel hedef, İran'ın ulusal bütünlüğü ile toprak bütünlüğünün korunması olmalıdır diye düşünüyorum. 


euro news haberinden alındı.


Kaynaklar: 
- https://www.turkiyegazetesi.com.tr

https://iramcenter.org

- https://sahipkiran.org/2025/06/23/hurmuz-bogazi-ve-stratejik-onemi/

https://tr.wikipedia.org/

- Ali Çimen, BAŞKANIN GÖZLERİ CIA. Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.