25 Mayıs 2017 Perşembe




BAFA GÖLÜ, HERAKLIEA ANTİK KENTİ VE LATMOS DAĞI ETAPLARI


"Koş gel diye ötüyor bir masal kuşu, yapraksız bir ağaçta."* Masalları seven ben, masal kuşunun çağrısına kulak vermemezlik edemezdim. Ve üç günlük yürüyüş için düştüm yollara, masal kuşunun ardı sıra. Saat 21'de başlayan yolculuğumuz, sabah 08'de Bafa Gölü'nün kıyısında son buldu. Göl manzarası eşliğinde yaptığımız gözlemeli-çaylı kahvaltı sonrası Herakliea antik kentini, daha doğrusu antik kentten geriye kalanları ve Yediler Manastırı'nı görmek için tarihin sayfalarında gezinmeye başladık. Tarihin sayfaları çok eski, bizler ise acemi okuyuculardık; ama en azından okumaya çabalıyorduk..

Gezip, görmeye başlamadan evvel Bafa Gölü'nün oluşumu ve göl hakkında kısaca bilgi vermeliyim. Zira, çoğumuzun kıyısından geçip gittiği bu göl, sadece bir göl değil. Hem oluşum nedeniyle, hem de gölü çevreleyen yüzey şekillerinin farklılığı nedeniyle farklı bir ambiyansa sahip özel bir göl.

Bafa Gölü (Aydın ve Muğla il sınırları içerisinde yer almaktadır.)

Antik dönemde Ege Denizi'nin bir körfeziyken, Büyük Menderes Nehri'nin taşıdığı alüvyonlarla denizle bağlantısı kesilip, göl şekline dönüşen Bafa Gölü, zengin doğal ve kültürel kaynak değerleri nedeniyle 08.07.1994 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile 12.281 hektarlık alanı kapsayacak şekilde Tabiat Parkı olarak ilan edilmiştir. Alan içerisinde Herakleia ve Latmos antik kentleri yer almaktadır. 

Yüzey alanı 6721 hektar olan gölün derinliği 25m'ye ulaşmaktadır. Gölün ana su kaynağı, Büyük Menderes Nehri taşkınları ve etrafındaki dağlardan gelen yeraltı ve yer üstü sularıdır. Bafa Gölü içinde 5 adet ada bulunmaktadır(İkiz Ada, Menet Adası, Kapıkırı Adası, Kahve Asar Adası, Uyuz Ada). Bu adalarda Bizans Dönemine ait manastırlar bulunmaktadır. Gölün dip yapısı bitki türleri açısından zengin olduğundan yılan balıkları ve su yılanlarına cazip gelmektedir. Yani göl kıyısında balık keyfi yapmak isterseniz tek seçeneğiniz yılan balığı yemek olacaktır. 



Bafa Gölü kıyısında kurulmuş şirin mi şirin bir köy olan Gölyaka'ya araçla geldik ve toplam 8 kilometre sürecek yürüyüşümüze başladık. Hedefimiz Yediler Manastırı idi. Antik Dönem'den kalma taşlarla döşeli patikalarda, çiçek kokuları ve kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdük. Uzaktan Yediler Manastırı göründüğünde bir manastırdan ziyade bir kale gibiydi. Çevreye göz atarken birden hatırladım: Roma İmparatorluğu yöneticileri paganken, ilk Hristiyanlara karşı uyguladıkları eziyet nedeniyle o dönem Hristiyanlarca yapılan şapel ve manastırların gözlerden uzak, dikkat çekmeyen ve kartal yuvası gibi yüksek yerlere korunaklı bir şekilde yapıldıklarını. Yediler Manastırı da uzaktan bakıldığında adeta bir kaleyi andırmaktaydı.

Yediler Manastırı

Bölgede yer alan manastırlardan en büyüğü olan Yediler Manastırı antik kent Herakleia'nın güney doğusunda bulunur. Manastır alanı doğuda büyük ve batıda tamamen kayalarla çevrilmiş birer küçük avludan oluşmaktadır. Küçük avlunun kuzeyinde çevresi duvarlarla çevrilmiş bir yukarı kale, güneyinde tek bir kaya üzerinde mazgallarla savunması güçlendirilmiş küçük bir sığınma kalesi vardır. Yukarı kale, savunma duvarı ve kuleleriyle tahkim edilmiş gerçek bir savunma yapısı niteliğini taşır. Manastırın yapı tarzı, bu yörede sürekli olarak düşman saldırılarının beklendiği dönemde yapıldığını göstermektedir. Manastıra ait bu bilgileri edindiğim tabela yere düşmüştü. Sanırım şiddetli rüzgarlara dayanamamıştı. Ama kaldırıp yerine diken olmamıştı. Ne bir bekçi, ne de koruyucu bir önlem alınmıştı bu tarihi yerde. Şaşırmadım; çünkü artık şaşırmıyorum.



Yediler Mağarası 

Manastırın kuzey doğusunda pek uzakta olmayan Yediler Mağarası'nın içindeki fresklere (tabii fresklerden geriye kalanlara) bayıldım. Burası tek başına duran ve üstte şemsiye şeklinde sarkan kubbesi fresk ile donatılmış bir kayadır.  
Mağara içerisindeki freskler İsa peygamberin yaşamına, yaptıklarına ve ölümüne ilişkin sahnelerdir. Tapınak, vaftiz ve dönüşüm sahnesiyle başlayan freskte, mağaranın dar kenarında Lazarus'un dirilişi yer alırken, arka kısım uzun kenarda İsa peygamberin çarmıha gerilişi, mezar konusu ve anastasis sahnesi yer alır.

Yediler Manastırı, Yediler Mağarası'nı gezdikten ve papatyalarla, gelinciklerle fotoğraflar çektirdikten sonra geldiğimiz yoldan geriye döndük. Yolun sonuna varmak üzereyken yolda karşılaştığımız fotoğrafçı gruptan bir kadın yanıma gelerek bana: "Bu sıcakta yukarı çıkmaya değecek bir şey var mı?" diye sordu. Ben de: "Kesinlikle. Çıkılıp görülmesi gereken çok şey var; ama bakış açısına göre değişir." diye cevapladım. Soruyu cevapladım; ama bu sorunun sorulmasına  çok şaşırdığımı da itiraf etmeliyim.





Gölyaka köyüne döndüğümüzde bizi bekleyen aracımızla Kapıkırı köyüne doğru hareket ettik. 4 km sonra antik Herakleia kentinin kapısındaydık.

Herakleia Antik Kenti

Beşparmak Dağları'nın(Latmos) göle dik uzanan eteklerindeki Kapıkırı Köyü içerisinde kalan antik Herakleia kenti de, Bafa Gölü kıyısındadır. Kent adını ünlü mitoloji kahramanı Herakles'ten almaktadır ve içerisinde kurulduğu dönemi karakterize eden, Athena ve Endymion Tapınağı ile Agora, Konsey Binası, Hamam, Tiyatro ve Çeşme vardır. Gölün kıyısında ve adacıklarda kaya mezarları bulunmaktadır. Bu kaya mezarları Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde görmeye alıştığımız kayalara oyulan süslü kaya mezarlarından çok farklı. Herakleia Nekropolü olarak adlandırılan alanda yüzlerce mezar bulunmaktadır. Mezarlar genellikle kayaya oyulmuş sanduka biçiminde ve yan yana, birbirine bitişik şekilde oyulmuştur. Her mezarın üzerinde veya yanında yine kayalardan yapılmış kapaklar vardır. Bazı mezarlar göl kıyısına çok yakın, bazıları ise göl içerisindeki adacıklarda bulunmaktadır. Hatta bazı mezarlar göl sularının altında kalmışlardır. Gölde ilginç bir görünüm oluşturmaktadır bu kaya mezarları.





Herakleia antik kentindeki Athena Tapınağı, Agora, tiyatro ve Kent Konseyi Binası'nı gezdikten sonra, göl kıyısında oturup ayaklarımızı tatlı-tuzlu suyu olan göle sokarak dinlendirdik, çay ve kahve içtik, dinlendik. Daha sonra, aracımıza binerek Selimiye'ye vardık. Buradan iki günlük kamp için gerekli olan yiyecek ve içeçeklerimizi aldıktan sonra Aydın'ın Koçarlı İlçesi'ne bağlı Bağarcık Köyü'ne doğru yola koyulduk. Yol boyunca fıstık çamı ormanları ve daha önce hiçbir yerde görmediğim coğrafi yapı -- adeta gökten düşmüş gibi duran çeşitli büyüklükteki kayaları izleyerek bir dağ ve yörük köyü olan Bağarcık'a vardık. Akşam olmak üzereydi ve çok yorgunduk.  Çadırlar kuruldu ve isteyenler akşam yemeğini çadırda kendileri hazırladılar. Ben ve birçok arkadaşım, köylülerin hazırladığı menüden faydalandık. Yemekler çok lezzetliydi. Hava üşütecek kadar serindi; ama dağ havasını solumak bile yorgunluğumu unutturmaya yetmişti. Köyün güzelliği birkaç kare fotoğrafla anlatılacak gibi değil. Bu nedenle kısa bir video buldum ve paylaşıyorum.

Bağarcık Köyü



Ben ve iki arkadaşım, bizi güler yüzleriyle karşılayan ev sahiplerinin köy evinde kalmak üzere eve doğru yola koyulduk. Köyde doğmuş, büyümüş biri olarak köy evinde kalacak olmam çocukluk anılarımı canlandırdı, duygulandım. Ve farkettim ki nasılda yabancılaşmışım köy yaşamına. Kendi adıma önümdeki üç günde benliğimi saran bu yabancılaşmadan kurtulmaya çalışacaktım. Kokularıyla, havasıyla, yaşam biçimiyle, yemekleriyle, insanlarıyla kısacası  köye dair ne varsa onu doyasıya yaşayacaktım. Öyle de yaptım. Uzaktan uzağa; "Orda bir köy var,uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gezmesek de, tozmasak da / O köy bizim köyümüzdür" ** demekle olmuyor. Gidip, görüp, gezip, köylülerin dertlerini dinleyip dertlerine çare bulmak gerekiyor, ki ancak o zaman "o köy bizim köyümüzdür" diyebilelim.

Uyumadan önce dağların çağrısını duydum galiba:

Oda karanlık
Odadan dışarı çık
Şehir karanlık
Şehirden dışarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Gördün mü 
Dağlar başladı artık.

Korkun dağılır rüzgarda
Bekle biraz
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz. ***


Ertesi günü(20.05.2017) Latmos Dağı'na tırmanacağımızdan erken yatıp erken kalktık. Güzergahta su kaynağı bulunmadığından ve normal şartlarda yürüyüş toplam 11-12 saat süreceğinden yanımıza bol su aldık. Kahvaltı sonrası yerel rehberimiz eşliğinde köyden yürümeye başladık. Yükselmeye başladığımızda çevredeki kayaların şekilleri ve kayaların arasından fırlamış gibi duran fıstık çamlarının görünümüyle birleşen muhteşem görüntü "Jurassic Park" filmini aratmıyordu. Kayaların doğal aşınmaları nedeniyle dünyada az görünen bir coğrafya parkı niteliği taşıyan bu kayaların oluşum şekilleri hayal gücünüzü zorluyor ve zihninizde artık neye benzetirseniz kaya o şekle bürünüyordu. Sanki dinozorların yaşadığı 65 Milyon yıl öncesine gitmiştim de her an kayaların arkasından bir dinozor fırlayıp önüme çıkacaktı. Abartmıyorum; gerçekten masal ülkesindeydim, hissettiklerim buydu. Eğer Hollywood film yapımcıları bu coğrafyayı bilselerdi, Jurassic Park film stüdyolarını oluşturmak için harcama yapmazlardı. Filmi burada çekerlerdi. :)

Tarih Öncesi Kaya Resimleri

Epey yükselmiştik ki rehber bizi bir kayanın önünde durdurdu ve kayanın içindeki resimleri göstererek bilgi verdi. Bu resimlerin varlığını bilmeyen biri, kayaların önünden geçip gidebilir. Bu kaya resimleri, insanlık tarihi açısından uzmanlara çok önemli bilgiler vermekte.

"Latmos kaya resimleri benzersiz betim dilleri ve kendi içinde bir bütünlük oluşturan repertuvarı sayesinde yerleşik düzene geçmiş erken dönem topluluklarının dini düşün dünyalarının anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Kutsal Latmos Dağı'ndaki kaya resimlerinin hayat dolu betim dili ve sembolik içeriğinde, Karia'nın Hava tanrısı ile Eski Anadolu'nun Dağ tanrısının çok eski söylenceleriyle doludur. Ege kıyısı yakınındaki, Batı Anadolu'nun erken dönemlerine ait bu betim dünyası, tüm dünyada örnekleri bulunan kaya resim sanatı içerisinde benzersizdir. Kaya resimlerinin zirvenin çevresinde kümeleşmesi ve Latmos kayalıklarına özgü niş biçimli doğal oyukların içine yerleştirilmeleri bile başlı başına, bu resimler ile bölgenin doğası ve tanrıları, özellikle de zirvenin hakimi Hava tanrısı ve yerel Dağ tanrısı arasında direk bir ilişki olduğuna işaret etmektedir. Kaya resimlerinin buluntu yerleri göl kıyısının hemen yanından başlayıp 930 metre yüksekliğe kadar devam etmektedir."  Yazının devamı için tıklayınız :
http://www.ekodosd.org/index.php/beparmak-dalar





Latmos kaya resimleri M.Ö. 6 bin yıla tarihlenmekte olup, son yıllarda Anadolu arkeolojisinin en önemli keşifleri arasında yer alıyor. Latmos, 8 bin yıllık bir dönemi kapsayan bir açıkhava müzesi konumunda. Beşparmak Dağları'nda, uzun zamandır çıkarılan 'Feldspat minerali' nedeniyle ekolojik ve arkeolojik tahribat yaşandığını t24.com'a bildiren Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği Başkanı Bahattin Sürücü, arkeolojik kalıntıların yoğun olarak yer aldığı çekirdek bölgenin madencilikten korunması için acilen milli park ilan edilmesi gerektiğini belirtti. Daha fazla bilgi için tıklayınız:
http://t24.com.tr/haber/besparmak-daglari-milli-park-olmali-kampanyasi,334503

Oldukça sarp ve engebeli arazide altı saat sürecek tırmanışımıza devam ettik. Ve nihayet dağcılar arasında "baca" denilen  geçite vardık. Bu dar geçitin girişinde şehir trafiğine benzer insan trafiğiyle karşılaştık. Biz zirveye doğru çıkarken İzmirli dağcılar iniyordu. Sırt çantalarımızı aşağıda bırakmıştık, çünkü bacadan sürünerek çıkacaktık. Sıranın bana gelmesini beklerken bayağı heyecanlıydım. Sıra geldiğinde bacaya giriş yaptım. Baca keskin sayılabilecek yekpare bir kayanın üzerinde ancak bir kişinin geçebileceği genişlikteydi. İçerisi loştu. Ufak tefek bir yapınız varsa emekleyerek, uzun boylu ve iri-yarıysanız sürünerek bacanın çıkışına ulaşabilirsiniz. Klostrofobisi olanların bacaya girmesini önermem. Ben kayanın üzerinde sürünürken aklıma Joe Simpson geldi. Hani şu Boşluğa Dokunmak(Touching The Void) filmindeki İngiliz dağcı ve onun buzul  bacadan geçişi. Yaklaşık üç metre sonra gün ışığına kavuştum. Yukarıda sert bir rüzgar karşıladı beni. Hazırlıklıydım; hemen anorağımı giydim. Manzara çok güzeldi. Biraz dinlendikten sonra zirveye çıkacaktık. Köylülerin "Tekerlek Dağ/Tepe" dedikleri zirveye. Dağın zirvesi  tamamı kayadan oluşmuş bir küreydi sanki. Vibram taban ayakkabı olmadan tırmanılması zor bir diklikte ve biraz da ürkütücüydü. Ürkütücü olması normaldi bana göre: çünkü Ay Tanrıçası Selene ile çoban Endymion'un aşklarını yaşadıkları yerdi burası. Dolayısıyla ölümlü insanoğlu kolayca ulaşmamalıydı tepeye. Çünkü  onların aşkı zordu ve ancak bu zorluğu göze alabilenler çıkmalıydı zirveye. 
Ay tanrıçası ve çoban Endymion'un sonsuz uykuyu dileten aşk hikayesini merak edenler, okumak için arkeolog arkadaşımın aşağıdaki linkini tıklayabilirler:
http://www.arkeorehberim.com/2015/10/sonsuz-uykuyu-dileten-ask-selene-ve.html

Rehberimiz, Asım Bey ve Furkan Bey zirveye tırmanmak için kolay bir yer bulmak amacıyla(tabii ki bizler için) kayaya çıktılar. Ben, bu arada uzaktan onları izlerken, bir yandan da orada bulunan İstanbullu dağcılarla sohbet ediyordum. Kayaya tırmanan bu üçlünün kaya yüzeyinde asfaltta yürür gibi yürüdüklerini görünce, cesaretlendim ve tırmanmaya başladım. Korku gibi, cesaret de bulaşıcıdır. Bizi gören İstanbullu dağcılar da tırmanışa geçtiler. Kaya tırmanışını çok seven ben, zorlanmadan zirveye ulaşıp, Selene'yle buluştum. Gerçi gündüz olduğu ve  rüzgarın sert esmesi nedeniyle Selene'yi hayal meyal gördüm. Asıl gördüğüm, çok uzaklardaki Didim, Kuşadası ve Söke Ovası'ydı. 6 saat boyunca 1150 metre yükselerek, 1400 metre yükseklikteki Tekerlek Tepe'deydim artık. Mutluydum, hem de çok. Fotoğraf çektirip, aynı yoldan inişe geçtik. Mor çiçekler açmış, harika kokulu karabaş otlarının ve kır çiçeklerinin   eşliğinde 11 saat sonra Bağarcık Köyü'ne vardık.


Latmos Zirve


Zirvede açmış bir çiçek.

Tırmanışa katılmayanlar Bağarcık Köyü'nde bulunan Baskı Kale'ye yürümüşler. Orası da çok güzelmiş.

Ertesi günü sabah erkenden kalkıp, çadırları topladıktan ve kahvaltımızı yaptıktan sonra Yatağan'a doğru yola koyulduk. Yatağan Termik Santralından çıkan cürufların döküldüğü alanlara ağaç dikildiğini ve orman oluştuğunu görmek sevindiriciydi. 

Aracımızla  Stratonikeia antik kentine doğru yol aldık. Kentin girişinde asılı tabelada şöyle yazıyordu: "Ölümüne aşkın ve gladyatörlerin kenti Stratonikeia'ya hoş geldiniz."

Bu antik kentin kuruluş öyküsünü bilmeden gezerseniz, gördüğünüz sadece antik bir kentten kalan  mermer sütunlar taşlar ve kalıntılar olacaktır. İşte bu antik kentin kuruluş öyküsü.

Ölümüne Aşkın Ve Gladyatörlerin Kenti Stratonikeia




"Stratonikeia acı ile başlayan; ama mutlu sonla biten bir aşk hikayesinin başkahramanı. Dünyalar güzeli Stratonikeia gücün hükümdarı I. Selevkos ile evlenir ve kraliçe olur. Ancak Selevkos'un oğlu prens I. Antiochos bir süre sonra üvey annesine aşık olur ve bu aşk onu hasta eder. Ressamın aşağıdaki tabloda resmettiği şekilde hekimler hastalığını iyileştirmeye çalışırken içeri Stratonikeia girer ve Antiochos'un kalbi delice çarpmaya başlar. Hekimler durumu anlar ve bin bir güçlükle krala durumdan bahsederler. Kral artık oldukça yaşlı olduğundan ve ilerleyen zamanlarda ülkeyi oğluna emanet edeceği için bir an önce iyileşmesini ister. Eşinden boşanarak oğlu ile evlendirir. I. Antiochios kral olduktan sonra delicesine sevdiği eşi için bu güzel şehri inşa ettirir. " ****



Tarih İçin Stratonikeia'nın Önemi

--Yapıları beyaz mermerden olan bir kenttir.

--Dünyada ölümsüz iki aşkın yaşandığının bilindiği tek kenttir.

--Hekate(Ay ve gece tanrıçası) ve Zeus'a(Baş tanrı) ithaf edilmiş iki büyük kutsal alana sahip tek şehir devletidir.

--Bütün Karialıların mülkiyeti olan, antik dönemde önemli dini tören ve görüşmelerin yapıldığı dini merkez Zeus Khrysaereon Tapınağı buradadır.

--Antik Dönem ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi yapı ve kent dokusunun birlikte görülebileceği nadir yerlerden birisidir.

--Taş döşeli ve kaldırımlı Osmanlı sokaklarında yürüyerek bir antik kentin gezildiği örnek bir ören yeridir.

--Gladyatörlerin pek çok dövüşten sonra hayatta kalmayı başarıp emeklilik yaşadıkları bir kenttir.

--Antik Döneme ait en büyük Gymnasion'un (okul) olduğu kenttir. *****

Stratonikeia'daki Amfitiyatro.

Antik kentte bulunan kafede çay ve kahveler içildikten sonra, 
Baba Ocağı ve Güzel Köylü dizileri ile Sürgün İnek komedi filminin çekildiği Bozüyük köyüne geldik. Bir saatlik molada öğle yemeği yedik ve çevreyi gezdik. Bozüyük'e gidenler kültür evini mutlaka gezmeliler. Köy meydanına 100 metre uzaklıktaki 400 yıllık Menengeç Ağacını da  unutmamak gerek. Bu ağaç bir dilek ağacı. Varsa bir dileğiniz, bir bez de siz bağlayabilirsiniz.

Belen ve Gevenez Köyü'ne uğramak istediysek de yolun darlığı ve bu dar yolda otobüsün manevra yapamaması nedeniyle riske girmedik. Buraları gezmek ise bir başka bahara kaldı. :)


Aracımıza binip yorgun; ama  ülkemizin tarih, kültür ve doğal güzelliklerini görmenin ve onları duyumsamanın verdiği keyifle yola koyulduk. Kendi adıma, tarih ve doğadan aldığım enerjiyle uzun bir süre idare edebilirdim. Yolculuk öncesi biliyordum; ama bu yolculukta bir kez daha anladım ki; "İyiye ve güzele ulaşabilenler, zorlu yolları aşabilenlerdir." 
Zorlu yolları aşıp güzele ulaşmıştım, ta ki, bir sonraki yolculuğa kadar. İyiye ulaşmak içinse manevi yolculuğum devam ediyor, edecek de...

Bu güzel yürüyüşü düzenleyen ankarahiking yönetici ve rehberlerine teşekkürler.




Kaynaklar:

* Cevat Çapan - Dağın Eteğinde şiiri.

** Ahmet Kutsi Tecer - Orda Bir Köy Var şiiri.

*** Behçet Necatigil - Dağlarda Ateşler Yandıkça şiiri.

**** (blog.jollytur.com)

***** (blog.jollytur.com)

Herakleia Nekropolü'ndeki iki kaya mezarı fotoğrafı (zekeriyaipek.blogspot.com) dan alındı.





17 Mayıs 2017 Çarşamba




ÇİNGENE BARON 
J. Strauss (Oğul)




Devlet Opera ve Balesi sezonu kapatmadan, daha önce izlemediğim "Çingene Baron"u izlemek üzere, salonun ön sırasındaki koltuğa yerleştim. Heyecanlıydım. Uvertür çalmaya başladığında heyecanım arttı; müzik çok güzeldi ve Strauss'un neşeli müziğini dinlerken mest oldum..
Uvertür sona erdiğinde, ağır atlas perde açıldı. Ve operet başladı..

Dünya Prömiyeri 24 Ekim 1885'te Viyana'da yapılan Çingene Baron Opereti'nin konusu kısaca şöyle:

"Temeşvar Baronu'nun oğlu Sandor Barinkay ihanetle suçlandığı ve gönderildiği sürgünden geri döner. Döndüğünde tüm topraklarının domuz çiftliği sahibi Zsupan tarafından ele geçirilmiş olduğunu görür. Topraklarını kaybetme korkusu yaşayan Zsupan, gizlice Ottokar'ı seven kızı Arsena'nın Barinkay ile flört etmesi için yollar arar. Fakat Arsena tarafından ret edilen gururu kırık Barinkay, ona "Çingene Baron" adını takan Çingeneler arasında yaşamaya başlar. Çingenelerin içinde çok güzel Saffi adında bir genç kız vardır. Barinkay ve Saffi birbirlerine aşık olurlar. Sevgilisinin asil bir kandan (Saffi bir Türk paşasının kızı ve gizli hazinenin gerçek sahibesidir) olduğunu öğrenen Barinkay, kendisine ait fakat kaybettiği asil unvanını geri kazanmak için savaşa gider. Homonay kontu bir kandırmacayla Zsupan ve Ottokar'ı da askere gönderir. Güldüren komik durumlar ve görkemli müzikler eşliğinde bu iki karakter askere gider. İki yıl aradan sonra bu üç kahraman zaferle evlerine dönerler. Gerçek Baron unvanını geri kazanan Barinkay da sevdiği Saffi'si ile artık evlenebilir."

Operetin konusu Macar dokusu ve Çingene izleri taşısa da Çingene ruhunun altında asıl yatan doku Viyana müziğidir. Bu bakımdan Yarasa operetine benzer bir yapı karşımıza çıkar. Melodik çizgide dikkati çeken ve enstrümanların yansıttığı bu egzotik dokunuş yapıta operet tarihinde hatırı sayılır bir yer kazandırır. Bu operet ileride Lehar ve Kalman için de esin (ilham) kaynağı olacaktır.
Strauss gibi hızlı çalışan bir besteci için garip olsa da besteci, bu yapıtla ilgili olarak iki yıl boyunca çalışır.
(Hayati Asılyazıcı - Çingene Baron Üzerine Notlar)

Gürçil Çeliktaş'ın sahneye koyduğu, Nihat Kahraman'ın dekor tasarımını, Nursun Ünlü'nün de kostüm tasarımını yaptığı opereti keyifle izledim. Operetin librettosunun ve müziklerinin Türkçe olması keyfime keyif kattı. Barinkay'ı oynayan tenor Aykut Çınar çok başarılıydı. Son sahnede dans eden minik balerinlerin  danslarını izledikten sonra, sanat adına içim umutla doldu. 

İşte miniklerin dansı:










Not: Temeşvar günümüzde Sırbistan ile Romanya arasında bölüşülen Banat bölgesini kaplayan bir şehirdir ve Romanya toprakları içinde kalır. Osmanlı Devleti 19 Ekim 1552 tarihinde sona eren "Erdel Seferi" sırasında, Temeşvar şehrini fetheder ve "Temeşvar Beylerbeyliğini / Eyaletini" kurar. Temeşvar Eyaleti 24 Nisan 1716 tarihinde başlayan ve 21 Temmuz 1718 tarihinde "Pasarofça Barışı" ile sona eren Osmanlı-Avusturya savaşı sonucunda Avusturya'ya bırakılır. 

22 Temmuz 1739'da Belgrad yakınlarında Grocka Muharebesi'nde Osmanlı, Avusturya ordularını yener ve 18 Eylül 1739'da Belgrad Antlaşması imzalanır. Avusturya, 1718 Pasarofça Antlaşması'yla elde ettiği, Belgrad da dahil Kuzey Sırbistan'ı ve Küçük Eflak'ı (şimdi Romanya'da) geri verir.
(Libretto'dan)





15 Mayıs 2017 Pazartesi




RUHLARDAN İLHAM ALAN RESSAM!
(İsveçli Kadın Ressam; Hilma af Klint)


Hilma af Klint, The Guardian


Ülkemizde, Mayıs 2017'de vizyona giren Oliver Assayas'ın senaryosunu yazıp yönettiği 2016 yapımı orijinal adıyla "Personal Shopper" (Hayalet Hikayesi) filmini izlerken adeta ruhlar alemine bir yolculuk yaptım. Filmde, Maureen (Kristen Stevaet), ünlü modacı Kyra'nın Paris'te  kişisel alışveriş danışmanlığını yapmaktadır. Maureen'in Paris'te kalmasının bir nedeni vardır; Medyum olan ikiz kardeşi Lewis'i kalp krizinden kaybettikten sonra, ondan ruhsal bir işaret beklemektedir. Çünkü Lewis'le birbirlerine bir söz vermişlerdir; kim önce ölürse, diğerine gittiği yerden bir işaret gönderecektir. Maureen işte bu işareti beklemektedir. Maureen, bu bekleyiş sonunda ruhunu, hislerini kaybeder. Ve, filmin sonunda; kardeşinden beklediği işaret yerine, kendi ruhunun işareti gelir: Mauren'in son cümlesi; "Ey ruh! Sen, ben misin?" olur.

Yönetmen Oliver Assayas, bu filmiyle Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü alıyor. Film gündüz gösteriminde yuhalanırken, akşam gösteriminde ayakta alkışlanıyor. Ben filmi beğendim. Bu film sayesinde hiç tanımadığım, adını duymadığım, gelecekten resimler çizen bir ressamı tanıdım. Ressamın adı; Hilma af Klint. Merakım uyandığı için ressamı araştırdım ve filmde gösterilen tablolarını buldum. Klint'in ilginç bir öyküsü olduğunu öğrenince de yazmaya karar verdim. Çünkü filmde de verildiği üzere, 1911'de ilk soyut resmi çizen Kandinsky değil, ilk soyut resmi çizen Hilma af Klint'miş. (1906'da)

Hilma af Klint

İsveç Kraliyet Akademisi'nin diğer Avrupa Akademilerinden farklı olarak kadın öğrenci kabul etmesinin sonucu af Klint tahminen 1890'larda akademiden mezun olmuştur. Mezuniyetinin ardından, dünyanın her yerinde olduğu gibi Stockholm'de sadece erkeklerin hüküm sürdüğü sanat çevresinde kadın olduğu için kendine yer bulamamış, kariyerine bir süre kendi başına devam etmiştir. Ardından 19. yüzyılda Amerika ve İngiltere'de popülerleşen Spiritualizm (Ruhçuluk) akımının İskandinavya'ya yayılmasıyla metafizikle ilgilenmeye başlamış ve dört kadın ressamla birleşip "The five" adını verdikleri bir sanat grubunu kurmuş. Bu grupta transa geçerek resim yapmayı deneyimlemiştir. Kısacası Sürrealizmin simgesi olan bilinçdışı üretimi (otomatizm diye de bilinir) sanatla ilk defa birleştiren af Klint ve The Five olmuştur. Neticede ilk soyut resmi de 1911' de Kandinsky değil 1906'da af Klint çizmiştir. Döneminin sanat normlarının dışında af Klint Soyut Dışavurumculuğun simgesi olan dev kanvaslarla çalışmıştır. Kısacası 1.57 boyunda olması Pollock ve diğer soyut Dışavurumcuların 21. yüzyıl benliğimize maskülen diye kazıdığı dev kanvaslarla çalışmasını engellememiştir. 

Hilma günlüklerinde tablolarını trans halindeyken koruyucu meleğinin kendisine çizdirdiğini yazmıştır. Söylendiğine göre koruyucu meleği Hilma'dan işlerini sergilememesini istemiştir. Ona işlerinin ancak öldükten yirmi yıl sonra sergilenebileceğini söylemiştir. İroniktir ki bu dönem soyut resmin modern sanat tarihinde zirveye taşındığı 1960'lara denk gelmektedir. Neticede Hilma af Klint öldükten yaklaşık 20 yıl sonra işlerini yeğeni ortaya çıkarmıştır.(1)

Hilma af Klint'in yaşam öyküsünü okuduktan sonra, Goethe' nin Eckermann'a söylediği sözü hatırladım:

"En yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi...hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir." İlhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.(2) 


Kaynaklar:(1) Siyah punto ile yazılan bölüm ve af Klint'in tabloları, Hande Lara Sever (5harfliler.com) dan alındı.

(2) Stefan Zweig-Kendileriyle Savaşanlar. (s:7)












10 Mayıs 2017 Çarşamba




 FİLOZOF İMPARATOR
Marcus Aurelius

 Marcus Aurelius Heykeli/Roma, Flickr/Sebastien Bertrand



Tarih ve felsefe okumaya meraklı olanlar tanırlar Marcus Aurelius'u. Ama bir romanda baş kahramanın, bu filozof imparatora hayran olması ve onun sözlerinden etkilenerek kararlar alması, davranışlarını düzenlemesi pek sık rastlanan bir roman konusu değildir sanırım. İşte, Laurent Gounelle'in "Seni Her Şeyin Mümkün Olduğu Bir Yere Götüreceğim" adlı romanında  okuduğum; baş kahraman Sandro, bir felsefe profesörüdür ve Marcus Aurelius'a hayrandır. Romanı büyük bir keyifle okudum ve arka kapak yazısında yazdığı gibi; "Gündelik hayattaki amaçlarımızın bize ne derece hizmet ettiğine, insana ve insanın anlam arayışına dair" bana ilham kaynağı oldu diyebilirim. Bu nedenle romanı kısaca tanıtmak isterim:

"Gözlerinizi kapatın ve düşünün...
Öyle bir yer var ki orada kötü olan hiçbir şey yok!
Nefret, intikam, kıskançlık, hırs, açgözlülük bilinmiyor...

Hayatının aşkının ölümünden sorumlu tuttuğu kabileden intikam almak için Amazon Ormanları'nın en derin ve en karanlık yerine giden filozofun karşı karşıya kaldığı tam da böyle bir dünyadır. Filozof, karısının ölümüne sebep olanların mutluluğunu elinden almak için onları kıskançlık, rekabet, haset ve hırs gibi hiç bilmedikleri kavramlarla tanıştırır. Modern dünyanın tüm olumsuz duygularını taşıyan bu adama engel olmak ve halkını korumak kabilenin şamanına düşer. " (1)

Romanı okurken hem Amazon Ormanları'nın derinlerine dalıyor, hem de modern dünyanın hiç bilmedikleri olumsuz duygularına şaşırıp kalan ilkel kabile üyelerinin değişim ve dönüşümlerine tanık oluyorsunuz. Bu tanıklık sizi, yer yer isyan ettiriyor. Romanın sayfaları boyunca, her sıkıştığında Marcus Aurelius'un görüntüsü gözlerinin önüne gelen ve onun böyle bir durum karşısında nasıl davranacağını düşünen filozof Sandro, gelişen olaylar akabinde, romanın sonunda onu artık göremez oluyor. Adeta filozof imparatorun o güne değin kendisine rehber olmuş sözleri, düşünceleri uçup gitmiş, erişilmez olmuştur... Danışmanı, ustası, rehberi Marcus Aurelius, onu terk etmiş, bırakmış ve Sandro kendini aniden yalnız hissetmiştir. Çünkü bundan böyle kendi eylemlerine kendi karar verecektir. Ve 'artık' kendi yaşamını kendi seçecektir!

Amazon Ormanlarının derinliklerinde kendini bulan Sandro, en derinlerden yayılan yeni, meçhul bir duyguyu hisseder. İçgüdüsü kendini göstermektedir. Uzun süredir bastırdığı içgüdüsü yeniden yüzeye çıkmakta ve ona yapması gerekeni söylemektedir.

Sandro, modern dünyadan beraberinde getirdiği hırs, kıskançlık, intikam ve açgözlülük gibi olumsuz duygulardan vaz geçtiğinde, kendini buluyor, özüne dönüyor. Ve özüne döndüğünde de içgüdüsü devreye giriyor. Zaten Amazon Ormanları'nda yaşamını sürdürebilmek için bu içgüdüden fazlasına ihtiyaç yoktur...Sandro anlıyor ki: "Doğaya aykırı olan şey yok olmaya mahkumdur. Çok uzun zaman alacağı kesin ama bu dünya sonunda kendi kendini yok edecek."

Şimdi de Marcus Aurelius'u tanıtmaya ve romanda geçen sözlerini yazmaya geçebilirim.

Marcus Aurelius (D:121 - Ö:180), 161-180 yılları arasında Roma imparoturu olarak görev yaptı. Stoacı felsefenin etkilerini taşıyan, Yunanca yazılmış, 12 kitaplık "Ta eis Eauton" (Kendime Düşünceler) adlı yapıtıyla ünlü Roma İmparatorluğu'nun Altın Çağı'nın simgesi olmuştur.

Daha 17 yaşına gelmeden geleceğin ortak imparatoru olarak seçildi; ama 40 yaşına kadar tahta çıkamadı. Çalışkan zeki ve ağırbaşlı olan Marcus, Yunanca ve Latince geleneksel eğitim ve retorik sanatıyla yetinmek istemediği için, stoacı filozof Epiktetos'un "Diatribai"sine (Ders Notları) dört elle sarıldı. Bundan sonra felsefe Marcus'un başlıca ilgi konusu oldu. (2)

Romanda geçen Marcus Aurelius'un sözleri:

-"Her gününü son günmüş gibi yaşa;
  telaş etmeden,
her anın farkına varıp kendin olarak."


-"Her şey birbirine bağlıdır. Şeyler arasındaki bağ kutsaldır. Hiçbiri diğerlerine yabancı değildir; çünkü hepsi birlikte düzenlenmiştir ve aynı dünyanın güzel düzenine birlikte katkıda bulunurlar."


-"Kendini onursuzlaştırıyorsun ruhum, bir süre sonra tekrar toparlanmaya fırsat bulamayacaksın. Çünkü hayat kısa ve seninki de sonuna yaklaşıyor ve kendini hiç dikkate almadan, kendi mutluluğunu başkalarının ruhlarına bağlıyorsun."


-"Kötülerden intikam almanın en iyi yolu, onlara benzememektir."


-"Mizantropların* insanlara karşı hissettiklerini sen asla mizantroplara karşı hissetme."


"İmparator Marcus Aurelius, amfitiyatrolardaki gösterilerin vahşetini azaltabilmek için elinden geleni yapmıştı. Kitleyi kendine düşman ederek, şok edici sahnelerin canlandırılmasını sınırlamak için önlemler almıştı. Belli bir ahlaki tavrın benimsenmesinin ruhu yücelteceğine inanmıştı. Bir aslanı insan yemeye eğitmiş kölenin cazibesine kapılmış kitle onun azat edilmesini talep ettiğinde rahatsız olan Marcus Aurelius şu cevabı vermişti: "Bu adam özgür olmayı hak edecek hiçbir şey yapmadı."


-"İyiliğin kaynağı içeridedir. Eğer sürekli eşelersen her an fışkırabilir." 


Keşke, günümüzde ülkeleri yönetenler, Platon'un dediği gibi filozof olsalardı, dünya değişir miydi acaba? Denemeye değmez mi?

"Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı." 









* Mizantrop: 1- Toplumdan, insandan kaçan kimse, merdümgiriz.  2- İnsandan nefret eden kimse. (TDK Sözlüğü)




Kaynaklar:
1- Laurent Gounelle - Seni Her Şeyin Mümkün Olduğu Bir Yere Götüreceğim.(Arka kapak yazısı)

2- kulturservisi.com

4 Mayıs 2017 Perşembe




KARYA YOLU: MARMARİS ETAPLARI





Üç günlük tatile bir gün daha ekleyerek dört günlük bir yürüyüş için yollara düşmeden önce, hep yaptığım gibi antik Karya ile ilgili bilgileri araştırdım. Zira bu yürüyüş, tıpkı Likya yollarında olduğu gibi benim için sıradan bir yürüyüş değildi; tarihi duyumsayacağım, geçmişe dair hayaller kuracağım ve harika bir coğrafyanın içinde kaybolacağım bir yürüyüş olacaktı. Öyle de oldu.

Karya Yolu, Akdeniz'den Ege'ye uzanan bir doğa yürüyüşü rotasıdır. Bu rota, Bozburun Yarımadası, Datça, Gökova Körfezi, İç Karia, Muğla ve Çevresi ve Dalyan olmak üzere altı bölümden oluşmaktadır. Yürüdüğüm Marmaris-Gökova rotasıyla ilgili izlenimlerimi yazmadan önce Karya tarihine ve Karyalılara kısaca göz atmaya ne dersiniz?






"Sümer kaynaklarının 'Güneş bahçesinde yaşayan insanlar' olarak adlandırdıkları Batı Anadolu insanları içinde yer alan, Anadolu'nun kadim halkı Karyalılar; günümüzde Muğla ilinin tamamını, Aydın ve Denizli'nin bir bölümünü içine alan coğrafyada yaşamışlar. Dönemlerinde, her zaman haklının yanında olmaları, çalışkanlıkları ve dürüstlükleri ile tanınan Karyalılar, kendi toprakları için savaşmalarının yanı sıra, dünyanın pek çok yerinde paralı askerlik yapan savaşçı kimlikleriyle de öne çıkarlar. 

Anadolu'da haksızlığa ve mevcut düzendeki adaletsizliğe baş kaldırıp direnen, yiğit, mert, cesur ve sözünün eri olarak nitelenen Efelerin; ilginç bir şekilde özellikle Karya uygarlığının kök saldığı Aydın, Denizli ve Muğla çevresinde ortaya çıkmaları da, bir tesadüften öte; bu coğrafyanın geçmişteki haksızlığa tahammülsüz kadim halkının bıraktığı miras olsa gerek.

M.Ö. 2. binden itibaren Batı Anadolu'da varlıkları bilinen, Hitit metinlerinde, Tevrat da, Mısır Hiyerogliflerinde adları geçen Karyalılar, Anadolu'nun yerli halkı Luvilerin devamı olarak kabul edilir. Luvi dilinde Karuwa olan adı, Hitit metinlerinde Karkiya, İran kayıtlarında Karka olarak geçen; halkına Kar, ülkelerine Karya denilen Anadolu'nun bu kadim ulusunun ismi 'Uç ülke' ya da 'Doruklar ülkesi' anlamına gelmekle beraber; dilleri olan Karca, henüz tam olarak okunabilmiş değil.

Antik çağ yazarlarına göre Karyalılar adlarını kurucusu olan kahramanları Kar'dan almışlar. Başkentleri Milas'da bulunan Karya Zeus'una ait tapınak, (Zeus Karios) Karya birliğinin ortak tapınım alanı olarak birliğin birleştirici dini merkezi olmuş. Bu kutsal alana sadece kardeş halk olarak gördükleri Mysialılar ve Lidyalıların kabul edildiğini, başka soydan olanların Karya dili konuşsa bile bu tapınağa alınmadığını vurguluyor Heredot. Bunun nedeni olarak; Mysia'nın kurucusu Myros ve Lidya'nın kurucusu Lydos'un Kar'ın kardeşleri olmasını gösteriyor.

Karyalı bir baba ile Helen bir anneden doğan, tarihin babası Heredot'un anlatımlarına kadar Karyalılarla ilgili çok fazla bilgiye rastlanmazken; savaşçı kimliklerini öne çıkaran buluşlarını, savaş miğferlerine sorguç ekleyenlerin, o zamana kadar omuza asılan kalkana kulp takanların ve kalkanların dış yüzünü resimlerle ilk süsleyenlerin Karyalılar olduğunu öğreniriz Heredot'dan.

M.Ö. 545 yılına kadar bağımsızlıklarını koruyan Karya kentleri, 545 yılında tüm Anadolu'nun Pers egemenliğine girmesiyle bağımsızlıklarını kaybederek, Karka Satraplığı adı altında Pers İmparatorluğunun idari birimlerinden biri haline gelirler."
(arkeorehberim.com)

Tarihini okuduğunuz bu kadim uygarlığın kurulduğu, yaşadığı ve bugüne kadar yaşatılan kültürlerini yerinde görmek için ankarahiking, Kafka ve Alternatif Trekking'in ortaklaşa düzenlediği turla, uzun ama rahat bir yolculuktan sonra Marmaris-İçmeler'e vardık. Otele yerleşip kahvaltımızı yaptıktan sonra İçmeler-Turunç arasını yürümek üzere yola koyulduk. Zorlu bir tırmanışla tepeye ulaştığımızda Marmaris ve İçmeler'in kuş bakışı görünümü harikaydı. 10,5 kilometrelik yürüyüşün sonunda ulaştığımız Turunç da hayal kırıklığı yaşadım. Yıllar önce biri denizden tekneyle, diğeri toprak yolda zorlukla gerçekleştirdiğim Turunç yolculuklarımdan zihnimde kalan görüntülerden eser yoktu; tek-tük yöresel evler yok olmuş ve Turunç adeta beton bir kasabaya dönüşmüştü. O zamanlar, genellikle restoran hizmeti veren otel  (adı aynı kalsa da) yeni dev binasıyla şaşırttı beni. Bir kez daha anladım ki, biz tarihi eserlerimizi ve doğal güzelliklerimizi koruyamıyoruz. Korumak bir yana mahvetmekte üstümüze yok-maalesef. Gel de John Bennet'i anma! "Doğaya  hoyratça davranan toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler de hoyratça oluyor." diyen Bennet'i. Bilmem anlatabildim mi? Belki de birkaç yıl sonra bu gördüklerimi tekrar göremeyebilirim diye, bol bol fotoğraf çektim, videoya kaydettim. İşte onlardan biri:




İkinci gün;  Turunç - Amos - Kumlubük etabını yürüdük. Bu etabın inişi zorluydu. İniş sonunda Amos antik kentinden geriye kalanları görebilmek için bir hayli fazla olan merdiven basamaklarını tırmanarak Amos Tepesi'ne çıktık. Hava sıcaklığı 27 dereceydi. Terden sırılsıklam bir halde seyir terasından izlediğim manzaranın güzelliğini hafızama kazımak için uzun bir süre turkuaz denize ve çevresindeki yeşil dağlara bakakaldım. Yeşil-mavi uyumunu çok severim ve bu uyum  büyüler beni. Amfitiyatroyu gezerken, geçmişi 2 bin 200 yıl öncesine kadar uzanan bu yerde oturup hayali oyunu izledim. Rodos Birliği'nin önemli kentlerinden Amos, Helen dilinde "Ana Tanrıça Tapınağı" anlamına geliyor.
Helenistik döneminde 'Samnaios' adıyla bilinen Apollon, bu kentin baş tanrısı sayılıyor. Tepe üzerinde kurulan kentin etrafı 1,8 metre kalınlığında ve 3,5 metre yüksekliğinde kulelerle desteklenmiş surlarla çevrilmiş. Helenistik devirden Doğu Roma dönemine kadar sürekli yerleşim gören kentin, ayakta kalan en önemli yapısı tiyatrosu.



Amos amfitiyatrosu

Amos amfitiyatrosu



Amos tepesinden bir görünüm

Tepelerden inişte ve Amos Tepesinden olmak üzere farklı yönlerden seyrettiğim Kumlubük, SİT alanı ilan edildiği için şimdilik bakirliğini koruyan bir koy olarak bizlere tüm güzelliğini sergiledi. Görülmesi ve turkuaz denizinde yüzülmesi gereken çok özel bir yer.



Kumlubük

Kumlubük

Üçüncü gün en uzun yürüyüşümüzü yapmak için erkenden kalktık. Kahvaltı sonrası parkur başlangıcı olan Kumlubük'e geldik ve 17,5 kilometre sürecek Kumlubük-Syrna -Bayırköy etabını yürümeye, daha doğrusu tırmanmaya başladık. Hava sıcak mı sıcaktı. Karya'nın derinliklerine gireceğimiz için yanımıza bol miktarda su aldık. Dehidrasyona karşı bol su içmek zorundayım. İnişli çıkışlı, yer yer taş döşeli orman içi patikalarda yürürken bir Altar(sunak) taşına rastladım. Defne, ardıç çamı ve yerel dilde ''delice'' denilen yabani zeytin ağaçlarının arasında ve kekik kokuları eşliğinde yürüdük. Eski bir kilise kalıntılarına vardığımızda, cep telefonlarımız komşu Yunanistan'dan (Simi Adası) sinyal almaya başladı. Yurtdışı tarifesi ödememek için telefonlarımızı kapattık. Güzel bir yerde yemek molası verdiğimizde, peynir-ekmek ve elmadan oluşan yemeğimi yerken,aynı zamanda sivrisinekleri beslediğimin farkına vardım. Onları isteyerek beslememiştim; ama kovmak için geç kalmıştım, doymuşlardı bile. :)

Tepeden tepeye yürürken aşağıda gördüğümüz Çiftlik Koyu ve önündeki minik ada manzarası çok güzeldi. Fotoğraf çekimi için durduk. Biraz dinlendik. Manzaranın keyfini çıkardık.


 Altar(Sunak taşı)

Çiftlik Koyu



Ardıç çamı




Yürüyüşün sonu olan Bayırköy'e (Antik Syrna kentinin üzerine kurulmuş) vardığımızda köy meydanında bulunan 1880 yaşındaki yaşlı çınar karşıladı bizi ve serin gölgesinde yer verdi. Köyde yapılan köpüklü ayranı içip, otlu gözlemeyi yedikten sonra köyü keşfe çıktım. Kızlar Çeşmesi'nden su içip, yüzümü yıkadım. Köyün yerel mimarisini yansıtan evlerin fotoğrafını çektim. Daha da önemlisi, oksijeni bol temiz havasını soludum. Akşam gün batarken aracımıza bindik ve otele döndük; köyün havasına, suyuna doyamadan.


Dördüncü gün, yola çıkmadan önce Gökova'nın en güzel yerleşimlerinden biri olan Akyaka'ya uğradık. Bir yanında sıra sıra okaliptüs ağaçlarının eşlik ettiği, ortasında sazlıkların oluşturduğu adacıklar bulunan, suyu buz gibi soğuk akan Azmak Çayı'nda yarım saat süren tekne turu yaptık. Öğle yemeğini müteakip geriye dönüş yolculuğumuz için otobüslere bindik. Mutluydum, hem de çok! Çünkü tarihi ve doğal güzellikleri bir arada yaşamıştım. Ne muhteşem bir duygu bilir misiniz?

M. Celaleddin-i Rumi biliyormuş. Biliyormuş ki, 13. yüzyılda şöyle demiş. Ve ben bu sözlerle seslenmek istiyorum sizlere:

"Gelin, bağa yeşiller kuşanan doğayı görün
 Her köşede bir çiçek dükkanı açan doğayı görün
 Güller gülerek sesleniyor bülbüllere:
 Susun, susarak doğayı görün."

Duruyor musunuz hala! Haydi doğaya. Doğada yaşamın keyfini sürmeye..


Azmak Çayı





Tüm bu güzellikleri yaşamamıza aracılık eden rehberimiz Nedim Yılmaz'a ve trekkingin bir grup sporu olduğunu unutmadan, birlik ve beraberlik içerisinde hareketlerinden, grup uyumlarından ve bu nedenle de yürüyüşü sorunsuz bir şekilde tamamlamalarından dolayı tüm arkadaşlarıma  teşekkürler. Her şey birlikte güzeldi.



Blog yazılarını keyifle takip ettiğim, yürüyüş öncesi Karyalılarla ilgili bilgileri edindiğim blogger arkadaşıma da teşekkürler.. Karyalılarla ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayınız:
http://www.arkeorehberim.com/2017/02/adil-ve-savasci-bir-halktan-efeler-diyarina-karya.html