30 Temmuz 2014 Çarşamba




SABIRSIZ  YÜREK


Ne yazacağımı bilmeme rağmen, nereden ve nasıl başlayacağım konusunda tereddütlüyüm doğrusu. En iyisi içimden geldiği gibi yazmak. Bir kitapta okumuştum, yazar romanına şöyle başlamıştı:" Bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti." Bu kadar olmasa da okuduğum son kitap beni allak bullak etti. Kitap bitti, etkisi ise sürüyor. Nasıl sürmesin ki? Acımak, merhamet gibi insani duyguların dizginlenemediği takdirde, başka bir insanın yıkımına, hatta ölümüne sebebiyet verebileceğini, acıma duygusunun insanı çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini okuduktan sonra, " Acıma, acınacak hale düşersin" sözünün doğruluğuna bir kez daha inandım.

Bu girizgahtan sonra umarım, merakınızı uyandırmayı başarmışımdır. Romanın adını ve yazarını yazmadan önce şunu belirtmeliyim; 
Tarihi kişiliklerin biyografilerine olan düşkünlüğüm nedeniyle, biyografi yazarları hakkında geniş bir araştırma yaparken tanıştım Stefan Zweig' le ve odur budur ondan, kitaplarından vaz geçemedim, tanışıklığı tek taraflı da olsa dostluğa çevirdim. Evet, beni etkileyen kitap, Freud' un öğretisine derin bir ilgi duyan Stefan Zweig' in psikolojik romanı "Sabırsız Yürek" tir. Can Yayınlarından çıkan kitabın adı bu olmakla birlikte,ülkemizde daha önce Acımak, Merhamet gibi isimlerle de yayınlanmıştır. Ben, Can Yayınlarının Zweig çevirilerini daha çok beğeniyorum. Ve Sabırsız Yürek Romanı Edebiyat çevrelerince bir başyapıt olarak kabul edilmesinin yanı sıra kült roman olarak da değerlendirilmektedir. İlginizi çekebildiysem eğer kısaca romanın konusuna geçebilirim.

Hikaye 1913 yılında Macaristan sınırında bulunan küçük bir kasabadaki garnizonda başlar. 25 yıl sonra hikayeyi anlatan bizzat Anton Hofmiller' dir. Kendisi, Avusturya- Macaristan Ordusunun bir süvari alayında teğmendir ve kasabadaki garnizonda görevlidir. Birgün kasabanın ileri gelenlerinden, milyoner Kekesfalva' nın yeğeni İlona' yı görür ve etkilenir. Eczacı arkadaşı aracılığıyla Kekesfalvaların evine davet edilir ve orada hem yeğen İlona' yla hem de Kekesfalva' nın kızı Edith ile tanışır. Zengin yemek menüsü Hofmiller' in başını döndürür. İçtiği kaliteli şarapların ve çalan müziğin etkisiyle masa başında bulunan kadınlarla uzun süre dans eder. Gecenin sonuna doğru ev sahibinin kızı Edith' le dans etmediğinin farkına varır ve Edith' i dansa davet eder.( İşte bu an çok önemlidir. Çünkü roman Edith ile Anton Hofmiller' in romanıdır.) Teğmenin görmediği, bilmediği ise Edith' in felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum oluşudur. Dans daveti alan ancak bu davete icabet edemeyecek olan Edith, teğmenin anlam veremediği bir şekilde ağır bir sinir krizi geçirir. Hofmiller, kızın felçli olduğunu öğrenice de, duyduğu utançla, haber vermeksizin evden kaçar gibi ayrılır. Romanda Hofmiller bu kaçışı şöyle değerlendirmektedir: "İşte her şeyi başlatan uğursuz hatam buydu. Aradan geçen uzun yıllardan sonra, talihsiz yazgımı başlatan bu saçma olayı sakin bir kafayla bugün yeniden düşününce, böylesi bir hataya düştüğüm için kendimi suçlamıyor, hatta tamamen suçsuz buluyorum.En akıllı, en deneyimli insanlar bile aynı "gafı" yapabilir, sakat bir kızı bilmeden dansa kaldırabilirler. ancak o zamanlar olayın ilk şoku içinde , kendimi yalnızca iflah olmaz bir beceriksiz olarak değil, kaba patavatsızın biri, bir suçlu olarak da görüyordum. Sanki suçsuz, zavallı bir çocuğu kırbaçlamıştım."  İşte bu suçluluk ve acıma duygusuyla Hofmiller , o gecenin sabahında Edith' e kocaman bir çiçek buketi gönderir, kendisini bağışlayacağını umarak. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan Edith, çiçeklere çok sevinir, teğmeni affeder. Hofmiller buna o kadar çok sevinir ki şöyle der: " Öylesine mutluluk doluydum ki, içimden şarkı söylemek, ya da herhangi bir çılgınlık yapmak geliyordu. Kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu." Artık, Hofmiller sık sık Kekesfalvaların evini ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler hem İlona hem de Edith' le aralarındaki ilişkiyi geliştirir ve üçünü birbirlerine yakınlaştırır. Öyleki, Hofmiller' in başlangıçta İlona' ya duyduğu ilgi, tutkulu heyecan, yerini başka bir şekilde olsa da zavallı sakat kıza bırakır; bir hastaya duyulan acıma duygusu ve şefkat duygusu. Daha çok genç olan Edith ise Hofmiller' in yakınlığından etkilenerek, umutsuzca ona aşık olur ve gururunu ayaklar altına alarak aşkını ona itiraf eder. Aslında Edith' in  bu tutkulu aşkını, Hofmiller' den başka evdeki herkes biliyordur. Kızına son derece düşkün olan Kekesfalva, kızının tüm kaprislerine katlanmakta birgün yürüyebileceğini ümit etmektedir. Bu nedenle Dr. Condor' a yüklü ödemeler yapmaktadır. Dr. Condor' dan kızının durumuyla ilgili net cevap alamayan Kekesfalva, doktorun bir yabancıya gerçeği söyleyebileceğini düşünerek, bu konuda Hofmiller' den yardım ister. Hofmiller, doktordan Edith' in iyileşemeyeceğini öğrenir, ama cevabı heyecanla bekleyen babanın perişan ve üzgün halini görünce zayıf yanı olan acıma duygusu baskın çıkar ve Kekesfalva' ya yalan söyleyerek hem babasını hem de kızını kandırır. Edith artık yalnız kendisi için değil, teğmen için de iyileşmek istemektedir. Yeni tedavi gibi gösterilerek, eski bir tedaviyi uygulamak için İsviçre' ye gitmeye ikna edilir Edith, doktoru ve Hofmiller tarafından. İyileşeceğinden güç alan Edith İsviçre' ye gitmeden önce bir oldu bittiyle Hofmiller' in parmağına nişan yüzüğünü geçirir, şahitlerin huzurunda. Hofmiller, malikaneden ayrılıp arkadaşlarının oturduğu bara uğradığında nişan duyulmuştur bile. Gerçeği kendisine sorduklarında nişan yüzüğü parmağında olduğu halde, nişanı inkar eder, arkadaşlarının kendisiyle alay edeceğini bildiği için.  Yaptığının bir süvari subayının şerefiyle bağdaşmadığını düşündüğünden, inkar konusunu albayla görüşür. Skandal çıkmasını istemeyen albay,  Hofmiller' i uzak bir garnizona gönderir. Hofmiller Edith' e hiçbir not yazmadan, telefon etmeden kasabadan ayrılır. Ancak Viyana' da aklı başına gelen Hofmiller, doktora her şeyi açıklayan uzun bir mektup yazar. Çünkü doktor evde değildir ve onun da trene yetişmesi gerekmektedir. Dr. Condor, daha önce Hofmilleri  Edith' in duygularına karşılık vermediği takdirde, onun intihar edebileceğini ve bunun da bir suç ve cinayet sayılacağını söylemiş ve  teğmeni uyarmıştır : "Acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır, ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman, öldürücü bir zehir olabilir.
Acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur, aksi takdirde inanın bana ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. Bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler.Eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni alt üst olurdu. Acımak tehlikeli, çok tehlikeli bir duygu.
..........................

Acımak-güzel bir duygu! Ama iki tür acıma duygusu vardır. Birincisi duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. Bu acıma duygusu, aynı acıyı hissetmekten çok, başkasının acısına karşı kendi ruhumuzun içgüdüsel bir savunmasıdır. Diğer tek gerçek acıma duygusu ise, duygusal olmayan, ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur."
(Duygusal ve zayıf olan acıma duygusunu yaşayan Hofmiller' dir. Diğer tek gerçek acıma duygusunu yaşayansa tedavide başarılı olamadığı için, görmeyen hastasıyla evlenen ve onun  yaşamını kolaylaştıran Dr. Condor' dur.)

Hofmiller' in nişanı inkar ettiğini ve kaçarcasına kasabadan ayrıldığını öğrenen Edith, bu aşağılanmaya dayanamayarak intihar eder. Kızının ölümüne dayanamayan babası Kekesfalva' da birkaç gün sonra ölür. Yaptıklarından pişmanlık duyan ve kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan Hofmiller, Edith' in intihar ettiği gün olan 29 Temmuz' da başlayan Dünya savaşına katılır. Cephede gösterdiği cesaret ve başarılar için 28 yaşında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu' nun önemli nişanlarından biri olan Maria Teresa Nişanı ile onurlandırılır. Savaş bitince Viyana' ya geri döner; aradan dört uzun yıl geçmiştir, olanlar unutulmuştur ve olayı bilenler de ölmüştür diye düşünerek. Kendisi savaşta çok ölüm görmüştür. Acı içinde kıvranarak ölümü bekleyen askerleri hatırlamış, Edith' in intiharından duyduğu suçluluk duygusu kaybolmuştur. Veya kendisi öyle sanmaktadır. Çünkü Viyana operasında Gluck' un Orpheus operasını dinlerken, karanlıkta yanına oturan Dr.Condor ve eşini gördüğünde birinci perde sonrası, onlar kendisini farketmeden çabucak operadan ayrılır ve şöyle der: " Ancak o kaçış bana bir gerçeği, hiç unutamayacağım bir gerçeği hatırlatmaya yetti: Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz! "

Ben romanı çok beğendim, bana çok şey kattı diyebilirim. Psikolojik roman okumayı seviyorsanız size iyi okumalar diliyorum.  :)

- Siyah punto ile yazılan satırlar, romandan alıntıdır.





23 Temmuz 2014 Çarşamba




TATİLDE  HUZURUN  ADRESİ : KAŞ (Antiphellos)




Tatilde Kaş' a gitmeye karar verdiğimde, on yıl önceki halini düşünüp bu süre içinde nasıl bir değişikliğe uğramış olabileceğini ve neyle  karşılaşacağımı bilmiyordum doğrusu. Ama tarihi ve doğal güzelliklerimizi hoyratça tahrip etme, bu güzellikleri daha fazla rant uğruna heba etme alışkanlığımız düşünüldüğünde, fazla bir hayal kırıklığı yaşamadım diyebilirim. Kaş' ta değişim gerçekleşmişti ama bu değişim olumlu yöndeydi; gökdelen misali oteller yapılmamıştı, otellere ait parsellenmiş plajlar yoktu. En önemlisi de sahil, leb-i derya yapılarla kapatılmamıştı şimdilik. Ancak bir dil gibi denize uzanmakta olan Çukurbağ Yarımadası için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim maalesef. Dilin üzerinde yükselen diken gibi beyaz beyaz evleri  görmek, dikenler  size batmasalar dahi canınızı yakıyor...

Eğer tatilinizi Bodrum, Çeşme gibi gece hayatı renkli, hareketli, eller havaya şeklinde geçirmeyi tercih ediyorsanız, bu yazıyı zahmet edip okumayın. İlginiz dışında kalacaktır çünkü. Ama huzur içinde, sakin, dingin  bir tatilse tercihiniz okumaya devam edin. 




Likya' nın önemli kentlerinden olan Kaş, Orta Likya' da eski Antiphellos kenti üzerinde kurulmuş. Sırtını batısında bulunan Akdağ' a ve doğusunda bulunan Bey Dağ' ına yaslamış olan Kaş, adeta yükseklerden denize bakmakta ve tam karşısında bulunan Meis adasına gözcülük etmektedir. Hani bir zamanlar St. Jean Şövalyelerinin koruduğu, buradaki kızıl kayalardan ötürü adaya verdikleri Chateau-Roux (Kızıl Şato) adıyla da bilinen Meis adasına.  Belki de Kaş arkasını dağlara yaslamanın verdiği güçle bugüne dek kimseye boyun eğmemiş, dimdik ayakta kalmış ve kentin gelişigüzel genişlemesine izin vermemiştir. Dağlara boyun eğdiremedikten sonra genişlemenin mümkün olamayacağını görmek beni mutlu etti ayrıca. Galiba olan Çukurbağ Yarımadası' na olacak. Dilin üzerinde yapılaşma için yer kalmayınca, umarım o güzelim denizi doldurup yer kazanılmaya çalışılmaz. Ne de olsa Yarımada' nın arkası güçlü değil, arkasında yüce dağlar yok!.

Kaş merkezde bulunan adı gibi her yanı pembe-mor begonvillerle çevrili otele yerleştiğimde, tertemiz, beyaz yatağın üzerine serpiştirilmiş  begonvilleri görmek kendimi özel hissetmeme neden oldu; küçük ama anlamı büyük ve hissettirdiği duygu yoğun olan bir jestti. Odanın penceresinden ve balkondan lacivert suları izlemek, gece Meis Adası' nın ışıklarına bakıp hayallere dalmak, uzaklara çok uzaklara gitmek bile insanı rahatlatıyor, daha denize bile girmeden. Kaş' ta bulunan otellerin neredeyse tümü oda kahvaltı hizmeti veriyor. Bu nedenledir ki, restoran sayısı oldukça fazla. Bence iyi de olmuş; hem oteller, hem restoran sahipleri hem de diğer esnaf kazanıyor. Tatilciler için de her şey dahil otellerdeki otele bağlı kalmak zorunluluğu olmadığından kendinizi daha bir özgür hissediyorsunuz. Balık yemek isteyenler için "Bahçe Balık" restoranı, ev yemekleri ve lezzetli zeytinyağlıları yemek isteyenler için de "Mama' s Kitchen" i önerebilirim. Ayrıca meydanda yediğim kumpir de harikaydı diyebilirim.

Genelde kayalık olması nedeniyle Kaş' ta plajların az olduğu düşünülür. Oysa, Kaş-Kalkan yolu üzerinde bulunan "Kaputaş Plajı" en güzel plajlarımızdan birisidir. Merkezde bulunan "Büyük Çakıl", "Küçük Çakıl" ve "Akçagerme" plajları da çok güzel. Küçük Çakıl' da kaynak suyu çıkması nedeniyle deniz suyu biraz soğuk. Üşenmezseniz eğer, her gün deniz dolmuşu yapan teknelerle Kaş' a 20 dakika uzaklıkta bulunan, benim çok çok beğendiğim, "Limanağzı Koyu" na da gidebilirsiniz. Koy akvaryum gibi, deniz suyu sıcak ve tertemiz. Bakınca rengarenk balık sürülerini, deniz taraklarını görebiliyorsunuz. Şezlongunuza uzanıp deniz dalgalarının muhteşem senfonisi eşliğinde kitabınızı okuyabilirsiniz, ya da kendinizi senfoniye kaptırıp kafanızı boşaltabilirsiniz. Keyif sizin...

Kaş' ın havasından da söz etmek gerek. Ege' nin serin sularıyla Akdeniz' in sıcak sularının kucaklaştığı yerde bulunan Kaş, hafif rüzgarlı ve Akdeniz' de bulunan diğer kentlere göre daha az nemli havasıyla insanı bunaltmıyor. Akşamlarının serin havasına ise doyum olmuyor. Şöyle de anlatabilirim havasını; güneş alerjisi olan dünyadaki şanslı insanlardan biri olduğumdan tatilimi en az hasarla tamamladım diyebilirim. En azından şimdilik kortizon iğnesi yaptırmam gerekmiyor. :) Yani diyeceğim o, ki Kaş' ta güneş bir başka ısıtıyor, aydınlatıyor, daha az yakıyor... Her güzelin bir kusuru olurmuş ya, tekneyle giderken martıların tekneyi izlemelerini görememem, çığlıklarını duyamamam da eğer kusur sayılırsa Kaş' ın kusuru denilebilir. Çünkü martılar yok. Bu da, Kaş' ın nazarlığı olsun, ne diyeyim?

Kitap okumayı seven biri olarak, kaldığım oteldeki hatırı sayılır sayıda kitapların bulunduğu kütüphanenin olması, gittiğim her  beach' te gördüğüm kitaplıklar beni oldukça şaşırttı. Bu durum Kaşlıların okumaya, gelişmeye verdikleri önem ve değerin göstergesi bence. Bundan dolayıdır ki, gerek kent merkezinde gerekse beach' lerde sizi göz ve sözle rahatsız edecek magandalara rastlamadım. Rahatsız edilmeden tatilinizi yapabiliyorsunuz kısacası.

Kaş' a gelip Kekova' ya gitmeden olmaz. Tekne ile gidip bu dünya harikası yeri görüp de batık şehre hayran kalmamak mümkün değil. İyi bir yüzücüyseniz, batıklar arasında yüzmenin yanı sıra tarihi de soluyabilirsiniz. Ayrıca Kaş trekking, dağcılık ve dalış için de ideal bir yer. Yamaç paraşütü yapıldığına da tanık oldum. Paraşüt inişleri için limandaki mendireklerden biri gündüz yayalara kapatılmış valilik kararıyla.

Kaldığım otel aile işletmesiydi  ve konuklarla yakından ilgileniyorlardı, Aslan Bey ve eşi Serap Hanım. Otelde kaldığım süre içinde kendimi evimde gibi hissettim. Kahvaltıda yediğim Adem' in yaptığı güzel keki de unutmamalıyım. Annemin kekini aratmıyordu doğrusu; görünüm ve tat olarak... Her şey çok güzeldi ve çok memnun kaldım. Seneye buluşmak üzere, bedenim ve ruhum dinlenmiş olarak, hem de huzur içinde evime döndüm: Evim evim, güzel evime...








Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. 

12 Temmuz 2014 Cumartesi




ADI: LATİFE




Bugün Latife Uşşaklıgil' in ölüm yıldönümü. Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım' ın yani. İngiliz basınında "Londra' da eğitim almış, kadın haklarının kararlı bir savunucusu olarak peçe takmayan Bayan Kemal" diye anılan bir eş...Bir kadın olarak, Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü oldukça ilginç bulmuşumdur. Ve hakkında yazılanları ilgiyle okumuşumdur. Yaşadığı dönemde, ileri görüşlülüğü, kadın haklarının kararlı savunuculuğunu yapması, özellikle yurt dışında tahsil görmesi (dönem düşünülecek olursa kızların okula gönderilmesi hayli zordu),mücadeleci yanıyla bence takdire şayan bir kişiliktir Latife Hanım.

Mustafa Kemal' le tanışma öyküsü, kendisinin ne kadar cesur ve kendine güveninin ne kadar yüksek olduğunun da öyküsüdür aslında. Öykü şöyle başlar:

Bir kadın...Bir erkek...
İzmir' in kurtulduğu ama yangın yerine döndüğü günlerde karşılaşırlar...Kadın, İzmir' li tacirlerden Uşşakizade Muammer Bey' in Sorbon' da hukuk eğitimi görmüş kızı, pek çok dili iyi derecede bilen Latife...Erkekse, ahir ömrü cephelerde geçmiş savaş yorgunu bir başkumandan, Mustafa Kemal...Kadın, kumandanlık karargahına varabilmek için kalabalığı yara yara ilerlemektedir... 
Ve nihayet kapıdan seslenir odaya..."Sizi ve karargahınızı Göztepe' deki konağımızda ağırlamaktan şeref duyarım Paşam". Şaşırmıştır Mustafa Kemal...Kısa bir sohbet sonrasında cüretkar, zeki, bilgili ve farklı bulduğu bu genç kadından gelen teklifi kabul edecektir.Artık kumandanlık karargahı, İzmir göztepe' deki Uşşaki Köşkü' ndedir. Latife Hanım, 20 gün boyunca koca bir yurdun kurtuluş ve kuruluş günlerine dair pek çok kararların alınacağı Köşk' te işleri çekip çevirecek, çeviriler yapacak, ültimatomları kaleme alacaktır.Ve kelimenin tam anlamıyla Mustafa Kemal' in özel kalemi, kısa bir zaman sonra kanının kaynayacağı ve "çocuk", "bizim yaver","Latif" diye sesleneceği kadın olacaktır. Paşa' nın bir başına kaldığı anlarda, bir şeyler var onda, evet evet, farklı bir durum var dediği, etkilendiği bir kadın...Kimi zaman gece yarılarına değin süren bahçe sofralarında hayattan, sınır ötesinden, bilgi ve belgeden konuşup sohbetinin bitmesini hiç istemediği...Ve geçen o günler boyunca, cüretkar, hazırcevap, fütursuz ama akıllı, zarif, entelektüel olarak hatırlayacağı bir kadın...

Ve 29 Ocak 1923' te, Uşşakizade Köşkü' nün bahçesinde, İzmir Müftüsü' nün yarı Avrupai, yarı İslami kıydığı bir nikahla ve 10 dirhem gümüş karşılığı evlendiği gelin...Ama daha evliliğinin ilk günlerinde "Paşa" sını kimseyle, hatta memleket meselelerinin tartışıldığı toplantılarla dahi paylaşmayan...Köşk' e geç gelmelere, yalnız bırakılmış zamanlara, kendisinin dahil olmadığı tempolu toplantılara öfkesini en sert biçimde dile getirmekten çekinmeyen, bazen de kalabalıklar önünde "Kemal" diye yüksek sesle haykırıp yine öfkesini sürdüren kızgın bir eş...

Ve Gazi' nin Fikriye' sine kıskançlığını dibine kadar gösteren bir Çankaya otoritesi...O Fikriye ki yine bir başka zaman, bir fayton kiralayıp Köşk' e gelmek istediğinde içeri alınmayan, o hüzün ve kırıklıkla kapıda kendisini bekleyen faytona yeniden binip bir el silah sesi sonrasında kanlar içinde yığılan, " Ankara' da bir intihar" başlıklı bir gazete haberine konu olan maktul...

Evet, Latife Uşşaklıgil' in Mustafa Kemal' le 1000 gün süren gelgitleri, coşkuları, ayrılıkları, gayrılıkları, destekleyenleri, köstekleyenleri, yanında yer alanları, almayanları, ısınamayanları ya da ısınanlarıyla gelip geçen izdivacı sonrasında, Ağustos 1925' te evliliği son bulur...Aslında tek taraflı bir boşanmadır bu. Yine sert geçen bir tartışmanın sonrasında, Mustafa Kemal yaverlerine emreder, " Hanımefendinin kendine yakışır biçimde İzmir' e gönderilmesini sağlayın!" Bir zaman sonra da Anadolu Ajansı' ndan, resmen boşandıklarına dair bir haber geçilir. Hem de Hükümet bildirisiyle...Artık Paşa' sıyla hiçbir zaman karşılaşmayacak, görüşemeyecektir.

Latife Uşşaklıgil, bir yakın arkadaşına yazdığı mektuptaki ifadesine göre, felaketzede, yalnız bir kadındır artık. Ciddi hastalıklar yaşar. Büyük ve şiddetli bir şokun içinde harap olmuştur. Kalabalıklardan uzak durur, çalışma odasına kapanır, günlük gazeteleri önüne serer ve memlekete, Devlet Başkanı' na ilişkin haberleri izler bir bir...Bir zamanlar refakat ettiği yurt gezilerini, tanık olduğu Ankara toplantılarını hatırlayarak tabii...

Geçirdiği ağır zatürre nedeniyle Ata' nın ölümü ve sonrasında ne Dolmabahçe' de, ne Anıtkabir' de bulunur...

Fakat...Çok sonra anlaşılacaktır ki...Evine gelen genç bir hanıma, Jale Tulga' ya bir ricada bulunacaktır. "Ankara' da bir çiçekçiden bir tek kırmızı gül al lütfen, ama bir tek. Onu anıtkabir' e götür ve Mustafa Kemal' in ayak ucuna yere bırak. Kimden geldiğini anlar O, sen yine de...Bunu Latife gönderdi diye söyle."

Evet, o genç hanım tabii ki o iyiliği yapacaktır. Latife Hanım, Harbiye Orduevi' nin tam karşısında Safir Apartmanı' nın sekizinci katında pencereden baktığında Gazi' nin heykelini görerek ve gazetecilerin ısrarlarına rağmen onlara evliliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmayarak, derin bir sessizlik içinde sırlar odasında 50 yıl geçirmiştir.

13 Temmuz 1975...Gazetelerde o gün, "Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım öldü" diye bir haber çıkar. Bir de ailesi tarafından verilen bir ilan...


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri. DenizKültür Yayınları.

Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü merak edenler, İpek Çalışlar' ın Latife Hanım Kitabına başvurabilirler. Ben kitabı çok beğenerek okumuştum...

Görsel, tr. wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





3 Temmuz 2014 Perşembe




MUTLU  PRENS




Nerede bir heykel görsem veya değişimin gerçekleştiği ülkelerde boynuna ip takılarak yıkılan, yerde sürüklenen heykelleri izlesem TV' de, "Mutlu Prens" hikayesi gelir oturur gözlerimin önüne. 19. yüzyıl İngilteresi' nde (Viktorya Çağı) yaşamış olan Oscar Wilde' ın belki de en tanınmış masalıdır Mutlu Prens. Oscar Wilde, sevgi ve dostluk üzerine masallar yazmış, yazdığı kitaplar, savunduğu düşünceler ve sürdürdüğü hayat tarzıyla yetişkinler dünyasının şimşeklerini üzerine çekmiş, onların dünyasından çocuklar için yazdığı masallarla kaçmıştı.

Oscar Wild, "Mutlu Prens" adlı öyküsünde, kentin meydanındaki uzun bir sütunun üstüne konulan prens heykelinin bir kırlangıçla olan öyküsünü anlatır. Göç zamanı arkadaşları Mısır' a giderken geride kalan kırlangıç, bir gece prens heykelinin ayaklarının arasına konar. Tam uyuyacakken başına düşen damlayla irkilir. Gökyüzünde tek bir bulut yoktur yağmur yağdıracak ama üstüne art arda damlalar düşmeye devam eder. Heykelin ağladığını anlayan kırlangıç, "Kimsin sen" sorusuna "Ben mutlu prensim" cevabını alınca daha da şaşırır: "O zaman neden ağlıyorsun?"
"Ben canlıyken ve yüreğim insan yüreğiyken, diye cevap verdi heykel, gözyaşlarının ne işe yaradığını bilmezdim. Sanssouci sarayında yaşardım. Gündüzleri arkadaşlarımla bahçede oyun oynardım, akşamsa Büyük Salon' da dansın başını çekerdim. Bahçenin etrafında çok gösterişli bir duvar vardı, fakat hiçbir zaman o duvarın gerisinde ne olduğunu merak etmedim, çevremdeki her şey o kadar güzeldi ki. Saraydakiler bana Mutlu Prens derdi, eğer zevk ve sefa mutluluksa gerçekten de mutluydum. Böylece yaşadım ve böylece öldüm. Artık ölüyüm ve beni buraya öyle yükseğe koydular ki şehrimin tüm çirkinliğini ve sefaletini görebiliyorum. Kalbim kurşundan olmasına karşın, ağlamaktan kendimi alamıyorum" diye yanıt verdi heykel.

Kırlangıç kışın bastırmasına aldırmadan, ondan yardım isteyen heykele yardımcı olmak için onun isteğiyle heykelin kılıcında ve gözlerinde bulunan yakut ve safirleri muhtaç olan ailelere taşıdı. Kırlangıç uçarak gözlem yapıyor, sonra da gördüklerini heykele aktarıyordu. "Değerli altınla kaplıyım" dedi Prens, onu tabaka tabaka söküp çıkar ve fakir halkıma ver; hayatta olanlar, daima altının onlara mutluluk getirebileceğini düşünürler."

Tabaka tabaka ayırdı altını kırlangıç, ta ki Mutlu Prens tamamen donuk ve gri hale gelene kadar.Altını tabaka tabaka fakirlere götürdü ve çocukların yüzlerine renk geldi, güldüler, sokakta oyunlar oynadılar." Artık ekmeğimiz var! " diye bağırışıyorlardı.

Derken kar yağdı ve ardından don geldi. Mısır' a gidemeyen kırlangıç, heykelin ayaklarının dibinde öldü. O anda heykelin içinden de sanki bir şey kırılmış gibi bir çatırtı sesi geldi. İşin gerçeği kurşundan kalp şiddetli dona dayanamayıp ikiye ayrılmıştı.

Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri şehrin meydanında yürürlerken Mutlu Prens' in yıpranmış heykelini gördüler ve dilenciye benzettikleri heykeli kaldırmaya karar verdiler.

Böylece Mutlu prensin heykelini aşağı indirdiler ve sonra heykeli bir fırında erittiler. Belediye Başkanı elde edilen metalle ne yapılacağına karar vermek için bir toplantı düzenledi, "elbette bir başka heykel yaptırmalıyız" dedi, " bu da benim heykelim olmalı."
"Benim heykelim olmalı," dedi her bir Belediye Meclis Üyesi ve kavgaya tutuştular. En son haber aldığımda hala kavga ediyorlardı."  (Oscar Wilde- Mutlu Prens Çeviren: Zeynep Çelik)

Şimdi, okuduğunuz bu masala çocuk masalı diyebilir misiniz? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü masal yetişkinler dünyasını, sevgisiz bir hayatın çirkinliğini, insanların kibir ve bencilliğini, ölümü pahasına insanlara yardım etmeyi kabullenen kırlangıcı anlatıyor. Dahası, heykelinin dikilmesini kendine hak gören insanların çıkarları söz konusu olduğunda nasıl kavgaya tutuştuklarını ve hadsizliklerini ortaya koyuyor."







1 Temmuz 2014 Salı




TARAF TUTMAK  YA DA  TARAF TUTMAMAK





Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, duygu, düşünce ve inancımızı açıklamaktan veya birileriyle paylaşmaktan korkar olduk. Sanal alemde yapılan paylaşımlarla korkunun üstesinden gelinmeye çalışılsa da bu paylaşım, yüz yüze iletişimle aynı şey değil. Çünkü sanal alemde yapılan paylaşımlar, aynada kendi görüntüne dokunmak gibi. Ama böyle bile olsa insanlar herhangi bir konuda taraflarını belli ederek özgürce paylaşımda bulunabiliyorlar. Bu da bir şey bence.

İnsan, taraf tutmalı mı veya tuttuğu tarafı açıklamalı mı?Evet açıklamalı diye düşünüyorum. Çünkü Graham Green' in (Sessiz Amerikalı) ; "İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır." sözüne katılıyorum. Ve Dante Alighieri' nin epik şiiri "İlahi komedya" da betimlediği cehennemle (yeraltı dünyası) ilgili olarak söylediği; "Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır ." sözü "tarafsızları" neyin beklediği konusunda uyarı gibidir.

Çocukluğumda, anneannemden dinlediğim ve hiç unutamadığım bir hikaye var ki, hikayenin etkisiyle, yaşamım boyunca hiçbir şeye kayıtsız kalamadım ve tarafsız olamadım. Çünkü,  çocuk kalbimle hikayedeki karıncanın verdiği dersi çok iyi anlamıştım. Ve o hikayeyi paylaşmak istiyorum:

"İbrahim Peygamberi atmak için büyük bir ateş yakılmıştı. Bu esnada bir karınca su taşıyordu. Yolda giderken karşılaştığı karıncalar nereye gittiğini sorarlar. Karınca, "Hz. İbrahim' i atacakları ateşi söndürmek için su taşıyorum" diye cevap verir.

Soruyu soran karıncalar gülerler; "Senin götürdüğün su, o kocaman ateşi söndürmeye yetmez ki derler."

"Olsun der karınca, ben de biliyorum yetmeyeceğini; ama hiç olmazsa safım belli olsun..."

Karınca bile minicik cüssesiyle su taşıyarak safını belli ederken, siz tarafsız kalıp kalmamakta hala kararsız mısınız?


Görsel, Wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.