29 Temmuz 2017 Cumartesi




DİRENİŞİN VE UMUDUN SİMGESİ BİR SENFONİ:
7. SENFONİ (LENINGRAD)


Kim bilebilirdi ki, 1703'te Rus Çarı Petro tarafından kurulan St. Petesburg (S.S.C.B. dönemindeki adıyla Leningrad), dünyayı kan gölüne çeviren II. Dünya Savaşı'nda "Direnişin Simgesi" olacak? 

Avrupa'nın dördüncü büyük şehri olan St. Petesburg, 200 yıl boyunca Çarlık Rusya'nın başkenti olmuştur. Rusya'nın kuzeybatısında, Baltık Denizi kıyısında UNESCO Dünya Mirası alanı olan Neva Nehri ve 42 ada üzerinde konumlanmış, 55 kanal, 500'e yakın köprü ile Kuzey'in Venedik'i olarak anılan güzel bir şehirdir St. Petesburg.

Rusya'nın Avrupa'ya açılan kapısı olarak da bilinen St. Petesburg'un ismi Rus Devrimi'nden sonra Leningrad olarak değiştirilmiştir. 

II. Dünya Savaşı'nda çok büyük dramlar yaşamış olan şehir, "Leningrad Kuşatması"nda  900 gün boyunca (kimi kaynaklarda 872 gün) direnerek ve asla pes etmeyerek tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır. İşte o ünlü Leningrad Kuşatması'nın hikayesi ve direnişin ve umudun simgesi olan 7. Senfoni'nin hangi koşullarda nasıl yazıldığının da. Bundan böyle bu özel senfoniyi farklı bir kulakla ve farkındalıkla dinleyeceğinizi biliyorum...

8 Eylül 1941'de kuşatılmıştı Leningrad.
Kentten dışarıya çıkmak mümkün değildi.
Takvimler 1942'nin Ağustos ayını işaret ettiğinde, Alman askerleri Leningrad'ı son bir hamleyle işgal etmenin peşine düşmüştü.

Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
Sovyetler Birliği için, bir ölüm kalım meselesi haline gelmişti Leningrad'ın düşüp düşmeyeceği. SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı çünkü.

10 Ağustos'ta  Leningrad bir destan yazmıştı: Dimitri Şostakoviç'in 7 numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.

Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.

Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu. Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.

Şostakoviç, eserini Leningrad'da yazmaya başlamıştı. Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilememiş, itfaiyeci olarak hizmet etmişti. Gündüz itfaiyeci olarak çalışan Şostakoviç, geceleri  7. senfoni üzerinde çalışmıştı.

Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi. Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicileriyle paylaşmıştı. Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı, Samara'ya gönderildi.

Besteci, 27 Aralık'ta eserini tamamladı ve 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi.

Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.

Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.

Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi. 
Nihayet büyük gün geldi.
Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
Sonuç şahaneydi.
Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisi'ni başarıyla seslendirmişti.

Bu çok önemli çabanın haber ve hikayesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.
Kent düşmemiş, tersine yükselen moralle daha da güçlü direnir olmuştu.

Leningrad Senfonisi seslendirildikten sonra şehir, Alman kuşatmasına karşı sekiz ay daha direndi. 27 Ocak 1944'te Almanlar geri çekilmek zorunda kaldı. Leningrad kuşatması, modern tarihin en uzun süreli ve yıkıcı kuşatmalarından biri olarak kabul edilir.Toplamda dört milyon civarında ölüme yol açtı.*

Leningrad Senfonisi'nin hikayesini okuduktan sonra, İbn-i Sina'nın o ünlü sözünü hatırladım, hiçbir zaman aklımdan çıkarmadığım: "Bilim ve sanat, itibar görmediği toplumları terk eder." Bilim ve sanat, itibar gördüğü toplumlarda ise, direnişin ve umudun hatta zaferin simgesi olur, halkının ve ülkesinin üstüne bir güneş gibi doğar...Güneş olmadan var olabilecek bir dünya düşünebiliyor musunuz? Tabii ki hayır. 

Dileğim; Güneş hep parlasın üstümüzde ve hiç sönmesin.



* Yeşil Mürekkep - Osman Balcıgil.





24 Temmuz 2017 Pazartesi




"RÖNESANS GİBİ KADIN"
"CUMHURİYET GİBİ KADIN"
"BİN DOKUZ YÜZ YİRMİ ÜÇ GİBİ KADIN"
"KÜÇÜK BURJUVA DUYARLILIĞININ ANASI"


Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar

Bu adlandırmalarla anılan kim bu kadın diye merak ettiniz değil mi? Sizi fazla merakta bırakmayayım, bu kadının adı: Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar. Nahit Hanım'ın adını bilmeyenler (ben de bunlardan biriydim), 2014 yılında yayımlanan "Yalnız Seni Arıyorum - Nahit Hanım'a Mektuplar"  adlı Orhan Veli'nin kitabıyla Nahit Hanım'ın Orhan Veli'nin sevgilisi olduğunu öğrendiler. Orhan Veli'nin onun için yazdığı; 

"Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun." dizeleri, yıllar sonra ortaya çıkan sevgiliyle hayat buldu yeniden.

Doğrusu, ben bu kitapla haberdar olmadım Nahit Hanım'dan. Haberim olduğunda, yaptığım araştırma sonucunda ulaştım mektuplardan oluşan bu kitaba. Ve yazımın sonunda da kitabı tanıttım; okumak isteyenler olabilir diye. Benim Nahit Hanım'la tanışmam, Osman Balcıgil'in Sabahattin Ali'yi anlatan "Yeşil Mürekkep" romanıyla gerçekleşti. Şimdi ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Orhan Veli gibi Sabahattin Ali de çapkınmış. Dönemin güzel kızlarına hemen aşık oluveriyormuş. İstanbul'da tanıştığı Nahit Hanım'ı görür görmez  aşık olmuş Sabahattin Ali. Ama tam anlamıyla karşılıksız bir aşkmış genç adamın yaşadığı. Aşkını ilan etmiş, olumsuz cevap almıştı.

Yenilgisini, "Servet-i Fünun'da Bir Macera" başlığı altında yayımladığı bir şiirle ifade etmişti genç şair:

"Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi
Ne ufak bir temayül ne de bir iltifat gördüm.
Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi
Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm."

Sabahattin Ali ilk şiirlerini bir deftere yazarak karşılıksız bir aşkla sevdiği Nahit Hanım'a gönderir. O sıralarda Sabahattin Ali, Almanya'da üniversite tahsili yapmaktadır. Kitabın dip notunda  Nahit Hanım'la ilgili kısa bir bilgi verilmişti. İlgimi çekti ve araştırdım. Çok ilginç bir kadınla karşılaştım desem abartmış olmam sanırım. Sonuçta bu yazı çıktı ortaya.

Nahit Gelenbevi'nin Kısa Hayat Hikayesi:

Nahit Gelenbevi 1909 yılında Girit'te doğdu. Erenköy Kız Lisesi'nden sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi.

Ankara, Edirne ve İstanbul'da edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. İlk eşi, milli eğitim müfettişliği ve Devlet Güzel Sanatlar Müdürlüğü görevlerinde bulunan eğitimci Halil Vedat Fıratlı idi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini (1955) yılında şair Arif Damar'la yaptı.

İki evlilik arasında Orhan Veli ile dillere destan bir aşk yaşadı. Onun şiirlerinin ilk okuyucusu oldu. Bu ilişki, 1950 yılında şairin ölümü ile son buldu.

Yaprak dergisinin çıkmasında, maddi manevi katkıları oldu. Orhan Veli ölmeden önce, içinde daha önce hiç yayınlamadığı şiirleri de bulunan iki şiir defterini "öldükten sonra yayınlaması rica"sıyla kendisine teslim etti.

Nahit Hanım, evinde gerçekleştirdiği "cuma sofraları" ile dönemin yazar çizerlerini bir araya getirdi. Nahit Hanım, o dönemin efsanevi kadınlarından biridir. Samet Ağaoğlu bir kitabında ondan "Rönesans gibi kadın" diye söz etmiştir. Cemal Süreya ise "Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın" ve "Cumhuriyet gibi kadın" benzetmelerini yapmıştır. Yine Süreya'nın, Nahit Hanım'la ilgili olarak "Küçük burjuva duyarlılığının anası" diye bir benzetmesi vardır.

Can Yücel, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dranas, Orhan Veli, Ece Ayhan, Turgut Uyar ve Cemal Süreya gibi birçok isimle kurduğu yakın dostluk ilişkileriyle tanınırdı. 

17 Mayıs 2002 tarihinde, 93 yaşında öldü ve Feriköy Mezarlığı'na gömüldü. Ölümünden sonra, 21 Mayıs 2002 tarihli Radikal Gazetesi'nde "Şairlerin mıknatısı toprağa karıştı..." başlıklı yazı yayınlandı.  İşte yazının linki:

http://www.radikal.com.tr/kultur/sairlerin-miknatisi-topraga-karisti-633095/




Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
ISBN: 9789750827082
Sayfa: 160 sayfa
Basım Tarihi: 2014
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

O zamanlar ismini söyleyemediği sevgilisi "Nahit Hanım"dı Orhan Veli'nin. Hayatta iki varlığı oldu: Şiiri ve sevdası. Şiirleri okurlarının ezberinde... Sevgisine gelince, onu, tek büyük aşkı "Nahit Hanım"a vermişti: Bu kitap onun belgesi.Şiirimizde çığır açmış ustanın aslında nasıl bir gönül ustası olduğunu kanıtlayan mektuplarını okuduğunuzda onu çok daha yakından tanıyacaksınız. "Istanbul Türküsü" gibi pek çok şiirini daha iyi anlayacaksınız. 36 yıllık ömrüne neler sığdırdığını görecek, onu daha çok sevecek ama belki biraz da üzüleceksiniz. Nereden bakılsa, gizli saklı yaşanmış kırık bir aşk hikâyesine tanık olacaksınız. 64 yıldır çekmecelerde kalmış mektuplar, ince ince akan bir mağara suyu gibi dingin, dupduru ilk kez gün ışığına çıkıyor.
(Tanıtım Bülteninden)





18 Temmuz 2017 Salı




KENT, SICAKLIK, DOĞA
Başlığı Siz Seçin!






"Dünya ısınıyor, buna bağlı iklim değişiklikleri olacak" diyen bilim insanlarının savı gerçekleşti. Bu yaz günlerinde, yalnız ülkemiz değil, Kuzey Yarımküre adeta sıcaktan kavruluyor. Mevsim normallerinin çok üstünde seyreden sıcaklıklar, yeryüzündeki canlı topluluklarının tümünü etkiliyor; sıcaklık ya açlık ve susuzluktan öldürüyor ya da yaşamdan bezdiriyor. Ben de sıcaktan bunalmış bir halde, tek bir yaprağın bile kımıldamadığı bir ortamda, yapacak bir şeyim yokmuş gibi dünyanın geleceğini düşünüyorum: Düşünmek, sıcaktan buram buram terleyen kafamı biraz olsun serinletiyor sanki. Bedenim burada olsa da, zihnimin ürettiği hayaller, serin ormanlarda, başları dumanlı yüce dağlarda gezinip duruyor. Ferahlıyorum...Çünkü benim için, doğayı düşünmek bile ondan zevk alabilmenin bir yoludur ve kendimi bu tatlı duygulara kaptırmak yeterlidir. Doğadaki binbir renkli ve kokulu çiçeklerden, otlardan, çeşit çeşit, irili ufaklı böceklerden, ağaçlardan, otlardan, taş ve topraktan etkilenmemek mümkün değildir. Benimle aynı duyguyu hissetmeyenler olabilir; bunların ya doğal duyarlılığı eksik ya da zihinleri başka düşüncelerle doludur, ki çevreye dikkat etmezler.  Doğada bulunduğumda ben, sadece oradaki yaşama ve çevreye odaklanırım. Başka hiçbir şey düşünmediğim ender zamanlardan biridir bu anlar. Diğer deyişle, "an"ı yaşadığımın hissine kapıldığım anlardır... 

Bu nedenlerle, kentin tekdüze yaşamının verdiği sıkıntıdan kurtulmak, varoluşumun acı ve kederli yanlarını unutarak zihnimi ve gönlümü neşelendirmek için doğayla bütünleştiğim pazar günlerini iple çekerim. Bu hafta sonu yaptığım Gerede Toklar Yaylası'ndaki yürüyüşümün tek farkı, aşırı sıcaklardan kaçma isteğimin baskın oluşuydu. :)

Kırlarda, ormanlarda yaptığım bu yürüyüşlerde, biraz dinlenmek için  bir dere kıyısında yalnız başıma otururken ve derenin ninni gibi gelen şarkısını dinlerken sevdiğim şairlerin dizeleri, hayran olduğum düşünürlerin doğaya ilişkin sözleri belleğimin derinliklerinden yüzeye çıkar ve düşünürüm. İçim coşkunlukla dolar. Böylesi bir coşkunluğu yaşayan Rousseau kadar doğayı en güzel şekilde kim betimleyebilir ki? 
Kırlarda yaptığı bir gezinti sonrasında şöyle yazar, Rousseau:

"Ağaçlar, çalılıklar, bitkiler yeryüzünün giysisi ve süsüdür. Hiçbir şey, sadece taşların, kumun ve çamurun göründüğü çıplak ve çorak bir kırdan daha hüzünlü değildir. Oysa, doğanın hayat verdiği, kuş sesleri ve akarsuların ortasında düğün giysilerini giymiş olan toprak, insana, bu üç unsurun ahengi içinde hayat, cazibe ve güzellikle dolu bir alem gösterir ki, bu, gözlerle gönüllerin hiç bıkmadığı bir alemdir.


Seyreden kişinin ruhu ne kadar hassas ise, bu ahengin büyüsüne o oranda kapılır. O zaman tatlı ve derin bir düş, tüm duygularını ele geçirir ve o, kendisiyle özdeşleştiğini hissettiği bu güzel sistemin sınırsızlığı içinde tatlı bir sarhoşluk ile kendinden geçer. O andan itibaren ayrı ayrı fark edilen bütün özel nesneler gözünden kaçar ve her şeyi ancak bir bütün içinde hisseder. Tamamen kucaklamaya uğraştığı evreni parça parça inceleyebilmesi için düşüncelerini daraltan ve hayal gücünü sınırlayan olağanüstü bir olay gerekir."  (1)

Yürüyüş arasında verilen kısa bir molada, bazen yorgunluk ağır basar ve kısa bir uyku çekerim. Kırda uyuduğum o çok kısa süreli uykunun bana verdiği huzur ve dinginliği arasam da kentte bulamam.  A. Kutsi Tecer kır uykusunun benzersizliğini bakın nasıl dökmüş dizelere:

Ne hoştur kırlarda yazın uyumak!
Bulutlar ufukta beyaz bir yumak,
Ağaçlar bir derin hulyaya varmış,
Saçında yepyeni teller ağarmış.

Baş yorgun, yaslanır yeşil otlara,
Göz dalgın, uzanır ta bulutlara.
Öğleyin bu uyku bir aralıktır,
Saf hava bir kanat gibi ılıktır.

O zaman gönülde ne varsa diner,
Yüzlere tülümsü bir buğu iner.
Erirken sıcakta yaz kokuları,
Ne hoştur, ne hoştur kır uykuları! (2)

İşte böyle! Kentten, sıcaktan kaçtığım bir pazar günü, Gerede'nin Toklar Yaylasına tırmandım, orman içi patikalarda yürüdüm, dere kıyısında uykuya daldım, gözümü ve gönlümü neşelendirdim. Mutluluğu aramaya ya da mutluluğun resmini çizmek için uğraşmaya ne hacet. Mutluluk benim içimde ve onu nasıl ortaya çıkaracağımı biliyorum artık... Siz de öğrenmek ve bilmek istiyor musunuz? Cevabınız "evet" ise Anthony de Mello'ya kulak verin:

"Mutluluğun ne olduğunu öğrenmek istiyorsan bir çiçeğe, bir kuşa, bir çocuğa bak; onlar yaşamın kusursuz resimleridir..."

Sıra geldi yürüyüş süresince çektiğim fotoğraflara. Size bir kuş fotoğrafı gösteremeyeceğim; ama onun yerine son anda yakaladığım uçmaya hazırlanan güzel mi güzel bir kelebek fotoğrafı (Kelebeklerin bir günlük ömürlerine, bizim tüm yaşam süresince yaptıklarımızı sığdırdıklarını unutmadan) ile bazıları endemik tür olmak üzere rengarenk kır çiçeklerini göz ve gönül zevkinize sunacağım. Sırf fotoğraflara bakarken mutlu olun diye...

Bu güzel yaylada yürüyüşü düzenleyen ankarahiking yönetici ve rehberlerine teşekkürler.




 Gerede'yle ilgili kısa bir bilgi:

Gerede'ye kaç kez gittiğimi, yürümediğim yaylası kaldı mı hatırlamıyorum bile. Yüzlerce kez bıkmadan gidebilirim. Bolu iline bağlı bir ilçe  olan Gerede, İç Anadolu'dan Batı Karadeniz Bölgesine geçiş alanında bulunmaktadır. Doğal bitki örtüsü çok çeşitlidir. Her yürüyüşümde (dört mevsim yürürüm) ağaç-bitki çeşitliliği, iklimi ve doğal yaşamı beni şaşırtmıştır. Gerede ilçe merkezi, dalgalı bir arazi şeklinde, etrafı ormanlarla kaplı yeşil dağlarla çevrili küçük bir ova şeklindedir. İklimi sert ve bol yağışlıdır. Yaylalarında Kışın 70 cm'ye varan karda yürüdüğümü hatırlıyorum. İlçenin kuzeyinde, harika bir manzaraya sahip Esentepe yer almaktadır. Eski adı Ramazan Dede olan bu güzel tepede sürekli rüzgar estiği için Atatürk tarafından "Esentepe" olarak adlandırılmıştır.









































































Dip Not:
(1) Jean Jacques Rousseau - Yalnız Gezenin Düşleri

(2) Kır Uykusu - Ahmet Kutsi Tecer







14 Temmuz 2017 Cuma




BİR ZAMANLAR BİLİMİN VE KÜLTÜRÜN BAŞKENTİ: BAĞDAT




Abbasi Sarayı/Bağdat 



Bağdat... Sekizinci yüzyılda Halife Mansur'un inşa ettirdiği şehir. Halife Harun Reşid zamanında İslam dünyasının en ışıltılı şehrine dönüşerek, bütün dünyanın bu şehri bilimin, kültürün ve ticaretin merkezi olarak gördüğü, hatta İstanbul'da  yaşayanların bile imrendiği güzel şehir. Kuruluşu, korku ve kaçış üzerine inşa edilen "Barış şehri". Adıyla bulunduğu coğrafyanın  tam bir tezat oluşturduğu kadim şehir. Halife Mansur'un güvenlik arayışı olmasaydı, belki de tarih sahnesinde yer almayacak, ünlü kütüphanesiyle adından söz edilmeyecekti.
İşte Bağdat'ın kuruluş hikayesi:

"Medine, Şam, Kufe gibi şehirler, iş başına yeni geçen Abbasi hükümdarı Mansur'a güvenli gelmeyince, kendisi için yeni bir başkent kurmaya karar verdi. Hazreti Ali'nin yandaşlarıyla dolu Suriye'den uzaklaşırsa, emniyette olacağını düşünüyordu. Mansur, Bağdat'tan önce Kufe yakınlarında da kendi adına bir şehir kurmaya kalkıştı. Ama o şehirde yaşamaya devam etmek istemedi. Çünkü orada korkusunu yenememişti. Bir başka deyişle, Şiilerden yeterince uzaklaştığını hissedememiş ve yüz bin mühendis, mimar, işçiyi bir araya getirip dört yılda Bağdat'ı inşa ettirmişti." (1) 

Dicle Nehri'nin iki yakası üzerine kurulan Bağdat, bugün Irak'ın başkentidir ve Irak'ın tam ortasında yer almaktadır. Abbasi halifesi Mansur tarafından başkent yapılan şehre 'Medinetüsselam' (cennet şehri, barış şehri) adı verilmiştir. 

Bağdat, 1534'te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Safevilerden alındı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarına katıldı. Kanuni'den bir yüz yıl sonra, tekrar İran-Safevi işgaline uğrayan Bağdat, Sultan IV. Murad tarafından geri alındı(1638). Bağdat'ın fethi üzerine Topkapı Sarayı'nın bahçesinin bir köşesine Bağdat Köşkü inşa edildi.


Bağdat Köşkü (Topkapı Sarayı)

I. Dünya Savaşı'na kadar Osmanlıların elinde olan Bağdat, 1917'de İngiliz kuvvetlerince işgal edildi ve 1921'de kurulan bağımsız Irak Krallığı'nın başşehri oldu. Bu durum Türkiye tarafından da Lozan Antlaşması ile (1923) resmen kabul edildi.

Bağdat'ın dolayısıyla başkenti olduğu Irak'ın bugünkü durumu malum; petrol kurbanı olmuş, kaos ve ölümün kol gezdiği karmakarışık bir ülke ve Medinetüsselam adeta yangın yeri...

Bağdat, Osmanlı idaresine geçtikten sonra(1534), doğal olarak karşılıklı kültür etkileşimi de olmuş. İşte, kültürümüzde yer edinmiş ve günümüze dek gelmiş Bağdat'la ilgili atasözlerimizden  birkaçı:

-Ane gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.
Ane; Bağdat yakınlarında bulunan bir uçurumun (yar) adıdır.

-Sora sora Bağdat bulunur.

-Yanlış hesap Bağdat'tan döner.

-Aşığa Bağdat sorulmaz.

-Aşığa Bağdat ırak gelmez.

-Çanakta balın olsun, arı Bağdat'tan gelir.







(1) (Osman Balcıgil - 53. Risale, s:150)

Fotoğraflar: gezimanya.com' dan alındı.
Bağdat gezi rehberi için linki tıklayınız:




4 Temmuz 2017 Salı




OSMANLI PADİŞAHLARINA BAL GÖNDERMİŞ BİR KÖY:
DAĞKUZÖREN 


Hemen hemen her Pazar yaptığım gibi, 2 Temmuz Pazar günü, erkenden kalkıp, ilk kez yürüyeceğim bir rota için yola koyuldum. Uzun zamandır yaptığım doğa yürüyüşleri, tırmanışlar  artık yaşam tarzım oldu. İnsan, alışageldiği yaşam tarzından kolay kolay vazgeçemiyor. Yürümediğim zaman bir eksiklik ve  rahatsızlık duyuyorum. Kısacası doğaya kavuşmak, onunla bütünleşmek, ormanın seslerini dinlemek (tabii bunun için yürürken konuşanlardan uzak durmak şart), derelerin şırıltısına kulak vermek, çiçekleri koklamak, böcekleri kendi doğal ortamlarında gözlemek ve şanslıysam yabani hayvanları uzaktan da olsa görebilmek için bu yürüyüşler benim olmazsa olmazlarımdan biridir. Çünkü doğadan alacağım çok şey var. Aristoteles boşuna dememiş;"Doğa, gençlere kuvvet, yaşlılara hikmet verir" diye. 

Ankara, coğrafi olarak Haymana Platosu'nda yer almakta olduğundan karasal bir iklime ve bu iklim nedeniyle de bozkır bitki örtüsüne sahiptir. Ancak, Ankara'nın Bolu ve Çankırı illeri sınırlarında yer alan ilçe ve köyleri ormanlarla (meşe, çam, köknar) kaplıdır ve buralar geçiş yöreleridir. Yani, Ankara'nın bitki örtüsü sadece bozkırdan ibaret değildir. İşte, ilk kez yürüdüğüm, Bolu-Ankara sınırında yer alan Dağkuzören köyü, Ankara'nın Çamlıdere İlçesi'ne bağlı yemyeşil toprak dokusu ve sık ormanlarıyla adeta bozkırın akciğerleri konumunda bir yöre.

Dağkuzören 1463-1523 yılları arasında Osmanlı döneminde kurulmuş köylerden biridir. İlk kez 1523 devlet defterlerinde ismi yer alan Dağkuzören köyünün adı, eski dilde "Güneş görmeyen yer, gölge yer" anlamına gelen "Kuz" kelimesiyle, eski yerleşim yeri anlamına gelen "Viran" kelimesinin birleşmesinden oluşmuş "Kuzviran" olarak geçmektedir. Cumhuriyet döneminde köyün adı "Dağkuzören" olarak değiştirilmiştir.

Köyün özelliği (ünlü balı)

Osmanlı padişahlarına bal gönderen yöre olarak bilinen Çamlıdere İlçesinin organik bal havzası florası içinde bulunan Dağkuzören köyü, yaban bitki örtüsü ve doğasıyla tarih boyunca, balından söz ettirmeyi başarmış ve Osmanlı sultanları için saraya özel balların bu yörede yetiştirildiği bilinmektedir. Bitki örtüsü olarak bölge organik bal üretiminin tüm özelliklerini taşımakta, şehir ve çevre kirliliği üreten tesislerden yüzlerce kilometre uzakta olması ve yaban bitki örtüsü anzer balı yetiştirilen bölgeyle en az %50 uyumluluk göstermesi ve onun dışında da endemik bitki çeşitlerine rastlanıyor olması bala ayrı bir aroma ve doğallık katmaktadır.  

Yarısı boşalmış köyde rastladığım bir köylüye; "Meşhur balınızdan tatmak isterim." deyince köylü güldü ve şöyle dedi:" Arılar yok ki, bal olsun. Arıcılık öldü, sadece iki ev arıcılık yapıyor, onlarda da var mı bilmiyorum. Bir daha ne zaman gelirsiniz, söyleyin ona göre hazırlatırız." Ne üzücü değil mi? Geniş alanları kaplayan otlaklarda (otlar diz boyu idi), birkaç yılkı atından başka küçük ya da büyükbaş hayvan göremediğimi söylersem köylülerin hayvancılık da yapmadığı anlaşılır sanırım. Bir arkadaşımın taze köy yumurtası(gezen tavuk yumurtası), süt ve yoğurt satın almak istemesini belirttiği köylü kadının verdiği cevap ilginçti: "Bizde ne arasın yavrum? Sizin gibi satın alıyoruz biz de." Başka söze gerek yok sanırım... Köy, engebeli ve dağlık olduğu için ekip-biçme yapılmayabilir; ama iklim ve coğrafya hayvancılık için mükemmel. Özellikle büyük baş hayvan besiciliği için. Ama köy boşalmış, gençler çalışmak için kente göç etmişler, köyde kalan birkaç hane halkı da hayvan beslemek yerine, satın almayı seçmiş. Yaylacılık geleneği yok olmuş; Kadılar Yaylası'nda yıkılmaya yüz tutmuş bomboş yayla evleri bunun kanıtı gibiydi.

Kırsalda, hayvancılık, tarım bittiği gibi arıcılık da bitmiş maalesef. Çok eskiden okul kitaplarında yazan "Nüfusunun %60'ı köylerde, %40 kentlerde yaşayan bir tarım ülkesidir Türkiye." ibaresi tarih olmuş! Artık istatistikler ters döndüğü içindir ki, tarım ve hayvancılık ürünlerinde ithalatımız, ihracatımızın kat be kat önüne geçmiştir. Yakın bir zamanda üreten değil, tamamen tüketen bir toplum olabileceğimizi öngörmek hayal değildir bence... Asıl o zaman ne yapacağız?

1220 metre rakımlı Dağkuzören köyünden başlayan tırmanışımız, 1740 metre yükseltide bulunan Kadılar Yaylası'na kadar tam 3,5 saat sürdü. Tırmanış, havanın mevsim normallerinin çok üstünde sıcak olması ve aşırı terleme nedeniyle bizi çok yorduysa da yaylanın güzelliği bu yorgunluğumuzu unutturdu. Buz gibi akan pınar suyundan kana kana içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık, serinledik. Onbeş dakika yayla havasını soluduk, dinlendik. Sonra orman içinden inişe geçtik. Köknar ve çam ağaçlarının serin gölgelerinde yürüdük. Çevremde gördüğüm birçok bitki ve çiçeğin adını bilmesem de bildiklerim vardı; Lavanta çiçekleri, sarı kantaronlar, yaban gülleri, papatyalar, yeni çiçeklenmiş alıç ağaçları, gelincikler, hüsnüyusuf çiçekleri, yabani fındıklar ve mazı meşeleri gibi. Hepsinin fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi. :) Doğa yürüyüşleri, trekking bir grup sporudur ve grupla uyum içinde yürümek gerekir. Aksi halde bir dakikalık gecikme bile gruptan kopmak ve ormanda, dağda  kaybolmak riskini de beraberinde getirir. Bu nedenle yürürken fotoğraf çekmek kolay değildir. Yine de çekebildiğim kadar fotoğraf çekiyorum. Ralph W. Emerson'un dediği gibi; "Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir." Ben de çektiğim fotoğraflarla doğayı göremeyen gözlere aracı oluyorum. Yoksa olamıyor muyum?











































































İlk kez yürüdüğüm ve doğasına hayran kaldığım bu rotada, yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Doğa Yürüyüşü-Trekking Grubu" rehberlerine teşekkürler.