Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2023 Cumartesi

 



NÜZHET; NAZIM HİKMET'İN 'MİNNACIK' KADINININ BİLİNMEYEN HAYATI




Nazım Hikmet'in " O mavi bir devdi. / Minnacık bir kadını sevdi." dizeleriyle başlayan şiirindeki minnacık kadını merak etmeyen yoktur sanırım. O minnacık kadın, Nazım Hikmet'in ilk eşi Nüzhet Berkin'dir. Hakkında çok az şey bilinen ama kendisinden bahsedilirken adının yanına mutlaka "hanım" eklenen. Nazım Hikmet'in şiirler yazdığı diğer kadınlar sadece adlarıyla anılırken hem de.

Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Arın Dilligil Bayraktaroğlu, Nüzhet Berkin'in yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitabının "Sunuş" yazısında, Nüzhet Hanımı tanıyanlar, onun nezaketi, zarafeti ve ayakta kalma azmi açısından ne kadar büyük bir kişilik olduğunu bilirler diyerek kitabın adının "NÜZHET" olmasından, isminin yanına hanım koymadığı için hem ailesinden hem de okurlardan özür diler. Bu özrün nedenini kitabı okuyup bitirince anladım ve yazara hak verdim. Onun hakkında bilgi sahibi olunca, ben Nüzhet Hanım'ın azmini, kararlılığını ve hayatta dik duruşunu çok sevdim diyebilirim.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm, Osmanlı Günleri. İkinci Bölüm, Cumhuriyet Günleri. Dolayısıyla kitap Nüzhet Berkin'in ve yakın çevresinin yaşadıklarını anlatırken tarihimizin 1876'dan başlayıp 1987' yılına dek süren yüz yıllık  sosyal, siyasal ve tarihsel değişimlerini de aktarması bakımından çok önemli.

Nüzhet Hanım'ın ailesi Kafkas göçmenidir. Annesi Hoşnaz Hanım ve ablası Kevser Hanım, öksüz kalınca küçük yaşta saraya verilirler. Annesi Hoşnaz Hanım Saray eğitimi almış ve yaşı gelince evlendirilerek saraydan çıkarılmış. Kısa bir süre sonra eşi ölmüş. İkinci evliliğini İsmet Bey'le yapan Hoşnaz Hanım'ın üç çocuğu olmuş. Kızları Melahat ve Nüzhet ile oğlu Refik.

Nüzhet 1900 yılında doğar. Aynı yıl babası ölür. Henüz yedi aylık bir bebektir.  Annesi onu sarayda gördüğü eğitimle yetiştirir. Hoşnaz Hanım, büyük kızı Melahat'i İtthat ve Terakki'ye mensup "Taninci" lakabıyla anılan Muhiddin Birgen'le evlendirir ve hep beraber yaşamaya başlarlar. O sıralar Nüzhet 12 yaşındadır ve bundan sonra Muhiddin Bey'i baba olarak bilecek ve hep sevgi ve saygı gösterecektir.

Nişantaşı'nda oturdukları apartman komşusu olan Hikmet Bey'in oğlu Nazım'la çocukluk arkadaşıdır Nüzhet. Sokakta karşılaştıklarında sohbet ederler. İleriki yıllarda yolları ayrılsa da Batum'da Nazım Hikmet'le karşılaşırlar. Ve Moskova'da eğitim gören Nazım'ın yanına giden Nüzhet, orada Rus usulüne göre onunla evlenir. Ailesi ise o sıralar Bakü'dedir ve bu evliliğe babası olarak gördüğü Muhiddin Bey, sıcak bakmaz. Zaten çift de kısa süre sonra, Nüzhet'in isteğiyle ayrılırlar. Nazım Hikmet bu ayrılığı kabul etmekte zorlanır ve Nüzhet'i hicveden sövgü dolu şiirler yazar. 

Nüzhet Hanım, Nazım'dan ayrıldıktan sonra Mehmet Servet Berkin ile evlenir ve ondan Güner (Baykal) ve Fatma Gülsen (Çizmeli) adlarında iki kızı olur. Sakin ve mutlu bir hayat sürdüren Nüzhet Hanım 1989'da hayata veda eder.




Eğitimli bir ailenin kızı olarak büyüyen Nüzhet Hanım, çok iyi yetişmiş, iki yabancı dil bilen (Almanca ve Fransızca) çevirmen ve öğretmendir. Cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş ve Moskova'daki eğitimi sırasında sosyalizmin kuruluşunu da gözlemlemek imkanı bulmuştur. Kendisini tanımlamak gerekirse, Nüzhet Hanım tam bir Cumhuriyet kadınıdır. 

Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk dönemleri hakkında tarihsel ve toplumsal bilgileri öğrenmek veya bildiklerinizi yeniden hatırlamak için kitabı okumanızı öneririm. Roman tarzında yazıldığı için oldukça akıcı ve bir solukta okunuyor kitap.

Kitapta adı geçen Cumhuriyet Tarihi için önemli kişilerin adlarını kısaca yazmak isterim. Belki bu isimler hakkında araştırma yapabilirsiniz. Yazacağım kişiler anılmayı hak ediyorlar. Çünkü Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında büyük işler başarmışlar.

Muhiddin Birgen (1885-1951). Siyasetçi, gazeteci, Felsefe ve Edebiyat öğretmeni, Matbuat Umum Müdürü, Kooperatifçi, Azerbaycan Pedagoji Enstitüsü ve Üniversitenin Türkoloji bölümünde öğretim görevlisi.

Mehmet Servet Berkin (1899-1941). Felsefeci, sosyolog, yazar, eğitimci. Nüzhet Hanım'ın ikinci eşi.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976). Yazar, iktisatçı, tarihçi.

Agah Sırrı Levend (1893-1978). Edebiyat tarihçisi, siyasetçi, yazar.

Hilmi Ziya Ülken (1901-1974). Felsefeci, sosyolog, akademisyen, düşünür, yazar.

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956). Yazar ve öğretmen.


Kitaptan Notlar:

- İstanbul işgal altındayken işgal askerleri, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçişlerde(Üsküdar-Beyazıt arası) Osmanlılardan pasaport soruyorlarmış, ki ilk kez okudum bu durumu.

- Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da Muhiddin Berkin ve Nüzhet Hanım'la birlikte yemek yer. Yemekte Nüzhet'e, Fransızca soru soran Atatürk, Nüzhet'in verdiği cevaptan çok etkilenir ve ona bir hediye vermek ister. O anda  önünde duran mercan tespihi "Benden bir hatıra olarak saklarsın" diyerek Nüzhet'e uzatır. Aynı tespihi halen Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner Baykal saklamaktadır. 

- Nüzhet'in ablası Melahat ve baba bildiği eniştesi Muhiddin Birgen'in kızı Asude Zeybekoğlu, evlendikten sonra Matbuat Müdürlüğü'nde çalışmaya başlar. 1936 yılında müdürü Vedat Nedim Tör, İsmet Paşa tarafından İsviçre'nin Montreux Şatosu'nda Boğazlarla ilgili yapılacak görüşmeleri takip etmek üzere görevlendirilince yanına henüz 22 yaşında olan Asude Zeybekoğlu'nu da alır. 22 Haziran-20 Temmuz arası yapılan görüşmeleri basın locasından izleyen Asude Zeybekoğlu, Türkiye'ye gönderilen günlük raporların hazırlanmasında yardımcı olur.

- Eşinin erken ölümü üzerine iki çocuğuna bakmak için Ankara Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlayan Nüzhet Berkin'in öğrencileri arasında ünlü şair Can Yücel'in kızı Canan Yücel ile İsmet İnönü'nün kızı Özden İnönü de vardır. Ayrıca Canan Yücel ve Özden İnönü aynı okulda okuyan Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner'in de okul arkadaşıdırlar.





Fotoğraflar tarafımdan kitaptan alındı.

24 Nisan 2021 Cumartesi

 



ÜNLÜ ŞAİRLERİMİZDEN İLKBAHARA DAİR SÖZLER





-- İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer. Ne olursa olsun...

Sabahattin Ali

-- Bu sabah mutluluğa aç pencereni / bir güzel arın dünkü kederinden / bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden / çocuğum uzat ellerini...

Ataol Behramoğlu

-- Çömeldim toprağa, otlara bakıyorum, böceklere bakıyorum, mavi mavi çiçek açmış, onlara bakıyorum / sen bahar toprağı gibisin sevgilim, sana bakıyorum...

Nazım Hikmet



-- Bu bahar güleceğiz en içten sevinçle, bir melek oradan bize uzatacak elini / beni bırakma kalbim, kalbim sen bana söyle, ümitlerin en güzelini...

Ziya Osman Saba

-- Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz / bir ömür karşılığı, bir ömür yani, ne saçma.../ Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba...

Can Yücel

-- İki sevgilinin gülüşüne benzer / Nisan havası değil mi esen...

Cahit Sıtkı Tarancı




-- Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada, renk mi ki üzerimden akaduran bu nehir? / Bahar seni bir al güle döndürebilir...

Ahmet Muhip Dıranas

-- Ben seni yalansız / bahar gibi sevdim...

Metin Altıok

-- Her vazoya baktıkça karşımdasın, ne tuhaf / her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun / düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe, yaprak yaprak gelişiyorsun...

Rıfat Ilgaz





-- Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde / bir yanlışı düzeltircesine açmış...

Cemal Süreya

-- Tüyden hafif olurum böyle sabahlar, karşı damda bir güneş parçası, içimde kuş cıvıltıları, şarkılar / bağıra çağıra düşerim yollara, döner döner durur başım havalarda / her sabah böyle bahar, ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum / derim ki sıkıntılar duradursun, avunurum...

Orhan Veli Kanık

-- Bana bir şey söyle, ilkbahar gibi. Çiçek aç mesela veya yağ rahmet olarak içime veya gökkuşağı ol sar ruhumu. Bir şey söyle, sözü aşsın, öze değsin. Bir şey söyle, yanındayım mesela? 

Turgut Uyar






13 Şubat 2021 Cumartesi

 


14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜYMÜŞ!



Oldum olası genele özgü günleri sevmedim. Gün eğer benim günümse, bana özel olmalı, aynı günü herkes kutlamamalı. Eğer ben özelsem, ki öyleyim kutlayacağım gün de özel olmalı, genel değil. Benimkisi, klişe tabirle "kapitalizmin icat ettiği gün/günler"e, tüketim toplumu yaratılmasına karşı çıkmak değil, tamamen duygusal bir tavır. Sevginin dolayısıyla sevgiyi göstermenin günü olmaz diye düşünüyorum. Ama sevgili olmanın, ilk aşkı tatmanın elbette bir günü vardır ve bu günlerde kişiye özeldir. Bu bağlamda sevgiyi tadanların günleri de farklı farklıdır, tek bir güne sığdırılamaz. 

Öyle insanlar tanıdım ki, eşinin veya sevgilisinin evlilik yıldönümünü, doğum gününü hatta çocuğunun doğum gününü unutur ya da unutmuş gözükerek kutlamazken, "Sevgililer Günü"nü hiç unutmaz ve mutlaka hatırlar. Neden? Çünkü, basın-yayın organları, sosyal medya, arkadaşları ve çevresi unutmasına izin vermez, bir hafta önceden o gün ile ilgili reklam ve afişleme başlar bile. Ha, o günü unutursa ne olur? Unutan kişi ,evde eşinden, buluştuklarında ya da konuştuklarında sevgilisinden azar işiteceğini çok iyi bilir. Efendim neymiş, falancanın eşi, karısına elmas yüzük almış, filancanın sevgilisi, sevdiği kıza o gün evlenme teklif etmiş v.s. gibi sitem ve küçümseyici tavırlardan kaçınmak için bu genel günü kaçırmak istemez ve günü beynine "mıh" gibi çakar. Maddi durumuna göre bir şeyler alır, hediye alım işi de genellikle erkeklerden beklenir. Kadın almasa da olur. Peki, bu durumda, yani sevgililer gününde alınması zorunlu olan hediyenin kıymeti var mı? Bence yok. Erkek/kadın üzerinde psikolojik ve sosyal baskıyla  oluşan "hediye alma/verme" zorunluluğu gönülden yapılmaz çünkü. Eğer isteniyorsa, o günü pas geçmemek adına, bir demet çiçek çok daha anlamlı olur, çünkü içten verilir.

Amerikalı Ester Howland, 14 Şubat 1800'de ilk "Sevgililer Günü" kartını sevgilisine göndermeseydi, böyle bir günden çoğu insanın haberi bile olmayacak, kapitalistler ticareti canlandırmak, tüketim ekonomisini güçlendirmek için tüketimi körüklemek amacıyla özellikle bu günü küreselleştirmeyecekti. Yukarıda da belirttiğim üzere benim bu güne karşı tavrım tamamen duygusal. Duygusal ama farkında...

Biliyorum; bir 14 Şubat'ta daha "Sevgili enflasyonu" yaşanacak. Hiç de inandırıcı olmayan tavır, davranış ve sözlerle sevgililer, eşler birbirlerinin gününü kutlayacaklar. 15 Şubat'ta ise, dün unutulacak ve "eski tas, eski hamam" sözü yeniden işlevselliğini kazanacak. Bu bir dilek değil, durum tespitidir. 

Özel veya genel günler fark etmez maddi hediyelerin hep bir ömrü, son kullanma tarihleri vardır. Siz siz olun sevdiğiniz insana etkisi bir yaşam sürecek, anımsandığında uzaklara daldıracak, tebessüm ettirecek, hissettirdiği duyguların asla silinmeyeceği sözleri hiçbir önemi olmayan sıradan günlerinizde armağan edin. Tıpkı Nazım Hikmet'in Piraye'ye yazdığı mektubundaki son satırları gibi; 

"Senin bana nasip olman, şahsi hayatımın en değer biçilmez talihidir. "




1 Kasım 2019 Cuma




ATATÜRK VE İSTİKLAL YOLU

"Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu'da."
Mustafa Kemal Atatürk



İki aydır dağlardan uzaktaydım, doğada yürümüyordum. Ne zamandır, Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeyi çok istiyordum. Çünkü, ihtiyar bedenine aldırmadan kıyıya yanaşan kayıktan kocaman top mermisini sırtlayan Hamamcı Kadı Salih Reis'in, bebeğini yanına alarak cephane taşıyan kağnısındaki mühimmat ıslanmasın diye üstündekileri çıkarıp silahlara örten ve soğuktan donarak şehit olan Şerife Bacı'nın, ailesi kız olması nedeniyle izin vermediği halde savaşmak için saçlarını keserek ve erkek kıyafetleri giyerek cepheye koşan Halime Çavuş'un ve vatanı için şehit olan nice adsız kahramanın ruhlarını yad etmek istiyordum minnetle ve saygıyla. Bugün güzel vatanımda özgürce yaşıyorsam ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşıysam, bu uğurda can veren şehitlerimizin sayesindedir. Bu bilinçle yürüyecektim, Kurtuluşa giden yolu..

Cumhuriyet'in kuruluşunun 96. yıl dönümünde Atatürk ve İstiklal Yolu'nun İnebolu'dan Seydiler'e kadar olan 65 kilometrelik bölümünü üç buçuk günde yürümek üzere 25 Ekim gecesi 23.30'da İnebolu'ya gitmek üzere yola koyulduk. Sabah saat 06'da (gökyüzü hala karanlıktı) İnebolu'ya vardık ve motele yerleşip birkaç saat dinlendik. Kahvaltı sonrası, İnebolu Limanı'na gittik ve yürüyüşümüze başladık.

Havanın kapalı ve sisli olması Karadeniz'e geldiğimizin işaretiydi sanki. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan sağanak yağmur gözümüzü korkuttuysa da yürüyüşe başladığımızda ince ince yağmaya devam etmesi sevindirdi bizi. Gerçi sağanak durmasaydı da yürüyüşümüze devam edecektik. Bu yolda şehit düşenler yağmura, çamura, tipiye, kara aldırmadan silah ve mühimmatı bir an önce cepheye yetiştirmek için yola devam etmemişler miydi? Etmişlerdi hem de ölümüne...

İnebolu, Batı Karadeniz Bölgesi'nde Kastamonu'ya bağlı şirin bir sahil kasabası. Tipik Karadeniz yerleşkelerinde olduğu gibi sahilden dağların yamaçlarına doğru bir yapılaşma var. Zirveye yakın olan eski binalar yoğun sis altında bile aşı boyalarıyla dikkat çekiyorlardı. Öyleki, evlerin kırmızı-bordo arası eşsiz rengi zümrüt yeşili ormanların içinde yakut gibi ışıldıyorlardı. Sisten yağan  su zerrecikleri bile bu eşsiz güzelliği örtemiyordu.





NEDEN İSTİKLAL YOLU?

Kurtuluş Savaşı'nda; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul'dan kaçırılarak güç koşullarda tekne ve takalarla İnebolu'ya getirilmiş, kayıklarla sahile boşaltılmıştır. İnebolu Limanı güvenlidir, çünkü Karadeniz Bölgesi işgal edilmemiştir. 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan T.B.M.M. ve Ankara Hükümeti'nin düşmanla savaşmak için silah ve cephaneye ihtiyacı vardır. İşte bu silah ve cephaneler İnebolu sahiline boşaltıldıktan sonra, elden ele, yaşlı-genç, çocuk-kadın demeden omuzlarda ve kağnılarla, İnebolu-Küre-Seydiler-Kastamonu yolu ile bağımsızlık savaşı veren Kuvay-i Milliye güçlerine Ankara'ya ulaştırılmıştır. İnebolu halkının gönüllü olarak yapmış olduğu bu hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya uzanan bu zorlu yola, İstiklal Yolu denmesinin nedeni budur.

Kurtuluş Savaşımız zaferle sonuçlandı ve 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi. T.B.M.M., Kurtuluş Savaşı süresince İnebolu halkının ve kayıkçılarının yaptıkları fedakarlıkları ve kahramanlıkları unutmadı ve 11 Şubat 1924'te çıkardığı 66 No'lu kanunla İnebolu Mavnacılar Loncası'na, "Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ve Beratı" vererek İnebolu halkını ödüllendirdi. Böylece İnebolu, kayıkla kağnının mucizeler yarattığı, İstiklal Madalyalı tek ilçe oldu.

Ayrıca, Türk devrimlerinin(inkılap) en önemlilerinden birisi olan Şapka ve Kıyafet Devrimi, bizzat Atatürk tarafından  İnebolu  Türk Ocağı'nda başlatıldı. Burada yaptığı tarihi konuşmasıyla Atatürk, 25-28 Ağustos 1925 tarihlerinde üç gün kaldığı İnebolu'yu  ikinci kez onurlandırmış oldu. 





Türk Ocağı binasının önündeki İstiklal Madalyasının, maviye boyalı "Gazi İnebolu" isimli denk kayığının ve Atatürk Heykelinin fotoğraflarını çektikten sonra, ilçenin dar sokaklarında yürümeye başladık. Top mermisini omuzlamış Hamamcı Kadı Salih Reis'in heykelini, İnebolu'da doğan ve beş yaşına kadar burada yaşayan Oğuz Atay'ın  heykelini  ve doğduğu evi de fotoğrafladıktan sonra daracık sokaklardan tırmanışa geçtik; yol boyunca aşı boyalı  tarihi evlerin yanından yöresinden geçerek. Gün boyunca,  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidine kadar tırmanacağımızdan henüz haberdar değildim. Zihnim,  Nazım Hikmet'in İnebolu'yu betimlediği dizeleri  hatırlamaya çalışıyordu;

"Bu ne güzel memleket: Yüksek dağlarında kış,
 Yollarında sonbahar, deresinde ilkbahar,
 Altın güneşinde de yazın sıcaklığı var."




Üç gün kaldığım İnebolu'da Nazım'ın dizelerinde söz ettiği  dört mevsimi de yaşadım sanki..Ne üzücüdür ki, Kurtuluş Savaşı yıllarında on beş gün İnebolu'da kalan ve yukarıdaki dizeleri haricinde, İnebolu başlıklı güzel bir şiir de yazan bu dünyaca ünlü şairimizin adına İnebolu'da hiç rastlamadım, turistik amaçlı broşürlerde adının yazıldığını görmedim. Demek ki hala kendisi sakıncalı görülüyor. Oysa benim yürüyeceğim İstiklal Yolu'nu Nazım genç yaşında hem de İnebolu'dan Ankara'ya kadar yaklaşık iki haftada yürümüştü. Nereden mi biliyorum? Hıfzı Topuz ve Osman Balcıgil'in yazdıkları ve keyifle okuduğum Nazım Hikmet'in biyografisinden. İşte o, iki ayrı kitaptan okuduklarımdan aklımda kalanlar:

Nazım Hikmet ve yakın arkadaşı Vala Nurettin(Va-Nu), Milli Mücadeleye katılmak üzere İstanbul'dan Yeni Dünya vapuruyla 1921 yılı başında İnebolu'ya gelirler ve İnebolu'da yaklaşık iki hafta kalırlar. Yeni Dünya vapurunda Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç da vardır. İnebolu'da, hep beraber Ankara'dan gelecek haberi beklerler. Ankara Hükümeti izin vermezse Milli Mücadele'ye katılamayacaklardır. Burada kaldıkları sürede, Nazım Hikmet İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Bu sohbetler sırasında, Almanya'dan gelen Spartaküslerle tanışır. Onlarla yaptığı sabahlara kadar süren uzun  sohbetler sonrası Nazım, Spartaküslerin sosyalist görüşlerinden etkilenir ve ölünceye dek süren  siyasi fikirlerine kavuşur.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç, sakıncalı bulunup İstanbul'a geri gönderilirken, 28 Ocak 1921'de Ankara'ya gitmesi için Nazım ve Va-Nu'ya izin çıkar ve Va-Nu ile Nazım Hikmet,  İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara'ya varmak için yaya olarak yola çıkarlar. Molalar dahil 13-14 gün sonra Ankara'ya varırlar. Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin salonunda Mustafa Kemal ile tanıştırılırlar. Mustafa Kemal, Nazım ve arkadaşı Vala'ya; "Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız." der.* Sonrası mı? Biraz merak ediniz efendim, bir sonraki yazımda anlatacağım. :) Şimdi anlatırsam yazım çok uzayacak çünkü.

Bu kısa hatırlatmadan sonra artık yürüyüşüme başlayabilirim.
İnebolu'nun dar sokaklarını katederek dağlara doğru çıkmaya başladık. İnebolu'yu kuşbakışı gören tepeye vardığımda sisler altındaki kasabanın görünümü rüya gibiydi. Ben manzaranın keyfini sürerken bir yandan da fotoğraf çekiyordum. Kulağımda ise, Nazım'ın İnebolu şiirinin iki kıtası. Orada, bu büyülü ortamda  nasıl hatırlamam ki bu dizeleri?

"İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

Evleri birbirine giren şehri içinde
Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu."

Mevsim gereği renklenmeye başlayan ağaçlar ve çalılar bize tüm renklerini sunarken ağır ağır yağan sisin altında tırmanmaya devam ediyorduk. Yükseldikçe beyaz karanlık gittikçe arttı.  Beyaz karanlık deyince Tevfik Fikret'in "Sis" şiiri geldi aklıma; 
"Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
 beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan"

Tabii ki Fikret sis şiirini yazarken İstanbul'u düşünmüş ve onu  kişiselleştirmiştir ama sisi anlatan en güzel şiirdir bence. Ve o gün akşama kadar sisler diyarında yürürken şiirin dizeleri de benimle birlikte yürüdü. Sis yoğunlaşıp görüş mesafesi daraldıkça, sisin derinliğine iyice sokulamadım, korktum; Fikret gibi..

"ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
 tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar,
 onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!"

Yürüyüşümüzün ilk günü, sıfır rakımdan başladık, sürekli tırmanarak  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidinde sonlandırdık. Hayli zorlu bir tırmanıştı. Geçitte bizi bekleyen aracımıza binip motele gittik. Ertesi günü kaldığımız yerden Küre'ye doğru yola devam etmek üzere.




Sabah kahvaltı sonrası Çuha Doruğu'na giderek 19 kilometre sürecek yürüyüşümüze başladık. Unutmadan söyleyeyim. İstiklal Yolu'nun bazı bölümleri asfalt olduğundan, alternatif trekking yolu oluşturulmuş ve kırmızı-beyaz çizgilerle işaretlenmiş. Anlayacağınız üzere  asfalt veya düz yol yürüyüşü değildi yürüyüşümüz.




İkinci gün, uzunca bir süre iniş yaptık ve Ersizlerdere Kanyonu'na vardık. Kanyon, büyüleyici güzellikteydi. Yolda rastladığım oralı bir kadına sordum; "Buranın adı neden Ersizler?" diye. Aslında bir tahminim vardı ama tahminimi doğrulatmak istiyordum, ki doğrulandı da. Milli Mücadele sırasında, köyün tüm erkekleri savaşa gitmiş ve geri dönememişler çünkü hepsi şehit olmuş. Köyde erkek kalmayınca da, köyün ve derenin adı Ersizler ve Ersizlerdere olmuş. En çok etkilendiğim kanyonlardan biri oldu. Derede o kadar az su vardı ki, böylesine derin bir vadiyi nasıl oluşturabilmiş diye şaşırdım. Elbette her inişin bir çıkışı vardır. Kanyondan tırmanışa geçerek Küre ilçesine vardık. Ertesi sabah Küre'den başlayacaktık yürüyüşümüze.Şimdi dinlenme zamanı.




Üçüncü günün sabahı aracımızla Küre'ye geldik. Küre, üç bin nüfuslu küçük bir orman kasabası. İsfendiyar dağları üzerinde, iki dağ arası bir vadide kurulmuş. İlçe halkının gelir kaynağı orman ürünleri ve oradan çıkarılan bakır madeniymiş. Maden önceleri Eti Maden İşletmelerine aitken özelleştirilmiş. İlçe halkından 900 kişi bu madende çalışıyormuş. İlçe girişinde gözüme ilk çarpan şey; maden çıkarılan alanlar oldu. Bu alanlar sırf toprak ve kayalardan oluşmaktaydı. Ormanlık alan yok olmuş ve kelleşmişti. Görünüm hiç hoş değildi..Maden varsa, orman yoktu, bu hep böyleydi.




Bizler, ilçe merkezinde alışveriş yapıp hazırlıklarımızı tamamlarken Küre Belediye Başkanı, tesadüfen bizi fark etmiş ve yanımıza geldi. Tanıştık kendisiyle, çay-kahve içtik. Ve ilçe hakkında bilgiler aldık. Ben, özellikle bakır madeni ile ilgili bilgi almak istedim. İşte başkandan  aldığım bilgiler:
Çıkarılan bakır madeni ilçe merkezinin üst tarafındaki işletmede parçalanıyor ve parçalar kamyonlarla İnebolu Limanı'na götürülüyormuş. Limandan gemiye yüklenen bakır cevheri Samsun Limanı'na götürülüyor oradan da İngiltere'ye gönderiliyormuş. İngiltere'de işlenen bakır cevheri geri ülkemize dönüyormuş. İster istemez kendi kendime sordum; neden biz işletmiyoruz, diye. Nedeni malumunuz.

Başkanla vedalaşıp yürüyüşe başladık. Köknar,kayın, meşe, çam, gürgen, kavak ağaçlarından oluşan orman içinden yürüdük. Benim gözüm yerdeydi, bakır madeni bulabilirim düşüncesiyle. Orman içine girmeden evvel irili ufaklı pırıl pırıl parlayan cevherleri gördüm, fotoğraflarını çektim. Hava güneşli olduğundan madenin  parıltıları göz kamaştırıcıydı.

Yürüyüş boyunca, coğrafi yapıdaki değişiklikleri izledim. Kastamonu'ya yaklaştıkça orman azaldı, İç Anadolu'nun bozkırlarını aratmayacak bir bitki örtüsü arttı. Akşam Ödemiş'te yürüyüşümüzü sonlandırdık.

Yürüyüşün dördüncü ve son günü, sabah kahvaltısında İnebolu Belediye Başkanı'nın bizlere( Yürüyüşe katılan 17 kişi) bir sürprizi vardı; İnebolu'ya verilen Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası'nın küçük bir örneğini göndermişti bize. Tabii ki çok mutlu oldum ve bu anlamlı, manevi değeri yüksek madalyayı özenle saklayacağım.

Kahvaltı sonrası araçla Ödemiş'e gittik ve öğlene kadar sürecek 10 kilometrelik yürüyüşe başladık. Hava güneşli olmasına rağmen, sabahın nemi üstümüzü, çiy altındaki sararmış otlar da botlarımızı ıslattı. Sanki bozkırda yürüyordum; ne yana baksam sarı ve kuruydu. Öğle saatlerinde Seydiler'e vardık. Bir gün daha kalabilseydik eğer, İnebolu'dan Kastamonu'ya yürümüş olacaktık. Üç buçuk günün sonunda toplam 65 kilometre yol kat etmiştik. Kastamonu sadece 28 kilometre uzaktaydı. Yorgun ama gururluydum...

Seydiler'de Şehit Şerife Bacı Anıt'ını ziyaret ettik. Şerife Bacı, 1921 yılının çetin kış koşullarının hüküm sürdüğü Aralık ayında, sırtında çocuğu, önünde cephane yüklü kağnısı ile kışlası önüne kadar gelmiş, orada donarak şehit olmuştur. Şehit Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda İnebolu'dan Kastamonu'ya cephane taşıyan kahraman Türk kadınını temsil etmektedir. O gün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olmasına rağmen Şehit Şerife Bacı'yı bizden başka ziyaret eden yoktu. Bu durum çok üzücüydü.



Biraz dinlendikten sonra, Kastamonu'ya hareket ettik. Kastamonu Valiliği'nin önünde yapılan protokol konuşmalarını kısaca dinledikten sonra öğle yemeği yemek üzere alandan ayrıldık. Kutlamalar sönüktü. :(

Saat 15'te Ankara'ya dönmek üzere yola koyulduk.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürüyecek olanlar,  Milli Mücadeleye katılmak için o yollardan bir büyük şairin Nazım'ın da geçtiğini, hem de Ankara'ya kadar yürüdüğünü unutmayın olur mu? Kişiler unutturmaya çalışsa da, tarih asla unutmaz.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeme vesile olan ankarahiking yöneticisine ve rehberimize, ayrıca bu anlamlı ve özel yolu birlikte yürüyerek tamamladığımız değerli arkadaşlarıma teşekkürler.

Not: İnebolu'yu ziyaret edeceklere, belediyenin işlettiği Osman Sungur Motel'i gönül rahatlığıyla önerebilirim. Denize sıfır  bungalovlarda istediğimiz tüm hizmetleri aldık. Motel çalışanları çok ilgili ve çalışkandılar. Aldığım hizmetten memnun kaldım doğrusu.



* Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır - Nazım Hikmet'in Romanı

  


8 Aralık 2018 Cumartesi





SUAT DERVİŞ: BAŞI EĞİLMEZ KADIN



Fosforlu Cevriye türküsünü duymayanınız var mı? Hani "karakolda ayna var" diye başlayan türküyü. Yoktur herhalde. İşte bu türküden esinlenilerek yazılan romanın adı çok bilinir de, bu hikayeyi kaleme alan yazarın adı pek bilinmez. Oysa bu romanın yazarı Suat Derviş, hayata kafa tutan, mücadeleci, zorluklar karşısında asla yılmayan, baş eğmeyen, ne pahasına olursa olsun doğru bildiği yoldan şaşmayan cesur bir kadındır ve bir kadın olarak güzel yurdumuzda "ilk"leri başarmıştır. Suat Derviş hakkında yazılan iki biyografi kitabını okuduğumda kendisine olan hayranlığım bir kez daha arttı diyebilirim. 

Suat Derviş: Aristokrat bir Osmanlı ailesinin kızı, Osmanlı Devleti'nin son, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarının önemli kadın gazetecilerinden ve yazarlarından biri. Nazım Hikmet'in çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı, sonrasında sırdaşı ve dava arkadaşı olan Suat Derviş'i Nazım'ın onun için yazdığı "Gölgesi" başlıklı şiiri  çok güzel anlatmaktadır. Nazım, bu şiirini ona ithaf ettiğinde Suat Derviş henüz on altı yaşındadır. İşte o şiir:

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Ya bu kadın delidir
Yahut ben çıldırmışım.
(...)
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.

Suat Derviş'in aşkına karşılık vermemesi üzerine de Nazım Hikmet "Bence Sen de Herkes Gibisin" başlıklı şiirini yayımlamıştı. Şiirin son dörtlüğü şöyleydi:

"Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin..." 


Nazım Hikmet ve Suat Derviş

Ağzında altından kaşıkla doğan ama bir hastahane köşesinde son nefesini yoksulluk içinde veren bu güzel ve özel kadının hayat hikayesini merak ediyorsunuzdur sanırım. Onun hayat hikayesini okumak, aynı zamanda yakın tarihe yapılacak kısa bir yolculuk olacak; kah sevindiren kah üzen... Öyleyse başlayalım.

Suat Derviş, Osmanlı'nın ünlü paşası Müşir Mehmet Emin Derviş Paşa'nın torunu olarak hayata merhaba dedi. Derviş Paşa, Osmanlı'da çağdaş kimya derslerini başlatmış ve Usul-i Kimya adıyla Osmanlı'da ilk ders kitabını da yazmıştı. Derviş Paşa öldüğünde, oğlu İsmail Derviş(Suat'ın babası), devletin desteğiyle Avrupa'ya gitmiş ve Fransa'nın Lyon kentinde tıp okumuştur. 1890'ların sonunda yurda döndüğünde o artık kadın-doğum uzmanı bir doktordur. Daha sonraları müderris olan İsmail Derviş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Profesörlük unvanını alacaktır. Suat'ın annesi Hesna Hanım ise, Mabeyinci Kamil Bey ile saraylı Perensaz Hanım'ın küçük kızıdır.

Suat Derviş, Küçük Çamlıca'da bulunan konakta 10 Ağustos 1901'de doğdu.Küçük kıza Hatice Suat adını koydular. Hatice, erken doğan kız; Suat ise mutluluk anlamında...Ailenin, ikinci kızına (Ablası Hamiyet, üç yaşındaydı, Suat doğduğunda) daha çok erkek adı olarak bilinen Suat ismini koyması, muhtemelen  ikinci bebeğin erkek olmasını istemesindendi. 

Ailesi dahil, herkes tarafından Suat diye çağrılmasına rağmen, resmi evraklarda adı Hatice Saadet olarak geçecekti Suat Derviş'in.

Yazın Çamlıca'da, kışın Moda'da geçen özgür ve neşeli çocukluk yıllarından sonra Hamiyet ve Suat, evde özel hocalardan eğitim aldılar, Fransızca öğrendiler. Okuma tutkusu Suat'ın hayatına erken yaşta girmiş, bu tutkuya bir süre sonra da yazma tutkusu eklenmişti.

Suat Derviş'in  on altı yaşındayken yazdığı "Hezeyan" başlıklı  şiirinin Nazım Hikmet tarafından kendisinden izin alınmadan Alemdar gazetesinde yayımlatmasıyla yazarlığa ilk adımını atmış oldu.(Suat Derviş'in "Hezeyan adlı ilk şiiri Alemdar gazetesinde 1918 yılında yayımlandı).

İlk şiirinin yayımlanmasından sonra Suat, Babıali'den yükselen mürekkep ve kağıt kokusunu sevdi. Babasına ait Remington daktilo makinesiyle, durmadan yazmaya başladı. Sonra içine sinen yazı, şiir ve öykülerini çantasına atıyor, haftada birkaç kez Babıali'nin yolunu tutuyordu. O aralar ablası Hamiyet de Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlamış, Osmanlı'nın çalışan ilk kadınlarından biri olmuştu ablası.

Suat'ın en büyük zevkiydi ablasıyla Kadıköy'den şehir hatları vapuruna binerek çay eşliğinde Eminönü'ne gitmek. İşte bu gidiş gelişlerde genç bir adam dikkatini çekti Suat'ın. Gazetede fotoğrafını görünce de bu genç adamın kim olduğunu öğrendi. Bu genç adam, Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurucularından, güreşçi Seyfi Cenap Bey'di. Tanışmaları ve flört etmeye başlamaları fazla zaman almadı. Seyfi Cenap Bey Almanya'dan yeni dönmüştü ve Ticaret Odası'nda katiplik yapıyordu. Güreşiyordu ve ava gitmeyi çok seviyordu. 

Suat Derviş ve Seyfi Cenap Bey evlendiler ve Derviş ailesinin konağında yaşamaya başladılar. Evliliklerinin ilk gününden itibaren Suat çalışmaya devam etti ve ilk romanını bitirdi.

Çiçeği burnunda yazar ilk romanı "Kara Kitap"ı Garabet Matbaası'na götürdü, bastırmak için. Kitabı basılacaktır. Alemdar gazetesi'nin genç editörü Yusuf Ziya Ortaç'tan da romanın tanıtımı için destek sözü almıştır Suat.

Alemdar gazetesi, Kara Kitap adlı romanıyla ses getiren Suat'ı, 19 Ekim'de Ankara Hükümeti'ni temsilen İstanbul'a görüşmelerde bulunmak için gelecek olan Refet Paşa ile "özel bir röportaj" yapmak üzere görevlendirdi. Refet Paşa'yla  röportaj yapmayı başaran Suat Derviş, bu röportajla gazeteciliğe de başlamış oldu.Böylelikle, ülkenin ilk kadın gazetecilerinden biri olarak rüştünü ispatlamış oluyordu. Henüz on dokuz yaşındaydı genç gazeteci. Bu arada Suat Derviş  eşi Seyfi Cenap'tan boşandı.

Kara Kitap'tan sonra yayımladığı ikinci romanı "Ne Bir Ses Ne Bir Nefes"le de büyük ses getirdi Suat. Henüz yirmi bir yaşındaydı ama ülke çapında gazetecilik ve yazarlıkla uğraşıp da adını duymayan kimse kalmamıştı.

11 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başlamış olan görüşmeleri yerinde izlemek üzere, çok iyi derecede Fransızca ve Almanca konuşan Suat'ı gazetesi Lozan'a gönderdi.

"Suat, Lozan heyetini hummalı bir çalışma içinde görünce, davulun sesinin sadece uzaktan iyi geldiğini bir kez daha idrak etti.
Ülkenin yeni kurmayları, kanla, irfanla kurdukları genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tezlerini, tıpkı cephede olduğu gibi burada da ölümüne savunuyorlardı. 
İsmet İnönü başkanlığında çalışmalarını sürdüren heyetin her bireyi, yapılacak her yanlışın, vatanı uğruna savaşırken şehit düşmüş kardeşlerine ihanet olacağının farkındaydı. Hepsi, sırtlarında taşıdıkları bu büyük sorumluluğun bilinciyle uğraşıp didiniyordu.
Bütün bu gördüklerini, gazetesi için kaleme aldığı yazıda da gayet iyi dile getirmişti Suat."*

Suat Lozan'dan döndükten sonra aşk romanları yazarı, gazeteci ve çevirmen Selami İzzet'le ikinci evliliğini yaptı. İlkinde olduğu gibi bu evlilikte de damat, Derviş ailesinin konağına taşındı. 

İkdam gazetesi, basın dünyasında bir ilki başlatmak istiyordu.  Suat Derviş'e bir kadın sayfası hazırlama teklifi götürüldü. Teklifi kabul eden Suat tarafından yayıma hazırlanan İkdam'ın kadın sayfası çok beğenildi, büyük sükse yaptı. Genç gazeteci mesleğinde hızla ilerlerken ikinci evliliği de sona erdi. Selami İzett'en boşandı.

Boşandıktan sonra, babası tarafından ablası Hamiyet'le birlikte konservatuvarda eğitim almak üzere Berlin'e gönderildi. Ablasının sesi güzel, kendisi de piyanoda gayet başarılıydı. İki kardeşin Berlin hayatı hızlı başladı; önceden kiralanmış eve yerleştiler, okula kayıtlarını yaptırdılar. Suat piyano çalmayı seviyorsa da asıl sevdiği ve yapmak istediği işten, yazmaktan uzak kalıyor olduğu için huzursuzdu. 

Ablasının desteğiyle ve cesaretlendirmesiyle önceden yazmış olduğu hikaye ve gazete yazılarını alarak Almanya'nın basın yayın hayatında önemli bir kuruluş olan Ullstein'in editörüne gitti, görüştü. Artık, yazılarını, öykülerini "Suzet Doli" imzasıyla Almanca olarak yayımlayacaktı. Suat editöre şöyle demişti:" Almanya'da daha kolay kabul görmemi sağlayacaksa, müstear(takma) isim kullanabilirim."
Bir süre sonra da, babasından gizlice konservatuvardan ayrılıp Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. 

Suat'ın yazdığı "Sultan'ın Karıları" adlı öyküsü Ullstein'de yayımlandı ve beğenildi. Suat yazadursun, ablası Hamiyet Danimarkalı mühendis Vigo ile evlenip Kopenhag'a gitti. O artık, Berlin'de yalnızdır. Bu yalnızlığı uzun sürmez. Hastalanan babasını tedavi ettirmek üzere Berlin'e getirdi. Babasına refakat etmek için annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi'yi de. Ancak Derviş Paşa'nın oğlu İsmail Bey, 3 Mart 1932 günü kanserden öldü. Parasızlıktan Prof. Dr. İsmail Derviş Bey, Berlin'deki Müslüman mezarlığına bir zavallı gibi gömüldü. Yanında bulunan annesi ve on dokuz yaşındaki erkek kardeşi Ruhi'yle birlikte okulunu bitiremeden yurda döndü Suat. Bundan sonra ailenin geçimini kendisi sağlamak zorundaydı.

Suat yurda döndükten sonra Ankara, İstanbul gazetelerinde yazıları yayımlandı, romanları tefrika edildi. Sabiha ve Zekeriya Sertel'in yönettiği Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken, gazetesi adına Montreux Konferansı'nı (Lozan'da çözülememiş olan Boğazlar sorununu çözmek üzere toplanan konferans) izlemeye gitmesi Suat Derviş'e "Yurt dışına giden ilk kadın gazeteci" unvanını getirdi.

Ablası Hamiyet'le yaşıt olan, kendisinin de çocukluk arkadaşı  gazeteci Nizamettin Nazif'le üçüncü evliliğini yaptı Suat Derviş. Henüz yirmi dokuz yaşındadır. Nizamettin Nazif, arkadaşları arasında "Deli Nizamettin" diye anılır; uçarı, ele avuca sığmaz, aklına ne gelirse söylediği ve yaptığı için. İlk başlarda Nizamettin'in bu "deli"liği hoşuna gider Suat'ın.

Suat, 1936 yılında Tan gazetesinde çalışmaya başlar. Gazetede sokak röportajları yapar, kadın sorunlarına değinir ve dış siyasetle ilgili haberler yapar. Tan gazetesinde çalışırken Sovyetler Birliği'ne yaptığı bir gezi, Suat Derviş'in düşünce dünyasını derinden etkiler. Yurda döndüğünde Tan'da yayımladığı röportaj dizisi büyük tepki alır ve kendisi "Kızıl Komünist" olarak damgalanır. Tepkiler çığ gibi büyüyünce, Tan gazetesinden ayrılmak zorunda kalır. Gezinin yapıldığı 1937 yılında tefrika edilen "Bu Roman Olan Şeylerin Romanı"  Suat'ın siyasi görüşündeki değişimi yansıtır.

Nizamettin Nazif'le olan evliliği de uzun sürmez Suat'ın. Deli, bir motto haline getirdiği "Nizam'ın olduğu yerde intizam olmaz!" cümlesinin hakkını vermiş, Suat'la ve eviyle neredeyse hiç ilgilenmemişti. Oysa Suat, evlenince Nizamettin'in durulacağını sanmış, yanılmıştı. Suat evi terkeder ve boşanırlar. Artık annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi ile birlikte Şişli'de küçük bir apartman dairesinde yaşayacaktır.

1939 yılında dünya hızla büyük bir savaşa doğru sürüklenirken Hakkı Tarık Us'un önerisiyle Suat Derviş,  Ziraat Vekili'nin Moskova'daki bir ziraat sergisini ziyaretine eşlik etmek üzere ikinci kez Moskova'ya gider. Moskova'da defterler dolusu notlar alır ama o sıralar basına sansür uygulandığı için gazetede istediğini yazamaz. Ama çok sonra bu notlarını kitap olarak bastıracaktır.

II. Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken, İstanbul'da esen rüzgarlardan hoşnut olmayan birkaç aydın bir araya gelip bir edebiyat dergisi çıkartmaya karar verdiler. Bu aydınların arasında Suat ve Neriman Hikmet Öztekin de vardı. Her ikisi de tıpkı öteki aydınlar gibi, savaşa karşı en iyi barışla, edebiyatla karşı durulacağını düşünüyorlardı. Çıkacak derginin adı "Yeni Edebiyat" olacaktı. Savaş yanlısı olanlar, Nazizme ve Faşizme övgü düzenler hariç, herkese, özellikle de genç kalemlere açık olacaktı derginin kapıları.

Dergi toplantılarına katılanlar arasında, yazılarını müstear(takma) isimle yazacağını söyleyen, herkesin "Reşat Ağabey" diye saygı gösterdiği bir katılımcı vardı. Adı; Reşat Fuat Baraner'di. Reşat Fuat, Mustafa Kemal Atatürk'ün teyzesinin oğluydu ve bu yakınlığını saklı tutuyordu. Herkesin iktidardakilerle araya bir yakın koyarak daha iyi imkanlar sağlamaya çalıştığı günlerde, Reşat Fuat tersine, Gazi'nin teyzesinin oğlu olduğunu söylemekten yanlış anlaşılma korkusuyla endişe duymuştu.

Reşat Fuat, Berlin'de kimya mühendisliği okumuş, sonra Moskova'ya gidip Lenin Akademis'ini bitirmiş ve 1924'te yurda dönmüştü. Başından üç evlilik geçmiş olan Suat, Reşat Fuat'tan etkilenmişti. O da Suat'tan etkilenmişti. 

Suat Derviş ve Reşat Fuat çok vakit geçirmeden evlendiler.  Yıl 1941'di. Suat bu kez sahiden çok sevecekti kocasını. Kocası, kendisi için değil de yoksul, çaresiz insanlar için yaşayan, tam anlamıyla feda edilmiş bir hayata sahipti çünkü. Ancak bir sorun vardı; Reşat Fuat, Türkiye Komünist Partisi'nin(TKP) genel sekreteriydi ve onun nerede, kiminle, ne yaptığının bilinmesi eşyanın tabiatına aykırıydı.

Zaman içinde, mesleğiyle ilgili, Yeni Edebiyat dergisinden kaynaklanan bir sıkıntısı daha olacaktı Suat Derviş'in. Türkiye Komünist Partisi genel sekreteri olduğu için yeraltında faaliyet gösteren Reşat Fuat Baraner'in yazdığı bir kısım yazıyı da sahiplenmek zorunda kalacak, eşinin "bir amaç doğrultusunda" yazdığı yazılara kendi imzasını koymaktan çekinmeyecekti.

Doğal olarak, altına girdiği bu sorumluluğun Suat açısından ağır sonuçları olacaktı. Suat Derviş farkında olarak ya da olmayarak, "Yeni Edebiyat"ta edindiği bu "yeni kimlik"le, hayli zor bir hayata doğru yelken açmıştı.

Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan "Yeni Edebiyat" dergisi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmi altı sayı yayımlandı.

Suat Derviş, ikinci kez gittiği Moskova'da tuttuğu notları 1944'te "Niçin Sovyetler Birliği'nin Hayranıyım?" adıyla  yayımlar. Bundan sonra gazeteci olarak hiçbir yerde iş bulamaz. Takma isimlerle yazılar yazmaya başlar. Aynı yıl TKP soruşturmaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner'le birlikte tutuklanır. Sorgu sırasında sekiz aylık hamiledir Suat ve bebeğini düşürür. Reşat Fuat'ı sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılanır ve sekiz ay tutuklu kalır.

Hapisten çıktıktan sonra geçim sıkıntısı çeken yazar, geçimini sağlamak için ingilizce, Almanca, İtalyanca çeviriler ve editörlük yapar.

1945'te çok partili hayata geçilirken, sivil toplum örgütlerinin kurulması yönünde bazı kararlar alınmıştı. Kocasının isteği üzerine Suat Derviş, Yeni Edebiyat dergisini kurdukları günden bu yana birlikte çalıştığı arkadaşı Neriman Hikmet'le birlikte Türkiye'nin ilk basın sendikasını kurdular.

Eşinin 1951'de, tekrar tutuklanması üzerine, kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşı ülkeden ayrılarak ablası Hamiyet'le birlikte Paris'e yerleşti. Yerleşme işi tamamlandıktan sonra Suat, yazılarını ve "Zeynep İçin"  romanını da (Bu romanı, Fransızca olarak yeniden yazdığında adını Ankara Mahpusu koymuştu)  yanına alarak Europe dergisinin yolunu tuttu. Editörle görüştükten sonra Fransızca yazdığı "Turgut" öyküsünü ve Ankara Mahpus'unu  bıraktı editörün masasına. Editörün cevabı; "Değerlendireceğim" olmuştu.

Europe'un yayımlandığı gün öyküsünün basıldığını görünce çok sevindi Suat. Tam otuz altı yıldır yazıyordu. Bu kez Paris'te Suat Derwish adıyla Fransızların kalbini kazanmıştı.

Avrupa'da çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmaya başlar. 1957'de "Le Prisonnier d'Ankara adıyla yayımlanan Ankara Mahpusu, on sekiz dile çevrilir ve o kadar beğenilir ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden bile daha iyi bulunur.



Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner'in hapisten çıkmasından sonra  1963 yılında yurda döner. Takma adlarla roman ve hikayeler yazmaya devam eder. Paris'e gitmeden önce kafasında şekillendirdiği "Fosforlu Cevriye" romanını tamamlar. Öğrenci ayaklanmalarının olduğu 1968 yılında May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlanır. Fosforlu Cevriye romanı, Türk Edebiyatı'nda bir sokak kadınının hayatını konu edinen ilk eserlerdendir.
Suat, Cevriye'nin aşık olduğu esrarengiz adamı, kocası Reşat Fuat'ı model olarak alarak yazmıştı. 

Reşat Fuat, hapisten çıktıktan sonra hayatını çevirmen olarak kazanmaya karar vermişti. Arkadaşı Behice Boran'ın kocası Nevzat Hatko'nun tercüme bürosunda çalışmaya başlamıştı ama yorgun ve hastaydı. Daha fazla dayanamadı ve Reşat Fuat 12 Ağustos 1968 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hasta olan eşine sezdirmese de şeker hastalığı iyice ilerlemişti Suat'ın. Öyleki gözlerinden biri neredeyse  hiç görmüyordu. Eşinin ölümünden sonra hastalığı ilerledi, yazamıyordu, okuyamıyordu. Yine de ayakta durması, ablasıyla kendisini geçindirmesi gerekiyordu.

Yayınevlerinden alacakları vardı ama zamanında ödeme yapmıyorlardı. Bunun üzerine alacaklarını tahsil etmek için küçük mektuplar yazdı. Bu mektuplardan biri, Fosforlu Cevriye'nin senaryosundan kalan yüz elli lirayla ilgiliydi. Film şirketinin sahibinden, yüz elli lirasını ya da en azından bir kısmını ödemesini rica ediyordu Suat. 

Ünlü Derviş Paşa'nın torunu, Profesör Doktor İsmail Derviş ve saraylı Hesna Hanım'ın kızı, küçücük bir paranın peşindeydi. Üstelik bu paraları rahatlıkla kazanmıştı zamanında Suat. Hem Türkiye'de, hem Almanya'da, hem de Fransa'da.

Ablası Hamiyet'i de kaybettikten sonra Suat'ın sağlığı iyice bozuldu. Özellikle gözleriyle başı dertteydi. Ameliyat olması gerekiyordu. Kitapları SSCB'nin her yerinde okunan bir yazar olmasının sağladığı imkanı değerlendirdi ve Moskova'ya gitti ameliyat olmak için. Ameliyatı başarılı geçmedi. Daha iyi görmek şöyle dursun, ağrımaya da başlamıştı gözleri.

Moskova'dan Bulgaristan'a geçti. Sofya'da Bulgar Yazarlar Birliği tarafından ağırlandı. Daha önce Bulgaristan'da yayımlanan Fosforlu Cevriye romanının telif hakkını aldı. Trenle İstanbul'a döndü. 

Gözleri artık görmüyordu, bu nedenle de yazamıyordu. Ev kirasını ödeyemeyince evden çıktı. İstiklal Caddesi'nde bulunan Suriye Pasajı'nda bir izbe kiraladı. Burası bir evden ziyade bir sığınaktı onun için.

Bir gece yarısı sığınağa uğrayan İsmet Kür(Yazar Pınar Kür'ün annesi) ve Celal Sılay tarafından hastaneye kaldırılır Suat Derviş. Durumu ağırdır. 23 Temmuz 1972 günü, Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayata gözlerini yumar. Ölmeden önce son isteği, annesi Hesna Hanım'ın yıllar önce kendisine aldığı ve çok sevdiği, asla yanından ayırmadığı ipek sabahlığın üstüne örtülmesi olur. 

Suat'ın cenazesi, otuz kadar dostunun katılımıyla Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. İpek sabahlığa ne olduğu bilinmiyor.

Devrimci ve mücadeleci bir yaşamın hazin sonudur onunkisi. Yüreği kırgın, parasızdır ama son nefesine kadar asla pes etmemiş, kimseye boyun eğmemiştir. Suat Derviş, bu cesur kadın, eseri "Fosforlu Cevriye" den daha fazla tanınmayı ve bilinmeyi hak ediyor. Hakkını teslim etmek gerek.
Ruhu şad olsun... 


Kaynaklar:

* Osman Balcıgil- İpek Sabahlık Bir Suat Derviş Romanı, Destek Yayınları, 431 sayfa.

** Liz Behmoaras- Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Doğan Kitap, 364 sayfa. (Kitabın sonunda Suat Derviş ve ailesine ait fotoğraflar yer almaktadır.)