29 Aralık 2021 Çarşamba

 


YENİ YIL HEDİYESİ ALMAK İSTEYENLERE BİR ÖNERİ



Yeni bir yıla girerken sevdiklerimize minik de olsa bir hediye almak hem kendimizi hem de hediye alanları mutlu eder, sevindirir. Hal böyleyken öyle bir hediye seçmeliyiz ki, günlük aylık değil, onlarca yıllık olsun ve aldığımız hediye nesilden nesile aktarılabilsin. Bu hediye ne olabilir sizce? Kitap dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ve size katılıyorum. Kitaptan daha değerli  ve kalıcı olan başka bir hediye düşünemiyorum çünkü.

Sorun şu ki, hediye olarak nasıl bir kitap seçebiliriz? Size kolaylık sağlamak için iki kitap önermek istiyorum. Tarih okumayı seven ve hem kendi tarihini hem de dünya tarihini bilmek için okuyan bir okur olarak Türk Tarihi'ni anlatan iki kitap önereceğim sizlere.

Birinci kitap: Cansu Canan Özgen'in alanında uzman, birbirinden kıymetli 8 tarihçi akademisyenle farklı zamanlarda yapmış olduğu röportajları kronolojiye uygun olarak derlediği "TÜRKLERİN SERÜVENİ- METEHAN'DAN ATTİLA'YA, FATİH'TEN ATATÜRK'E" kitabı. Kitaptaki sıraya göre röportaj veren tarihçi akademisyenlerin isimleri şunlar:

-Prof.Dr. Abdülkadir Özcan

-Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

-Dr. Ali Güler

-Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

-Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

- Prof. Dr. Feridun. M. Emecen

-Doç. Dr. Haşim Şahin

-Prof. Dr. İlber Ortaylı

247 sayfalık kitap bir solukta okunuyor. Röportajlarda sorulan sorulara kısa ve öz cevaplar verilmiş. Dolayısıyla okurken sıkmıyor.

İkinci kitap: Yine Cansu Canan Özgen'in alanında uzman akademisyenlerle yapmış olduğu röportajları derlediği "TÜRKLERİN BÜYÜKLERİ, ASYA'DAN AVRUPA'YA, HAZAR'DAN AKDENİZ'E" kitabı. 

Cansu Canan Özgen, Bilge Kağan çağından başlayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemine kadar uzanan süreçte, Türk tarihinde iz bırakmış olan büyük isimleri alanında uzman olan aşağıda isimleri yazılı olan akademisyenlerle konuşmuş. 

-Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

-Doç. Dr. Erkan Göksu

-Prof. Dr. Cihan Piyadeoğlu

-Doç. Dr. Mustafa Alican

-Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

-Prof. Dr. Feridun. M. Emecen

-Prof. Dr. Necmettin Alkan

-Prof. Dr. İlber Ortaylı

279 sayfalık kitap yine sıkmadan bir solukta okunuyor. Kitabın arka kapak yazısında şöyle yazıyor: "Orta Asya'nın bozkırlarından Avrupa'nın kapılarına, Hunlar'dan Osmanlı'ya, Kanuni'den Atatürk'e Türk tarihinin önemli çağları, imparatorlukları ve komutanları Türklerin Büyükleri' nde anlatılıyor."

Sanırım bu iki kitaptan birini hediye alan kişi çok mutlu olacaktır. Alanlarında uzman akademisyenleri bir arada toplayan çok az kitap vardır çünkü. Naçizane öneri benden, alıp almamak sizden. :)

Bu vesileyle yeni yılınızı kutlar, umutlarınızın hiç bitmemesini ve gönlünüzden geçenlerin 2022'de gerçekleşmesini dilerim. 



26 Aralık 2021 Pazar

 


TABULARI YIKAN BİR ŞEHZADE: RESSAM ABDÜLMECİD EFENDİ



İnternette bir web sitesinde okudum. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Abdülmecid Efendi'nin hayatı ve sanatına odaklanan "Şehzade'nin Sıra Dışı Dünyası: Abdülmecid Efendi" başlıklı sergiyi 21 Aralık 2021- 1 Mayıs 2022 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturuyormuş. Sergiyi gezmek isterim doğrusu. Çünkü bu sanatsever ve ressam şehzadenin yurt dışına sürgüne gitmesiyle başlayan hayat hikayesini, kızı Dürrüşehvar Sultan'ın ağzından yazan Naşide Gökbudak'ın kaleme aldığı "Dürrüşehvar Sultan - Sarayda Bir İnci Tanesi" kitabından okumuştum. 20. yüzyılın başlarında bir halifenin böylesine sanat tutkusuyla dolup taşmasına da çok şaşırmıştım doğrusu. Bildiğim kadarıyla, İslam dininde resim yapmak, hele de insan suratı çizmek günah ve yasaktı. Ama bir zamanlar İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi resim yapıyordu. Şaşkınlığım bu yüzdendi. Dolayısıyla konuyla ilgili birkaç satır yazmak geldi içimden. 

1914'te Çamlıca'da dünyaya gelen Dürrüşehvar Sultan, Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin küçük kardeşi olup, babası son halife Abdülmecid Efendi'dir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin meclisi tarafından alınan kararla 3 Mart 1924'te Hilafet kaldırıldı. Yaklaşık iki yıldır Halifelik görevini sürdüren Abdülmecid Efendi ve ailesi, kararın ardından yurt dışına sürgüne gönderildi. Önce İsviçre'ye gittiler, daha sonra Fransa'nın Nice şehrine yerleştiler. Babası ve ailesiyle sürgüne giderlerken Dürrüşehvar Sultan on yaşındadır, vatanından ayrılırken sadece birkaç oyuncağını ve boğaz kıyısından aldığı bir çakıl taşını yanında götürmüş ve o taşı ömür boyu saklamıştır. 1931'de Dürrüşehvar Sultan dünyanın sayılı zenginlerinden biri olan Haydarabad Nizamı Osman Han'ın büyük oğlu Azam Cah ile evlenmiş ve 2006'yılında Londra'da hayata veda etmiştir. 

Babası Abdülmecid Efendi, ailesi ve sürgündeki hanedanın yaşadıklarını Dürrüşehvar Sultan'ın yazdığı hatıralarından öğreniyoruz. Okuduğum Naşide Gökbudak'ın romanında Abdülmecid Efendi şöyle tanıtılıyor:

"Sultan Abdülmecid, yani Dürrüşehvar'ın babası, 1868'de İstanbul'da doğmuştu. Babası padişah Abdülaziz, annesi ise Hayranıdil Kadınefendi'ydi. 1876'da, yani o daha sekiz yaşındayken babasının tahttan indirilmesinin ardından, Üsküdar Çamlıca Semti'nde, İcadiye Mahallesi'ndeki geniş bahçesi olan görkemli bir köşkte hayatlarına devam ettiler. Orada büyüyen Abdülmecid Efendi çok sıkı bir eğitim almıştı.Ve gençlik çağına geldiğinde artık; akıllı, eğitimli, beş altı lisan bilen, piyano çalan ve resim yapan bir şehzadeydi. 1909'da bizzat kendi gayreti ile kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin de fahri başkanlığını yapmaktaydı. Birçok genci, resim ve piyano eğitimi için Avrupa'ya tahsile gönderiyor; güzel sanatların ruhu, ruhun da bedeni beslediğine inanıyordu. Avrupai bir hayat görüşüne ve estetiğe sahip şehzade, güzel sanatlara önem veren bir yapıya sahipti. Resmin günah sayıldığı, dinen yasaklandığı Osmanlı İmparatorluğu'nda bu tip sanatlar asla gelişme gösterememişti. Abdülmecid Efendi; bu tip tabuları yıkan, Osmanlı'da güzel sanatların tohumlarını atan ve öncüsü olan bir şehzade konumundaydı." *

Abdülmecid Efendi, Nice'ten sonra Paris'e yerleşerek hanedanın geleneksel protokolünü ısrarla uygulamaya devam etmiştir. Bunda kızı Sultan Dürrüşehvar'ın çok zengin olan Haydarabad Nizamı Osman Han'ın gelini olması nedeniyle şehzadenin maddi sıkıntı çekmemesinin büyük önemi vardır.

Abdülmecid Efendi, sürgünde bulunduğu Paris'te 23 Ağustos 1944'te kalp krizinden 76 yaşında öldü. Öldükten sonra kızı Dürrüşehvar Sultan, babasının Türkiye'de gömülmesini istedi. O dönemde Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile görüşmek için Dürrüşehvar Sultan "Berar Prensesi" kimliğiyle Türkiye'ye geldi. Ancak tüm çabalarına rağmen babasının  cenazesi Türkiye'ye getirilemedi. Dürrüşehvar Sultan'ın kayınpederi Osman Han'ın devreye girmesiyle, Abdülmecid Efendi'nin naaşı on  yıl kadar Paris'te bir caminin bodrum katında bekletildi. Cami mütevelli heyeti cenazeyi daha fazla tutamayacaklarını bildirince, Abdülmecid Efendi'nin naaşı 1954 yılında Medine'ye nakledildi ve  Baki Mezarlığı'na gömüldü.

Abdülmecid Efendi, Osmanlı hanedanının tek ressam üyesi olarak dönemin Türk ressamları arasındaki yerini almıştır. Osman Hamdi Bey ve Salvatore Valeri'den resim dersi alan şehzade özellikle portre ressamlığında başarılı idi. En önemli portrelerinden biri ünlü şair Abdülhak Hamit Tarhan'ın portresidir. 

Eğer bir sanatseverseniz ya da sanatçı iseniz, ressamla ilgili okuduğunuz bu bilgilerden sonra belki merak edip müzedeki sergiyi gezmek isteyebilirsiniz. :)


Kaynak: * Naşide Gökbudak - Dürrüşehvar Sultan, Sarayda Bir İnci Tanesi,  OLASILIK.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergiye ait bilgileri ve sergilenecek tabloların ve eserlerin listesini linki tıklayarak  okuyabilirsiniz: 

https://www.artfulliving.com.tr/gundem/sehzadenin-sira-disi-dunyasi-abdulmecid-efendi-sakip-sabanci-muzesinde-i-24532?fbclid=IwAR2hy3OnVKuTyF3bz7N1_vJdBwj7tCj6URb9YQPkSiV36FzBcVPXz75oEVk



20 Aralık 2021 Pazartesi

 


HARESE NEDİR?



"Harese nedir bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, yedikçe kanar ve bir türlü kendi kanına doyamaz...Engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Hırs, ihtiras, haris, muhteris kelimeleri buradan türemiştir. Ortadoğu'nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur." (Zülfü Livaneli - HUZURSUZLUK)

Son günlerde sıkça dile getirilen "hırs" kelimesi işte bu harese kökünden türemiş ve  Arapçadan dilimize geçmiş. TDK Türkçe Sözlükte "hırs" kelimesinin anlamı şöyle:

hırs; Arapça

1-Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku: Para hırsı. Şöhret hırsı.

2-Öfke, kızgınlık.

Ayrıca hırs kelimesinden türetilen deyimler de var. Bu deyimleri şöyle sıralamış TDK Türkçe Sözlük:

-hırs basmak

-hırs bastırmak

-hırs bürümek

-hırsından çatlamak

-hırsını alamamak

-hırsını yenmek

Herkeste az ya da çok hırs olduğuna göre, hırsını alamamak yerine hırsını yenmek için çabalamak daha doğru ve daha az yıpratıcı olacaktır. Uzman Klinik Psikolog Merve Kırna konuyla ilgili şöyle diyor: "Hırslı olmak; kişinin motivasyonu, daha aktif çalışma, başarıda artış için önemli bir pekiştirici unsurdur. Eğitim hayatında, aile içinde, iş yaşamında, özel hayatta ya da ilişkilerde yaşanan hırs durumunun aşırıya kaçması kişinin hayatını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Hırs doğru yönetildiği takdirde kişiyi başarıya götürürken, aşırı hırs kişiyi olumsuz duygu duruma götürebilmektedir."


Elimde olan diken fotolarım bunlar. Siz onları deve dikeni diye düşünün lütfen. Sonuçta dikenler değil mi? :)





17 Aralık 2021 Cuma

 


MELEK (THE ANGEL) FİLMİNE DAİR

Filmde anlatılan hikayeye geçmeden önce, hafızaları tazelemek ve filmin daha iyi anlaşılabilmesi için kısa bir tarihi bilgi vermeliyim. Çünkü hikayenin baş kahramanı Eşraf Mervan, Mısır Devlet Başkanı Nasır'ın kızı Mona ile evli, yani Nasır'ın damadı.

Melek filmi, 6 gün savaşları ile başladığı için ben de Ortadoğu (Mısır-İsrail) tarihine bu savaş ve sonuçlarıyla başlamak istiyorum. Oysa Arap-İsrail savaşının kökleri çok daha eskilere, 1948'de İsrail devletinin kurulmasından çok önceye, Filistin toprakları henüz Osmanlı İmparatorluğu'nun parçasıyken başlamıştı.

İsrail'le komşu Arap ülkeleri arasında 1948-1949'da, 1956'da ve 1967'de patlak veren üç savaşta da İsrail galip geldi. 1967'deki savaşı kazanan İsrail, Yahudilerin denetimi altındaki toprakları Süveyş Kanalı'na ve Şeria ırmağına kadar genişletti ve Kudüs kentini ele geçirdi. 1967'deki Arap-İsrail savaşına, 6 gün sürmesi nedeniyle Altı Gün Savaşı da denmektedir. İsrail savaş sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını genişletti. İlerleyen günlerde kaybettikleri toprakları geri almak isteyen Arap ülkeleriyle İsrail arasında gerginlik sürüp gitti. Bu gerginlik nedeniyle de bölgede terör örgütlerinin eylemleri artarak devam etti. 

1956 yılında cumhurbaşkanı seçilen Cemal Abdülnasır, yardımcılığına Enver Sedat'ı getirdi. Birlikte mücadele ederek, Mısır'da Kral Faruk yönetimine son vermiş, İngiliz egemenliğinden ülkelerini kurtarmışlardı. İzlediği ılımlı dış politika ve içte yaptığı reformlarla Arap dünyasının lideri konumuna yükselmiş olan Nasır 1970 yılında kalp krizinden ölene kadar cumhurbaşkanlığı görevini yürüttü. 6 gün savaşı yenilgisinden sonra istifa etmek istemişse de halk istifasını kabul etmemiştir.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Enver Sedat, Mısır'ın 3. cumhurbaşkanı oldu. Bu görevini, 1981'de suikast sonucu öldürülene dek sürdürmüştür. 

Şimdi filmin anlatımına geçebilirim. Eşref Mervan'ın kayınpederi Nasır ile arası iyi değildir. Kayınpederi her fırsatta damadını aşağılıyor, bir oğulları olmasına rağmen kızı Mona'nın kocasından boşanması için telkinde bulunuyor. Damadına güven duymayan Nasır, kızının parasının yönetimini de kendisi üstleniyor. Hatta eğitim için kızı ve torunuyla birlikte Londra'da bulunan damadı Eşref Mervan'a yeterli miktarda para yardımında bulunur, daha fazlasını değil. Filmi izlemeye devam ettikçe Nasır'ın böyle davranmasının nedeni anlaşılır; damat kumarbazdır ve eline geçen parayı kumara yatırmaktadır. Eşref Mervan, bir toplantıda Nasır'ı utandırınca kayınpederiyle zaten zayıf olan ilişkileri tamamen kopar. Bu olaydan sonra, Mervan, Londra'daki İsrail Büyükelçiliğini arar ve elinde İsrail devletine yardımcı olacak belgeler bulunduğunu söyler.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Cumhurbaşkanı Enver Sedat zamanında Eşref Mervan'ın yıldızı parlar. Kayınpederi zamanında üst düzey çalışan bürokrat ve kurmayların dosyalarını çalan Mervan, yeni cumhurbaşkanına karşı olduklarını bildiği bu isimleri ve dosyalarını Enver Sedat'a teslim ederek yeni cumhurbaşkanının güvenini kazanır. Mervan'a çok güvenen Enver Sedat onu en yakın adamı olarak görür. Ancak, kumarbaz olan damat, devletin gizli bilgilerini İsrail Gizli Servisi'nden MOSSAD ajanlarına para karşılığı satar. Belgelerin doğruluğunu kontrol eden ajanlar doğruluğunu anlayınca damadı ajanları olarak kabul ederler. Bundan sonra İsrail Gizli Servisi'nde Eşref Mervan'ın kod adı "Melek"tir. Bütün bunlar olurken karısı Mona'nın hiçbir şeyden haberi yoktur; kocasının ara sıra yaptığı dış ülke ziyaretlerini kendisini bir başka kadınla aldattığına yorar ve üzülür.

Film, Mervan'ın özellikle 1973'teki Mısır-İsrail arasında gerçekleşen Yom Kipur Savaşı'nda İsrail'e çok kritik bazı bilgileri ve savaş stratejisini aktardığı tezi üzerine kurulu. Yom Kipur Yahudilerin en büyük bayramının kutlandığı gündür. Eşref Mervan, Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ı  Yom Kipur günü İsrail'e saldırmaya ikna eder. Mısırlılara göre 6 Ekim Savaşı, İsraillilere göre ise Yom Kipur Savaşı olarak adlandırılacak olan 1973 yılındaki Mısır-İsrail Savaşı başlar. İşte film bu savaşı ve savaş sonrasını anlatmaktadır.

Yom Kipur Savaşı aynı zamanda son Arap-İsrail savaşıdır. Filmde anlatıldığına göre damat Eşref Mervan, bu kritik savaşta Mısır'ın çok gizli harekat bilgilerini İsrail'e satar. Bu savaşta her iki taraf da büyük kayıplar vermiş BM'in araya girmesiyle ateşkes imzalanmıştır. Yine filme göre, imzalanan ateşkes sonrasında Mısır ile İsrail arasında esen barış rüzgarlarının baş mimarlarından biri çift taraflı casusluk yaptığı vurgulanan damat Eşref Mervan'dır.

Enver Sedat'ın Kasım 1977'deki İsrail ziyaretiyle başlayan süreç, Menahem Begin ve Enver Sedat'a 1978 yılı Nobel Barış Ödülü'nü kazandırdı. 26 Mart 1979'da taraflar arasında imzalanan barış antlaşmasıyla da Mısır İsrail'i resmen tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Ayrıca, 1948'de başlayan "Arap-İsrail Savaşı" sonrasında  uygulanan "daimi seferberlik durumu" Mısır için sona erdi ve İsrail ile yeni bir süreç başladı. Ortadoğu tarihindeki bu dönüm noktası, 40 yıldan uzun süren bir barış sağladı.

Her ne kadar Mısır tarafı Mervan'ın ajan olduğunu yalanlasa da İsrailliler Mervan'ın MOSSAD ajanı olduğu, kod adının da "Melek" olduğu konusunda ısrarcılar. En azından filmde böyle anlatılıyor. Çünkü filmin sonunda şöyle deniyor: " Eşref Mervan, hem Mısır hem de İsrail'de ulusal kahraman kabul edilen tek kişidir."

"Eşref Mervan, Haziran 2007'de Londra'daki lüks dairesinin balkonundan düşerek gizemli bir şekilde öldü. Dava bugüne kadar çözülememiştir" denilerek film sona eriyor.

Eşref Mervan hain mi, kahraman mı bilemedim. Bildiğim, birine göre hain olan diğerinin kahramanıdır; yani ikisi için de hain ya da ikisi için de kahraman olunamayacağıdır. Ama Mervan'ın Ortadoğu'nun kaderini belirleyen kişilerden biri olduğu yadsınamaz. En iyisi siz filmi izleyin ve kararınızı ondan sonra verin...


Film afişi beyazperde.com'dan alındı.



11 Aralık 2021 Cumartesi

 


"NE O, KARADENİZ'DE GEMİLERİN Mİ BATTI" SÖZÜNÜN HİKAYESİ

Bugün hava kapalı; gökyüzü gri bulutlarla kaplı. Bulutlara azıcık dokunan olsa, göz yaşlarını yeryüzüne bırakacaklar gibi tetikte bekliyorlar sanki. Böyle kapalı ve gri  havalarda insan ne yapar? Sizleri bilmem ama ben, ruhumun hava gibi kararmasını engellemek için müzik dinlerim, kitap okurum ve düşünürüm.

Düşünmek için dirseklerimi dizlerimin üstüne koyup, iki büklüm bir vaziyette iki elim iki yanağıma dayalı bir vaziyette buldum kendimi (Rodin'in "Düşünen Adam" heykelindeki pozisyona benzer şekilde). Bu davranışı bile isteye değil, otomatik olarak yaptığımı fark ettim. Sanırım çoğu insan da aynı davranışı yapıyordur, ki halk arasında uzaklara dalıp giden ve düşünceli birini gördüklerinde, şu deyim söylene gelmiştir; "Ne o, Karadeniz'de gemilerin mi battı?" Cevap genelde "Dalmışım." olur. Hemen herkesin bildiği, yeri geldiğinde de kullandığı bu deyimin çok hüzünlü bir öyküsü vardır. Öykü şöyle:

1876 yılında başlayan Osmanlı-Rus savaşı esnasında Ruslar Sarıkamış (Kars) ve çevresini işgal ederler. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'nda Ruslar hala bölgede işgalci durumundadırlar. Dönemin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Kafkas Cephesi'nin Ruslardan kurtarılması ve Türklerin Kafkaslara uzanmasını sağlamak için harekata başlamak gerektiğini savunur. Ancak mevsim kıştır ve Sarıkamış ve çevresinin zorlu kış şartlarını bilen kimi kurmaylar Enver Paşa'ya itiraz etse de, paşa bu kurmayları dinlemez ve Erzurum'a giderek ordunun başına geçer. 10. Kolordu'nun başına da, Sultan V. Murad'ın torunlarından Behiye Sultan'la evli olan Hafız Hakkı Bey'i getirir. Enver Paşa komutasındaki 3. Ordu, Allahuekber Dağları'nı yürüyerek aşacak ve Sarıkamış'ı kuşatacaktır. Plan budur ama Allahuekber Dağları kar altındadır ve Mehmetçiğin kışlık giysisi yoktur. Çünkü Kafkas Cephesi'ne giden askerlerin çoğu Filistin Cephesi'nden gelen ve Sarıkamış'a gönderilen askerlerdir. Haliyle askerlerin giysileri yazlıktır ve sıcaklar için uygundur. Bu giysilerle Doğu'nun o meşhur soğuğuna dayanmaları ve düşmanla savaşmaları çok güçtür. 

Bu duruma çare bulmayı düşünen kurmaylar ve yöneticiler, İstanbul'dan battaniye,  kışlık giysinin yanında erzak ve mühimmat dolu üç gemiyi yola çıkartırlar: Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa adlı üç gemi, Mehmetçiği soğuktan kurtaracak malzemeleri taşımaktadır. Malzemeler bu üç gemiyle Trabzon 'a ulaştırılacak, oradan da kara yoluyla cepheye nakledilecektir. Ancak Ruslar, Zonguldak ve çevresini bombalamak için on gemiyle yola çıkmışlardır ve bu üç gemiye rastlarlar. Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa, 7 Kasım1914'te Ruslar tarafından batırılır. Battaniye ve diğer malzemeler ordunun eline asla geçmez. Başka gemi de gönderilmez. 

Ordu, baş gösteren tifüs salgını ve soğuk yüzünden perişan olur. Allahuekber Dağları'nda on binlerce Mehmetçik, 1914'ün Aralık ayının sonlarına doğru, -39 derece soğukta askerlerimiz donarak şehit olurlar. Geride kalan askerlerin şehitleri gömecek gücü kalmamıştır. Şehitlerimizi Ruslar defnederler. Tuğgeneral Ziya Yergök, anılarında şöyle yazar: "Düşmanın top, tüfek ve kuvvet üstünlüğü ile bize verdiği kayıp, korkunç kış mevsiminin verdirdiği kaybın onda biri değildir." (Tuğgeneral Ziya Yergök'ün Anıları - Sarıkamış'tan Esarete; Yayına Hazırlayan: Sami Önal, Remzi Kitabevi)

İşte gemilerin Karadeniz'de battığı haberi duyulur duyulmaz, bütün ülkede endişeli bir bekleyiş başlar. Kafkas Cephesi'nden binlerce askerin donarak şehit oldukları haberleri gelmeye başladığında, asker ailelerini bir düşüncedir alır; acaba kendi oğulları, eşleri ne durumdadır, sağ mıdır, üşüyor mudur, soğukta donmuş mudur? diye dalıp giderler. 

Zaman geçer, dilimizde yer eden  düşünceye dalıp dalıp gidenler için söylenen "Ne o, Karadeniz'de gemilerin mi battı?" sözü kalır geriye. Bu sözü söylerken bir kez daha düşünmek, vatanımız uğruna Allahuekber Dağları'nda soğuktan donarak  şehit olan askerlerimizi rahmetle ve saygıyla  anmak gerek...

Not: Enver Paşa cepheden İstanbul'a döner dönmez gazetelere büyük bir sansür uygulayarak Sarıkamış yenilgisine ve donarak ölen askerlere dair tek bir satır bile yazılmasını engeller. Dolayısıyla cephede olanlar unutulmuş, geriye "Karadeniz'de gemilerin mi battı?" sözü kalmıştır. Gazi Mustafa Kemal döneminde (Kurtuluş Savaşı) sürerken 1922 yılında Şerif Köprülü bir kitap yayımlayarak Doğu Cephesi'nde olanları anlatır ve milletimiz bu büyük üzüntüden yeniden haberdar olur.



6 Aralık 2021 Pazartesi

 



SALVADOR DALİ, SİGMUND FREUD VE STEFAN ZWEİG'İN LONDRA'DAKİ BULUŞMALARI VE FREUD'UN ÖLÜMÜ




Viyana 1938. Sigmund Freud 82 yaşında ve hastadır. Viyana'ya girmek üzere olan Nazilerin zulmünden Freud'u kurtarmak isteyen dostları kendisini Londra'ya götürmek için çıkış vizesini ayarlarlar ve kendisiyle birlikte gidecek olanların listesini hazırlamasını söylerler. 

6 Mayıs Freud'un doğum günüdür. Viyana'daki Berggasse 19 numaralı evde Londra'ya gidiş için toplanma hazırlıkları sürmektedir. Freud'un kendi evinde kutlayacağı son doğum günü olduğundan herkes habersizdir. Doğum günü kutlandıktan sonra Freud'la birlikte Londra'ya gideceklerin listesi okunur. Listede başta kendisi olmak üzere karısı, çocukları, karısının kız kardeşi, evdeki iki yardımcı, Freud'un özel doktoru ve doktorun ailesi vardır. Listenin sonundaki isim ise Jo-Fi'dir; Freud'un köpeği. Bu listeye giremeyen dört isim, Sigmund Freud'un  kız kardeşleri olan Paulina, Marie, Rosa ve Adolfina'dır. Kız kardeşlerinin listeye neden giremedikleri konusu bilinmemekte, sadece tahmin yürütülmektedir. Freud'la birlikte Londra'ya gidemeyen kız kardeşleri ise kollarında Davut yıldızı taşımak zorunda oldukları bir hayat ve toplama kampları beklemektedir. Anna şanslıdır, evlenip Amerika'ya yerleşmiştir çünkü.

Freud ve listesindekiler Londra'ya giderler. Nazilerin zulmünden ve baskısından bunalarak Salzburg'daki evini terk edip Londra'ya kaçan biri daha vardır. Ünü dünyaya yayılmış bir yazar; Stefan Zweig. Freud'un çalışmalarına büyük hayranlık duyan Zweig,   Freud'dan çok önce Londra'ya gitmiştir. Hatta ünlü yazar ikinci evliliğini  Lotte ile burada yapmıştır. Lotte, Zweig'in "Sabırsız Yürek" romanına ilham olmuştur. Londra'da bulunan Zweig, hayranı olduğu ve konuşmalarından büyük bir zevk aldığı Freud'u bir daha göremeyeceğini düşünmektedir. Freud'un Londra'ya gelişi Zweig için mucize gibidir. 

83 yaşında ve çok hasta olan Freud'u ziyarete giden Zweig, onu çok dinç bulmuştu. Ama Freud'un hastalığı ilerliyordu. Her görüşmelerinde ünlü yazar, Freud'un yitip gittiğini görebiliyordu. Zweig, son görüşmelerinden birinde Freud'un da hayran olduğunu bildiği ünlü ressam Salvador Dali'yi de yanında götürmüştü. Onlar konuşurken Dali de Freud'un resmini yapıyordu. Zweig, bu resmi Freud'a asla gösteremeyecekti. Çünkü kaçınılmaz sonun yaklaştığını fark eden Dali, Freud'un yüzünde ölümü çizmişti. 

Sigmund Freud, 1923 yılında çene kanserine yakalanır. 16 yıl boyunca 33 kez ameliyat olan Freud, son günlerini dayanılmaz ağrılar içerisinde geçirmektedir. Bu acılar içerisindeyken bile okumaktan vazgeçmez. Bugün hala kim tarafından önerildiği ya da nereden bulduğu bilinmeyen Honore de Balzac'ın "Tılsımlı Deri" romanını okumaya başlar.

Freud'a özel doktoru romanı beğenip beğenmediğini sorduğu zaman "Tam benim bu günlerime uyan bir roman, bu okuduğum son kitap" der, ama Freud'daki ilişki romandaki söz konusu "deri"ye göre tersinedir, ağzında kanserojen bir doku gittikçe büyümektedir. Balzac'ın romanındaki derinin tersine küçülmeyip büyümektedir ve dokunun büyümemesi için Freud neredeyse soluk bile almak istemez, hiç yemek yemez daha doğrusu yiyemez. Sona doğru yaklaştığının bilincindedir ve özel doktoru Max'la konuşur. Acılarının dayanılmaz hale geldiğini söyleyerek doktorundan yardım ister.

Sigmund Freud'un özel doktoru olan ve birlikte Londra'ya giden Max Schur, yazdığı "Freud, Yaşamak ve Ölmek" adlı kitabında; sigaranın neden olduğu üst çene ve damak kanserinin Freud'un hayatını yavaş yavaş nasıl yiyip bitirdiğini anlatır. Doktor Schur, Freud'a zamanı geldiğinde ölmesine yardım edeceğine söz verir. Ve Freud, ona acısının büyük olduğunu, devam etmesinin bir anlamı olmayacağını söylediğinde, Dr. Schur ölümcül dozda morfin enjekte ederek Freud'un acısına son verir. 

Psikoanalitik Kuram'ın kurucusu, Avusturyalı nörolog Sigmund Freud, 83 yaşında kendi iradesiyle ve de özel doktorunun yardımıyla yaşama hakkından vazgeçmeyi seçmiştir. Tarih 23 Eylül 1939'dur.


Yararlandığım Kaynaklar:

1-Freud'un Kız Kardeşi - GOCE SMILEVSKI, nemesis Kitap.

2- Stefan Zweig BİLMEK DEĞİL SADECE HAYAL ETMEK İNSANI MUTLU KILAR - KEREM KINA. DESTEK Yayınları, 14. Baskı.

3-cafrande.org

 Görsel: Portrait of Freud - Salvador Dali.  (Tomasz Haupt - Pinterest)


22 Kasım 2021 Pazartesi

 



Z KUŞAĞI İLE İLGİLİ GÖZLEMLERİM


Son zamanlarda Z kuşağının adını sıkça duyar olduk. Basın-Yayın organlarında Z kuşağı şöyle, Z kuşağı böyle söylemleri almış başını gidiyor. Ee, günceli kaçırmak olmaz dedim ve gözlemlerimi yazmak istedim. Çünkü ailemde ve çevremde Milenyumda doğmuş olan, şimdinin gençleri var ve onlarla sık sık muhabbet eder, internet ve sosyal medya konularında beni bilgilendirmelerini isterim. Başım sıkışınca da yine bu İnternet kuşağı olan çocuk ve gençlerden yardım alırım. Böyle olunca, Z kuşağını yakından gözlemleme şansım oldu. Dolayısıyla, yazdıklarım tamamen kendi gözlemlerime dayanmaktadır. Ancak yaptığımın "kontrolsüz gözlem (yani plansız programsız, tamamen doğal ortamda, doğal olarak gelişen gözlem)" olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi kuşaklar yıllara göre belirleniyor. Z kuşağı için zaman aralığı tartışmalı olsa da ben, 2000 yılı ve sonrasında doğanları gözlemledim. Dolayısıyla bu gözlemlerime dayanarak, Z kuşağına güvenlerini açıklayan siyasilere bir sorum olacak. Sorum şu:

Gelecek için Z Kuşağından medet umuyorsunuz ya. Bu kuşağın aşağıdaki özelliklerinden hangisine ya da hangilerine güvenip de bunu söylüyorsunuz? 

Z Kuşağı;

-Doğayı ellerinde bulunan amoled ekranlar ya da çarşıda, pazarda, yolda gözümüze gözümüze sokulan dijital ekranlardan tanıyıp severler. Bir ağaçtan meyve koparıp tatmamışlardır. Ağaçlar nasıl büyür, nasıl beslenir, nasıl meyve verir bilmezler. Kısacası, dört duvar arasında sıkışıp kalan ama bu sıkışıklığı ekranlarda aşmaya çalışan bir kuşaktır.

-Son derece bencildirler. "Önce ben" demeyi şiar edinmişlerdir.

-Emeğin ne olduğunu bilmedikleri için "emeğe saygı" kavramını anlayamazlar. Oturdukları yerden hiç çalışmadan, yorulmadan çok para kazanmak isterler. "Emeksiz yemek olmaz" dediğinizde, o söz eski zamanlarda geçerliymiş cevabını alırsınız büyük  olasılıkla.

-Takım çalışmalarına yatkın değildirler, bireysel davranmayı, kimseden emir almamayı tercih ederler.

-Özgüvenleri çok yüksektir. Onlar için "mümkün değil-imkansız" sözcükleri geçerli değildir.

-Z Kuşağı için dün geçmiştir, gelecek henüz gelmemiştir; öyleyse endişelenecek bir durum yoktur. Yalnızca şu an vardır ve "anı yaşa" mottosunu hayata geçirmeyi severler.

-Fedakarlık mı dediniz, o da neymiş? Bu kelimenin anlamının yanından bile geçmezler.

-Teknolojinin kucağına doğdukları için bilgiye hızlı erişmek isterler. Bu nedenle teknolojik gelişmeleri yakından takip ederler ve ellerindeki aygıtın bir üst modeli piyasaya sürüldüğünde hemencecik ona sahip olmak isterler. Para varmış yokmuş kimin umurunda? Anneler ve babalarının paraları çocukları için emre amade bekliyor nasılsa!

-Tutumlu olmak ne demektir bilmezler. Onlar için önemli olan istediği şeyin yenisine  sahip olmaktır. Eskidi mi at çöpe, tamir etmek boşuna zaman kaybından başka bir şey değildir.

-Bir iş yaparken ve de sosyal ilişkilerden(yüz yüze) çabuk sıkılırlar ama isteklerinde sonuna kadar diretirler.

-Toplumun koyduğu kuralları tanımazlar, asi ruhludurlar. Kendi kurallarım var benim; ben topluma değil, toplum bana uysun mantığı içinde hareket ederler.

-Aileleri ile sık sık çatışmaya girerler. Nasihat almaktan hiç hoşlanmazlar. Kendi doğruları vardır ve doğru bildiklerini sonuna kadar savunurlar.

-İnternet üzerinden sosyalleştikleri için hemen her sosyal kesimle iletişim kurmada zorlanmazlar.

Bütün bu gözlem sonuçlarım, diğer kuşaklar için olumsuz nitelikte görülebilir. Peki bu Z kuşağının hiç mi olumlu bir yönü yok diyebilirsiniz. Tabii ki var. Örneğin; Son derece iyimserler. Ayrıca teknoloji sayesinde bilgiye çok hızlı bir şekilde ulaşabiliyorlar. Hızlı bilgi edinme sayesinde düşünme yetileri gelişmiş. Dolayısıyla, herhangi bir düşünceyi, ideolojiyi sorgulamadan kabul etmeleri oldukça güç. Bu da iyi bir şey. 

Kuşaklarla ilgili benim düşüncem; siz siz olun Y kuşağına güvenin derim. Y kuşağı, X ve Z kuşağının ortalaması olmasının yanı sıra her iki kuşağın yaşadığı dönemi de  bilirler. Kısacası, eski ve yeni dönem kıyaslaması yapabilirler ve iyi olanın  ayrımına varabilirler...



10 Kasım 2021 Çarşamba

 


MUSTAFA KEMAL'İN GÖZÜNDEN ANKARA

Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunus Nadi'ye Verdiği Röportaj, 7 Mayıs 1924



İstanbulumuz güzeldir, ancak Ankaramız bütün eksiklerine rağmen, daha az güzel değildir. Onu özellikle bizler biliriz, değil mi? Ayrıca fazla olarak şimdi Ankara, devletimizin merkezidir de. Gerçekte Ankara, durumu nedeniyle, merkezi yönetim için çok ilgi çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareketlerim ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara'da durdum ve ülke işlerini, milletin arzusu doğrultusunda yönetmek için başka yere gitmeye gerek duymadım. Türkiye'nin ve Türk milletinin ve Türk milleti yararına işlerin en sağlam savunmasının da ancak Ankara'dan olabileceği olaylarla da belirginleşmiştir. En zor şartlar içinde, en az hazırlıklı olduğumuz halde en büyük darbelerin tersine çevrilebilmesinin en güçlü nedenleri arasında Ankara'nın coğrafi yeri de vardır.

* * *

Ankara'nın doğal konumu ve coğrafyasına değer katan bir yön daha vardır: Ankaralılar en acı ve kötü günlerde millet her taraftan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülke ve milletin gerçek kurtuluşuna yönelen girişim konusundaki inanç ve güvenlerini bir an olsun sarsmamışlardır. Ankara'ya ilk kabul olunduğum gün, sadece bir vatandaş; milletin bir bireyiydim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla birlikte Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk giysileri giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: "Yurdu ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz." diye bağırıyorlardı.

O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara'yı bir yıkıntı alanı sanan bu yabancılar, bu yüce gösteri karşısında ilk endişelerini göstermekten kendilerini alamamışlardır. Ben Ankara'yı coğrafya kitabından çok tarihten cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten Selçuklu yönetiminin parçalanması üzerine Anadolu'da kurulan küçük hakimiyetlerin adlarını okurken çeşitli beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyetini görmüştüm. 

Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o günde gördüm ki orada geçen yüzyıllara rağmen hala o cumhuriyet yeteneği sürüyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için anladım ki o zaman adları cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı yetenekten kesinlikle uzak değildir.

Beni Türkiye'ye en uygun merkez Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk neden çok eskidir ve ilmidir.


Kaynak: Panora Mecmua, No: 03, 27 Aralık 1919 - 8 sahife.


Bu görsel, politikyol.com'dan alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nda, 10 Kasım 1938'de saat 9'u 5 geçe aramızdan ayrılan ulu önder ATATÜRK'ün naaşı,15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te çok sevdiği Ankara'sının 907 rakımlı Rasattepesi'nde yapılan anıtkabire taşındı. 

Anıttepe'nin eski adı "Rasattepe" idi. Anıtkabir yapılmadan önce burada, tepenin doruğunda birkaç küçük yapı vardı. Bu yapılar, rasat (meteoroloji) istasyonu olarak kullanılıyordu. "Rasattepe" adı da bundan ötürü verilmişti. Yerli Ankaralılar buraya "Beştepeler" diyorlardı. Bu ad buradaki tümülüslerden geliyordu. Anıtkabir yapıldıktan sonra "Rasattepe"nin adı, "Anıttepe" olarak anılmaya başlandı. 

Kabrinde rahat uyu ATAM. Bizler var oldukça kurduğun Türkiye Cumhuriyeti, söylediğin gibi ilelebet payidar ve Ankara da başkent olarak kalacaktır...



Anıtkabirle ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz:

https://anitkabir.org/anitkabir/anitkabirinyapimi/anittepe-rasattepe.html

Not: Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişi 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonradır. 



5 Kasım 2021 Cuma

 


ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI BİR KADIN; HARRİET TUBMAN KİMDİR?




ABD'nin 19. yüzyılda yaşadığı iç savaş hakkında birçok film izledim, kitap okudum. Okuduklarımdan, ABD'deki özgürlük savaşçısı kadın olarak Rosa Parks'ı tanımıştım. Birçok tarihçiye göre Amerika'daki sivil halklar hareketinin fitilini o ateşlemişti. Tarihler 1 Aralık 1955'i gösteriyordu. İşte o gün, Montgomory Alabama'da siyahi bir kadın bindiği otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddederek, tarihin akışına dokunmuştu. Şehir düzenini bozmak iddiasıyla tutuklanan Rosa'nın bu başkaldırısı, ABD'deki ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik olayların düğmesine basmıştı. Rosa Parks'ı artık tüm dünya tanıyordu.

Rosa'dan yaklaşık yüz yıl önce yaşayan ve tüm yaşamını köleliğin kaldırılması ve siyahların özgürlüğe kavuşması için mücadele ile geçiren ve Amerikan İç Savaşı'nda, gerçek anlamda savaşan bir kadın var ki, eğer biyografik filmini izlemeseydim, adını hiç bilmeyecektim. Bu cesur, özgürlük savaşçısının adı; Harriet Tubman'dı. Adına, 2019 yılında biyografik bir film çekildi. Filmin adı;  "Harriet: Özgürlük Ateşi."



Hatırlarsanız 4-5 yıl önce, dünya ve ülkemiz basınında şöyle bir haber vardı: ABD Başkanı Barak Obama, 20 Dolarlık banknotun arka yüzüne Harriet Tubman'ın resminin konulmasını teklif etti. Obama'nın bu teklifi tartışmalara neden oldu.  Ardından başkanlık görevine gelen ABD Başkanı Donald Trump, teklife karşı çıkarak, teklifin askıya alınmasını sağladı. Trump'tan başkanlık görevini devralan Biden yönetimi ise 20 Dolar üstünde yapılacak değişiklik için tekrar harekete geçti.

Harriet Tobman'ın portresi, halen tedavülde bulunan 20 Dolarlık banknotun üstünde yer alan ve köle sahipliği yapmış olan eski başkanlardan Andrew Jackson'ın fotoğrafının yerini alacağı iddia edilmişti. Eski Başkan Andrew Jackson (1828'den 1837'ye kadar başkanlık yaptı), 1830 yılında çıkan "Kızılderili Tehciri Yasası"nı imzalamış, "gözyaşı yolu" adı verilen göç yollarının ortaya çıkmasına yol açmıştı. 20 Dolar'lık banknotun arka yüzündeki portre değişimi teklifinin bu nedenle çok manidar olduğunu düşünüyorum. Çünkü haberi okuduğumda kafama takılan, neden diğer banknotlar değil de, 20 Dolar sorusunun da cevabını almış oldum.

Şimdi bu cesur kadının hayatına kısaca göz atalım.

Harriet Tubman, asıl adıyla Araminta "Minty" Ross, Mart 1822'de Maryland'da köle bir ailenin, köle çocuğu olarak doğdu. Herkes onu Minty diye çağırıyordu. Minty, köle sahibi ailenin yanında doğmuş, büyümüş ve özgür bir siyahi ile evlenmişti. Kendisi de özgür olmak istiyordu. Çünkü doğuracağı bebeklerin köle olarak değil, özgür olarak doğması hayattaki tek arzusuydu.

Efendisi, Minty'nin babası 45 yaşına geldiğinde özgürlüğünü vermiş, annesinin de o yaşa geldiğinde özgürlüğünü vereceğine söz vermişti. Ancak anne Harriet, 55 yaşına geldiği halde efendisi ona özgürlüğünü vermemişti. Yani sözünü tutmamıştı.  Annesi ve kardeşleri hala köleydiler. Kocası aracılığı ile Maryland'da bir avukata danışan Minty, özgürlüklerinin verilmesinin kanuni hakkı olduğunu öğrenir. Avukattan gelen mektubu efendisi ve ailesine gösterir ve  özgürlüğünü talep eder. Talebi reddedilen Minty, efendisinin ölmesi için beddua eder ve bir hafta sonra efendisi ölür. Bedduasını duymuş olan efendisinin oğlu, Minty'i satışa çıkarır. 

Satılarak ailesinden koparılacağını anlayan Minty, özgür kocasını ve ailesini Maryland'da bırakarak çiftlikten kaçar. Sloganı, "ya özgürlük, ya ölüm"dür. Küçükken annesinin kendisine öğrettiği ve severek dinlediği İncil'deki mesellerin kendisine yol göstereceğine tüm kalbiyle inanır. Minty'nin hedefi, kendisi gibi köle olanların özgürce yaşadığı Philadelphia'ya ulaşmaktır. Bunun için sürekli kuzeye giderek, gece-gündüz tek başına 160 kilometrelik mesafeyi yürür. Oraya vardığında kölelerin özgürlüğü için çalışan ve güneydeki köleleri kuzeye kaçıran, kölelik karşıtları adlı bir gruba katılır. Grup liderinin kendisine sorduğu; "bu uzun yolu tek başına nasıl yürüdüğü ve nasıl hayatta kaldığı sorusuna, Minty; "Tanrıyla konuşuyorum ve O bana yol gösterdi" cevabını verir.

Minty'nin ilk işi gerçek adını değiştirerek, özgür olduğunda kullanacağı adı almak olur.. Bundan sonra adı Harriet Tubman'dır. Harriet, bir yıl sonra ailesini kurtarmak üzere, kendisi için çok tehlikeli olmasına rağmen Maryland'a geri döner. Ailesini kölelikten kurtaran Tubman, "Yeraltı Demiryolu" (Underground Raillroad) adını verdiği gizli yollar ve bu yol üstünde güvenli evleri tesis ederek kölelik karşıtı ağı kurar ve 13 kez Maryland'a yolculuk yapar.

Harriet Tubman, Yeraltı Demir Yolu'ndaki en ünlü şefti ve 70'ten fazla köleyi özgür kıldı. Amerikan İç Savaşı'nda  Birleşik Devletler Ordusu için casusluk yaptı. 

Combahee Nehri Baskını'nda 150 siyahi askeri yönetti ve 750'den fazla köleyi serbest bıraktı. 

Kölelik karşıtı liderlerden John Brown'a da yardım etmiş ve Harpers Ferry'ye yapacağı baskın için adam toplamasını sağlamıştır.

Harriet, Birleşik Devletler tarihinde hala silahlı bir sefere liderlik eden birkaç kadından biri olarak anılmaktadır. 

Daha sonra yeniden evlendi ve hayatını özgür bırakılmış kölelere, yaşlılara ve kadınların oy hakkı kazanmasına yardım etmeye adadı. Süfrajet Hareketi'nin önde gelen isimlerindendir.

10 Mart 1913'te sevdikleri ile etrafı sarılı bir şekilde vefat etti. Vefat ettiğinde yaklaşık 91 yaşındaydı. Son sözleri şuydu: "Senin için bir yer hazırlamaya gidiyorum."

Harriet Tubman öldükten sonra Amerikan toplumu için cesaret ve özgürlüğün sembol isimlerinden biri olmuştur.

İşte bu nedenle 20 Nisan 2016'da ABD Hazine Bakanlığı, 20 Dolarlık banknotlara Başkan Andrew Jackson'ınki yerine Harriet Tubman'ın portresinin konacağını açıklamıştır. 


Görseller alıntıdır.


1 Kasım 2021 Pazartesi

 


İNEBOLU'NUN AŞI BOYALI EVLERİ



Kastamonu'ya bağlı bir ilçe olan İnebolu'nun evleri genelde bahçe içinde üç katlı ahşap evlerdir. Bahçelerde erik, fındık, dut, elma ve ceviz gibi meyve ağaçlarının yanı sıra çardak da bulunur. İnebolu evleri aşı boyalı olmaları nedeniyle ünlüdür. Evler genelde bordo-beyaz renktedir. Bordo rengini Aşı Köyü'nde bulunan toprakla yapılan aşı boyasından alır.

Aşı Boyası Nedir?

Aşı boyası veya toprak boya, sarı ya da kırmızı demir cevherinden elde edilen doğal boya. Cevherin niteliğine göre; kırmızıdan turuncuya, kahverenginden sarı renge kadar çeşitlilik gösteren pigmentlerden oluşur. Hem su içinde hem de yağda erime özelliğine sahiptir. Sentetik boyaların geliştirilmesinden önce dokuma işçiliğinde, ahşap kaplamalarda yaygın olarak kullanılmıştır.

Kaynak: Vikipedi







Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.


26 Ekim 2021 Salı

 


KIZILDERİLİLER HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Çocukken okuduğum çizgi romanlardan tanıdığım ve tanıdıkça doğayla uyumlu  yaşamları, doğaya olan sevgi ve saygıları nedeniyle, Kızılderilileri ve kültürlerini hep sevdim. Dolayısıyla Kızılderililerle ilgili yazılan kitapları okuyarak bu doğasever halkı yakından tanımaya çalıştım. İşte bu okumalarımdan beni etkileyen iki kitabı sizlere tanıtıp bu kadim halkla ilgili öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabıdır. Akın'ın kitabı,  Amerika'nın keşfinden başlayıp, keşif sonrasında Amerika Kıtası'nın asıl sahipleri ve yerli halkı olan Kızılderililerin  işgalcilerle olan ilişkilerini, savaşlarını, kültürlerini anlatan deneme tadında güzel bir kitap.

Yıllar önce "Vahşi Batı, Western" filmlerini izlemiş, Teksas, Zagor, Kaptan Swing, Teks" gibi çizgi romanları okumuş biri olmama rağmen, Kızılderililerle ilgili hala bilmediklerim varmış meğer.

Sunay Akın'ın kitabı bir Afrika atasözüyle başlıyor: "Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir." Kitabı okuyup bitirdiğimde yazarın neden bu sözü seçtiğini anladım. Kızılderililerin halk olarak ortak bir dili ve alfabeleri yoktur, yani yazı dilleri yoktur. İngilizlerin George Guess diye bildikleri "Sequoya" adlı bir melez(annesi Chorekee, babası ise beyaz), 1821 yılında Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturmuştur. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini duyan Sequoya'nın bu düşüncesi gerçekleşemez. Dolayısıyla, Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de olamamıştır. Geriye avcıyı öven tarih yazarları kalmıştır, ki onlar da arslanları neden yazsınlar ki, kendi başarılarını abartarak övmek varken!

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabında, ilginç bulduğum ancak pek duyulmadığını ve bilinmediğini düşündüğüm bilgileri şöyle sıralayabilirim:

- 3 Ağustos 1492 yılında, Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle okyanusa açılan Kristof Kolomb'un tayfalarından biri, 12 Ekim 1492'de ilk karayı görür.  Avcının tarih kitaplarında, Pinta'nın direğinde bulunan ve "Kara...Kara..." diye bağıran tayfanın "Trianalı Rodrigez" olduğu yazar. Oysa, karayı ilk gören "Chris" adındaki bir kara derilidir!

- Karaya ayak bastığında Kızılderililerle karşılaşan Kolomb, seyir günlüğüne şunları yazar: "Kızılderililer, kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Onlara keskin kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler." İşte, Kızılderililerle beyaz adam arasındaki ilk kan böyle akar. Sonra da akan kan hiç durmaz!

- Kolomb, 28 Ekim 1492'de demir attığı Küba'yı Çin sanır. Karaya ilk adımını bu topraklarda atar.

- Amerika'ya 1493, 1498 ve 1502 yıllarında da seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden "Sinek Amirali" diye adlandırılır.

- Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada'da altın madenlerinin bulunmasından sonra ortaya çıkarlar. Bu filmlerde kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten ve hızlı silah çekmekten başka bir şey yapmazlar ama beyaz adam oldukları için onlar iyi, Kızılderililer her daim kötüdür.  

- İnanması zor ama edebiyatımızda kovboy filmlerinin ve kovboyların şiirini yazan şairlerimiz vardır. Behçet Necatigil, Ülkü Tamer ve Salah Birsel bunlardan üçüdür. Kitapta şiirleri mevcuttur. Bu değerli şairlerimiz kovboylara şiir yazdıklarına göre, beyaz adamın tarafını tutuyorlardı herhalde!

- Buffalo Bill ününü, attığı kurşunlarla değil, tabancasının kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan "Buffaloing" sözcüğü günümüzde de, "gözdağı vermek" anlamında kullanılır.

- 1995 yılında sinemalarda vizyona giren "Pocahontas" çizgi filmi beyaz adam ile Kızılderili bir kadın arasındaki aşkı anlatır. Çizgi filmde anlatılan hikaye gerçek bir hikayedir ama hikayenin sonu filmdeki gibi hüzünle bitmez. Gerçek hikaye şöyle: Tütün tüccarı John Rolfe, Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek ister. Pocahontas Kızılderililerin büyük reisinin kızıdır. O tarihlerde beyaz adamın bir yerliyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe'nun valiye verdiği dilekçede Pocahontas ile evlenme gerekçelerinden biri, "Tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa'nın dinine döndürmek" idi. Evlenmek istediği kadına(Pocahontas) yaratık diyen beyaz adam, validen çıkan izinle evlenir. John Rolfe, Pocahontas evliliği Virginia tarihindeki ilk İngiliz -Kızılderili evliliğidir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere'ye gider. O artık, barbar ve vahşi olmaktan kurtarılmış uygar bir İngiliz kadınıdır! Öldüğünde mezar taşına yeni adını yazdırır kocası; "Rebeca..."

- Amerika'nın keşfi sonrası Kızılderililerin öldürülmesinin tek nedeni, yerlilerin topraklarında bulunan altın ve gümüş madenlerine sahip olmak ve bu zenginlikleri Avrupa'ya taşımaktı. Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla yola çıkmıştı ve kraliçenin desteğini alabilmek için ona şu vaatte bulunmuştu: "Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs'ü kurtarabiliriz." Beyaz adamın düşlerindeki "Altın Ülke"nin adı ise Eldorado'dur.

- Kolomb'un rotası Hindistan'a değil, altın bulmaya çevriliydi. Eli boş dönse de, 1848'de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması ile Amerika'ya  göç dalgası başlar. Bu göç dalgası Kızılderililere barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da beyaz adam tarafından işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika'yı anlatan kitabına "Sarı Şeytanın Ülkesi" adını verir.

Altın bulunduğu haberinin yayılması üzerine adına "Altın Kapı" denilen San Fransisco Limanı'nda gemilerin yer bulması olanaksızdır artık.

- San Fransisco Limanı'nda demirleyen gemilerin arasında dolanıp yelkenleri söken,  Bavyeralı yahudi bir ailenin çocuğu olan bir göçmen vardır: adı "Loeb" dir. Madencilere yelken bezinden sağlam pantolonlar dikecek ve zenginleşecek olan Loeb, "Yeni Dünya"da adını değiştirir. Onun adı artık  "Levi Strauss"tur. İşte, hemen herkesin yakından tanıdığı kot markası "Levis" böyle doğar.

- Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya "Fransız Yılanı" adını takmışlardır. Ne isabetli bir tanımlama!

- Fransız şair Arthur Rimbaud "Sarhoş Gemi" şiiriyle ünlenir. Şair bu şiirinde Kızılderililere işkenceci rolü verirken, kendisine beyaz adam rolünü biçer. Beyaz adam rolünü çok sevmiş olmalı ki, şiirden vaz geçip köle ticareti yapmaya başlar.

- Amerika'ya ilk zenci köleler 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

- Kızılderililerin topraklarını işgal ederek ellerinden alan beyaz adam bununla yetinmez ve kıtanın kuzeyine doğru ilerlemeye başlar. Burada yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden çiğ olarak yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verirler. Eskimoların kendi dillerinde adları ise "İnnuit"tir.

- Kolomb öncesi Kızılderililer atın nasıl bir hayvan olduğunu bilmiyorlardı. Kıtaya at, beyaz adamla birlikte gelir. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

- Kolomb'un Amerika'ya adım atmasıyla beyaz adam, domates ve patatesle tanışır.  Ardından da Avrupa patates ve domatesle tanışır. İlginç olan ise Fransızların uzun bir süre kadınlara domatesi "aşk meyvesi" olarak sunmasıdır!

- Kızılderililerin dilinde "Cherokee" mağara insanı demektir. Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine "gözyaşı izleri" adını verirler. Batıya gitmeye zorlandıklarında, küçük bir grup bunu kabul etmeyip Dumanlı Dağlar'a saklanır. İşte dağ aracı olan jeepe "Cherokee" adının veriliş nedeni budur!

- Kızılderililerin bir kolu olan Cheyenneler atlara "Güzel İnsanlar" derler ve diğer hayvanlar gibi atlara da son derece saygılı davranırlar. 1541 yılında beyaz adamlar Mississipi Nehri'ni geçerken atlardan bazılarını ellerinden kaçırırlar. Uzmanlar,  yabani at sürülerinin bu kaçan atlardan oluşturulduğuna inanırlar (Kolomb öncesi kıtada at yoktu). Bu at nesli İspanyolca "yoldan çıkmış" anlamına gelen "Mustang" diye bilinir.

- İlginçtir ki, Kızılderililer kafa derisi yüzmeyi, beyaz adamdan öğrenmiştir. Oysa tam tersi bilinmektedir. Kafa derisi yüzmenin hikayesi kitapta anlatılmaktadır.

- Baba filmleriyle yakından tanıdığımız aktör Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği Annemin Öğrettiği Şarkılar adlı kitabında şunları yazmıştır: "İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum." (s:136) 

Baba filmiyle 1972 yılında en iyi oyuncu Oscar'ı verilen Marlon Brando, ödülü reddetmiş, törende hazırladığı bildiriyi okuması için salona "Küçük Tüy"ü göndermiştir. Oscar'ı reddeden ilk sanatçı Brando'dur.

- Seattle kenti, Kızılderili Reis Seattle'ın adını taşımaktadır.

- Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler, Richard Oakes reisliğinde 20 Kasım 1969'da Alkatraz Adası'nı işgal ederek, Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kurarlar. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alkatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: " Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular / Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar." 1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve Alkatraz eğlence merkezine dönüştürülür! (s:174)

- Beyaz adamlarla yaptıkları savaşlarda fazla kayıp vermeyen Kızılderililerin asıl büyük kayıpları "rezervasyon" bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Bu toplama kamplarında Kızılderililerin çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle toprakları sürekli ellerinden alınır. Toplama kampları dışındaki alanlarda ise buffalolar  öldürülür. Dolayısıyla bu yerli halk açlığa mahkum edilir. Açlıktan ve hastalık mikrobu bulaştırılarak dağıtılan battaniyelerden yayılan salgın hastalıklardan, savaşlardan daha fazla Kızılderili ölür. Savaşlarda yalnız erkekler ölürken açlık ve hastalıktan kadınlar, çocuklar ve bebekler de ölür. 

- ABD Senatosu 1871 yılında, yerlilerin bir ulus olamayacağı kararını alır. 1877'de yürürlüğe konulan "Dawes Genel Tahsis Yasası" gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görünür.

- Kızılderili toplama kamplarındaki sisteme hayran olan Adolf Hitler, bu toplama kamplarına bir araştırma heyeti gönderir. Heyetin getirdiği bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya'nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

- Kızılderililer, Aralık ayına "Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay" derler. Şubat ayında dağlarda doğa yürüyüşü yaparken bazen bir ağacın altında bırakılmış, dökülmüş geyik boynuzlarına rastlamışımdır. Bundan sonra geyik boynuzlarının Aralık ayında döküldüğünü asla unutmam. :)

- Bazı Kızılderili kabilelerinde, doğum sonrası çadırdan çıkan baba, dışarıda gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını bebeğe koyar: Avın peşinde koşan tilki, oturan boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü. 

Beyaz adamın altın uğruna Kızılderili kültürünü yok etmesi gibi günümüz egemenleri de yine altın uğruna tüm insanlığı yok etmek istiyorlar! 19. yüzyılın ortalarında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili Reis Seattle'ın yazmış olduğu mektuptaki şu satırlar, adeta günümüzü anlatmıyor mu? "Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir."

Kısaca tanıtmak istediğim ikinci kitap ise Ella Cara Deloria'nın Nilüfer adlı romanıdır. Deloria'nın kendisi bir Dakota(Siu) yerlisidir ve aynı zamanda etnologdur da. 



Bu romanı özel kılan, kendisi de bir yerli olan kadın yazarın Kızılderili kültürünü, bir Siu kadınının yaşamını, biz okurlara kadın bakış açısıyla roman formatında  aktarmasıdır. Beyaz adam ve Kızılderililer arasındaki ilişkiler çoğunlukla  savaşçıların ya da misyonerlerin gözünden anlatılmış ve film yapılmıştır. Bu kitap ve filmlerin büyük çoğunluğunda da beyaz adam uygar ve iyi, Kızılderililer vahşi ve kötü olarak tanıtılmıştır. Kalıpları yıkmak adına okunması gereken bir kitap. Kitapta paylaşımın güzelliğini ve erdemini anlatan şu sözü yazmadan edemeyeceğim:

"Paylaşmak, Dakota yaşantısının temelini oluştururdu. Bunun mantığı şuydu: herkes verirse, herkes alır; bu kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşlılar sürekli olarak hatırlatırdı: 'Misafirperver olun; verici olun. Hiçbir şey verilemeyecek kadar kıymetli değildir'." Çocuklar bu sözleri duyarak büyür ve bu fikir kafalarında iyice yer ederdi. (s:91) 

Doğaya ve yaşayan tüm canlılara saygı duyan diğer Kızılderililer gibi Siular da  hayvanların yiyeceklerini aldıklarında, aç kalmamaları için aldıklarının karşılığında başka bir yiyecek bırakırlardı. Kitapta ilgimi çeken ağaç kesme ritüeli var ki, okuyunca bu yerli halka hayran olmamak mümkün değil. Ağaç kesme ritüelinin diğer bir adı da "Kuşlardan Özür Dileme" ayinidir. Çünkü ağaçlar kuşların yuvasıdır, evidir. Ağacı keserek onların yuvasını yok ediyorsunuz. 

İşte kutsal adamın bu ayini yönetirken söyledikleri:

"Siz! Ey bulutların tepelerinde kanat çırpan canlılar,

Bana kulak verin!

Sen, ağaçkakan,

Sen, kızılgerdan,

Sen, ak kanat:

Bu, senin ağacın, senin evin.

Yavrunu burada büyüttün.

Bugün güzel bir genç, kendini kurban olarak adıyor,

Senin ağacına ihtiyacı var ve sana sesleniyor:

'Ağacını alıyorum, halkım senden öğrenebilsin diye.

Yavrularını büyütmeyi öğrensinler senden şefkatle,

'Halkım ancak böyle ayakta kalır!"

Ve ardından gruplar yere bağdaş kurup birlikte "Ağacın Ağıdı" adı verilen şarkıyı söylerler. Ağacı kesmek başlı başına bir şerefti. Bunu yapmak için kabilede sevilen gençlerden dört kız, dört erkek seçilir ve bu sekiz kişi ağaca ilk baltayı vururlardı. (s:185)


Not: Sayfa numarası verdiğim paragraflar, kitaptan direkt alıntıdır. 



15 Ekim 2021 Cuma

 

ŞAVŞAT PERİBACALARI




Doğu Karadeniz'de bulunan Artvin'in Şavşat ilçesinde yer alan ve ladin ağaçlarıyla kaplı ormanda yükselen peribacalarını andıran kayalar, yöre halkı tarafından "Karadeniz'in Kapadokya'sı" olarak anılıyor.

Şavşat ilçesine bağlı Meşeli köyünde yer alan bu kaya oluşumları, yıllar önce ormanlık alanda meydana gelen heyelan sonucu oluşmuş. Orman içinden yürüyerek ulaşılan peribacası şeklindeki kayalar , uçurumun kenarında yer alıyor.

İlçeye 25 kilometre uzaklıkta yer alan Karagöl Tabiat Parkı'na 15 dakika yürüme mesafesinde olan peribacaları, görünümleriyle yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.










Fotoğraflar izinsiz kullanılamaz.