Platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2015 Cumartesi




DEVLET  NEDİR?


Geçmişte siyaset felsefesi, devletin ne olduğu, kaynağının, amacının, yapısının ne olduğu gibi sorunlarla uğraşmıştır. Günümüz siyaset felsefesi ise özgürlük, eşitlik idelerinin ışığında sivil toplum-devlet ilişkisinin ne olması gerektiği sorunuyla karşı karşıyadır. Siyaset felsefesi, günümüzde, sivil toplum-devlet ilişkisi içinde ortaya çıkan siyaset olgusunu ele alır. Bu çerçevede siyasi iktidarın kaynağı, doğası, gücü, birey-devlet ilişkisi, demokrasi gibi temel sorunlar siyaset felsefesinin konusunu oluşturur.

Siyaset felsefesi tarihinde, kimi filozoflar devleti doğal bir kurum sayarken, kimileri suni (yapay) bir kurum olarak görmüştür. Tüm bunlar toplum için bir düzen arayışı ve gerekliliğinden kaynaklanmış, ortak bir paydada birleşerek "devlet" kurumunu ortaya çıkarmıştır. Ancak düzen anlayışları bakımından, farklı görüşler vardır:
-Devlet doğa düzeninin bir devamıdır. 
-Devlet insanlar tarafından oluşturulan yapma bir varlıktır.


Devlet Doğa düzeninin bir devamıdır görüşünün başlıca temsilcileri Platon ve Aristoteles' tir.
Platon' a göre, insanlara devleti kurduran doğal bir neden vardır. Bu doğal neden, hiç bir insanın kendi kendine yetmemesi ve ihtiyaçlarını karşılamak için  diğer insanların yardımlarına gereksinim duymasıdır. Platon' a göre devletin görevi, insanların yaşayışlarını, onlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemektir.

Aristoteles' e göre ise, insan, her şeyden önce toplumsal bir varlıktır. İnsanlar için erdem gereklidir. Devletin görevi, yurttaşlarını ahlakça olgunlaştırmaktır. Yani, bir hükümet şekli, toplumun ahlakça olgunlaşmasını amaçlıyorsa doğrudur.

Devlet insanlar tarafından oluşturulan yapma bir varlıktır görüşünün temsilcileri ise T.Hobbes ve J.J.Rousseau' dur.
Hobbes' e göre " devlet, yapma bir cisimdir. Çünkü insanlar önceleri devlet içinde yaşamıyorlardı. Doğada asıl gerçek olan tek tek cisimlerin biraraya gelerek başka cisimleri oluşturması gibi, devlet de , bireylerin biraraya  gelerek oluşturdukları kurumların toplamıdır.

Hobbes' e göre devlet, yapma bir varlıktır ama zorunludur. Çünkü doğa durumu yani herkesin herkesle savaşının yarattığı durum, insanın varlığını sürdürme isteğine aykırıdır, dolayısıyla tehlikelidir. Bunun için insanlar, herkesin güvenliğini sağlayacak bir düzen aramışlardır. Doğa nimetlerinden yararlanırken zora başvurmaktan vazgeçmek üzere birbirlerine söz vermiş, zora başvurma yetkisini ve gücü, boyun eğecekleri bir yetkiye devretmek için aralarında anlaşmışlardır. İşte bu sözleşmeyle devlet kurulmuş "doğa durumundan" "yurttaşlık durumuna" geçilmiş olur. Böylece bireylerin birbirlerine aykırı olan birçok istencinin yerini tek bir istenç almış olur."

J.J.Rousseau' ya göre "insanlar, doğa durumundayken tam eşitlik içinde mutlu yaşıyorlardı. Ama doğa durumu, tarımın başlaması ve ona bağlı olarak mülkiyet kavramının ortaya çıkması ile sona ermiştir. Doğal eşitliğin ortadan kalkması, insanları sözleşme yoluyla biraraya gelmeye zorlamıştır. İşte devlet bu toplumsal sözleşmenin ürünüdür.

Rousseau' ya göre devletin ödevi, kültür alanında doğa yasalarını gerçekleştirmektir. İnsan özgür doğar ama kendini birtakım zincirlerle bağlanmış bulur. Devlet, herkesin eşitliğine dayanan, herkesin doğal haklarının korunduğu bir düzen kurmalıdır. Bu da ancak insanın kendisinin onayladığı özgür istenciyle bağlandığı bir devlet biçimi ile gerçekleşir. Çünkü devleti işletip varlığını sürdürecek olan genel istençtir, yani halkın istencidir."

Bu görüşlerin dışında, ideal düzen arayışları konusunda iki ayrı düşünceden söz edilebilir. Birincisi, insanın doğal yapısından yola çıkarak ideal bir düzenin olamayacağını savunur. İkincisi ise, eşitlik, özgürlük, adalet gibi fikirlerden yola çıkarak ideal bir düzenin olabileceğini ileri sürer. (Bu, ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar geniş bir konudur.)

Tarihe baktığımızda, ülkelerini mutlak monarşiyle yönetenler, kendilerini devlet sayma yanılgısına düşmüşlerdir. Bu yanılgıları, halkın hoşnutsuzluğunu, açlığını, çıplaklığını, yaşamda kalabilmek için verdiği mücadeleyi görmelerini engellemiştir. Buna en güzel örnek;"Le Roi Soleil" (Güneş Kral) lakabıyla meşhur, Fransa Kralı XIV. Louis' tir. "L' Etat, c' est moi" (Devlet benim) diyen, "yönetenin dini neyse, memleketin dini de odur" diyerek vatandaşlarını din değiştirmeye zorlayan, bir kraldı XIV. Louis. Ölümünden (1715), yetmiş dört  yıl sonra olanlar ise  malumunuz. (1789 Fransız İhtilali.)

Günümüz demokrasileri, mükemmel olmasalar da, seçim yoluyla halkın yönetime katılımını sağlamaktadır.Ama yine de devleti yönetenlerin:


"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın," diyen Şeyh Edebali' ye,


"Karşıt düşünceye yer vermeyen devlet; düşünceye, dolayısıyla insana değer vermiyor 

demektir," diyen Joseph Roux' ye,

"Bir devlet; yaşayan ve kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabilirse, o kadar güçlüdür," diyen Paul Valery' ye, kulak vermeleri gerekir diye düşünüyorum. Platon' un dediği gibi: "Halkını tüketen devletlerin kendileri de tükenir." 





Not: Siyah punto ile yazılan tırnak içindeki satırlar, ders notlarımdan alıntıdır. 





6 Ocak 2013 Pazar




GYGES'İN YÜZÜĞÜ SİZDE OLSAYDI!



Evrende, insan ömrünün kısalığı düşünüldüğünde, bir yılın insan için önemli bir zaman dilimi olduğunu söyleyebiliriz. Kimisi bunu fark eder dolu dolu yaşamayı seçer, kimisi bilmemezlikten gelir, kendini hayatın akışına bırakır.
İşte, bir yıl daha geçip gitti, yaşayanların ömründen.Her yılın ardından yılın muhasebesini yaparım; yaptıklarımı, yapamadıklarımı, eğrilerimi, doğrularımı sıralar, yeni yılda neler yapabileceklerimi düşünürüm. Geçmişte ki yanlışlarımı sorgularken, bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verebilmenin zorluğunu yaşarım: Neye göre, kime göre yanlış veya doğru? Ve aklıma "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" gelir. Platon' un "Cumhuriyet" adlı eserinde; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan efsane.
Efsaneye göre:" Bir çoban, tesadüfen sahibine istendiğinde görünmezlik sağlayan sihirli bir yüzük bulur. Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabiliyor, her yere girebiliyor, istediği, canının çektiği her şeyi alabiliyor, istediği kişileri öldürebiliyormuş. Bu gücün ona verdiği tüm imkanları kullanıp büyük bir servet edinir ve kraliçeyi baştan çıkarır, kralı öldürür ve ülkenin tek hakimi olur." Bütün bunları elde etmek için, yüzüğün sihrinden yararlanmış, istediği zaman görünmez olmuş, tüm yaptıkları(kralı öldürmek dahil) yanına kalmış ve sonuçta kral olmuştur. 
Bir düşünün; bu yüzüğe sahip olma imkanınız olsaydı, çobanın yaptığını yapar mıydınız yoksa yapmaz mıydınız? Cevabınız "evet" ise çobanın yaptığını doğru, "hayır" ise çobanın yaptığını yanlış buluyorsunuz. Size hayır cevabını verdiren kendi ahlaki değerleriniz mi, yoksa toplum ne der korkusu mu? Yani bir nevi toplumsal baskı mı? Aslında insan doğasında var olan hırs, daha fazlasını isteme arzusu bu soruya evet demeyi gerektirir, aksi ise ahlaklı, erdemli olmayı.Siz hangisini seçerdiniz? 
Ben, insanların, bireysel eylemlerini cezalandırılmaktan korktukları için değil, taşıdıkları sorumluluğun bilincinde yanlış oldukları için yapmamalarını yeğlerim. Bu benim doğrum. Ama benim doğrum başkalarının yanlışı olabilir. O zaman, doğru ve yanlışı nasıl ayırdedebiliriz? Cevabı Farabi' nin sözünde bulabiliriz: "Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz."
Dip Not: "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" hikayesi Lou Marinoff' un" Prozac' ı Bırak Platon' a Bak" kitabından alınmıştır.