sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2019 Salı




KELİMELER VE RESİMLER



Sizce, hangisi daha çok etkileyici, daha değerli, daha önemli? Kelimeler mi, resimler mi? Bu soruyla "sanat"ta ayrımcılık yaptığım sanılmasın. Zaten sorular da bana ait değil;  "Kelimeler ve Resimler" filminden bir replik.

Elbette tüm sanatlar etkileyicidir, önemlidir ve değerlidir. Belki, sanatçının sanatını icra ettiği  alan, kendisine göre daha değerli ve önemli olabilir. Sanatçı egosunu düşündüğümüzde bu durumu normal karşılayabiliriz. Ama gerçek bir sanatsever, ayrım yapmaz; görsel, işitsel ve dramatik sanatların tümünü sever, diye düşünüyorum.

Önceki yazılarımda belirttiğim için blog takipçilerim Avrupa Sineması'nı sevdiğimi hatırlayacaklardır. Bir Juliette Binoche hayranı olarak, internette onun filmlerini ararken, Holywood yapımı bir filmi dikkatimi çekti; Words and Pictures(Kelimeler ve Resimler). Filmin baş rollerinde Juliette Binoche ve Clive Owen oynuyordu. Filmi izledim ve çok beğendim; özellikle edebiyat ve resim üzerine yapılan münazaranın çekilmiş olduğu sahnelere bayıldım. Çünkü  lise yıllarında ben de sık sık okulda yapılan münazaralara katılırdım ve iyi bir tartışmacıydım. :) Tartışma kültürünü öğrenmek için bu münazaralar eşsiz bir öğretmendir. TV'deki tartışma programlarında izlediğimiz kerli ferli erkeklerin tartışma adabını bilmemelerini, bu eşsiz öğretmenden mahrum olmalarına bağlıyorum.

Film yönetmeni Fred Schepisi olan ve 2015 yılı ABD yapımı filmin konusu şöyle: Görev yaptığı okulda popüler olan İngilizce Öğretmeni Marcus(Clive Owen) ile aslında ressam olan ama Marcus'un çalıştığı okula Sanat Tarihi Öğretmeni olarak atanan Delsanto(Juliette Binoche) arasındaki tatlı çekişmeyi anlatıyor film. Kısa bir zaman sonra, bu tatlı çekişme öğrencilere de sirayet eder ve iki öğretmen kendilerini beklenmedik bir yarışın içinde bulurlar; resimler mi üstündür yoksa kelimeler mi?

İşte Kelimeler ve Resimler  filminden seçtiğim replikler:

-Hangisi daha çok etkileyici, daha değerli, daha önemli? Kelimeler mi, resimler mi?

-Bir resim, bin kelime eder.
Anonim

-Bizi uzaklara götürebilecek kitaptan daha iyi bir fırkateyn yoktur.
Emily Dickinson

-Resim bana kitabın sayfalarca anlatacağı şeyi tek bakışta gösteriyor.
İvan Turgenyev

-Shakespeare'in First Folio'sunda yer alan resminin altında şu kelimeler yazar: okuyucu; buna onun resmi gibi değil, kitabı gibi bak.

-Bir kitap ne işe yarar ki diye düşündü Alice, resimleri olmadan.
Lewis Carol

-Resim, üçkağıtçılık, kandırmaca ve suçun işlenmesi için bir aldatmaca gerektiren bir şeydir.
Edgar Degas

Soru: Neden SANAT?

-Eğer duyularımız ve bilincimiz tamamıyla doğayla uyum içinde olsaydı, birbirimizle iletişim kurup birbirimizi anlayabilseydik o zaman sanata hiç ihtiyaç kalmazdı. Aslında hepimiz sanatçı olabiliriz. Çünkü hepimiz biriz.

-"Her sanatçı dünyayı kendinin yapar ve bunu yaparken onu yüceltir. Ve bunu yaparken bizi yüceltir, bize daha geniş bir görüş verir. 'Sanat dünyanın bildiği en etkileyici bireysellik modudur" demiş Oscar Wilde...Proust, sadece sanat sayesinde kendi dışımıza çıkabileceğimizi ve dünyaya başka bir açıdan bakabileceğimizi  söylemiştir. Sanatçılar bize bu görüşü verdiler çünkü bize kelimeler ve resimler yoluyla kendilerini verdiler. Ve bütün söyleyebileceklerimiz: Hissettiğimiz şey tasvir edilemez. Böyle bir sanatçının değeri de, yetenekleri, enerjileri ve vizyonları sayesinde kendimizi iyi hissetmemizi sağlarlar. En iyisi olmamızı sağlarlar."

Benim seçtiklerim bu kadar. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, size keyifli izlemeler dilemeden önce şunu söylemek istiyorum: İster kelimeleri kullanalım, istersek resimleri her ikisi de bize hissedebileceğimizin en iyisini hissettirirler. Ama okumayı ve yazmayı seven biri olarak "Ölü Ozanlar Derneği" filminden kulağıma küpe yaptığım bir replikle yazımı sonlandırmak istiyorum: "Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir." :)




  

17 Aralık 2014 Çarşamba





ANKARA' DA  İLK OPERA  TEMSİLİ



Türkiye' nin ilk "savaşa girme tehlikesi" ni atlattığı 1940 Haziran' ı, Ankara' nın  kültür ve sanat hayatına, artık haftalarca günün konusu olacak bir yenilik getirdi: Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ilk opera temsilini.

Devlet Konservatuvarı, eski "Musiki Muallim Mektebi" nin yerine 1936 yılında kurulmuştu. Klasik Batı müziğine ve klasik tiyatro disiplinine dayalı bir eğitim programıyla müzik ve tiyatro insanı yetiştirecekti.

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmak, operayı yurt dışında görüp seven Atatürk' ün amaçlarından biriydi. 1930' ların başlarında bazı Türk yazar ve bestecilerine eski Türk tarihine dayalı operalar ısmarlamıştı. Ama istediği sonucu alamamıştı. Bunu Hindemith gibi ünlü müzik adamlarının katkısıyla kurulan yeni konservatuvardan bekliyordu.

Atatürk' ün bu isteği, ölümünden iki yıl sonra 21 Haziran 1940 gecesi gerçekleşti. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin -Puccini' nin Madama Butterfly' ının- sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdenin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu.

Bu ilk temsil "olay" oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği, bazılarının çocuklarını da götürmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay olmuyordu. 

O olanağı bulanların çoğu için bu yeni bir keşif gibiydi. Aralarında operayı yurtdışında görenler de vardı. Fakat sayıları pek azdı. Büyük çoğunluk sahnedeki bu "şarkıyla konuşma" işiyle ilk defa karşılaşıyordu.

İlk temsilde zevkine varamasalar bile, hallerinden memnundular. Çünkü o sıralarda Ankara' daki ev ziyaretleriyle otobüs durağı veya işyeri sohbetlerinin başlıca konusu oydu. Artık o sohbetlere "operayı görmüş" olarak katılacaklardı.

Benim (Altan Öymen) operaya ilk götürülüşüm daha sonraları oldu. Gene Butterfly oynanıyordu.Fakat artık üç perdesinin üçü de sahneye konulmuştu. Benim aklım, müzikten çok konuya takıldı. Babam, hem yurtdışında opera görmüş nadir kişilerden biri olarak, hem de herhalde "libretto" yu veya özetini okumuş olarak durumu anlattı:

Amerikalı deniz subayı (Süleyman Güler), bir Japon genç kızla (Mesude Çağlayan' la) birlikte oluyor, "Japon nikahı" yla evleniyor, sonra onu bırakıp Amerika' ya gidiyor. Japon kızın bir çocuğu oluyor. Kocasını umutla bekliyor. Ama anlaşılıyor ki, kocası Amerika' dayken başkasıyla evlenmiş. Onun üzerine Japon kız, çocuğunun gözlerini bağlayıp Japon usulü intihar ediyor. Daha sonra eşi geliyor ama, artık çok geç.

Hikaye bu kadar acıklı olunca konunun müziği bastırması doğaldı. Sadece benim gibi, aileleriyle gelen çocukların değil, büyüklerin de dikkati, sahnedeki intiharla sonuçlanan hareketlerdeydi. Hafif hafif ağlamak, "vah vah" diye sesler çıkarmak, Amerikalı subayın vefasızlığını fısıldamak da, herkesin katıldığı seyirci tepkileri arasındaydı.

Operanın müziğini dinleyip sevmeyi, zamanla, seyredişlerim arttıkça öğrendim. Bu galiba, operayla ilk karşılaşan Ankaralıların çoğu için böyleydi. Ama o süreç başlayınca artık arkası geliyordu. Opera sevgisi giderek gelişiyordu.

Radyo o gelişmeyi teşvik ediyordu. Müzik programlarında operalardan aryalar ve koro parçaları yayınlanıyordu. Bunlar belleklere yerleşiyordu.

Ama opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre, sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul' da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında, düzenli bir opera çalışması yoktu.

İstanbul' da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu., bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama, yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. 

Özetle, İstanbullular, Klasik Batı müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik. (Bir Dönem - Bir Çocuk, Altan Öymen, Anı)

En sevdiğim opera olan, Madam Butterfly' ı defalarca izlemiş biri olarak, nereden nereye diyesim geliyor; opera ve balenin bugünkü durumunu düşündüğümde...

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmayı amaçlayan, ancak bu amaca ulaşıldığını göremeden vefat eden Atatürk' ün sanat ve sanatçıya verdiği değeri gösteren sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

"Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur."   






26 Aralık 2012 Çarşamba




 SANATÇILAR

Güzel sanatların herhangi bir dalında hayal gücünü kullanarak özgün bir eser ortaya koyan, yaratan kişidir sanatçı. Yarattığı eser, sanatçının kendine özgüdür ve tekrarı yoktur.
Sanatçı yeteneklidir, dahi olarak nitelendirilenler de vardır. Bu yönleriyle sıradan insanlardan ayrılırlar. Arthur Schopenhauer, insanlar ile yetenekli insanlar arasındaki farkı şöyle ifade eder: "Yetenek başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir;  dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran bir nişancı."
Bizim ulaşamadığımız ya da göremediğimiz hedefleri vurdukları için sanatçılara hayranlık duyar, sever, birazda  kıskanırız. Bizden farklı olduklarını görür, hissederiz ama yine de onlardan bize örnek olmalarını, toplum kurallarına uymalarını bekleriz.    Oysa onlar, ilginçtirler ve  özgür ortamlarda yaratıcılıklarını hayata geçirebilirler. 
Ahmet Altan"Kristal Denizaltı"kitabında sanatçıların ilginç ve çok bilinmeyen yönlerini şöyle yazar: "Mozart' ın hayatını anlatan Amadeus piyesinde Mozart cırtlak sesiyle sarayın içinde kızları kovalarken kralla karşılaşır, üstünü başını biraz düzelttikten sonra şöyle der kendisine şaşkınlıkla bakan krala: 'Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.'
Wagner' in hayatını anlatan bir belgeselde, müzik anlayışını temellerinden sarsan bu tuhaf dahinin karısı Cosima' yla ilişkileri için sunucunun söylediği sözü unutmak pek kolay değildir: 'Wagner' le Cosima çok iyi anlaşıyorlardı, Cosima, Wagner' i seviyordu, Wagner de Wagner' i seviyordu.' 
En saygıdeğer olanlardan biri Victor Hugo' dur; onun da, özellikle yazarken azgınlaşan cinsel iştahını bastırabilmek için karısı, metresi, hizmetçisiyle art arda seviştiği söylenir; en saygıdeğerlerinin hayatı bile sizin kalıplarınıza uymaz. 
Ama birkaç defa adam vuran Villon' u katil diye, Genet' yi hırsız diye, Defoe' yi sahtekar diye,Dostoyevski' yi kumarbaz diye, Balzac' ı dolandırıcı diye, Pound' u hain diye, Baudelaire' i kokainman diye, Poe' yu alkolik diye, Marlow' u jurnalci diye, Ehrenburg' u casus diye, Michelangelo' yu bencil diye, Hamsun' u faşist diye, Henry Miller' i karısını sattı diye sanat dünyasında dışlayıp onları tarihin paryaları diye lanetlemeye kalkışırsanız, onların değil sizin hayatınız eksilir.
Onların kişilikleri saygıdeğer değildir belki, ama insanlık onların eserleri sayesinde saygıdeğer olmuştur."
Sanatçılar, bizlerden biri ama bizim gibi değiller... Zaten bu yüzden sevmiyor muyuz onları?