6 Ocak 2013 Pazar




GYGES'İN YÜZÜĞÜ SİZDE OLSAYDI!



Evrende, insan ömrünün kısalığı düşünüldüğünde, bir yılın insan için önemli bir zaman dilimi olduğunu söyleyebiliriz. Kimisi bunu fark eder dolu dolu yaşamayı seçer, kimisi bilmemezlikten gelir, kendini hayatın akışına bırakır.
İşte, bir yıl daha geçip gitti, yaşayanların ömründen.Her yılın ardından yılın muhasebesini yaparım; yaptıklarımı, yapamadıklarımı, eğrilerimi, doğrularımı sıralar, yeni yılda neler yapabileceklerimi düşünürüm. Geçmişte ki yanlışlarımı sorgularken, bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verebilmenin zorluğunu yaşarım: Neye göre, kime göre yanlış veya doğru? Ve aklıma "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" gelir. Platon' un "Cumhuriyet" adlı eserinde; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan efsane.
Efsaneye göre:" Bir çoban, tesadüfen sahibine istendiğinde görünmezlik sağlayan sihirli bir yüzük bulur. Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabiliyor, her yere girebiliyor, istediği, canının çektiği her şeyi alabiliyor, istediği kişileri öldürebiliyormuş. Bu gücün ona verdiği tüm imkanları kullanıp büyük bir servet edinir ve kraliçeyi baştan çıkarır, kralı öldürür ve ülkenin tek hakimi olur." Bütün bunları elde etmek için, yüzüğün sihrinden yararlanmış, istediği zaman görünmez olmuş, tüm yaptıkları(kralı öldürmek dahil) yanına kalmış ve sonuçta kral olmuştur. 
Bir düşünün; bu yüzüğe sahip olma imkanınız olsaydı, çobanın yaptığını yapar mıydınız yoksa yapmaz mıydınız? Cevabınız "evet" ise çobanın yaptığını doğru, "hayır" ise çobanın yaptığını yanlış buluyorsunuz. Size hayır cevabını verdiren kendi ahlaki değerleriniz mi, yoksa toplum ne der korkusu mu? Yani bir nevi toplumsal baskı mı? Aslında insan doğasında var olan hırs, daha fazlasını isteme arzusu bu soruya evet demeyi gerektirir, aksi ise ahlaklı, erdemli olmayı.Siz hangisini seçerdiniz? 
Ben, insanların, bireysel eylemlerini cezalandırılmaktan korktukları için değil, taşıdıkları sorumluluğun bilincinde yanlış oldukları için yapmamalarını yeğlerim. Bu benim doğrum. Ama benim doğrum başkalarının yanlışı olabilir. O zaman, doğru ve yanlışı nasıl ayırdedebiliriz? Cevabı Farabi' nin sözünde bulabiliriz: "Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz."
Dip Not: "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" hikayesi Lou Marinoff' un" Prozac' ı Bırak Platon' a Bak" kitabından alınmıştır.



4 Ocak 2013 Cuma




MÜSTEHCEN  VE  SAKINCALI  KİTAPLAR

03.01.2013 tarihli bir gazetede okudum. Bazı Milli Eğitim Komisyonları; "Şeker Portakalı" kitabını müstehcen, "Fareler ve İnsanlar" kitabını da sakıncalı bulmuşlar!

Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vascencelos' un yazdığı Şeker Portakalında; fakir bir aile çocuğu olan Zeze' nin yaşadıkları anlatılır. Acı veren bir çok olay yaşayan Zeze, olgunlaşma sürecinde hayatı öğrenir, sevgisiz bir hayatın hiçbir anlamı olmayacağını da...

Kitap ilköğretim öğrencilerinin yaşına uygun olduğundan, öğretmenler tarafından okumaları önerilir. Çocuklar böylece yaşadıkları dünyanın sadece aile, çevre ve ülkelerinden ibaret olmadığını, kendileriyle aynı duygu ve düşünceleri taşıyan, hayatta aynı sıkıntıları, acıları, mutlulukları, sevinçleri yaşayan başkalarının da bulunduğunu öğrenirler. Dünyada başka ülkelerin, başka yaşamların da varlığından haberdar olurlar.Yani yaşadıkları dünyayı tanır ve onun bir parçası olduklarının bilincine varırlar.

Türk örf ve adetlerine aykırı, içinde argo ve küfür var diye kitabı müstehcen(açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız) olarak gören birinin şikayetini ciddiye alıp kitabı müstehcen kabul ederseniz; tüp bebek uygulamasını, poligamiyi, kültürler arası farklılıkları veya okuma yazma bilmeyen küçücük çocukların argo ve küfürlü konuşmalarını nasıl açıklarsınız? Bu nasıl bir düşünce tarzıdır ki, çocuklara hayatın sadece gülen, eğlenceli, tatlı yüzünü göstermek, çirkin, acı, kötü taraflarından güya onları korumak ister. Çocuklara hayatla nasıl başa çıkılması gerektiğini, zorluklarla nasıl mücadele edileceğini öğretmek istiyorsak , onları gerçek hayattan uzak tutarak başaramayız. Aksine, onları hayatla tanıştırarak; hayatı, hayatın içinde yaşayarak öğrenmelerine yardım ederek başarabiliriz. 

John Steinbeck' in Fareler ve İnsanlar kitabı; yalnız insanların hayatını, insan ilişkilerini, dostluğu anlatır.Özellikle ırk ayrımına dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Steinbeck, bu romanı Robert Burns' un bir şiirinde ki" İnsanlarla fareler hiçbir zaman hayallerini gerçekleştiremezler" mısrasından etkilenerek yazmış. Ve bu kitap komisyon tarafından sakıncalı bulunuyor. Demek isteniyor ki; bu kitaptan korkmalı, uzak durmalı, kitap okunduktan sonra olabileceği düşünülen kötülüklere karşı önlemler alınmalı, okuyanları koruyup, esirgemeli ve gözetmeli.Sakıncalının, sakınmanın anlamı budur kısaca.Kimi, kimden ve neden sakınıyoruz? Biz sakıncalı bulurken Avrupalı ne yapmış? 2006' da düzenlenen 4. Berlin Bienali' nin teması;" Fareler ve İnsanlar" dan feyiz alınarak; arkadaşlık, aşk, nefret, şiddet gibi hayatın temel gerçekleri üzerine kurgulanmış. Kitap, hayatla buluşmuş, bienalde sergilenen hayatın kendisi olmuş.

Bizse, kitapları terbiye etmeye çalışıyoruz.  Okumayı sevmediğimiz, aydınlanmayı istemediğimiz için, dünyadaki kötülüklerin, ahlaksızlığın v.s. kaynağı ve sebebi olarak kitapları görüyoruz. Bilmiyoruz ki  kitaplar kötü değildir; onu kötü gören gözler ve içeriğini algılayamayan  zihinlerdir. Bu zihinler "Zarfa değil, mazrufa bakmak"gerektiğini bir öğrenebilseler, kitaplar mahkûmiyetten kurtulacaklardır.


3 Ocak 2013 Perşembe




KEHRİBAR  ODA




Kehribar bir zamanlar diplomatik hediye olarak verilirdi. Kehribara en ünlü örnek, 1716' da Prusya Kralı Frederick William tarafından Rus Büyük Peter' e verilen armağandır.O zaman bundan pek söz edilmese de iki yüzyıl sonra bu değerli hediye ortadan kaybolunca tarihte adından en çok söz ettiren hediye oldu. Garip olan şudur ki bu bir mücevher değil, değişik bir duvar kağıdıydı; ya da Kehribar Oda denen şeydi.

1699' da Prusya Seçici Prensi Frederick III, sarayının mahzenlerinde Germen Şövalyeleri tarafından bırakılmış tonlarca kehribar olduğunu öğrenince bir odanın duvarlarını "Baltık Altını" denen kehribarla kaplanmasını istedi. Frederick, ölünce  oğlu Frederick William, babasının kehribar odasını hiç sevmediğinden, kaplamaları söktürüp depoya koydurtttu. Daha sonra Frederick William, güttüğü siyaset gereği, kehribarlı panelleri Büyük Peter' e verdi. O dönemde kehribar altından on iki kat daha pahalıydı ve ayrıca bu hediyenin gizli bir mesajı da vardı: Rusya' nın imrendiği Baltık bölgesinin hala Prusya kontrolünde olduğu hatırlatılıyordu. Çar kehribarları alınca"Güzel hediye" dedi ve bunun karşılığında Frederick William' a, Prusya ordusu için hepsi de iki metrenin üzerinde boyları olan elli beş Rus askeri gönderdi, onun bundan hoşlanacağını biliyordu.

Kırk yıl sonra kızı İmparotoriçe Elizabeth" Kehribar Oda" yı hatırladı. Yıllarca uğraştılar, çok para harcandı. İtalya, Rusya ve Prusya' dan düzinelerce usta gelip çalıştı ama sonunda kaplamalar Çar' ın St. Petesburg yakınındaki Yaz Sarayında bir odaya döşendi ve burası büyük gömme ayakları, kapıları ve yaldızlı aynaları ile Kral Menelaus' un Eski Yunanistan' daki sarayının barok bir benzeri oldu. Burası artık ünlü "Kehribar Oda" idi ve dünyanın en lüks ve pahalı odası oldu.



Naziler İkinci  Dünya Savaşında Leningrad' ı hiçbir zaman tam olarak işgal edemediler ama çevre bölgeleri  ve o zaman müze olan Yaz Sarayını ele geçirdiler. Müze çalışanları kehribarları geçici kaplamalar altında saklamaya çalıştılar ama Almanlar kehribar kaplamaları bularak söktüler ve şimdiki Kalingrad' da bulunan Könisberg Şatosuna götürdüler. Müttefik bombardımanından korunmak için sandıklandığı Ağustos 1944 ve şatonun Kızıl Ordu eline geçtiği Nisan 1945 arasında Kehribar Oda ortadan kayboldu. O zamandan beri Doğu Alman Stasi teşkilatı ve KGB de dahil olmak üzere pek çok insan onu madenlerde, gemi enkazlarında, kiliselerde ve yeraltı mahzenlerinde aradı. Bazı kişilerin bu yüzden işkence gördüğü ve öldürüldüğü söylendi.

İki İngiliz araştırmacı gazeteci Catherine Scott- Clark veAdrian Levy üç yıl süreyle Rusya, Polonya, Almanya ve daha başka yerlerde ipuçlarını değerlendirerek Kehribar Odayı aradılar. Ve daha sonra yazdıkları Kehribar Oda adlı kitaplarında bu odanın artık var olmadığını açıkladılar; odanın kehribar duvar kaplamaları belkide 1945' teki Königsberg yangınında yanmıştı. Eğer yandıysa o kehribarlar müthiş alevler oluşturmuştur.
..............
Bu oda bir zamanlar krallar, çarlar ve imparatoriçelere aitti, şimdi ise iki totaliter rejim arasında ve birçok cinayetten sonra esrarengiz bir şekilde kaybolmuştur.

Ruslar 1978' de kehribar kaplamaları geri alamayacaklarını anlayınca başka bir yol seçtiler. Yabancı sponsorların yeni bir Kehribar Oda maliyeti olan sekiz milyon doları ödeyeceklerini söyleyince , yapımı yirmi beş yıl süren ve altı ton kehribarın kullanıldığı Kehribar Oda Mayıs 2003' te Başkan Vladimir Putin tarafından kırktan fazla dünya lideri önünde açıldı. Çoğu bunun çok güzel olduğunu söylese de sessiz eleştiriler de vardı; kehribarın büyük bir kısmı Yantarny Müzesindeki ayı bibloları gibi basınç altında işlenmişti. Bu sanat mıydı, yoksa Disney oyunu mu?
Belki de her ikisiydi; Kehribar Oda hiçbir zaman basit bir güzellik kutlaması olmadı. Frederick kral olarak otoritesini kanıtlamak için istedi onu; oğlu Frederick William ise Baltık' ta kimin söz sahibi olduğunu göstermek için kullandı onu. Soğuk Savaş döneminde Ruslar onu tekrar yapmaya kalktıklarında Sovyet gücünü kanıtlamak istiyorlardı, ama Putin onu 2003' te açtığında oda artık yeni Rusya için bir PR( halkla ilişkiler) gösterisi oldu.

 Victoria Finlay -  "Mücevherlerin Gizli Tarihi"

İki fotoğraf tarafımdan kehribar odada çekilmiştir.




1 Ocak 2013 Salı




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
 
 
1-Pürüzlü inciye barok dendiğini, 17.yüzyılda yeni ve coşkulu bir mimari tarzının doğduğunu ve bunu eleştirenlerin bu tarza "barok" adını verdiğini,
 
2-Bir zamanlar, İskoçya' nın pembe incileri, Cumbria' da Ennerdale siyah incileri ve İrlanda' nın beyaz incilerinin yüzyıllar boyunca tüm Avrupa' da satıldığını,bu çok güzel incilerin insanları savaşa sürüklediğini,( Sezar' ın inci tutkusu olmasaydı, belki de İngiltere Romalılarca alınmazdı.)
 
3-Güneş yılını, en son bulgulara oranla çok az bir sapmayla 365 gün, 5 saat, 46 dakika,24 saniye olarak hesaplayan ve Orta Çağ Batı dünyasında eserleri Latinceye çevrilen ilk Müslüman bilim adamının Battani(858-929) olduğunu,
 
4-Bugün kullandığımız takvim sisteminin Kopernik' in dünyanın ve gezegenlerin hareketi üzerine yaptığı çalışmalar sonucu şekillendiğini,
 
5-Ömer Hayyam' ın Rubai' lerinden; kapağı mücevherlerle kaplı  kopyalarından birinin 1912' de ünlü Titanic transatlantiği ile battığını, Fransız yazar Amin Maalouf' un "Semerkant" adlı kitabında bu konuyu işlediğini,
 
6-Ünlü Alman besteci Richard Wagner' in orijinal "Nibelungen Yüzüğü" librettosunu bir ithafla A. Schopenhauer' e gönderdiğini,
 
7-Bugünkü bilgisayar sistemi ve dijital elektroniğin temeli olan 2' lik sayı sistemini ve 0(sıfırı), Cebir kelimesini matematiğe kazandıran kişinin İslam bilgini Harizmi(780-850) olduğunu biliyor musunuz?


27 Aralık 2012 Perşembe




NİCOS  KAZANCAKİS' İN  MEZAR  TAŞINDA YAZANLAR
Nicos Kazancakis(1883-1957), Zorba, Günaha Son Çağrı, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa kitaplarının Yunanlı yazarı.İsa Peygamber ve Hristiyanlıkla ilgili yazdığı kitaplar nedeniyle kilise tarafından aforoz edildiği için mezarı, doğduğu yer olan Girit' teki Herakleion şehrinin eski surlarının dışında yer alır. Ölüsü bile dışlanır böylece.
Yazarla ilgili olarak ilgimi çeken; mezar taşında kendi seçtiği şu yazının yer almasıydı: " Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm."
Yaşayan, varolan bir insan hiçbir şey istemeden, hiçbir şeyden korkmadan özgür olamaz mı?  Diğer bir deyişle, istekler, arzular, kaygılar, acılar varken insan özgür değil midir? Bütün bunların tutsağı mıdır? Hayat,  insan için bir mahkûmiyet midir?

Bu soruların cevabı, yaşanmışlıklara bağlı olarak değişse de ve öznel olsa da; ben,  düşüncenin, isteğin ve iradenin olmadığı yerde özgürlüğün olmayacağını; fakat özgürlüğün olmadığı yerde düşünce, istek ve iradenin söz konusu olabileceğini söyleyen John Locke ' e katılıyor, düşüncemin, isteğimin ve irademin gücüyle  özgürlüğümün  farkına varıyorum...



26 Aralık 2012 Çarşamba




 SANATÇILAR

Güzel sanatların herhangi bir dalında hayal gücünü kullanarak özgün bir eser ortaya koyan, yaratan kişidir sanatçı. Yarattığı eser, sanatçının kendine özgüdür ve tekrarı yoktur.
Sanatçı yeteneklidir, dahi olarak nitelendirilenler de vardır. Bu yönleriyle sıradan insanlardan ayrılırlar. Arthur Schopenhauer, insanlar ile yetenekli insanlar arasındaki farkı şöyle ifade eder: "Yetenek başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir;  dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran bir nişancı."
Bizim ulaşamadığımız ya da göremediğimiz hedefleri vurdukları için sanatçılara hayranlık duyar, sever, birazda  kıskanırız. Bizden farklı olduklarını görür, hissederiz ama yine de onlardan bize örnek olmalarını, toplum kurallarına uymalarını bekleriz.    Oysa onlar, ilginçtirler ve  özgür ortamlarda yaratıcılıklarını hayata geçirebilirler. 
Ahmet Altan"Kristal Denizaltı"kitabında sanatçıların ilginç ve çok bilinmeyen yönlerini şöyle yazar: "Mozart' ın hayatını anlatan Amadeus piyesinde Mozart cırtlak sesiyle sarayın içinde kızları kovalarken kralla karşılaşır, üstünü başını biraz düzelttikten sonra şöyle der kendisine şaşkınlıkla bakan krala: 'Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.'
Wagner' in hayatını anlatan bir belgeselde, müzik anlayışını temellerinden sarsan bu tuhaf dahinin karısı Cosima' yla ilişkileri için sunucunun söylediği sözü unutmak pek kolay değildir: 'Wagner' le Cosima çok iyi anlaşıyorlardı, Cosima, Wagner' i seviyordu, Wagner de Wagner' i seviyordu.' 
En saygıdeğer olanlardan biri Victor Hugo' dur; onun da, özellikle yazarken azgınlaşan cinsel iştahını bastırabilmek için karısı, metresi, hizmetçisiyle art arda seviştiği söylenir; en saygıdeğerlerinin hayatı bile sizin kalıplarınıza uymaz. 
Ama birkaç defa adam vuran Villon' u katil diye, Genet' yi hırsız diye, Defoe' yi sahtekar diye,Dostoyevski' yi kumarbaz diye, Balzac' ı dolandırıcı diye, Pound' u hain diye, Baudelaire' i kokainman diye, Poe' yu alkolik diye, Marlow' u jurnalci diye, Ehrenburg' u casus diye, Michelangelo' yu bencil diye, Hamsun' u faşist diye, Henry Miller' i karısını sattı diye sanat dünyasında dışlayıp onları tarihin paryaları diye lanetlemeye kalkışırsanız, onların değil sizin hayatınız eksilir.
Onların kişilikleri saygıdeğer değildir belki, ama insanlık onların eserleri sayesinde saygıdeğer olmuştur."
Sanatçılar, bizlerden biri ama bizim gibi değiller... Zaten bu yüzden sevmiyor muyuz onları?


23 Aralık 2012 Pazar





FETİH  1453 (KERKAPORTA  KAPISI)

Başlığa bakıp İstanbul' un fethini anlatan filmi yazacağım anlaşılmasın. Filmi izlemedim. Ben, çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmet' in ve fethin yabancı gözüyle nasıl görüldüğüne dikkat çekmek istiyorum sadece.

Stefan Zweig' in "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar"kitabında yazdığı On İki Tarihsel Minyatür arasında Fatih Sultan Mehmet' e yer vermesini ve İstanbul' un fethinin küçük bir kapı sayesinde nasıl gerçekleştiğini anlatmasını yazacağım.
Kitapta, 21 yaşındaki Manisa Sancak Beyi Mehmet' in zeki olduğu kadar hırslı, hırçın, şöhret düşkünü olduğu belirtildikten sonra,  tahta çıkan şehzadenin Bizans' ı dehşete düşürdüğünü yazıyor. Çünkü Bizanslılar, yüzlerce casusu aracılığı ile bilmektedirler ki utku ihtirasıyla yanıp tutuşan bu genç adam, dünyanın bir zaman ki başkenti İstanbul' u ele geçirmek için ant içmiştir. Yeni padişahın askeri ve politik konulardaki engin bir bilgi birikimi ve yeteneği olduğunu Bizanslılar çok iyi bilseler de Mehmet' in hem dindar, hem de acımasız, hırslı ve gaddar, yaman bir asker ve başarılı bir diplomat olduğunda hemfikirdirler.

Bizans İmparatoru Konstantin, tehlikeyi gördüğünde İtalya' ya, Papa' ya, Venedik' e, Cenova' ya peş peşe elçiler göndererek asker ve donanma istiyor. Fakat Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında var olan derin inanç ayrılığı, Roma ve Venedik' in duraksamasına neden oluyor.

Kuşatma başladığında dev toplar Bizans surlarını dövüyor, bir taraftan da donanma karadan yürütülüyor. İmparator' un kendisi surlara gelerek, halkına moral veriyor. Kitapta "İşte tam bu sırada, insanlık tarihinde zaman zaman karşılaşılan gizemli anlardan birine, çok acıklı bir olaya tanık oluyor ve bu olay, Bizans' ın yazgısını kesin olarak belirliyor.

Hiç akla gelmeyen, çok tuhaf bir şey olmuştur. Dış surlarda açılan ve asıl saldırı yerinin hemen yanında bulunan bir gedikten, içeriye birkaç Türk askeri sokuluyor. Bunlar iç surlardan içeriye girmeyi göze alamıyorlar. Fakat iki sur arasında şaşkın şaşkın dolaşarak çevreyi seyrederlerken, Kerkaporta denilen küçük bir kapının, anlaşılmaz bir tedbirsizlik yüzünden açık kalmış olduğunu görüyorlar. Aslında bu, büyük kapıların henüz açılmadığı saatlerde ve barışta yayalara ayrılmış bir sürü küçük kapıdan biridir. Askeri bakımdan hiçbir önemi bulunmadığı için de, varlığı son gecenin büyük telaşı içinde unutulmuş olmalıydı"diye yazıyor. Sonrası malum; yeniçeriler içeriye giriyorlar ve halk "kent ele geçirildi" feryadı ile bütün direncini kaybediyor. İmparator Konstantin çatışmada ölüyor. Ancak ertesi gün, ceset yığınları arasında, altın kartallarla işlenmiş bir çift erguvan renkli ayakkabının fark edilmesiyle, son Doğu Roma İmparatoru' nun öldüğü anlaşılıyor. 

Stefan Zweig,"işte bir toz zerreciği kadar küçücük bir rastlantı, herkesin unuttuğu kapı Kerkaporta, dünya tarihinin akışını kesin bir biçimde değiştirmiştir" diye yazıyor.

Tarihe bakmak; hangi tarafta ve nerede bulunduğunuzla ilgili olarak değişebiliyor: Bizim için, zor kuşatma ve askeri dehanın sonucu fethedilen İstanbul, bir başkası için açık unutulan küçük bir kapı nedeniyle kaybedilmiş oluyor.


20 Aralık 2012 Perşembe




KİTAPLAR  YAKILIYOR
Buyurunca Hitler Hazretleri
Zararlı fikirlerle dolu kitapların yakılmasını
Halkın önünde, alanlarda,
Öküzler odun yığınlarına araba araba kitap taşıdı.
Gözden düşmüş şairlerden biri,
Hem de en iyilerinden biri,
Şöyle bir göz gezdirdi yakılacak listesine,
Gitti aklı başından:
Unutulmuştu kendi adı.
Hemen seğirtti çalışma odasına,
Sanki öfkesinden kanatlanmıştı.
O saat bir mektup karaladı zorbalara:
'Benimkileri de yakın!', Benimkileri de!
Yapamazsınız bana bu kötülüğü,
Kenarda bırakamazsınız beni!
Ben de hep gerçeği söylemedim mi kitaplarımda?
Neden davranırsınız bana yalancıymışım gibi?
Yakın benimkileride!
Bertolt Brecht
Alman şair Heinrich Heine "Kitapların yakıldığı bir yerde, sonunda insanlar da yakılır."demiş, bu sözden yaklaşık yetmiş yıl sonra Naziler, 10 Mayıs 1933' te Berlin Humboldt Üniversitesinin önündeki meydanda yirmibin "şüpheli"kitabı yakmıştır.Bu olayı yetmişbin kişi izlemiş ve radyodan naklen yayınlanmıştır.(Newsweek 15 Mart 2009)

Kitap yakma olayından sonra da Naziler Yahudileri fırınlarda yakmışlardır.Kitap yakanlar, insanları da yakmışlardır gerçekten.



16 Aralık 2012 Pazar




21 ARALIK: KIYAMET  KOPACAK MI?


Maya takviminin yorumlanışına göre evet. Kimdir Mayalar ve 21 Aralık 2012' de dünyanın sonunun geleceğini nasıl bilebilirler?
Meksika ve Orta Amerika' daki yağmur ormanlarında(yaklaşık M.Ö 600-M.S 900)yıllarında yaşamış, büyük şehirler kurarak Astronomi ve Matematik alanında çok gelişmiş bir uygarlıktır.Binlerce yıldır gizemi çözülemeyen Maya Uygarlığı, esrarını korumaya devam ediyor. Bilinmeyenden korkan insanoğlu, Mayaların  sırrına eremediğinden geliştirmiş oldukları takvime de  çeşitli   anlamlar yüklüyor doğal olarak.
 Bilinmeyenden korkmayan, bilmek ve anlamak için sorgulamayı, olgulara inanmayı tercih eden biri olarak, kehanetlere değil, bilime inanırım. Bu nedenle 21 Aralık bana kuzey yarımkürede yaşanacak olan en uzun geceyi hatırlatıyor: Dünya ekseni ile yörünge düzlemi arasındaki 66 derece 33 dakikalık açı nedeniyle yıl içinde gece ve gündüz uzunlukları sürekli değişir. 21 Aralık, kuzey yarımküre için kış dönümüdür ve  geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başlar. Bu tarihte en kısa gün ve en uzun gece yaşanır.Güney yarımkürede ise tam tersi.
Gelelim kıyamet kehanetine. Hatırlarsınız,2000 yılına girilmeden önce de 31 Aralık' ı 1 Ocak' a bağlayan gece bilgisayar sistemlerinin çökeceği, hayatın duracağı söylentisi yayılmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey, hayat kaldığı yerden devam etti.
Bilim ve teknoloji bu kadar ilerlemişken, Ay' a, bazı gezegenlere gidiş-geliş rutinleşmişken, gelişmiş teleskoplar dünyaya çarpması beklenen bir kuyruklu yıldız veya göktaşının gözükmediğini saptarken bu korku niye?
Sözlükte kıyamet günü, Dünyanın yok olacağı, ölülerin dirilip, ayağa kalkacağı zaman olarak tanımlanıyor. Diğer bir deyişle, uyanışın gerçekleşeceği zaman; radikal bir değişim, dönüşüm zamanı.
21 Aralık 2012 tarihinin dünya için bir değişim, dönüşüm günü olması, uyanışı simgelemesi, dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını hoyratça kullanan ülkelerin akıllarını başlarına toplaması için bir işaret olarak görüyor, en uzun geceyi karşılamaya hazırlanıyorum.

12 Aralık 2012 Çarşamba



BİR  TÜKETİM  MASALI

Bir varmış, bir yokmuş, çook eski zamanlarda Kaf Dağı' nın ardındaki bir ülkede güzel mi güzel meyveler, sebzeler yetiştirilir, büyük ve küçük baş hayvanlar beslenirmiş. Zamanı geldiğinde meyve ve sebzelerden reçel, pekmez, konserve, turşu v.s. yapılır, fazlası da pazarda satılırmış. Hayvanların eti ve yünü de değerlendirilir, yünlerinden kaliteli kumaşlar dokunurmuş el tezgahlarında. Tüketicilerde bu malları satın alırlarmış; böylece o ülkenin insanlarının paraları kendi ülkelerinde kalırmış. Yani halk yerli malı kullanırmış.

Yerli malı kullanımını teşvik etmek için; ilkokullarda Yerli Malı Haftası kutlanırmış, henüz çocukken tüketim kültürü edinsinler, tutumlu olmayı öğrensinler, har vurup harman savurmasınlar diye. Aşırı harcamalardan sakınsınlar, idareli davransınlar diye de zamane gençlerinin klişe dedikleri Atasözleriyle desteklerlermiş söylediklerini:" Ak akçe kara gün içindir. Sakla samanı gelir zamanı. Damlaya damlaya göl olur. Ayağını yorganına göre uzat."gibi. Sonraları bu haftayı kutlamak unutulmuş ya da unutturulmuş.

Gel zaman git zaman, bu ülkenin çiftçileri keyiflerinden! ekip biçmeyi azaltmışlar, hayvan beslemez olmuşlar.Dolayısıyla yerli malların fiyatları artmış. Kolayı var demişler ve kalitesiz, ucuz ithal malları pazara sürmüşler. Kalitenin bir önemi yokmuş, mallar ucuz ya kapanın elinde kalıyormuş. Mallar çoğalmış çoğalmasına ama o ülkenin insanlarının alım gücü düşmüş, nakit sıkıntısı baş göstermiş. Onun da kolayını bulmuşlar; ödeme gücü olsun olmasın her başvuranın eline bir kredi kartı tutuşturmuşlar. Al bu karttan kredi kullan diye. Halk da kartla yapılacak alışverişi bedava sanıp kendisine ait olmayan parayı harcamaya başlamış. Alışverişte nakit ödenmiyor ya, bir tüketim çılgınlığı başlamış ki sormayın...Derken, kartların limitleri dolmuş. Dolmuş ama kart sahiplerinin ödeyecek gücü yokmuş, ayakları yorganın dışından gözüküyormuş. Sonra ne mi olmuş? Evlere icralar gelmiş, aileler dağılmış, işyeri sahipleri iflas etmişler hatta yaşamına son verenler bile olmuş.

Baştakiler düşünmüşler, taşınmışlar günü nasıl kurtarabiliriz diye ancak tüketim çılgınlığını durduracak kalıcı önlemler almayı başaramamışlar, borç batağı daha da büyümüş. Ancak,  Kaf Dağı' nın ardındaki ülkenin insanları "buna da şükür, nefes alıyoruz ya" diyerek mutlu, mesut bir şekilde yaşamaya devam etmişler. 
  

Not: Masalda anlatılan ülkenin, bizim ülkemizle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Benzerlikler varsa eğer, tamamen tesadüfidir.




11 Aralık 2012 Salı




FREUD' UN  ÖLÜMÜ  VE  YAŞAMA  HAKKI
 
   
Doğa filozoflarından itibaren insanoğlu, hayatın anlamı var mı, varsa nedir sorularına cevap aramış durmuş, bulamamış olacak ki aramaya devam ediyor.
Hayatın anlamı olsun ya da olmasın, doğan her canlı yaşar ve ölür. İnsanın  diğer canlılardan farkı; öleceğini bilmesindedir. Arthur Schopenhauer " Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker.....Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi  ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da , olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi."diyerek insanın hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığına dikkat çeker.

Yeryüzündeki bütün dinler yaşama hakkının kutsallığını kabul eder ve canlı varlıkların bulundukları çevrenin her türlü zorluğu karşısında yaşayabilmek için verdikleri yaşama çabasına saygı gösterirler.Ayrıca ölüm cezası hariç, yaşama hakkı yasalarla da korunur.

Gün gelir, insan, çektiği acılara dayanamadığında, yaşama çabasından vazgeçmek ister. Çünkü çektiği acı, hayata  devam etmesini anlamsız kılar, o ana kadar anlamlı olan her şey anlamını yitirir. Çünkü acıya odaklıdır ve ondan kurtulmak ister. Bu istek, çok sevdiğiniz birinin isteğiyse ve  kendi iradesiyle yaşama hakkından vazgeçme isteğiyse ne yaparsınız?Acısına son vermesine yardımcı  olur musunuz? Yoksa, acı çekmesini  izler misiniz? Cevap vermek çok zor değil mi?

Sigmund Freud' un doktoru Max Schur, yazdığı Freud, Yaşamak ve Ölmek kitabında; sigaranın neden olduğu üst çene ve damak kanserinin Freud' un hayatını yavaş yavaş nasıl yiyip bitirdiğini anlatır.Doktor Schur, Freud' a zamanı geldiğinde ölmesine yardım edeceğine söz verir. Ve Freud, ona acısının büyük olduğunu, devam etmesinin bir anlamı olmayacağını söylediğinde, Dr. Schur ölümcül dozda morfin enjekte ederek Freud' un acısına son verir.

Psikoanalitik Kuram' ın kurucusu, Avusturya' lı nörolog Sigmund Freud, 83 yaşında kendi iradesiyle, başka bir doktorun yardımıyla yaşama hakkından vazgeçmeyi seçmiştir.(23 Eylül 1939)

"Ölüm bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir lütuftur."der Seneca.
Yani, ölümün kabulü, onu nasıl anlamlandırdığımıza bağlı olarak kolay ya da zor olur.


5 Aralık 2012 Çarşamba



MUHTEŞEM  SÜLEYMAN
Tarihi olayları, bugünkü konjonktüre göre değil, olayların geçtiği zaman ve yerdeki koşullara bakarak değerlendirebiliriz ancak.
Tarih kitapları incelendiğinde; genelde savaşlar ve bu savaşların sonucu imzalanan antlaşmalardan oluştuğu görülür. Tarihe bakarken, tarihi kayıt altına alanların subjektifliğini de (görüş ve duygularını) göz ardı edemeyiz. Oscar Wilde' nin deyişiyle: "Tarih kitabı adı altında, çocuklarımıza dünyanın cinayet takvimini öğretiyoruz." Tabii ki bu tartışılabilir, ama doğruluk payı yok mu? 
Tarihe yön veren şahsiyetlerle ilgili çok hassas davranmak normal olsa da, onların da bizim gibi birer insan olduğunu, kuvvet ve zaaflarının olabileceğini düşünmek istemiyor, unutuyoruz çoğu zaman. 
Batıda Muhteşem Süleyman, doğuda ise adaletli yönetimine atfen Kanuni Sultan Süleyman olarak tanınan I. Süleyman, 1520-1566 yılları arasında hüküm sürmüştür. Padişahlık yaptığı 16. yüzyılın muhteşem olup olmadığını tarihçilere bırakarak, Kanuni'nin imparatorluğu muhteşem yöneterek, Dünya'nın en kudretli devleti haline getirdiğini söyleyebiliriz. Tabii ki onun da bir insan olduğunu unutmadan.
Tarihi şahsiyetlerin yaşamları her zaman ilgi çektiğinden, haklarında romanlar yazılır, senaryolar üretilir. Bu romanlar ve senaryolar tarihi olaylara sadık kalınarak kurgulanırlar. Gerisi, yazarın veya senaristin hayal gücüne kalmıştır. Hayal gücü nasıl eleştirilebilir ki? Aslında tarihi şahsiyetleri okurlara, izleyicilere tanıttıkları ve sevdirdikleri için, onları desteklemek gerekir.
"Geçmişi öğrenen, geleceği belirler." der Konfüçyüs. Eğer, geleceği belirlemek istiyorsak; çocuklara, gençlere  tarihimizi öğretmenin yanı sıra tarihi olaylara at gözlüğü ile bakmamak gerektiğini de anlatmalı, eleştirel bakış açısı sunmalıyız.


28 Kasım 2012 Çarşamba




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
- 1240 yılında Arap rakamlarının Romen rakamlarının yerini aldığını,
- Postanın Fransa' da XI. Louis tarafından kurulduğunu,
- 1600 de İsviçrelilerin Ulusal Marşı bulduğunu, 1740 da Tanrı Kraliçeyi ya da Kralı korusunun, 1792 de de Marseillaise' in bestelendiğini,
- 1642 de Blaise Pascal' ın hesap makinesini bulduğunu,
- 1783 de havalanan ilk uçan balonun yolcularının; bir horoz, bir koyun ve bir ördek olduğunu,
- 1844 de Amerikalı ressam Morse' un telgrafı bulduğunu ve ilk mesaj olarak İncil' den bir alıntı olan" Tanrı neler yaptı! " yı ilettiğini,
- 1867 de Alfred Nobel' in dinamiti bulduğunu, insanları öldürdüğünü görünce, insanlığın yararına çalışanları ödüllendirmek için Nobel Ödüllerini dağıttığını,
-1922 de buzdolabının A.B.D' de bulunduğunu, Avrupa' ya ancak beş yıl sonra geldiğini,
- 1946 da Eniac' ın bulduğu bilgisayarın on basamaklı iki sayıyı üç mikro saniyede çarptığını, ama bu bilgisayarın 30 ton ağırlığında olup 18.000 lambayla çalıştığını biliyor musunuz? Fark etmez, bilmiyorduysanız yazıyı okuduğunuza göre şimdi öğrendiniz.
 66 yılda özellikle Bilişim alanındaki gelişmeler baş döndürücü. 30 ton ağırlıktan gramlarla ifade edilen ağırlığa geçiş bir yana, İnternet' in hızına yetişmek mümkün değil. Acaba günümüzden 66 yıl sonra neler olacak? Fütüristler öngörebiliyorlar mı dersiniz?

26 Kasım 2012 Pazartesi




DEĞİŞMEK  İSTEYENLER  İÇİN
  

  
Hayatınızdan memnun değil misiniz? Pireyi deve mi yapıyorsunuz? Çalışma hayatınız monoton mu? İşinizden nefret mi ediyorsunuz?  Kolayı var. Değişin ya da değiştirin. Değişimin başkalarından gelmesini beklemeyin. Çünkü gelmez, gelse bile o sizin değil, başkalarının dayatması sonucu bir değişim olur ki, size fayda sağlamaz. Her değişim dışarıdan değil, içeriden gelirse ancak o zaman kabuğunuzu kırabilir ve hayata yeniden merhaba diyebilirsiniz.

Aşağıda yazacağım bazı düşünürlerin değişimle ilgili sözlerinden biri mutlaka sizin içindir. Size en uygun olanını seçin, uygulayın ve kendi hayatınıza kendiniz sahip çıkın...

- " Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız. " Gandhi

- " Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor da kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor. " Leo Tolstoy

- " Dünyayı değiştirmek istedim, ama sonunda fark ettim ki, değiştirmeye gücümün tek yettiği şey kendimdim..." Aldous Huxley

- Kendi kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmeye çalışmada şansının ne kadar az olduğunu anlarsın. " Voltaire

- " Hayatta kalmasını bilenler ne çok güçlü ne de çok zeki olanlar değil, değişime ayak uydurmasını becerebilenlerdir. " Charles Darwin

-" Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? " Şems-i Tebrizi

24 Kasım 2012 Cumartesi





ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Günümüzde hala çoğu ailenin okula başlayan çocuklarını öğretmenlerine teslim ederken söylediği bir söz vardır: " Eti senin, kemiği benim" diye. İnsan bedenini çepeçevre kuşattığından mı, yoksa yumuşaklığından dolayı ete daha kolay şekil verilebildiği için mi bilmiyorum.Nedeni ne olursa olsun, anne-babalar öğretmene o kadar güvenirler ki, canlarının parçası çocuklarını böyle diyerek teslim ederler öğretmene. Dünyanın başka bir yerinde bu denli güven-teslimiyet ilişkisinin olduğunu sanmıyorum. Metaforik olsa da, talim ve terbiyeye önem verdiğimizin göstergesidir bu söylem bence.
Öğretmenler, büyük fedakarlıklarla öğrencileri eğitir, yetiştirir ve adam ederler. İnsanlık tarihi boyunca bu böyle süregelmiştir: Aristo olmasaydı, öğrencisi Büyük İskender mantıklı kararlar verip, ülkesini Makedonya' dan Hindistan' a uzanan bir imparatorluğa dönüştürebilir miydi? Öğrencisi Platon' u yetiştirmeseydi, Sokrates' in savunmasını öğrenebilir miydik? Napolyon' un başarılı olmasında geometri hocası Laplace' ın etkisini yadsıyabilir miyiz? Bize akıl ve madde arasındaki farkı sunan Rene Descartes, İsveç Kraliçesi Catherine özel öğretmenlik yapmasaydı, Kraliçe başarılı olabilir miydi? Mezar taşına " Burada gerçek bir felsefe taşı yatıyor, "yazılmasını isteyen Thomas Hobbes, Prens II. Charles' a geometri hocalığı yapmasaydı, Birleşik Krallık bugünkü gücünü kazanabilir miydi?
Sanırım, öğretmenine ihanet eden tek olumsuz örnek; çılgınlık derecesinde paranoyak olan Roma İmparatoru Neron' dur.     Lucius Seneca, öğrencisi Neron' un emri üzerine Roma geleneklerine uygun şekilde sıcak banyoda damarlarını keserek intihar etmiştir.
Tarihe  baktığımızda; tarihi yazan ve yazdıranları hep öğretmenler yetiştirmiştir. O halde öğretmenlere gereken değer ve önemi vermekle yükümlüyüz tarih karşısında.
Ülkemizde, Cumhuriyetin ilanından sonra 1 Kasım 1928' de çıkarılan yasayla Arap harfleri yerini Latin harflerine  bıraktı. Dünyaya entegre olabilmemiz için önemli bir adım. Sonra 24 Kasım 1928' de dönüşümü sağlamak üzere Millet Mektepleri açıldı ve Atatürk Başöğretmenliği üstlendi, bugünlere gelindi.

1981 yılından itibaren 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. Neyi kutluyoruz? Öğretmenlerimizin yaşam standartlarının  Avrupa ülkelerindeki meslektaşlarından daha iyi olduğunu mu? Öğretmenliğin toplumda rağbet gören bir meslek haline getirildiğini mi? Ülkenin dört bir yanında çalışan öğretmenlerin çalışma koşullarını iyileştirdiğimizi, eğitime ne kadar önem verdiğimizi mi? Öğretmen enflasyonu yaratacak şekilde her ilde öğretmen yetiştiren okullar açıp, mezuniyet sonrası istihdam sorunu yaşattığımızı mı? Bilen varsa bana da söylesin lütfen.

Bütün bu olumsuzlukların giderileceği umuduyla değerli öğretmenlerimizin  öğretmenler gününü kutluyorum...

 

23 Kasım 2012 Cuma


EN KOLAY ŞEYDİR, NASİHAT  VERMEK

 
Birgün, biri Thales' e sorar:
-Sana göre dünyada biricik devamlı olan şey nedir?
-Ümit...diye cevap verir filozof, zira bizi en son bırakan budur.
-Peki, öyleyse en kolay şey nedir? diye sorulunca,
-Başkasına nasihat vermek diye karşılık verir.

Bu anekdotu düşününce; insanın ummaktan doğan güven duygusunu ölünceye dek kaybetmediğini, en zor zamanlarında bile, kalbinin derinliklerinde bir yerde umut ışığının belli belirsiz parladığını ve ümitlenmekten hiç vazgeçmediğini söyleyebiliriz.

Yunan Mitolojisinde anlatıldığı üzere Pandora' nın kutusu açılınca, ölüm, kıskançlık, öfke, nefret gibi kötülükler dünyaya saçılır.Pandora son bir çabayla kutuyu kapatır. Pandora' nın kutusunda kalan şey, insanoğlunu bütün kötülüklere rağmen ayakta tutabilecek bir şeymiş: Umut. 

Gerçekten de insanın yapabileceği en kolay şey ise, başkasına nasihat vermektir. Başkalarına kendisinin inanmadığı ve yapmadığı öğütleri kolayca verenler için bizim de güzel bir Atasözümüz vardır: " Ele verir talkını, kendi yutar salkımı. "
En iyi öğüdü  kendinize saklayın, yeri ve zamanı geldiğinde kullanabilesiniz diye...Bu da bir öğüt olmadı mı? Ne dersiniz?



20 Kasım 2012 Salı




ÖZGÜVEN

Özgüven konusunda hepimiz aynı potansiyelle doğarız. Bunu kinetik enerjiye dönüştürmek için kişilik gelişimine katkıda bulunan genetik faktörlerin yanı sıra aile, çevre ve eğitime ihtiyacımız vardır.

Doğumdan itibaren sırasıyla aile, okul ve  çevredekilerin yorumlarını alır, depolarız. Hepsi olumsuz görüş belirtir, eleştiri yaparsa, başarısızlıklarımızı ve hatalarımızı yüzümüze vururlarsa o zaman yetersizlik duygusuna kapılırız ve bu düşünce ve alışkanlıklarımız beynimizde yer eder.Sonunda en ufak bir başarısızlıkta dengemiz bozulur, en önemsiz eleştiriye bile tahammül edemeyiz. Beynimiz olumsuz tepki göstermeye alışır ki bunu olumluya çevirmek için çok çaba sarf etmemiz gerekir. Çünkü zihnimiz düşünce alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemez. Bütün bu olumsuzluklar kişide özgüven sorunu yaratır. Özgüvenin yeniden kazanılması için; olumlu duygulara paralel olarak, kendimize değer verici düşünceler üretmeli ve bunu alışkanlık haline getirmeliyiz. Kendine değer vermeyen, saygı duymayan kişiye kimse saygı duymaz, değer vermez. Mencius M.Ö 4. yüzyılda bunu şöyle açıklamıştır: " Başkaları tarafından aşağılanabilmesi için, insanın önce kendisini aşağılaması gerekir."

Kendine güven kişisel bir özelliktir ve kişinin kendi değerine, kapasitesine olan sarsılmaz inancıdır. Eğer bu inanç güçlüyse dış etkilerle, eleştirilerle kolay kolay sarsılmaz.Ancak yersiz bir kendine güven, eleştirel bir ortamda yerle bir olur ki bu da kişinin öfkelenmesine neden olur.

Kendine güven duymak eğitimle kazanılan bir özellik olduğundan sosyal ortamlarda bulunmadan, kişilerle yüz yüze görüşme yapmadan güvenlik kazanmak mümkün değildir diyor uzmanlar. Tanımadığınız insanlarla konuşun, yüz yüze görüşmelerden kaçınmayın ki özgüveniniz gelişsin.



18 Kasım 2012 Pazar




ALIŞKANLIKLAR AĞIR  ÖLÜM MÜDÜR?
Davranışların iç ve dış etkilerle tekrarlanması sonucu hep aynı biçimde gerçekleşen şartlanmış davranışlara sahip oluruz ki bunun adı alışkanlıktır. Alışkanlıklar beyin faaliyetlerini rutinleştirir, nöronları öldürür, beyin gücünü zayıflatır.Alışkanlıklar iyi ve kötü olarak kategorize edilse de beyin için fark etmez. Nöronları yenilemek için; beyni şaşırtmak, alışkanlıkları değiştirmek gerekir. 

Ataletinden midir yoksa değişimden korktuğundan mı insan, bir zorunluluk olmadan alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemiyor. Montaigne bununla ilgili " Alışkanlık, insanın ikinci huyudur." demiştir. Diğer bir deyişle huylu, huyundan vazgeçemiyor maalesef.

Peki, nasıl kurtuluruz alışkanlıklarımızdan? Epiktetos' un söylediği gibi; "Alışkanlıklara, zıt alışkanlıklarla hakim olarak mı?" Yoksa ne yapıp edip iyi bir alışkanlık edinerek mi? Beyin için fark etmeyen iyi-kötü alışkanlıklar( çünkü ikisinde de şartlanma vardır) insan bedeni ve davranışları açısından önem taşırlar. Bedene zararlı alışkanlıklar sadece bireye zarar verirken, davranışları etkileyen alışkanlıklar topluma da zarar verirler aynı zamanda. En tehlikeli olan da bu alışkanlıklara, toplumun zamanla alışması ve hiç aldırmaz olmasıdır. Sonuç: Tepkisiz toplum.

Değişimden kaçanlar, alışkanlığından vazgeçme cesareti gösteremeyenler için Şili' li şair Pablo Neruda' nın " Ağır Ölüm" şiiri bu konuda yazılmış en güzel şiirdir bence. İşte! o şiirden birkaç mısra:
"
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç  değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
............

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
.............

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına."
Çeviren: İsmail Aksoy

Kendimizden değil, alışkanlıklarımızdan vazgeçerek mutluluğun kapısından girmek, ağır ağır ölmekten kaçınmak için denemeye değmez mi? Bence değer. 

14 Kasım 2012 Çarşamba




TARİH  HAYAL  EDENLERİ DE  YAZAR
Çocukların beyinleri, yetişkinlerinkinden daha esnek, dış dünya ile bağlantı kurmaya daha hazırdır.Çocukların öğrenme eğilimleri, merakları daha fazla olduğu için yaşadıkları dünyayı tanıma hevesleri de yetişkinlerden fazladır. Kendi çocukluğunuzu veya yetiştirdiğiniz çocuklarınızı düşünün: Çevreyi tanımak, bilmediklerini öğrenmek için ne çok soru sorarlar. Bazen bıktırıcı olsa da, bu soruların cevapları mutlaka verilmelidir, çocuğun gelişimi açısından. 
Çocuk beyni daha hızlı öğrenir ve çevrede olup bitenleri bir kamera gibi kaydeder. Kısacası, çağımızın çocukları bizi her daim gözetler. 
Beyin dalgalarından Alfa dalgaları, hayal kurarken yükselse de; yaratıcılık, rüyalar ve fantezilerle ilgili olan Teta dalgaları çocuklarda 13 yaşına kadar baskın olur. Bu bağlamda; çocukların yaratıcı fikirlerinin yetişkinlere oranla daha fazla olduğu söylenebilir. Yeter ki bu fikirler değer bulsun. Albert Einstein, boşuna dememiştir; " Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar." 
Hayal gücünü zorlamadan ve hayal etmeden istediğinizi gerçekleştiremezsiniz. Wright Kardeşler uçmayı zihinlerinde tasarlayıp canlandırmasalardı uçak yapabilirler miydi? A.Graham Bell, annesinin sağırlığı nedeniyle sağırların sessizliğini ortadan kaldırmayı hayal etmeseydi, birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların telefonla birbirlerini duymalarını sağlayabilir miydi? Leonardo Da Vinci' nin   1480-1518 yılları arasında hayal ederek tasarladığı, günümüze ışık tutan icatları, bugün hayata geçebilir miydi?
Bugünlerde bir reklam filminde kullanılan " Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar." mottosundaki hayal etmek ve gerçekleştirmek kavramlarının ayrı ayrı eylemler olmadığını düşünüyorum. Çünkü hayal etmeden gerçekleştiremezsiniz. Gerçek, hayalin ete, kemiğe ( madde) bürünmüş hali değil midir?  Benjamin Franklin bunu " Siz kafanızı büyük hayallerle doldurmaya bakın. Kafanız sonradan cebinizi parayla dolduracaktır. "şeklinde çok güzel ifade etmiştir.
Hayallerinizin gerçek olması dileğiyle...

13 Kasım 2012 Salı




KİBİR  ÖTEKİLEŞTİRİR

İnsanlarla iletişimimizde önceliğimiz; bizim gibi düşünenler, bizim gibi yaşayanların değil midir? Tabii ki iş ve aş için olanlar hariç. Bunu Moliere "En çok sevdiğimiz insanlar, kendimize en çok benzettiklerimizdir" diyerek açıklar. Hoşlandığımız, sevdiğimiz insanlarla samimiyet kurar, aynı ortamları paylaşırız. İşte, bu paylaşımın dışında kalanlar ötekiler oluyor doğal olarak. Ben, sen, biz varsa o ve onlar da olacaktır.
Doğası gereği insan, kendini büyük görme, başkalarından üstün tutma eğiliminde olduğundan diğerlerini küçümsemesi, öteki olarak adlandırması kaçınılmazdır. Ötekileştirmenin alt bilincinde kendini beğenme, kibir yatıyor olabilir mi? Şeytan' ın en sevdiğim günah dediği kibri bırakabilirsek, başkalarını kendimiz gibi görebilir miyiz? Bunun için aynaya bakmamız yeterli bence. Aynada ne görürsek görelim, o yansı biziz.
Zihnimizde, kendimizi yüceltme, üstün kılma fikri olmasaydı, ötekiler de olmazdı. O halde; başkalarını ötekileştirmeden kurtarmanın yolu zihnimizden geçiyorsa neden zihnimizi değiştirmiyoruz?  Çünkü zihnimizi değiştirmek daha zordur.Zoru başarmak yerine hep işin kolayına kaçarız.
Kibir ve gururla kör olmak yerine, ateşli bir sabırla zihnimizi ve bakış açımızı değiştirerek gören gözlerle daha barışçıl bir dünyada yaşamayı tercih etmek bizim elimizdedir bence.


Dip Not: Ayrımcılık sorununun nereden, nasıl bir düşünce tarzından kaynaklandığını daha derinlemesine incelemek isteyenler, felsefenin temel disiplinlerinden biri olan ontolojiden yararlanabilirler. 

12 Kasım 2012 Pazartesi




NOTALARIN  DİLİ EVRENSELDİR
  
Müzik; duygu ve düşünceleri tek sesli veya çok sesli olarak anlatma sanatı diye tanımlanır kısaca. Duygu ve düşünceleri seslerle anlattığından, insanlığın ortak dili diyebiliriz. Yani ırkı, dili, dini yoktur müziğin. Evrenselliği de buradan kaynaklanır zaten. Dünyanın dört bir tarafında yapılan, icra edilen tüm müzikler evrenselliğin kapsama alanına girer.
İnsanoğlu seçici olduğundan, zevkleri ve renkleri tartışılamadığından müziği evrensellik boyutundan indirgeyip ruhunun kapsama alanına girenleri dinlemeyi, onlardan etkilenmeyi tercih eder.Benim ruhumunda servis dışı bıraktığı müzik türleri vardır kuşkusuz. Ruh halim ile müzik arasında hep bir bağlantı kurmuşumdur. Mutluyken, mutsuzken dinlediklerim ve nedenleri sorguladığım, hayata isyan ettiğim anlarda ki dinlediklerim elbette farklıdır. Kimin değil ki? Müzikle ruhumu onarırken beynimi aktifleştiririm. Charles Darwin'in dediği gibi: " Hayatımı bir kez daha yaşamak zorunda kalsaydım, haftada en az bir kere şiir okumayı ve müzik dinlemeyi bir kural haline getirirdim.Belki böylece, beynimdeki şu an zayıflamış kısımları aktif tutabilirdim." 
Bana dinlediğiniz müziği söyleyin, size hangi ruh hali içinde olduğunuzu söyleyeyim. Siz de söyleyebilir misiniz?

9 Kasım 2012 Cuma




GÖLGESİNDEN  KORKANLAR



National Geographic Türkiye

Korku, bir tehlike veya bir tehlike düşüncesi karşısında uyanan bir kaygı duygusu olup sonradan öğrenilir. Çocukların deneme-yanılma yoluyla canları acıyarak öğrendiği gibi. Her insanda bu duygu karmaşık fizyolojik değişimlerle kendini gösterir. 

Aslında korku, insan organizması için gereklidir. Düşünsenize; sosyal bir varlık olan insanın hiç korkmadığını, korkusuz insan topluluklarının neler yapabileceğini...Korktukları halde iki dünya savaşı ile milyonlarca insanın ölümüne neden olanların bir de korkmadıklarını varsayarak düşündüğümüzde gezegenimizde canlı kalmayacağını söylemek abartı sayılmaz. Eğer korku olmasaydı, cesaret olabilir miydi? İşte sorunun cevabı için  güzel bir örnek:

Çok eskiden; demokrasinin olmadığı, mutlakiyetle yönetilen ülkelerde başa geçecek kişinin cesareti sınanırmış. Bu sınamaya tabi tutulan Büyük İskender' in hikayesi şöyle: " Makedonya Kralı II. ci Filip' in hızlı, yaman mı yaman bir atı varmış. Hiç bir binici atın üstünde kalamıyormuş, çünkü at kısa sürede biniciyi yere çalıyormuş. Kral II. ci Filip oğlu İskender' in ata binmesini emretmiş. İskender ata binmeden önce, neden insanları üstünden attığını araştırmış. Sonra bir gün ata bindiği gibi güneşe doğru sürmüş. At, kendisini üstünden atmamış. Çünkü kendi gölgesinden korkuyormuş. "

Atın korkusu, İskender' e hizmet etmiş ve  onu cesur kılmıştır. İskender'in cesaretini  doğuran, bindiği atın korkusunun nedenini çözmüş olmasıdır.. İnsanlar için de durum atınkinden farklı değildir.. Kendi gölgesinden korkanlar; suya-sabuna dokunmazlar, başkalarının istediği doğrultuda başkaları için yaşarlar, başkalarının kendisi hakkında ne söyledikleri, ne düşündükleri çok önemlidir, bu yüzden hayır demeyi bilmezler, utangaç ve pısırıktırlar. Bu bağlamda; kendi gölgesinden korkanlar, özgürlüklerinden vazgeçenlerdir.

Siz, siz olun kendi gölgenizden korktuğunuzu başkalarına hissettirmeyin. Aksi taktirde, korkularınız onlara hizmet eder, size değil..." Thomas Hobbes " İnsan insanın kurdudur." diyerek korkunun insan yaşamına egemen olduğunu savunmuştur. Unutmayın! Korkunuzu yendiğiniz ölçüde özgürleşirsiniz.



5 Kasım 2012 Pazartesi




ŞİMDİ  MODA : BRIC




Globalleşen dünyada, ekonomiden modaya hemen her şey tersine dönmeye başladı sanki. Eskiden ekonomi ve modaya hakim olan batı dünyası, üzerinde bulunduğu kara parçası gibi yaşlanıp, eskiyor ve yeniden doğabilmek için zümrüdü- anka kuşunun küllerine muhtaç. Yeni bir kan, yeni bir nefes için yükselen değerler olan doğu kültürüne, ekonomisine ihtiyaç duyuyor.

Ekonomi dünyası BRIC kısaltmasını dünyaya lanse ettiğinden beri, özellikle moda sektörü bu geniş pazardan pay sahibi olabilmek için harıl harıl çalışıyor, tüm pazarlama tekniklerini BRIC' i memnun etmek üzere düzenliyor adeta.

Son yıllarda gelişen ekonomilerine paralel olarak artan refah düzeyleri sayesinde BRIC( Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin ) vatandaşları dünyayı dolaşıyor, alış-veriş yapıyor ve kültürlerini ( moda, yemek, manevi değerler) yaydığı gibi temas ettiği ülkelerin kültürlerini de derinden etkiliyor. Eskiden Ferrarisi' ni satıp bilgelik için Hindistan' a, Nepal' e giden batılı, doğuya özgü öğretilerle hayatını anlamlı kılmaya çalışırken, bugün o öğretileri yaratan kültür, salgın şeklinde     dünyaya yayılıyor. Öyle ki; dünyaca ünlü moda evleri sırf BRIC müşterilerini memnun etmek için ara koleksiyonlar çıkarıyorlar. Son dönem modada gördüğümüz Uzak-Doğu, Rus motiflerinin aslı bu. . Ekonomisi güçlü olan moda dahil her şeye hükmediyor. Dünyanın işleyişi bu maalesef. Öyle  olduğu içindir ki, Katar Şeyhi' nin eşi Sheikha Mozah, Valentino' nun tasarımlarını almak yerine,Valentino Modaevini satın alıyor.

Belirli bir süre etkin olacak bu toplumsal beğeni ne kadar sürer bilemiyorum ama şimdi moda; BRIC' i memnun etme modası.



Dip Not: Modacı Elie Saab' ın yaşamından esinler bulunan Paulo Coelho' nun " Kazanan Yalnızdır" kitabı parıltılı moda dünyasını ve altında yatan gerçekleri anlatması bakımından önemli bir kitap. Okunmalı...



3 Kasım 2012 Cumartesi




İSMEN  SOSYAL, CİSMEN  ASOSYAL MEDYA

Kişinin sosyal çevresi ile yeterince ve kaliteli bir etkileşim içinde bulunamaması hali psikolojide asosyal kişilik bozukluğu olarak tanımlanır. Eğer, ailenizle ya da bulunduğunuz sosyal ortamlarda yeterli ve kaliteli bir iletişim kuramıyorsanız asosyalsiniz demektir. Çok arkadaşınızın olması, internetteki sosyal ağları etkin kullanıyor olmanız bu durumu değiştirmez.

İnsan zihinsel ve duygusal olarak hazır olduğunda iletişime geçebilir. Belirli bir zaman dilimi içinde insan zihni ancak iki veya üç kişiyle kaliteli bir iletişim kurabilir. Çok fazla insanla aynı zaman dilimi içindeki iletişim ruhu yorar ve hissizleştirir. -Hey! Bunları kime söylüyorum? Duvara mı? monoloğu gelişir, kendin söyler, kendin işitirsin.

Üç mavi olarak adlandırılan( Facebook, Twitter, Skype) sosyal ağlar, toplumda asosyal bireylerin oluşmasına neden olmakta bunun sonucunda da bu bireylerin asosyal yaşantılarının olması kaçınılmaz hale gelmektedir.Ancak bu ağların, sosyal medya olarak nitelendirilmesi ve sosyalleşme aracı olarak sunulması bence gerçeğin göz ardı edilmesidir ironik bir biçimde.

Sosyal paylaşım ağlarıyla onlarca kişi ile iletiştiğini sanan birey, aslında asosyalleşmekte olduğunun farkında bile değildir. Kısa vadede anı yaşamaktadır. Oysa internette harcadığı zamanı gerçek yaşamında çevresi ile iletişim kurmaya harcasa, sorunlarının konuşularak çözülebileceğini, yanlış anlamaların önleneceğini, görecek ve dünya daha yaşanılır hale gelecektir.


Dip Not: TDK Sözlüğünde sosyal medya diye bir sözcük yok.Ben asosyal medya demeyi tercih etsem de bunun itici geldiğini düşünenlere önerim : Bilişim medya veya sibernetik medya deyimini kullanmalarıdır.

1 Kasım 2012 Perşembe

AKILLI ÇAY  BARDAĞI



Düşünce ve algılamayı geliştirmek için çoğumuzun küçükken oynadığı bir oyun vardı: Nesi var? Oyunu hatırlamayanlar olabilir.Kısaca oyun şöyle; üç beş arkadaş toplanır, bir ebe seçilip dışarı çıkarılır.Sonra, bir nesne belirlenip ebe içeri çağrılır.Ebe soracağı sorularla nesnenin ne olduğunu bulmaya çalışır.İsabetli sorular sorarsa kısa zamanda nesneyi bulur. 
İşte bu çocuk oyununu güzel bir reklama, reklamında ötesinde ilgi çekici bir oyuna dönüştürmüş Lipton.Ve internette akıllı çay bardağı oyununu bilgisayar mı akıllı, yoksa ben mi  merakıyla oynuyorsunuz sıkılmadan. Oyunun amacı sizin aklınızdan tuttuğunuz şeyi, akıllı bardağın bulabilmesi üzerine kurulu. Yani, size çeşitli sorular soruyor, ve tuttuğunuz şeyi bulmaya çalışıyor.
Evet! Ben de akıllı çay bardağı ile iki kez oynadım. Maalesef iki nesnemi de bulamadı. İkinci şans isterken gözlerini öyle mahzunlaştırdı ki dayanamayıp verdim ama yine bulamadı. Üstelik kafamın enteresan çalıştığını söyledi. Bunu olumlu mu, olumsuz mu algılamam gerektiğini anlayamadım. :)
Kısacası; akıllı çay bardağından daha mı akıllıyım, yoksa bardak benimle alay mı etti? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, insan beyninin yarattığı bilgisayar belleğinin, artık onunla yarışır duruma geldiği. Hangisinin kazanacağını ise zaman gösterecektir ama umarım insan beyni kazanır...
Merak edenler için: Tuttuğum nesneler; çam kozalağı ve bibloydu.