25 Nisan 2016 Pazartesi




DÜZCE/HARMANKAYA ŞELALESİ' NDE "RUHUMU ARINDIRMA" VE  MELEN ÇAYI' NDA RAFTİNG
(Masalların masalı gibi bir gezi *)



Yine bir Pazar günü, horozlar ötmeden kalkıyorum, heyecanlıyım. İlk kez göreceğim Harmankaya Şelalesi ve yöreyi merakımdan kaynaklansa da  heyecanım, içten içe biliyorum ki, asıl heyecanım, rafting yapıp yapmayacağıma Melen Çayı' nı gördükten sonra karar verecek olmamdan. Çünkü suyun gücünden korkmuyor değilim.  Suyun (deniz, göl, akarsu) ,yalnızca insan bedenini temizlemekle kalmayıp, insan ruhunu da arındırdığına inanırım. Denemesi bedava; ruhunuz sıkılmış, üzgün ve kederlisiniz. Yakınınızda bulunan dere, göl ya da  deniz kıyısına gidip oturun ve suyun sesine odaklanıp sadece onun sesini dinleyin, melodilerin tınısına bırakın kendinizi. Ne kadar süre orada  kaldığınızın bir önemi yok, kalkıp gitmek istediğinizde, içinizdeki rahatlama, huzur ve dinginliğe  şaşıracaksınız, eminim. 
(Gezi programı; SU' lu olunca ( şelaleli, "çay" lı, dereli, çeşmeli),  böyle bir girizgah yapmak geldi içimden. )

Yol uzun (gidiş-dönüş 500 km), gezi de  günübirlik olunca insan, gideceği yere varmadan yorulmamak için rahat bir otobüsle yolculuk etmek istiyor, ki çok rahat bir yolculuk sonrası Düzce' ye vardık. Ankara-Bolu-Düzce arasında seyir halindeyken kısa mesafelerde değişen bitki örtüsü ve coğrafi yapıyı da gözlemleme olanağı buldum. İç Anadolu Bölgesi' nin mor dağlarından Bolu ve Düzce' nin (Batı Karadeniz) yeşil dağlarına hızlı bir geçiş, mor ve yeşil arasında bocalamanıza neden oluyor. Neyse ki, insan gözü yeşile çabuk alışıyor, doğanın rengi olması nedeniyle ve bocalama yerini engin yeşil denizi izleme zevkine bırakıyor.Bu zevki sözcüklerle anlatmam mümkün değil, görmek, duyumsamak gerek. Ya da Balzac gibi betimleyebilmek. :)

Düzce' ye bağlı Cumayeri İlçesi sınırlarında kalan Dokuzdeğirmen Köyü Rafting alanına giderken, dağlarda eriyen kar sularıyla coşan, sularının rengi yeşile çalan Melen Çayı' nı yol boyunca izledim ve alana vardığımızda kararımı vermiştim; raftinge katılmayacaktım. Dağlarda yürüyüp, fındık bahçeleriyle süslü yamaçlarda gezinip tepelerden hem manzarayı seyredecek, hem de rafting yapanların heyecanlı haykırışlarına yükseklerden eşlik edecektim. Anlayacağınız benim rafting heyecanım bir başka bahara kaldı.

Yeşil doku içerisindeki patikadan hep birlikte Harmankaya Şelalesi' ne tırmanmaya başladık. Tırmanış orta zorluktaydı ve bir kilometre kadar sürdü. Bazı yerlerde su geçişleri oldukça zorluydu. Köylülerin yaptığı derme çatma iki köprüden geçmek, arada bir şelalenin oluşturduğu gölcüklere dalmak gerekti. Ama tepeye çıkıp şelaleyi görünce, saklı cennete ulaşmak için bu yolu katetmek gerekiyormuş dedim, kendi kendime. Başka nasıl bu güzelliğe ulaşılabilir ki? Her güzel şeye ulaşmak için zorlu yollardan geçmek gerektiği gibi... Şelaleyi, etrafı kalabalıklaşmadan görebilmek adına ilk sırada  tırmananlardandım ve kısa süreliğine de olsa sesini dinledim, güzelliğini seyrettim. İnsan kalabalığı oluştuğunda ise mistik arınmam tamamlanmıştı bile. Geldiğimiz yoldan geri dönerken şelalenin yıllar boyunca aktığı yatağının duvarlarındaki kaya katmanları sanki insan eliyle örülmüş taş duvarları  andırır gibi ilginçti. Bunların jeolojik araştırmalarının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

Rafting yapacak grup ayrıldıktan sonra, yemyeşil fındık bahçelerinin arasından geçerek köy yoluna ulaştığımızda epeyce yükselmiştik.Manzara nefes kesiciydi. Aşağıda akan Melen Çayı, yüksekte oraya buraya serpiştirilmiş köy evlerinin süslediği her ton yeşilin yer aldığı tepeler. Gel de, Emily Bronte' un "Uğultulu Tepeleri" ni hatırlama! Bu küçük evler,  onun malikanesinden daha görkemli  duruyordu  tepelerde. Hem de uğultusuz! 

Yürüyüşümüzün son noktası Dokuzdeğirmen Köyü' ne vardığımızda, gözlerim çevrede eski su değirmenlerini aradı. Öyle ya, köye adını verdiklerine göre, değirmenler de çevrede bir yerde olmalıydılar. Hayal kırıklığına uğradım doğrusu; değirmenler teknolojiye yenik düşmüşler ve işlevlerini yitirdikleri için de yok olmuşlar. Geriye sadece  köye verdikleri isim kalmış. Köy meydanında bulunan 600 yaşındaki koca çınarı görünce yüzümde güller açtı, şaşırdım. Yüzyıllara meydan okumuş, sert rüzgarlara boyun eğmemiş, insanların hoyratlıklarına aldırış etmemiş. kocaman ve yaşlı gövdesine rağmen hayata inat filiz verdiği dallarındaki yeşil yapraklarıyla dimdik ayakta ve karşımdaydı. Ağacın çevresini dolanıp kof ve çürümüş izlenimi veren kovuğuna girdiğimde şaşkınlığım arttı; 5 kişinin içinde rahatça oturabileceği geniş bir alanda  oturma bankı ve masa yer alıyordu  ve üç çocuk oturmuş keyiflerini kaçıran şaşkın şaşkın ağacı inceleyen, fotoğraf çeken  bu yabancıya yani bana bakıyorlardı. Çocuklardan izin isteyerek kısa bir süre bankta oturdum, gözüm ağaç kovuğunun tepesinden gözüken masmavi gökyüzünde, gönlümde ise Nazım' ın şiiri; Masalların Masalını okumuyor, yazıyordum  sanki:

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de
ömrümüze...

Çok şükür yaşıyorum ve bu güzellikleri gördüm diyerek, ruhum arınmış, gözüm gönlüm açılmış, içim huzurla dolu olarak dönüşe geçmek için bindim otobüse.





Not: Çınar ağaçlarının bin yıl yaşadığı söylenir. Dokuzdeğirmen köyünde bulunan bu 600 yıllık "Anıt Ağaç", kendi haline bırakılsa belki yıllara meydan okuyup bin yıllık ömrünü tamamlayabilir. Ancak, koruma altına alınmış olsa da, İstanbulluların içme suyu ihtiyacını karşılamak için Melen Çayı üzerine yapılacak olan baraj suları altında kalacağını söyledi köylüler. 


 * Nazım Hikmet' in "Masalların Masalı" şiirinden. 








































                   Alttaki beş fotoğraf  Nedim Yılmaz tarafından çekilmiştir.













20 Nisan 2016 Çarşamba




KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ ELMASIN DEĞERİNİ BELİRLİYOR


Bir çekirdek düşünün, ki  en değerli mücevher addedilen elmasın değerini belirlesin ve dünyada elmasın şaşmaz ölçüsü olarak kabul görsün. Keçiboynuzu çekirdeğinden söz ediyorum. Keçiboynuzu veya harnup, baklagiller familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları yenen, herdem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türüdür.






Keçiboynuzunun Yunanca adı keration, İngilizcede carob, Arapçada ise kırrat.
Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış. Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiş.

Profesör Dr. Aydın Akkaya şöyle yazıyor: "Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur...Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. 
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır...dört tanesi bir dirhem eder.Dirhem değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir...Satıcı iki dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir.
Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere de "İki dirhem bir çekirdek" denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
( www.milliyet.com.tr 19.10.1997, Zülfü LİVANELİ)

Keçiboynuzu çekirdeği özelliklerinden dolayı bütün kültürlerde elmasın değişmez ölçüsü olarak kullanılmış, bu ölçüye adını vermiş ve deyimlere yerleşmiş.









12 Nisan 2016 Salı






SEYAHAT EDERKEN, PARK' TA YA DA KAFE' DE OTURURKEN BİR SOLUKTA OKUYABİLECEĞİNİZ 110-120 SAYFA ARASI, SEKİZ  HARİKA KİTAP



Nisan ayındayız ve bahar artık yerleşti.  Kimi zaman sıcak, kimi zaman hafif rüzgarlı, kimi zaman da sağanak yağışlı havalara alışacağız artık. Kışın griliğinden kurtulduk ya, havayı güneşli görür görmez kendimizi baharın yeşilliğine, pembe-beyaz çiçeklenen ağaçların altına atıveriyoruz. İyi hoş da parkta otururken, bir kafede dinlenirken tembellik yapmak, boş durmak yerine, başka dünyalara dalmak ve ruhumuzu beslemek için çantamızdan veya cebimizden çıkaracağımız bir kitabı okumak nasıl olurdu diye düşündünüz mü hiç? Düşünmediyseniz eğer, geç kalmış sayılmazsınız. Kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir; her yerde ve her zaman okuyabilirsiniz. Belki sizlere yardımcı olabilir düşüncesiyle; kolay taşınabilecek ve başladığınızda kısa sürede bitirebileceğiniz, hepsini okuyup beğendiğim 110-120 sayfa arası, sekiz  kitabı tanıtmak istiyorum. Konu kitap da olsa beğenilerin subjektif (öznel)  olduğunu unutmadan diye de ekliyorum. :)

SATRANÇ - Stefan Zweig (71 sayfa)




Satranç, görünüşte rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B. nin öyküsüdür. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında...

Stefan Zweig' in Brezilya' da sürgündeyken yazdığı ve 1942' nin Şubat' ında intihar etmesinden birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.

Sadece Avrupa kültürüne değil, yaşama da elveda diyen Zweig' in bu eseri, gerilimli kurgusu ve kahramanının ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür. (Arka kapak yazısı)


KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez (111 sayfa)




Kırmızı Pazartesi, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti konu almaktadır. Cinayet, namus ve töre cinayetidir. Ana karakter Santiago Nasar, suçsuz olmasına rağmen öldürülmüştür. Gabriel Garcia Marquez günlük İspanyol gazetesi El Pais' e yaptığı (1 Mayıs 1981) açıklamada, "Bu benim duygularımı yenerek yazabildiğim en iyi romanım," demişti.

El Pais gazetesinde görevli gazeteci Jesus Ceberio' nun sorduğu "Kırmızı Pazartesi" romanınız nasıl yazıldı sorusuna ise şöyle cevap vermişti:

"Bu romanın otuz yıllık bir geçmişi var. Başlangıcı gerçek bir olaya, Kolombiya' da bir ilçede işlenen bir cinayete dayanır. Ben bu faciayı çok yakından gören tanıklardan biriyim. O günlerde birkaç öyküm yayımlanmıştı, ilk romanımı daha yazmamıştım. Bu olayın benim için çok önemli bir malzeme olduğunu hemen anladım. Ama annem önüme durdu. Olayın bazı kahramanları hayatta oldukları sürece bu romanı hiçbir zaman yazmamamı söyledi. Bana ayrıca söz konusu kişilerin adlarını da verdi. Annemin bu önerisini kabul etmedim. Çünkü cinayet olayının kapandığını sanıyordum. Yalnız facia daha da gelişti, sonunda bazı olaylar oldu.Bu romanı o günlerde yazmış olsaydım olayı daha iyi kavramama yardımcı olacak birçok öge eksik kalacaktı."


DÖNÜŞÜM - Franz Kafka (73 sayfa)






Dönüşüm (1912) babanın ölümcül iktidarı üzerine bir anlatıdır. İsteği dışında dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa, "babanın elinde sallanan sopayı her an sırtına ya da başına yiyip ölme" tehdidi altındadır. Patriarkın öfkesinden, babanın üzerine yürüyen ve Gregor' un hayatını bağışlaması için ona yalvaran anne sayesinde kurtulur. Yaralı, örselenmiş, lanetli ve herkesin terkettiği Gregor ölüme bırakılır ve "cenaze töreni" ni yerine getirmek üzere elindeki süpürgesiyle hizmetçi görevlendirilir:  "yandaki şu şeyin nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda endişelenmenize gerek yok. O iş çoktan halloldu." "Aile içi totalitarizm" üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka' nın Babama Mektup' unda, babanın onu "bir parazit" ve "bir böcek" olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta "açıklanamaz" olan hikayenin "anlam"ını asla ortadan kaldırmaz.
-Michael Löw-Franz Kafka-Boyun Eğmeyen Hayalperest
(Tanıtım Bülteninden)


MUTLU PRENS - Oscar Wilde (95 sayfa)






Oscar Wilde' ın masalsı hikayelerinde, diğer masallarda olduğu gibi, insanlarla hayvanlar, canlılarla cansızlar bir arada yaşıyor. Bir bülbül gül ağacı ile konuşuyor, su sıçanı yavrularına yüzme öğreten bir ördeğe sesleniyor, yeşil keten kuşu bir hikaye anlatıyor orman sakinlerine...
Bir çatapat, bir yıldızlı donama fişeği, bir çarkıfelek, bir roket ve bir maytap, hep birlikte bir hikayenin kahramanları haline geliyor. Ya da bencil de olsa bir dev, insanların arasında ama kimseler tarafından yadırganmaksızın sürdürüyor hayatını...

Mutlu Prens: Hayatın hüzünlü yüzü.
(Arka kapak yazısı)

Kitabın belki de en tanınmış masalı Mutlu Prens' tir. Mutlu Prens, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş bir heykel: ama canlıyken ve bir insan kalbine sahipken kederin girmesine asla izin verilmeyen bir sarayda yaşadığı için gözyaşının ne olduğunu bilmeyen çok mutlu bir prensmiş o. Öldükten sonra dikilen kurşundan heykeli ise şehirdeki tüm çirkinliği ve sefaleti görüp ağlayabiliyor. Prens heykelinin biricik dostu ise küçük, sevimli bir Kırlangıç. "Sevgili küçük Kırlangıç," diyecektir prens, "bana olağanüstü şeyler anlatıyorsun, ama her şeyden daha olağanüstü olan, erkek ve kadınların çektiği sıkıntılardır. Sefalet kadar büyük bir giz yoktur. Şehrimin üstünde uç küçük Kırlangıç ve orada ne gördüğünü anlat bana." Ve bu tuhaf ikili, kendi hayatları pahasına yardımcı olacaklardır sefaletten kırılan şehir halkına.
(A. Ömer Türkeş, Mayıs 2004)


FARELER VE İNSANLAR - John Steinbeck (110 sayfa)






George ve iriyarı saf arkadaşı Lennie, yersiz yurtsuz kişilerdir. Dünyada sahip oldukları tek şey, aralarındaki dostluk ve kendilerine ait bir araziye sahip olma hayalidir...İki arkadaş, hayallerindeki arazi için gereken parayı biriktirmeyi planlamaktadır. Ama bir çocuğun zekasına, aynı zamanda da korkunç bir güce sahip olan Lennie' nin başı sürekli derde girmektedir. Ve bu kez yine belaya bulaştığında, George' un çabaları arkadaşını kurtarmaya yetmeyecektir...


GEZGİN - Halil Cibran (93 sayfa)





"Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız..."

Ağaç şöyle dedi adama:
"Köklerim kara toprağın derinlerinde ve ben sana meyvemi vereceğim" Adam cevap verdi ağaca: "Ne kadar da benziyoruz birbirimize. Benim kökümde kara toprakta. Ve kara toprak bana meyve vermen için gereken gücü bahşediyor; bana da şükranla bu meyvelerden almamı öğretiyor."


YALNIZ GEZERİN HAYALLERİ - Jean Jack Rousseau (120 sayfa)




Fransız edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Yalnız Gezerin Hayalleri Rousseau' nun son eseridir. 1776 yılının sonbaharında kaleme alınmaya başlanan, edebi ve felsefi vasiyetname niteliği taşıyan bu eserde tüm Avrupa' nın tanıdığı, artık yaşlanmış ve ölümü yaklaşmış olan Rousseau kendini arayan Yalnız gezer olarak çıkar karşımıza.

Yalnız Gezer güzergahını kendisinin belirlediği ve tamamen keyfi olan yürüyüşlere çıkar. İnsanlarla ortak bir yanı kalmadığını düşünen ve bu dünyada mutluluğu bulmaktan vazgeçmiş olan Yalnız gezer için doğada yaptığı bu gezintiler, kendisiyle baş başa kalarak sohbet etme imkanı bulduğu yegane anlardır. Doğanın büyüleyiciliği onu botanikle uğraşmaya iter; öğrenme ve keşfetme arzusunun körüklendiği bu anlarda, doğanın renkleri, biçimleri, kokuları sayesinde mutluluğu tadar; geçmişin dehşet ve sancısının artık yok olduğuna kendini inandırmak ister. Arzularını gerçeklerin yerine koymaya eğilim gösteren Yalnız gezer gezintiler sırasında ruhunu gerçeklikten koparır ve kendini hayal gücünün kollarına bırakır. Onun için hayal kurmak; ruhuna ulaşmanın yolu; kendiyle kurulan ilişkinin yeni bir türüdür. Dünyanın matlığı yerini benin şeffaflığına, ötekiyle ilişki yerini varlığının tadını çıkarmaya bırakır. Hayaller varlığın açılımı, doğayla temas ise var olma bilincinin mutluluk kaynağı haline gelir.

On gezintiden oluşan Yalnız Gezerin Hayalleri' nde yeniden keşfettiği doğada sessizce yürüyerek, insanın ruhu ve niteliği üzerine derin düşünmelere dalan Rousseau, okuyucuyu da yalnız başına çıkılan bir yürüyüşte hayatı hayal etmeye davet eder.
(Arka kapak yazısı)


ŞEYTAN - Tolstoy (117 sayfa)





Tolstoy, Şeytan' ı, Anna Karenina' dan yaklaşık on yıl sonra, 1898 yılının Kasımında yazmıştır. Bu ilginç uzun öykü, okuru, Kreutzer Sonat ile birlikte Tolstoy evreninin en temel iki sorunsalıyla bir kez daha karşı karşıya getiren sınırlı bir özet gibidir: Taşra aristokrasisine dayalı ideal "aile mitosu" yla ve kadının bir
 baştan çıkarıcı olduğu anlayışıyla Tolstoy, bu öyküde, etkilendiğini bildiğimiz Schopenhauer irade felsefesinin sanki bir uygulamasını gerçekleştirir. Orada türün devamından öteye bir amacı bulunmayan "irade", "cinsel dürtü" olarak kişiyi sürükler durur. Bu durumda şeytan, asıl içimizdeki o karşı konulmaz dürtüdür. Dışarıdaki şeytan kadın ise, bu dürtüyü uyaran nesneden başka bir şey değildir.

Şeytan: İçimizdeki karşı konulmaz dürtü.
(Arka kapak yazısı)


MARTI Jonathan Livingston  - Richard Bach ( 152)
( Bu kitap da benim BONUS' um olsun.)





Bir martı sadece yemek için yaşar, ama martı Jonathan özgür olabilmek, kendi sınırlarını aşabilmek için yaşıyor. Sürgün edilmesi pahasına bile olsa özgürlük isteğinden vazgeçmiyor ve sonunda amacına ulaşıyor.

Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı. Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.
(Tanıtım Bülteninden)





9 Nisan 2016 Cumartesi




 İLETİŞİM  YA DA  İLETİŞMEK


Çağımızın temel sorunlarından biri; kişiler arası iletişim yetersizliği, iletişimsizlik  ya da iletişmemektir,  ki bu durum toplumu oluşturan bireylerin birbirlerini dinleme ve anlamasını zorlaştırmakta, ve neredeyse imkansız kılmaktadır. İletişim, kişiler arasında çeşitli araçların yardımıyla bilgi, düşünce ve duygu alış verişi sağlayan bir etkileşim sürecidir. Yani, iletişim çift yönlü bir süreçtir. Etkileşim için bilgi, düşünce ve duygu alış verişinin yanı sıra bunları paylaşmakta gereklidir. Mevlana bu paylaşımı şöyle dile getirir: "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşırlar." Öyleyse sağlıklı bir iletişim kurmak için ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız?


---Aktif ve etkin dinlemeliyiz.


---Empati kurabilmeliyiz.


---Karşımızdakini olduğu gibi kabul  etmeliyiz.


---Dürüst ve içten  olmalıyız.


---Konuşulanlara karşılıklı olarak saygı göstermeliyiz. (Liste uzatılabilir.)


Kısacası, sağlıklı iletişimin koşulları; anlamak, anlatabilmek, anlaşılmak ve anlaşabilmektir. Duygu ve düşüncelerimizi başka insanlara anlatmanın, aktarmanın, iletişmenin  çeşitli yolları vardır. Kimisi yüzyüze konuşarak iletişim kurar, kimisi beden diliyle, kimisi telefonla,kimisi de internet ve sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla  v.b. Neden sağlıklı iletişim? Çünkü insanlarla kurduğumuz iletişimde birbirimizi yanlış anlamamız için en az 9 ihtimal vardır. Sylviane Herpin' e göre bu ihtimaller şunlardır; 


Düşündüğünüz,

Söylemek istediğiniz,
Söylediğinizi sandığınız,
Söylediğiniz,
Karşınızdakinin duymak istediği,
Duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı,
Anladığı...
Ve bunların arasında farklar vardır. İşte bu farklardır "yanlış anlama ve yanlış anlaşılma" ya neden olan.

Önemli olan,  etkin iletişim kurabilmektir. Çünkü insan olarak buna ihtiyacımız vardır. Kendini anlatamıyorsan veya anlattığında karşındaki seni anlamıyorsa, anlamamakta direniyorsa ya da yanlış anlıyorsa anlaşma sağlayamayız. Anlaşmanın sağlanamadığı yerde ise çatışma olur, kaos ortamı oluşur. İletişim güçtür diyen Anthony Robbins' e göre; "İletişimi etkili kullanabilenler, kendilerinin dünya deneyimlerini ve dünyanın onlar üzerindeki deneyimlerini değiştirebilirler. Etkin iletişimde bulunabilmek için hepimizin dünyayı farklı şekilde algıladığımızın ve bu algılamalarımızı diğerleriyle iletişimimizde rehber olarak kullandığımızın farkına varmalıyız."


Sonuç olarak;


"Temel iletişim becerilerine sahip olmak, sağlıklı bir iletişim kurulmasını mümkün kılacaktır. Sağlıklı bir iletişimde; kişiye değer verme ve davranışlarının da sorumluluğunu üstlenme gibi haklarına saygılı olmak şarttır.


Ayrıca, sözlü mesajların taraflarca anlaşılır olması, konuşulanlara karşılıklı olarak saygı göstermek, ilgi, anlayış ve saygı içinde dinlemek; önyargısız olarak empati kurma çabası göstermek; verilen mesajları ve iletilen bilgileri doğru şekilde yorumlamak da önemlidir. *


Bilmem, anlatabildim mi??




Not: "İletişmek" birilerinin kullandığı uyduruk bir sözcük değil, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde yer alan ve anlamı; "Bir durumu karşılıklı olarak iletmek, karşılıklı olarak haber alıp vermek." olan gayet anlamlı bir sözcüktür.

* Hüseyin Şahin,  Güncel Problemlere Psikolojik Analizler.








1 Nisan 2016 Cuma





FREUD' UN LİSTESİ


Freud Ailesi (Freud' s Family)


Başlık birazcık Schindler' in Listesi (Schindler's List) filmini hatırlatıyor değil mi? Oskar Schindler, Nazilerin zulmünden kaçan tanımadığı Polonya yahudilerine ülkeden kaçış için yardım ederken, Freud' un  kaçış listesinde  kurtarılacak yirmi kişinin arasında köpeği Jo-Fi' nin adı vardır ama dört kız kardeşinin adı yoktur. Neden mi bahsediyorum? Makedon yazar Goce Smilevski' nin yazdığı ve Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü' nü kazandığı romanı "Freud' un Kız Kardeşi" nden. Arka kapak yazısında;  "Bu kitap, dünyaca ünlü psikanalist Sigmund Freud' un ve onun dört kız kardeşinin gerçekte de yaşanmış sarsıcı öykülerini anlatmaktadır." diye yazsa da kitabı okurken, anlatılanların hangisinin gerçek, hangisinin kurgu olduğu konusunda ikilem yaşadığımı söyleyebilirim. Roman anlatıcısı Freud' un çok sevdiği ve sırdaşı olan en küçük kardeşi Adolfina' dır. Yani roman Adolfina' nın anıları üstüne kurgulanmış. Bu nedenle anı-roman demek daha doğru olur sanırım.

Viyana 1938. Sigmund Freud 82 yaşında ve hastadır. Viyana' ya girmek üzere olan Naziler' in zulmünden Freud' u kurtarmak isteyen dostları kendisini Londra' ya götürmek için Viyana' dan çıkış vizesi ayarlarlar ve kendisiyle birlikte gelecek olanların listesini hazırlamasını söylerler. Berggasse 19 numaralı evde Londra' ya gidiş için toparlanma hazırlıkları sürmektedir. 6 Mayıs Freud' un doğum günüdür ve Adolfina, kız kardeşi Paulina ile birlikte aldıkları hediyeyi vermek üzere Freud' un evine giderler. Ve orada Freud ile birlikte Londra'ya gideceklerin listesini okurlar. Listede kardeşleri Sigmund, karısı, çocukları ve çocukların aileleri, Sigmund' un karısının kız kardeşi, evdeki yardımcılarının ikisi, kardeşimin özel doktoru ve doktorun ailesi vardı. Ve listenin en sonunda da şu isim vardı: Jo-Fi. (köpeği)

Sigmund Freud ve beraberinde götüreceği kişiler Viyana' dan ayrılıp Londra' ya giderler. Freud' un kız kardeşleri Paulina, Marie, Rosa ve Adolfina' yı ise kollarında Davut yıldızı taşımak zorunda oldukları bir hayat ve toplama kampları beklemektedir. Anna şanslıdır, evlenip Amerika' ya yerleşir çünkü.

Yazar kitapta Freud' un dört kız kardeşini neden birlikte götürmediğini açıklamıyor. Bunu bilerek mi yaptığı, yoksa okuyucunun satır aralarından kendisinin  çıkarmasını mı  beklediği konusu da  pek anlaşılmıyor. Benim  satır aralarından çıkardığım ise  şu oldu:

Adolfina' ya göre, kardeşi Freud, çocukluğundan beri Alman ruhundan etkileniyordu. O zamanlarda bile kendi kız kardeşlerini o aşka yönlendirirdi. İnsan düşüncelerini en bütün ve güzel şekilde ifade etmenin, bir tek Alman diliyle mümkün olduğuna bizleri ikna etmeye çalışırdı, diyor ve ekliyor: " Alman sanatına olan aşkını hepimize aktardı; Avusturya topraklarında yaşayan birer Yahudi olmamıza rağmen, Alman kültürüne ait olduğumuz için gurur duymayı öğretmeye çalışıyordu. Ve şimdi Alman ruhunun dağılmasını ve bu ruhun en önemli meyvelerinin bizzat Almanlar tarafından ezilmesini yıllarca izledikten sonra, içinden sürekli tekrarlıyor, kendini bu çılgınlığın kısa süreceğine, Alman ruhunun tekrar canlanacağına inandırmaya çabalıyordu."

Yani Freud, hayran olduğu Alman ruhunun tüm bu mezalimleri yaptığına, yapacağına inanmak istemediğinden kız kardeşlerini birlikte götürmüyor, diye düşünüyorum. Ya da onların çok yaşlı olduklarını düşünüyor(kitabın bir sayfasında bu vurgu yapılmış), kendi yaşına bakmadan!

Kitabın yazarına sorulan;Freud' un kız kardeşleri Rosa, Marie, Adolfina ve Paulina' nın adlarını  listeye yazmayı niçin reddetmişti? sorusuna;
"Freud' un böyle bir karar almasının sebepleri bilinmiyor, ben ancak tahmin yürütebilirdim." diyor kitabın yazarı. Hor görme, umursamazlık, onun gibi bir dehanın egosu. Nazi tehdidini idrak etmeme olabilir mi? Kendisi sürgünü tercih ederken Freud, kız kardeşlerinin Viyana' da kalmasının riskli olmayacağına inanıyor. Sadece en büyük kız kardeş Anna evlenip ABD' de yaşadığı için kamplara gönderilmekten kurtuluyor. (salom.com.tr/haber)

Hikayeye Gustav Klimt ve kız kardeşi Klara Klimt ile Otta Kafka' nın da dahil olmasıyla kadının toplum içindeki yeri sorgulanıyor. Hatta diyebilirim ki, Klara Klimt' in kendisine yapılan tüm baskılara, günlerce komada kalacak kadar dövülmesine rağmen, iyileşir iyileşmez kadın hakları için yaptığı mücadeleyle, adı unutulmuş bir kahraman olarak Adolfina' nın önüne geçiyor.

Aklının ermeye başlamasından itibaren annesinden duyduğu; "Seni doğurmasaydım daha iyiydi!" sözüyle annesi tarafından sürekli aşağılanan ve anne-kız yakınlığı kuramayan Adolfina, kendisinden altı yaş büyük olan Freud' la yakınlaşır ve onunla dertleşir, onun görev yaptığı Viyana Hastanesi' nde birlikte hastaları dolaşırlar. Adolfina' nın  çocukluk ve ilk gençlik yıllarında en yakınında hep Freud vardır ve dahinin sırdaşıdır da. Ta ki, Freud' un rüya bakışlı dediği Martha' ya aşık olmasına dek sürer bu yakınlık. Sonra, Freud' un evlenmesi, babasının çalışamayacak kadar ihtiyarlaması ve hastalanması nedeniyle dükkanını kapatmasının ardından, mali krize giren aileye yardım etmek için  üç kız kardeşin Paris' e giderek çocuk bakıcılığı yapmaları, annesinin Adolfina' yı Paris' e göndermeyip babasına bakması için evde tutması ve Nazilerin Viyana' ya girmesiyle başlayan toplama kampı günleri anlatılır romanda.

Kitabı bitirdiğimde kafamda şu sorular vardı, cevap bekleyen:

Kan bağıyla birbirlerine bağlı olan kardeşler, bir yabancının (gelin - damat) aileye girmesiyle birbirlerinden neden  uzaklaşırlar? Uzaklaştıran bu yabancılar mıdır, yoksa kendi hayatlarını kurmak isteyenler için kuracakları ailelerin öncelikli mi olmasıdır? Kardeş dediğin zor zamanlarda yanında olması gerekirken neden yanında olmaz?  Mutsuz, yüzü gülmeyen ve çocukları arasında ayrım yapan bir anne nasıl bir annedir? Güçsüz bir baba kız çocukları üstünde nasıl bir etki bırakır? Bu etki onların ileriki  yaşamlarını  etkiler mi ? Bir İnsan ( hele bu insan Freud' sa) köpeğini neden kardeşlerinden daha çok kendisine yakın hisseder? Köpeğin kendisine bağlılığından , sadakatinden  dolayı mı? Yoksa sevgisinden mi? İdeallerin karşısında insan hayatının önemi nedir? Ya da önemi var mıdır?





Photo: Freud Ailesi, en.wikipedia.org' dan alınmıştır.