31 Ağustos 2021 Salı

 


KÖY TÜRKÜLERİ


Günlük yürüyüşlerimi yaparken müzik dinlemekten keyif alanlardanım. Müziksiz yürüyüş, benim için kurak ve çorak bir tarlada biten ot gibidir. Ot, olduğu yerde kalıp büyümesini sürdürür yani yaşar ama ot gibi yaşar! Ota benzemek istemediğim için de müziksiz yürüyüş yapmam. "Teşbihte hata olmaz" demiş büyüklerimiz, hatırlatayım dedim.  :)

Yürüyüş süresince, sevdiğim müzikleri Spotify'dan dinliyorum artık. Arabesk ve Caz müziği hariç hemen her tür müziği dinlerim ama sevdiklerimi daha çok dinlerim. Genellikle Türk Halk Müziği'nin neşeli ve hareketli türküleri ilaç gibi gelir bana; ruhumu beslerim aynı zamanda. Halbuki, çocukluğumda rahmetli babam türküleri,  halk ozanlarını dinlediği ve plaklarını alıp evde sürekli çaldığı için nasıl da kızardım kendisine; müzik zevkimiz uyuşmuyor diye. O zamanlar pop müzik yavaş yavaş giriyordu hayatımıza ve biz çocuklar da modaya ayak uyduruyor ve pop müzik dinleyerek hoplayıp zıplıyorduk.

Bugün yine türkü dinlerken, belki yarım yüzyıldır dinlemediğim ve neredeyse unuttuğum bir türkü, çalma listesinden sürpriz yapıp kulaklarıma ulaştı. Müziği tanır tanımaz bir hüzün çöktü üstüme; anılarım depreşti çünkü. Türküyü tekrar tekrar dinledim. Ve düşündüm; eskiden türkülerimizin sözleri ne kadar güzelmiş, ne kadar anlamlıymış ve ne kadar da eğiticiymiş.  O an, Cengiz Aytmatov'un sözü geldi aklıma; "Ne güzel türküler yakarmış eskiler! Her türkü tek başına  bir tarih sanki." Bunları düşünmeme neden olan türkünün adı ise "Mektebin Bacaları" idi. 

Acaba diyorum, Anadolu topraklarında yakılan en son türkünün tarihi ne ola ki? Bir yazarın dediği gibi; "Çünkü türkü ağıttır, çünkü türkü başkaldırıdır, çünkü türkü yakılır. Bakın söylenir değil, yakılır." Uydur kaydır bestelenen ve saçma sapan sözler yazılarak güya icra edilen ve adına da türkü denilen "terelelli müzikten" bahsetmiyorum. Söz ve müziği anonim olan, Anadolu halkının acılarını ağıtlara, sevinçlerini, tasalarını, hüzünlerini, sevdalarını, kara sevdalarını söze ve saza döken gerçek türkülerden söz ediyorum. Böyle türküler yakılıyor mu hala yoksa çağa ayak uydurma modası altında kaybolup gittiler mi?  Bu soruyu soruyorum; çünkü devlet adına yayın yapan TRT 'de bile türkülerimiz rağbet görmüyor artık...Böyle olunca da gelecek nesle  kültürel aktarımı yapmak ailelerin inisiyatifine bırakılıyor ne yazık ki, hem de devlet eliyle...

Son sözü, bir köy türküsü duyduğunda şairliğinden utanan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na bırakıyorum: "Ah bu türküler, köy türküleri. Ne düzeni belli, ne yazanı. Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var."

Mektebin Bacaları türküsünün taş plak kaydını dinlemek için linki tıklayınız:

https://www.youtube.com/watch?v=kKCXO8xAubQ


19 Ağustos 2021 Perşembe

 


BİR KİTAP; HÜRRİYET YOLU

BİR YAZAR; HOWARD FAST

BİR ŞİİR; H. FAST'IN NAZIM HİKMET'E ŞİİRİ



Bazı kitaplar vardır; ikinci kez okumak istersiniz. Çünkü sizi çok etkilemiştir ve çok şey öğrenmişsinizdir o kitaptan.  Her daim, ikinci okumalar daha verimli ve anlamlı olmaktadır. Bir kitabı anlamanın yolu onu iki kere okumaktan geçer diyen ve  bu düşüncenin önde gelen savunucusu olan Arthur Schopenhauer'un argümanı kısaca şöyle: " Kitabın başlangıcı, sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcının bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma, ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." Schopenhauer'un bu düşüncesine katıldığım için bazı kitapları ikinci kez okurum, hem böylece unuttuklarımı da hatırlarım.

İşte o kitaplardan biri, yaklaşık 40 yıl önce okuduğum 1982 basımı Howard Fast'ın "Hürriyet Yolu" kitabıdır. Kitap, Amerikan İç Savaşı (Kuzey-Güney Savaşı) sonrasında yaşanan kısa bir özgürlük dönemini (dönem sekiz yıl sürer) anlatmaktadır. Bu dönemde kölelik kaldırılmış, feodalizm ağır bir darbe almış ve burjuvazi kendi iktidarını kurarak kapitalizmin yolunu açmıştır. Bundan sonra insanlar renk ve sınıf ayrımına bakılmadan "özgür" yaşayacaklardır. Bu geçiş dönemini müteakip yıllarda burjuvazi iktidarını sağlamlaştırır. Acaba, sağlamlaşan burjuvazi iktidarında,  özgürlükler devam edecek midir, yoksa köle tutsaklığının yerini bir başka tutsaklık mı alacaktır? Sorunun cevabını merak ediyorsanız eğer, büyük oranda gerçeklik payı olan hikayeyi ve yazarın o dönemin birkaç zenci devlet adamının(milletvekili, senatör) özelliklerini üstüne yükleyerek yarattığı zenci önderi  Gideon Jackson'u tanımak için kitabı okumalısınız.

Hürriyet Yolu kitabına ilişkin birkaç not:

* Yazar kitabını; " Faşizme karşı mücadelede hayatlarını vermiş olan kara ve beyaz sarı ve kızıl derili bacı, kardeş ve arkadaşların anısına" ithaf etmiş.

**Yazarın bildirdiğine göre, iki Afrika Kabilesi, Hürriyet Yolu'nu okuyabilmek için, dillerinin ilk alfabesini yaratıp, kitabı bastırmışlardır.

***Bu roman, birçok ülkede sahneye konulmuş, ayrıca operası yazılmış ve oynanmıştır. 

(Bu üç not, kitaptan aynen alındı.)

Howard Fast (D:11 Kasım1914, New York - Ö:12 Mart 2003, Connecticut) 

Howard Fast, 1940'lı yıllarda çok satan kitaplar listesine giren "Yurttaş Tom Paine", "Spartaküs" ve Amerikalı" kitapları ile ünlenmiştir. Howard Fast, ABD Temsilciler Meclisi'nin ABD Başkanı McCarthy öncülüğünde sanatçılar aleyhinde başlattığı cadı avı sırasında soruşturmaya çekildi ve kitapları okul kütüphanelerinden çıkarıldı. Soruşturma sonucunda mahkemeye verildi ve üç ay hapse mahkum oldu. Üç ay hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Fast, "Spartaküs"ü yazdı. Federal Soruşturma Bürosu'nun(FBI) adamları birçok yayınevini gezerek romanın yayınlanmasını engelleyince Fast, "Spartaküs"ü kendisi yayınladı. Büyük bir başarı kazanan roman, 1960'da Kirk Douglas'ın yapımcılığı ve başrol oyunculuğuyla (Spartaküs rolü) filme çekildi. Stanley Kubrick'in yönettiği film, büyük bir başarı kazanarak sinema tarihine geçti.

Fast, 1953'te, yakın arkadaşı olan Paul Robeson dışında Stalin Uluslararası Barış Ödülü'nü alan tek Amerikalı oldu. Onlarca roman, deneme ve incelemelerin yanı sıra E.V. Cunningham takma adıyla gerilim romanları da yazdı. Aynı zamanda Fast, Komünist Parti'nin yayın organı The Daily Worker'ın kadrolu yazarıydı.

Pablo Picasso ve Neruda ile yakın arkadaşlığı bulunan Fast, Nazım Hikmet'e başlıklı bir şiir yazmıştır. İşte Howard Fast'ın Nazım'a yazdığı şiir:

NAZIM HİKMET'E

Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,

bizim duvarlarımız da tutamadı kardeşim,

kelimelerin buldu bizi.

O gün cezaevinde geldi yanıma

pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla

o ince yazar, Albert Maltz...

Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,

barışı, umudu, özlenen şeyleri...

Özgür olduğunu söyledi bana.

Özgür, dedi, Nazım Hikmet özgür artık,

özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,

açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.

Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,

hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,

başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...

Nasıl anlatırım bunun anlamını sana?

O anda biz de kurtulmuştuk çünkü.

Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,

kimseyi senin kadar yakından tanımadım,

senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,

ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;

bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,

suspus edeceklerini duvarların ardında.

Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,

ama sen oldun bizi kurtaran.

Ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,

kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,

özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,

ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.

Sen kurtulunca anladık biz

kısa süresini kendi duvarlarımızın,

soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;

ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...

Ama bunları anlatmanın ne gereği var,

sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!

Howard Fast

Çeviri: Ülkü Tamer


 Not: Nazım Hikmet'e şiiri, siirparki.com'dan alındı. 



15 Ağustos 2021 Pazar




ORMANIZ BİZ



Yaşayıp gidiyoruz bir arada
Meşe, çam, köknar, kayın...
Bırakın kirli kentlerinizi,
Biraz da aramızda yaşayın!

Varsın derinde olsun köklerimiz
Yükselmek için yarış bizde.
Görülmüş mü ağacın ağaca kıydığı,
Sevgiyle yaşamak barış bizde!

Mutluyuz birlikte yaşamaktan
Meşe, çam, köknar, kayın...
Sarılın toprağınıza bir çınar gibi
Bize de kendinize de kıymayın.

Ne demiş en büyük ozanımız
Neden kulak vermiyorsunuz sesine
Bir ağaç gibi hür yaşayın dememiş mi,
Ve bir orman gibi kardeşçesine?

Rıfat ILGAZ
Kulağımız Kirişte adlı şiir kitabından 1983, Bütün Şiirleri (Çınar Yayınları)









12 Ağustos 2021 Perşembe

 


FENERBAHÇE PARKI'NDA ASIRLIK SAKIZ AĞAÇLARI



Geçen hafta İstanbul'a gittim. Şansımdan mıdır, nedir bilemiyorum, İstanbul, son yılların en sıcak günlerini yaşıyordu ve hava oldukça nemliydi, ki bu durum sıcaklıkları artırıyor ve çekilmez kılıyordu. Sıcak ve nemden bunaldığım bir gün, bir tatlı huzur alabilmek için Kalamış'a gittik ailece. Bırakın Kalamış'tan huzur almayı, Kalamış bizdeki mevcut huzuru da alıp götürdü. Çünkü her bir yanı beton yığınına dönüşmüştü ve marinasında bile hayat emaresi yoktu. Moralimi bozan bu görüntüden sonra, içimde kırıntısı kalan sevgili huzurumu artırmak için beni yeşil bir yere götürün dedim ve  Yahya Kemal'in ilkbaharda iri bir zümrüde benzettiği Fenerbahçe Parkı'na gittik.  Asırlık sakız ağaçlarını gördüğümde ise, şairin "Fenerbahçe" şiirindeki "Göğe ser çekmiş ağaçlar yücelir /Bu mücevherde" dizesiyle parkın güzelliğini az bile anlatmış diye düşündüm. Parkın yeşili ve asırlık ağaçları çok iyi korunduğundan, zümrüt yeşilinin masmavi denizle birleştiği noktalardan hayat fışkırıyordu adeta; martılar uçuyor, kuşlar şarkı söylüyor, kediler gölgelerde uyukluyor, insanlar neşe içinde konuşuyor, gülüp eğleniyorlardı.  İşte şimdi huzurum geri gelmişti. Sıra, parktaki ağaçları tanımak, yakından tanıdıklarımı da tanıtmaya gelmişti. :)



Sakız ağaçlarını ilk kez Çeşme Yarımadası'nda görmüştüm. Bu güzelim ağaçlar, Ege ve Akdeniz kıyılarında maki bitki örtüsü içinde yer aldığından ve bütün Akdeniz kıyılarında doğal yayılış gösterdiğinden, o zamanlar pek ilgimi çekmemişti. Ancak İstanbul'da Fenerbahçe Parkı'nda gördüğüm 600 yıllık sakız ağacı beni hem çok  şaşırttı hem de ilgimi çekti. Ağacı sevinçle kucaklarken ve sıcaktan bunalmış bir halde gölgesine sığınırken damla sakızı kokusunu aradı burnum ama kokuyu bulamadı. Belki de ağaç çok yaşlı olduğu için kokusu kalmamıştı ya da dişi bir sakız ağacıydı. Parkın girişinde bulunan bir tabelada yazdığına göre, buradaki sakız ağaçları parkın doğal bitki örtüsüymüş.  Bir sakız ağacından diğerine koştururken gözlerimden ziyade, damla sakızı kokusunu alabilmek için burnuma odaklandım. Sonunda genç yaşta olan sakız ağaçlarının minicik ve yuvarlak yeşil-kırmızımsı renkteki meyvelerini görebildim. Meyveleri koparıp elime alıp ezince damla sakızı kokusunu alabildim. O sıcakta nasıl güzel geldi bu koku anlatamam. Sakız ağaçları tanınmayı, tanıtılmayı ve de gözümüz gibi korunmayı hak ediyorlar, tıpkı diğer tüm ağaçlar gibi...Çünkü ağaç demek YAŞAM demektir. Ağaç demek HUZUR demektir...



Sakız ağacı ile ilgili İnternette yaptığım araştırma sonucunda bulduğum bilgiler ilginçti. İşte o ilginç bilgilerden notlar:

Ege Denizi'nde bulunan Sakız (Yunanistan'daki bugünkü adı Chios'tur) Adası'na adını verdiği, yediden yetmişe hemen herkesin bildiği sakızıyla, damla sakızının elde edildiği bir tarımsal üründür sakız ağaçları. Ağacından elde edilen özler ile üretimi yapılan damla sakızı da aynı ağacın  aromasından elde edilmektedir. Damla sakızı ağacı olarak bilinen ağaç ise sakız ağacının erkeğidir. Sakız ağacı iki evcikli (diotik) bir bitkidir. Yani erkek ve dişi olmak üzere iki farklı cinsiyette ağaç vardır. Ancak, damla sakızı üretimi sadece erkek ağaçlardan yapılmaktadır. Dolayısıyla çoğaltmada da sadece erkek bitkiler kullanılır.

Akdeniz bölgesinin doğal bir tarımsal ürünü olan sakız ağaçlarının kalın yaprakları vardır ve ağacının reçineleri son derece değerlidir. 

Sakız ağacı Latince Pistacia lentiscus adı ile bilinmektedir. Aynı terim, damla sakızı ağacı için de kullanılmaktadır. Sakız ağacının boyu 7 metreden 10 metreye kadar uzayabilir. Damla sakızı ağacının kuraklığa karşı olağanüstü bir dayanıklılığı vardır. Bu ağaçlar kışın yapraklarını dökmezler. Ancak hastalık durumlarında yapraklarını dökmektedirler. Sakız ağaçları 5 yaşından itibaren reçine vermeye başlarlar. Ağacın dal ve gövdesinin yaralı yerlerinden akan reçinenin pıhtılaşmasıyla "mastik" adı verilen sakız elde edilir. Toplanan bu usare 2-4 haftada katılaşır. Önceleri donuk yeşil renkte olan reçine durdukça soluk sarı renkli, kolayca kırılabilen parça ve damlalar haline gelir. Özel bir kokusu ve tadı vardır. Sakız içinde uçucu yağ, mastisik asit, mastisin ve acı maddeler bulunmaktadır.

Dünya pazarında Chios Mastiha adıyla tanınan damla sakızı, doğal olarak çiğnendiğinde sindirimi kolaylaştırırken, nefes açıcı etkide de bulunur. Sakız yağının antiseptik özelliği nedeniyle, yara merhemlerinin yapımında kullanılır. Doğal damla sakızı kandaki kolesterol seviyesini düşürerek, kalp krizi ve yüksek tansiyon riskini azaltmaktadır. Damla sakızı ülser ve gastrite neden olan Helicobacter pylori'yi öldürerek, söz konusu rahatsızlıkları tedavi etmektedir.

Eskiden balgam söktürücü olarak kullanılmıştır. Diş etlerini kuvvetlendirmek ve ağız kokusunu gidermek için de kullanılır. Bu nedenle diş macunu yapımında kullanılmaktadır.

Kozmetik sanayinde kullanılan sakız yağı, cilt bakım kremlerinin yanı sıra UV ışınlarını emme özelliği nedeniyle güneş yağlarının bileşimine girmektedir.

Sanat eserlerinin korunmasında kullanılan çok özel bir cilanın (MEGILP) hazırlanmasında kullanılır. 

Gıda sanayinde, çiklet, reçel, dondurma yapımında kullanılmaktadır. Sakız yiyeceklere güzel bir tat ve koku verdiğinden tatlılara, özellikle muhallebi, sütlaç gibi sütlü tatlılara katılır. Ayrıca Bulgaristan'da mastika adıyla bilinen rakı sakızdan yapılmaktadır.

Bu kadar değerli ve önemli olan sakız ağaçları ne yazık ki Çeşme Yarımadası'nda yok olmakla karşı karşıya kalmış. Çeşme Tarım İlçe Müdürlüğünün 1998 yılında yarımada genelinde yaptığı sayımda yaklaşık 250 adet hakiki sakız ağacı (P. lentiscus var. chia) olduğu saptanmış, bu ağaçların önemli bir bölümü yasal koruma altına alınmıştır. Koruma altına alınan ağaçların çok yaşlı ve yok olma tehlikesi altındakiler olduğu bilinmektedir. Başta yoğun yapılaşma olmak üzere, ilgisizlik ve kurumlar arası yetki karmaşası vb. nedenlerle yasal koruma altındaki ağaçlarda bile nitelik ve nicelik açısından  önemli kayıplar yaşandığı yetkililer tarafından bildirilmektedir. Yazık! Hem de çok yazık! 250 adet ağacı koruyamıyoruz çünkü. :(

Not: Sakız Adasını 14. yüzyılda ele geçiren Cenevizliler damla sakızı ticaretinde monopol oluşturmuşlar, çıkardıkları yasalarla özellikle sakız hırsızlığına karşı ağır cezalar uygulamışlardır. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa tarafından 1566'da fethedilen Sakız Adası'na idari ve mali açıdan pek çok ayrıcalık tanınmıştır. Damla sakızı yüzyıllar boyu Sakız Adası'yla Osmanlı sarayı arasında bir iletişim aracı olmuştur. Günümüzde damla sakızı üretimi sadece Sakız Adası'nda yapılmaktadır. Adanın güneyinde bulunan 24 sakız köyünde (Mastichohoria) yıllara göre 120-140 tonluk bir üretim söz konusudur. Üretimin önemli bölümü Arap ülkelerine ihraç edilmektedir. Bunun yanında sakıza dayalı önemli bir endüstri gelişmiştir.















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

Yararlandığım Kaynaklar:

-sakizagaci.gen.tr

-tr.wikipedia.org

-hurriyet.com.tr