Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2022 Pazar

 



MARY STUART ; ÇOCUK GELİN, İSKOÇYA VE FRANSA KRALİÇESİ



François Clouet'nin Portresi, Mary Stuart / İskoçya Kraliçesi (en.wikipedia.org)

Stefan Zweig, ünlü İskoçya Kraliçesi Mary Stuart'ın biyografisinde şöyle der: "Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok işlenmemiştir."

Kraliçe Mary Stuart'ın kısa yaşamı entrikalarla, ittifaklarla ve politik hesaplarla geçmiş, evliliklerini bu hesaplara göre yapmış ama yine de ihanetlerden kurtulamamış. Ancak, başına her ne gelirse gelsin, doğduğu andan itibaren kraliçe olduğunu unutmamış, celladın baltası boynuna ininceye dek de hep kraliçe gibi mağrur ve dik duruşunu sergilemiş.

Yaşamı

1542 yılında İskoçya Kralı V.James ölür ve yeni doğan kızı Mary, henüz 6 günlükken İskoçya kraliçesi olur. İngiltere kralı VIII. Henry, henüz reşit olmamış oğlu ve varisi Edward  için bu çok değerli kızı gelin almaya karar verir. Evlilik gerçekleşirse, Stuart'ların ve Tudor' ların müşterek varisleri, aynı zamanda İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı olacak ve birleşik bir Büyük Britanya, dünyaya hakim olma mücadelesine girebilecektir. Ancak evdeki hesap, çarşıdakine uymaz. Bebek kraliçenin annesi bir Fransız prensesiydi ve Katolik olarak yetiştirilmişti. Bir Guise olarak, çocuğunu bu sapkın kafirlere bırakmak istemedi. Mary Stuart altı yaşına girince, Katolik Fransa ile annesinin yaptığı gizli anlaşma gereği Fransa tahtının varisiyle evlenmek üzere küçük Mary, Fransa'ya gönderilir. Deyim yerindeyse Mary Stuart, İngiltere Kralı VIII. Henry'den  kaçırılır.

Fransa sarayında Fransız kültürü ile yetişen Küçük Mary, 15 yaşına girdiğinde,  henüz 14 yaşında olan çelimsiz ve hastalıklı Fransa Kralı'nın veliahtı François'le  Notre Dame Kilisesi'nde  görkemli bir düğünle evlenir. Tarih 24 Nisan 1558'i göstermektedir.  Aynı yıl, yani Fransa veliahtının karısı olduğu 1558'de, İngiltere Kraliçesi Mary ölmüş ve hemen arkasından üvey kardeşi Elisabeth (VIII. Henry'nin  Anne Boleyn'den olan kızı) tahta çıkmıştı. 

Fransa Kralı II.Henry, 10 Temmuz 1559 yılında ölünce yerine oğlu veliaht II. François geçti ve Mary Stuart henüz 17 yaşındayken Fransa Kraliçesi oldu. Armasında İskoçya ve Fransa Kraliçesi sembollerini birlikte taşıyordu artık. 

Ancak Mary'nin bu rüyası kısa sürdü. Bir yıl sonra 6 Aralık 1560'da zaten hasta olan Fransa Krali II. François öldü. Mary Stuart artık Fransa Kraliçesi değildi; şimdi doğduğu andan öldüğü ana kadar sahip olduğu tek bir unvanı vardı: İskoçya kraliçesi.

Kocasının ölümünden sonra geleneklere uygun olarak 40 gün yas tutan Mary Stuart, kraliçesi olduğu ülkesine dönmeye karar verdi. 13 yıllık ayrılıktan sonra, İskoçya'ya bir yabancı gibi döndü. İskoçya'yı kral naibi olarak üvey kardeşi Moray Kontu James Stuart yönetiyordu. Sonraki yıllarda, en büyük ihaneti üvey kardeşinden görecekti kraliçe.

Mary Stuart, İskoçya'ya döndükten sonra, VIII.Henry'nin ablasının torunu (Yani İngiltere kraliçesi I.Elisabeth'in halasının kızının kızı) olması nedeniyle İngiltere tahtı üstünde hak talebinde bulundu. Kitabın yazarı Zweig'e göre; "İngiltere ile İskoçya, Elisabeth ile Mary Stuart arasındaki kişisel mücadele, aynı zamanda - bu mücadele işte bunun için önem kazanıyor- İngiltere ile İspanya, Reform ile Karşıreform arasındaki mücadeleye de son şeklini verecekti."

Kral eşi bir dul olarak genç kraliçenin İskoçya'da yaşadığı ilk üç yıl oldukça sakin ve olaysız geçti. Ne var ki 15 yaşındayken Fransa kralının oğluyla evlendirilen, Louvre Sarayı'nda milyonların kraliçesi olarak büyük bir ihtişamla karşılanan Mary Stuart, kendi ülkesinin kraliçesi olarak iki düzine kadar asi ve yarı köylü (o yıllarda İskoçya, Fransa'dan yüz yıl gerideydi) kont ve baronlara hükümdarlık etmek, iki yüz bin koyun çobanının ve balıkçının kraliçesi olarak asla yetinmeyecekti. Ve bu hırsı kendi sonunu hazırlayacaktı.

O dönemde dünyada en çok politik evlilik teklifi alan iki kadın vardı: Bunlar İngiltere kraliçesi Elisabeth ve İskoçya kraliçesi Mary Stuart'tı. Mary Stuart, gönlünü kaptırdığı ve aşık olduğu genç Darnley'le 1565 yılında ikinci evliliğini yaptı. Kocası Darnley taç giyerek kral oldu. Düğünden bir gece sonra Moray kontu ve Mary Stuart'ın üvey kardeşi James Stuart'ın başını çektiği İskoç lordları ayaklandı. Fakat Mary Stuart'ın kararlı tutumuyla isyan bastırıldı ve Moray kontu İngiltere'ye kaçarak canını zor kurtardı. Büyük bir zafer kazanılmıştı ve Mary Syuart İskoçya'da kocası kral ile birlikte tek hakimdi artık.

Mary Stuart geleceğini sağlama almak için (Kraliçe Elisabeth, tahtını isteyen ve bunda kararlı olan İskoçya kraliçesine karşı İskoç kont ve baronları parayla satın alarak durmadan isyana teşvik ediyordu çünkü), ikinci bir güvenilir desteğe sahip oldu. Artık sadece siyasi gücü değil, aynı zamanda askeri gücü de emin ellerdeydi. Kraliçenin güvendiği ve büyük amiral olarak atadığı bu adam Lord Bothwell'di. Bu atamadan sonra henüz 23 yaşında olan Mary Stuart, ülkeyi herkese karşı yalnız başına yönetmeye cesaret edebilirdi.

Bu cesareti sonradan başına iş açacaktı. Kraliçenin Lord Bothwell'le yakın ilişkisi dedikodulara yol açacak, karnındaki bebeğin kraldan değil, Lord'dan olduğu gerekçesiyle yeni bir isyan ateşi körüklenecekti. Üstelik, bu isyanın başını çekmesi için Kral Darnley'i ikna eden komplocular amaçlarına ulaşacaklardı. Oysa kendi uydurdukları yalana kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü evlilik dışı ilan ettikleri bu çocuğu iki yıl sonra resmen VI. James olarak kral ilan edeceklerdi.

Her güçlü parmağın baskısıyla kolayca şeklini değiştiren kocası için Mary Stuart, "heart of wax" (balmumu kalpli) deyimini kullanacaktı. Bebeğin kendisinden olduğuna kocasını ikna eden kraliçe, Darnley'i tekrar kendi yanına çekerek, isyan eden asilerin elinden birlikte kaçarak kurtuldular. Mary Stuart'ın tek amacı vardı; karnındaki bebeği sağ salim doğurmak. Çünkü kocası gibi sefil bir kukla kralın karısı olarak değil, ancak gerçek bir kralın annesi olarak her türlü tehlikeden uzak kalabilirdi.

Kraliçe Mary, 9 Haziran 1566'da İskoçya'nın kralı olacak bir erkek çocuk doğurdu. Bebeğin adını James koydular. Kocası kraldan iyice soğuyan ve ona tahammül edemeyen kraliçe Mary Stuart, boşanmayı düşünüyordu ama danışmanları boşandığı takdirde, çocuğunun piç sayılacağını ve hakkı olan tahta çıkamayacağını söyleyerek kraliçeyi boşanma kararından vazgeçirdiler.

Ancak, dedikodulara neden olan büyük amiral olarak atadığı Bothwell'le olan tutkulu aşkı devam ediyordu kraliçenin. Zweig, bu konuda şöyle diyor: "Mary Stuart'ın Bothwell'e olan tutkusu, tarihin en dikkate değer tutkularından biridir ve Antikçağ'ın dillere destan o büyük aşk tutkuları bile, vahşilik ve şiddet bakımından kraliçenin bu tutkusunu geçemezler." İşte kraliçenin bu tutkusu onu mahvedecektir.

Kraliçenin kendisine olan tutkusunu bilen Bothwell, bir gece kraliçeye tecavüz eder. Bothwell'in bu ani saldırısı karşısında kadınlık gururu kırılan kraliçe önce bu şehvet düşkünü kalpsiz adamdan ölesiye nefret eder. Ama sonra kendi tutkusuna yenik düşer ve adeta onun kölesiymiş gibi davranmaya başlar; Bothwell ne derse onu yapar, istese de istemese de. 

Uyanık Bothwell'in tek istediği ağına düşürdüğü kraliçeyle evlenmekti ama kraliçe evliydi. Bu konuya bir çözüm bulmak için Craigmillar sarayında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Bothwell'de hazır bulundu. Üstü kapalı olarak Kral Darnley'in yazgısının belirleneceği toplantıda, kraliçenin huzurunda önce meşru yöntemden, yani boşanmaktan söz etmişlerdi. Ama Mary Stuart bu boşanmanın hem yasalara uygun olmasını hem de oğlu için emsal teşkil etmeyecek bir karar olması gerektiğini şart koşmuştu.

Toplantıdan sonra, birkaç lordun kralın öldürülmesine ses çıkarmayacağını anlayan Bothwell, cinayetin nerede ve nasıl işleneceğini düşünmeye başlar. Kralı öldürmeye kararlıdır. Bunun için de kraliçenin yardımına ihtiyacı vardır. Çünkü kral Glasgow'da babasının sarayında ağır hastadır. Glasgow'a giden kraliçe, kendi sarayında daha iyi bakacağını söyleyerek kocasını ikna eder. Edinburg'a gitmek üzere yola çıkarlar. Kral çok hastadır ve ateşi yüksektir. Çiçek hastalığına yakalanmıştır. "Glasgow'a gidip hasta kocasını yanında getirerek onu kanlı bir suikastın ortasına atması, kraliçenin bütün yaşamının en çok tartışılan hareketidir" diye düşüncesini belirtir Zweig.

Edinburg'a varmadan önce ıssız bir yerde bulunan ve neredeyse korumasız bir evde mola verirler. Bothwell bulmuştur bu evi. Gerekçe hazırdır; hastalığın saray halkına bulaşmaması için iyileşene kadar burada kalacaklardır. Ertesi günü kraliçenin iki sadık hizmetçisinin evleneceği ve büyük bir şenlik düzenleneceği duyuruldu ve Mary Stuart, Edinburg'a gitmek üzere kocasıyla vedalaşıp bu köhne evden ayrıldı. 

Aynı günün gecesi hasta kralın kaldığı ev hizmetlilerle birlikte havaya uçuruldu. O sırada kuşkuları üstüne çekmemek için Bothwell, Edinburg'daki sarayda bulunmaktaydı. Uykusundan uyandırılan Mary Stuart'a, İskoçya Kralı Henry'nin meçhul kişiler tarafından anlaşılmaz bir şekilde öldürüldüğü bildirildi.

Aslında kral katiller tarafından yatağında öldürülmüştü. Bunu gizlemek, örtbas etmek için tüm ev havaya uçurulmuştu. Cinayet yerinde hiçbir adli inceleme yapılmamış, hiçbir tutanak düzenlenmemiş, hiçbir açıklayıcı rapor resmi duyuru olarak yayımlanmamıştı. Koskoca kralın öldürülmesi küçük ve sevimsiz bir olay olarak telakki edilmişti. Ve İskoçya Kralı Darnley, sıradan bir İskoç gibi sessiz sedasız gömüldü.

Artık Bothwell'in kraliçeyle evlenip kral olabilmesi için önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı. Kraliçe Mary Stuart, kocasının öldürülmesinden sonra önüne geçilemez bir güç kazanan Bothwell'le korkudan ve güvenliği için evlendi. Zweig'in yorumuna göre, 30 yaşına varmadan üç kez evlenen ve bir veliaht doğuran Mary Sutuart, hiç evlenmemiş olan İngiltere Kraliçesi'nin kıskançlık oklarına hedef oldu. Oysa İskoçya kraliçesi evlenir evlenmez gerçek yüzünü gördüğü kocası Bothwell'le hiç mutlu değildi. Bütün şehir halkı bu cani çifte nefretle bakıyordu. Kraliçenin verdiği hiçbir emir yerine getirilmiyordu; Lordları sarayına çağırıyor ama hiç kimse gelmiyordu.

Kraliçe ve Bothwell'in balayı günleri ancak üç hafta sürdü. Halkın ve Lordların davranışlarından yakında bir isyan olacağını tahmin eden Bothwell Edinburg'dan kaçtı ve asker toplamaya başladı. Kraliçe de paralı askerler topladı. Kısa zaman içinde çıkan ayaklanmada Bothwell yenildi ve kaçtı. Kraliçe Mary Stuart ise ulaşımı zor küçük bir adaya sürgüne gönderildi. 

Kraliçe Mary Stuart, soyluların, halkın ve din adamlarının isteklerine karşı gelerek herkesin İskoçya Kralı'nın katili olarak bildiği bir adamla, üstelik evli bir adamla evlenmiş, kanun ve ahlak kurallarını hiçe saymıştı. Tüm bunlar sürgüne gönderilme nedenlerinden birkaçıydı. Eğer kraliçe kocası Bothwell'den ayrılmaya ya da oğlu lehine tahttan vazgeçmeye ikna olursa, belki bir anlaşma zemini oluşturulabilirdi. Lordların teklifini kabul etti ve oğlunun tahta çıkmasının önünü açan belgeyi imzaladı. Küçük krala birkaç gün sonra taç giydirildi ve İskoçya tahtına İskoçya Kralı VI. James olarak oturdu.

Kanun dışı ilan edilen Bothwell, Lordlar tarafından her yerden kovulmuş, başını getirene bin İskoç altını ödül konulmuştu. İskoçya ve İngiltere'de barınamayacağını anlayan Bothwell küçük bir tekneyle Danimarka'ya kaçtı. Kıyafet değiştirmesine rağmen tanındı ve hapishaneye atıldı. Hapiste delirerek öldü.

Çevresi derin sularla kaplı sürgünde olduğu adadan kaçmayı planlayan Mary Stuart, kendisine hayran olan ve sarayda gözcülük yapan bir delikanlının yardımıyla bu adadan kaçmayı başarır. Maksadı; yeni bir ordu toplayarak savaşmak, hakkı olan İskoçya tahtını ele geçirmekti. Ama bunu başaramayacaktı.

Adadaki tutukluluk günlerinde kendisine "İngiltere kraliçesine gerçek bir dostu olarak her zaman güvenebileceği, kraliçe olarak kendisini yeniden tahta çıkarmayı vaat eden" Elisabeth'e güvenerek İngiltere topraklarına ayak bastı. Kraliçe Mary, henüz farkında değildi ama asıl esareti bundan sonra başlayacaktı.

Aslında Mary Stuart İngiltere'ye kraliyet tahtı üzerinde hak iddia etmek için değil, bu ülkede sessiz sakin yaşaması ya da Elisabeth bunu uygun görmezse, Fransa'ya gitmesine izin vermesi gibi mütevazı bir istekle gelmişti. Kraliçe Elisabeth'in Mary'yi esir almak için hiçbir haklı gerekçesi yoktu ve bunu biliyordu. O halde esir almak ve suçlu kılmak için bir suç oluşturulmalıydı. Bunun için sağ kolu ve hükümetin başı  Cecil'i görevlendirdi.

Elisabeth (Zweg, ikiyüzlü kadın diyor) Kraliçe Mary'ye kardeşçe mektuplar yazarken ve onun güvenini kazanırken, arkasından kuyusunu kazıyordu. İki kraliçe yaşamları süresince asla yüz yüze gelmediler, iletişimleri ya mektuplarla ya da görevlendirdikleri kişiler aracılığı ile sağlandı. Elisabeth'in Mary'ye yazdığı mektuplar kitapta yer almakta.

Mary Stuart, tutukluluğunun ilk gününden son gününe kadar sürekli komplo kurmuş ve siyaset oyunları oynamıştı, kapatıldığı her sarayda kaldığı oda gizli bir siyasi büroya dönüşüyordu. Gizli olduğunu sandığı bu çalışmaları çevresindeki Elisabeth'in casusları tarafından kısa zamanda Londra'ya ulaştırılıyordu. Böyle böyle 15 yıl geçti.

Mary Stuart 40 yaşına basmıştı; hala tutukluydu, hala özgür değildi. Artık bu duruma bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Kendisinin yardımına geleceğini düşündüğü İspanya ve Fransa'dan vaat edilen yardım gelmeyince Mary Stuart, bakışlarını büyük kurtarıcıya, İsa Mesih'e çevirmişti.

Elisabeth sürdürdüğü politikasıyla başarı üstüne başarı kazanıyordu. Fransa ile barışmıştı, İspanya ise kendisiyle savaşı göze alamıyordu, ülke içindeki bütün hoşnutsuzlukların üstesinden gelmişti. Ülkesinde artık tek bir düşman ama çok tehlikeli bir düşman yaşıyordu; Mary Stuart. Elisabeth can düşmanı bu kadını saf dışı bıraktıktan sonra gerçek bir zafer kazanmış olacaktı.

Hükümetin başı Cecil ve yardımcıları Mary Stuart'ın kesinlikle ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyorlardı. Elisabeth'e suikast düzenlemekle suçlayacakları bir komplo kurdular Mary Stuart'a. Mary Stuart'ın da suikastı hazırlayanlarla işbirliği içinde olduğunun açıkça kanıtlanması gerekiyordu. Alavere dalavere ile bunu başardılar. İngiliz devlet polisi bu başarıda büyük pay sahibi oldu. 

Elisabeth amacına ulaşmıştı. Mary Stuart tuzağa düşmüştü, suikast için onayını bildirmiş ve kendi kendisini suçlu sandalyesine oturtmuştu. Bundan sonrası mahkemenin vereceği karara bağlıydı. Mahkeme Mary Stuart'ı suçlu buldu ve idamına karar verdi. Mahkeme sürerken İskoçya tahtında oturan oğlu VI. James, annesinin yargılanmaması için bir şey yapmak zorunda hissetti kendisini. Annesine düşman olarak yetiştirilen VI.James, kamuoyu baskısına maruz kalmak istemediği  ve görünüşte bir şeyler yaptığının anlaşılması için mecliste yağıp gürlerken arka planda  özel temsilcisini gizli olarak İngiltere Kraliçesi Elisabeth'e gönderdi. Elisabeth'in James'i kendisinden sonra İngiltere tahtının varisi olduğunun resmen kabul etmesi halinde, sessiz kalacağının garantisini verdi. James'in bu talebi annesinin hayatından daha önemliydi. Elisabeth bu talebi kabul etti. Ve kendisinin çocuksuz olarak ölümünden sonra, İngiltere tahtı İskoç Stuartlara geçti.

Elisabeth için sorun çözülmüştü. Artık biliyordu ki, Mary Stuat'ın idam edilmesinden sonra ne Fransa ne İspanya, ne de İskoçya, hiç kimse ona engel olamayacaktı. Eğer Mary Stuart, İngiltere Kraliçesi Elisabeth'ten bir af dileseydi Elisabeth belki kazandığı bu zaferle yetinecekti. Ama öyle olmadı. Mary Stuart ondan af dilemektense ölümü yeğledi. Çünkü yaptığı tüm hatalarını ancak kahramanca ve tirajik bir ölümle, onurlu bir ölümle dünyaya affettirebileceğini biliyordu.

Celladın kütüğüne başı dik olarak en güzel elbisesi üzerinde yürüdü, duasını etti ve başını kütüğe kendisi koydu. Celladın baltası ilk indiğinde boynunu sıyırdı. Baltanın ikinci inişinde başı gövdesinden ayrıldı. Tarih 8 Şubat 1587'yi gösteriyordu.  

Mary Stuart'ın İdam Edilmesinden Sonra

-Oğlu, Elisabeth ile yaptığı ittifakın bozulacağını düşünerek tek bir kelime dahi söz etmedi. Artık annesinin ölüm kararını veren kadın ve oğul arasında yalnızca barış ve işbirliği hüküm sürecekti.

-Fransa, İskoçya Kraliçesinin son arzusunun, yani Fransa'da toprağa verilme istediğinin saygısızca reddedilmesine tepki göstermedi.

-Yalnızca İspanya Kralı Yavaş Felipe ordusunu topladı, donanmasını hazırladı ama yalnız kaldı. Ancak Felipe'nin donanması savaşa başlamadan çıkan fırtınada parçalandı. Şans Elisabeth'e yardım etmişti. Böylece İngiltere, Mary Stuart'ın ölümüyle yüz yüze kaldığı en büyük tehlikeyi savuşturmuş oldu. 

-İngiltere için savunma dönemi bitmişti. İngiliz donanması artık tüm ihtişamıyla okyanusları aşıp bütün kıtalara ulaşacak ve onları bu büyük imparatorluğun içinde toplayacaktı.

-İngiltere tahtına I.James adıyla oturan Mary Stuart'ın oğlu artık hem İskoçya hem de İngiltere kralıydı ve annesinin cesedini bir lanetli gibi yalnız yattığı Peterborough Mezarlığı'ndan aldırıp, Londra'daki Westminster Kraliyet Mezarlığı'na naklettirdi. Mary Stuart'ın taştan heykeli dikildi. Bunun hemen yakınına da Elisabeth'in taştan heykeli dikilmişti. Yaşarken birbirine düşman bu iki kadın aynı mezarlıkta yan yana yatıyorlardı artık.

-"Taç giymiş bir başın idam edilmesi, yüzlerce yıl sonra dünyadaki bütün kral ve hükümdarlara örnek olmuş, üzerlerinde uyarıcı bir etki bırakmıştır. Bu örnek yaşanmamış olsaydı Stuart'ların torunu I.Charles idam edilmez, I.Charles idam edilmeseydi, o zaman da XVI.Louis ile Marie Antoniette'in idamları yaşanmazdı" diye yazmış Zweig. (age, s:456)


Kaynak:

STEFAN ZWEIG, MARY STUART (Can modern-7. Baskı), Çeviri: Kasım Eğit - Yadigar Eğit.

6 Aralık 2021 Pazartesi

 



SALVADOR DALİ, SİGMUND FREUD VE STEFAN ZWEİG'İN LONDRA'DAKİ BULUŞMALARI VE FREUD'UN ÖLÜMÜ




Viyana 1938. Sigmund Freud 82 yaşında ve hastadır. Viyana'ya girmek üzere olan Nazilerin zulmünden Freud'u kurtarmak isteyen dostları kendisini Londra'ya götürmek için çıkış vizesini ayarlarlar ve kendisiyle birlikte gidecek olanların listesini hazırlamasını söylerler. 

6 Mayıs Freud'un doğum günüdür. Viyana'daki Berggasse 19 numaralı evde Londra'ya gidiş için toplanma hazırlıkları sürmektedir. Freud'un kendi evinde kutlayacağı son doğum günü olduğundan herkes habersizdir. Doğum günü kutlandıktan sonra Freud'la birlikte Londra'ya gideceklerin listesi okunur. Listede başta kendisi olmak üzere karısı, çocukları, karısının kız kardeşi, evdeki iki yardımcı, Freud'un özel doktoru ve doktorun ailesi vardır. Listenin sonundaki isim ise Jo-Fi'dir; Freud'un köpeği. Bu listeye giremeyen dört isim, Sigmund Freud'un  kız kardeşleri olan Paulina, Marie, Rosa ve Adolfina'dır. Kız kardeşlerinin listeye neden giremedikleri konusu bilinmemekte, sadece tahmin yürütülmektedir. Freud'la birlikte Londra'ya gidemeyen kız kardeşleri ise kollarında Davut yıldızı taşımak zorunda oldukları bir hayat ve toplama kampları beklemektedir. Anna şanslıdır, evlenip Amerika'ya yerleşmiştir çünkü.

Freud ve listesindekiler Londra'ya giderler. Nazilerin zulmünden ve baskısından bunalarak Salzburg'daki evini terk edip Londra'ya kaçan biri daha vardır. Ünü dünyaya yayılmış bir yazar; Stefan Zweig. Freud'un çalışmalarına büyük hayranlık duyan Zweig,   Freud'dan çok önce Londra'ya gitmiştir. Hatta ünlü yazar ikinci evliliğini  Lotte ile burada yapmıştır. Lotte, Zweig'in "Sabırsız Yürek" romanına ilham olmuştur. Londra'da bulunan Zweig, hayranı olduğu ve konuşmalarından büyük bir zevk aldığı Freud'u bir daha göremeyeceğini düşünmektedir. Freud'un Londra'ya gelişi Zweig için mucize gibidir. 

83 yaşında ve çok hasta olan Freud'u ziyarete giden Zweig, onu çok dinç bulmuştu. Ama Freud'un hastalığı ilerliyordu. Her görüşmelerinde ünlü yazar, Freud'un yitip gittiğini görebiliyordu. Zweig, son görüşmelerinden birinde Freud'un da hayran olduğunu bildiği ünlü ressam Salvador Dali'yi de yanında götürmüştü. Onlar konuşurken Dali de Freud'un resmini yapıyordu. Zweig, bu resmi Freud'a asla gösteremeyecekti. Çünkü kaçınılmaz sonun yaklaştığını fark eden Dali, Freud'un yüzünde ölümü çizmişti. 

Sigmund Freud, 1923 yılında çene kanserine yakalanır. 16 yıl boyunca 33 kez ameliyat olan Freud, son günlerini dayanılmaz ağrılar içerisinde geçirmektedir. Bu acılar içerisindeyken bile okumaktan vazgeçmez. Bugün hala kim tarafından önerildiği ya da nereden bulduğu bilinmeyen Honore de Balzac'ın "Tılsımlı Deri" romanını okumaya başlar.

Freud'a özel doktoru romanı beğenip beğenmediğini sorduğu zaman "Tam benim bu günlerime uyan bir roman, bu okuduğum son kitap" der, ama Freud'daki ilişki romandaki söz konusu "deri"ye göre tersinedir, ağzında kanserojen bir doku gittikçe büyümektedir. Balzac'ın romanındaki derinin tersine küçülmeyip büyümektedir ve dokunun büyümemesi için Freud neredeyse soluk bile almak istemez, hiç yemek yemez daha doğrusu yiyemez. Sona doğru yaklaştığının bilincindedir ve özel doktoru Max'la konuşur. Acılarının dayanılmaz hale geldiğini söyleyerek doktorundan yardım ister.

Sigmund Freud'un özel doktoru olan ve birlikte Londra'ya giden Max Schur, yazdığı "Freud, Yaşamak ve Ölmek" adlı kitabında; sigaranın neden olduğu üst çene ve damak kanserinin Freud'un hayatını yavaş yavaş nasıl yiyip bitirdiğini anlatır. Doktor Schur, Freud'a zamanı geldiğinde ölmesine yardım edeceğine söz verir. Ve Freud, ona acısının büyük olduğunu, devam etmesinin bir anlamı olmayacağını söylediğinde, Dr. Schur ölümcül dozda morfin enjekte ederek Freud'un acısına son verir. 

Psikoanalitik Kuram'ın kurucusu, Avusturyalı nörolog Sigmund Freud, 83 yaşında kendi iradesiyle ve de özel doktorunun yardımıyla yaşama hakkından vazgeçmeyi seçmiştir. Tarih 23 Eylül 1939'dur.


Yararlandığım Kaynaklar:

1-Freud'un Kız Kardeşi - GOCE SMILEVSKI, nemesis Kitap.

2- Stefan Zweig BİLMEK DEĞİL SADECE HAYAL ETMEK İNSANI MUTLU KILAR - KEREM KINA. DESTEK Yayınları, 14. Baskı.

3-cafrande.org

 Görsel: Portrait of Freud - Salvador Dali.  (Tomasz Haupt - Pinterest)


26 Nisan 2021 Pazartesi

 


STEFAN ZWEİG'İN  SON GÜNLERİ 



Benim için iyi bir kitap, başka bir kitabın ya da kitapların öncülüdür. Okuduğum kitabın içinde yer alan ve  adı geçen şair ve yazarlar hep ilgimi çekmiştir. Dolayısıyla, eğer bu şair ve yazarlardan tanımadıklarım varsa eserleri hakkında bilgi sahibi olmak için öncül kitabımın ardından bu eserleri okumaya çalışırım. Bu nedenle, bana göre bir kitap, sadece bir kitap değil, birkaç kitap demektir; kitapçıdan alırım bir tane, okumaya başlarım bin tane gibi. Yeni bitirdiğim Stefan Zweig'in otobiyografisi olan "Dünün Dünyası" da bu kitaplardan biri. Kitabı okurken, dünyaca ünlü bir yazarın yaşam öyküsünü değil de sanki kısa bir Avrupa tarihini, Avrupa edebiyatının yıldız isimlerinin eserlerini  de okur gibiydim. Bunun yanı sıra, iki dünya savaşı arasında geçen tarihi olayların  panoramik görüntüsü de cabası. 

Dünün Dünyası, Nazilerin Polonya'ya saldırmasıyla II.Dünya Savaşı'nın başladığını yazan gazete başlıklarını okuyan Zweg'in, beş yıldır bulunduğu Londra'dan ayrılmaya karar vermesiyle sonlanır. Kitabın son iki cümlesi ise çok manidardır: " ...Ama her gölge, sonuçta bir ışığın çocuğudur. Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir."

Zweig'in eşiyle birlikte intihar ettiklerini önceki okumalarımdan biliyordum. Ama Londra'dan New York'a gidişleri, oradan Brezilya'ya geçip yerleşmeleri ve oradaki yaşamları hakkında ise  bilgim yoktu. Vatansız bir sürgün olarak nasıl karşılanmış ve orada neler yaşamıştı? İşte tüm bu sorularıma cevap verebilecek ve merakımı giderebilecek kitabı da otobiyografisinin hemen ardından okudum. Kitabın adı; Stefan Zweig'in Son Günleri, yazarı, Laurent SEKSIK. Zweig'in ve eşi Lotte'nin New York ve Brezilya günlerini okumak, insanın yüreğini burkuyor. Hele de gerçek olduğunu bilerek okumak çok daha hüzünlü...

1934 sonbaharında, Avusturya polisinin silah sakladığı gerekçesiyle evini aramasından sonra Zweig, Salzburg'daki evinden ayrılıyor ve Londra'ya yerleşiyor. Zweig'in arkasından, yurdunu terk edip gittiği için korkak muamelesi yapılıyor; vatanında kalıp Freud ve diğer yazarlar gibi mücadele etmediği ve kaçmayı seçtiği için. İşte bu suçlamalar, nereye giderse gitsin Zweig'in peşini hiç bırakmıyor ve kendisini içten içe kemirip suçluluk duymasına neden oluyor.

Zweig, ünlü bir yazardı ve kitapları altmış milyondan fazla satmıştı ama artık kendi ülkesinde kitapları okunmuyordu, çünkü Hitler tarafından yasaklanmış, mevcut kitapları da yakılmıştı. O bir yazardı ama artık yalnızca çevrilmek için yazıyordu. Bir zamanlar, dünya çapında en çok okunan yazardı oysa. Kitapları yaklaşık otuz dile çevrilmişti. Richard Strauss'un libretto yazarı olmuştu, Jeremias'ı Burgtheater'de alkış yağmuruna tutulmuştu. Münih'teki Staatstheater'de dostu Rilke'nin anısına resmi söylevi o vermiş, Moskova'da Tolstoy'un evinin açılışını yapmış, Londra'da Freud'un cenazesinin başında konuşmuştu. Hermann Hesse'yi yazmaya yeni başladığında teşvik etmişti. Umutsuzluğun batağına saplanmış olan Joseph Roth, onun yardımı olmazsa, Radezkymarsch'ı ını asla bitiremezdi. Einstein bile Zweig'le tanışmak istemiş, 1930 Haziran'ında Berlin'deki bir restoranda akşam yemeği yediklerinde Einstein ona; onun bütün kitaplarına sahip olduğunu itiraf etmişti.

Şimdi ise yersiz yurtsuz olarak Londra'da sürgündeydi, üstelik pasaportunu da kaybetmişti. Ve bundan sonra İngilizlerin vereceği beyaz bir kağıda muhtaçtı. Bir şekilde o beyaz kağıdı alır. İkinci eşi olan Charlotte, ağır astım hastasıydı ve Londra'nın havası ona iyi gelmemişti. Üstelik, kaçtığı Almanlar da yaşadığı Londra'ya yaklaşmaktadır. Bunun üzerine, yaklaşık altı yıl kaldığı Londra'dan eşi Lotte ile birlikte ABD'ye gitmeye karar verirler. Bir  gemiye binerler ve 1940 yılının Haziran'ında New York'a varırlar.

Lotte uğruna terk ettiği eski eşi Friderike'de New York'tadır. Zweig, otobiyografisini yazmaya karar vermiştir ve eski karısından yardım ister, çünkü elinde avucunda hiçbir belge yoktur, kaçarken yanına alamamıştır. Yirmi yıl evli kaldığı, iki kızının annesi olan Friderike'nin hafızasına güvenmektedir; o her şeyi hatırlardı. New York'ta kaldıkları sürede, Zweig "Dünün Dünyası"nı (otobiyografisini) yazmaya başlar. 

New York'un kirli havası Lotte'ye yaramamış, astımı ilerlemiştir. Tekrar gitmeleri  gerekmektedir. 15 Ağustos 1941 günü için Rio'ya  gitmek üzere bilet alır. Evet, Zweig yine kaçıyordu. Reich'ten kaçmıştı, sonra Londra'dan kaçmıştı, şimdi de New York'tan kaçıyordu. Bu gidişin sebepleri arasında Lotte'nin sağlığı vardı elbette. Ama aynı zamanda yöneticilerin verdiği tedirginlikler de vardı, düşman bir ülkeden gelmiş bir yabancıydı o. Hakim olduğu, kitaplarını yazdığı o lisan vardı; Almanca. Ayrıca, New York'un hayhuyundan, gürültüsünden ve havailiğinden de yakınıyordu.

Rio'ya vardıklarında, karı-koca daha önceden kısa bir ziyaret yaptıkları ve havasını bildikleri  Petropolis şehrine yerleşirler. Çiftin son altı ayı burada kiraladıkları evlerinde geçer. Hatta Lotte ile evliliklerinin ikinci yılını da bu küçük evde kutlarlar. İki yıl önce Bristol yakınındaki Bath'ta evlenmişlerdi. 

Zweig, kendisine ve eşine oturma izni veren ve doğasını çok sevdiği Brezilya'ya,  kaleme aldığı "Brezilya, Geleceğin Ülkesi" kitabıyla teşekkür etmek ister. Ancak bu kitabı Brezilyalılarca eleştirilir; devletin siparişi üzerine yazıldığı, Brezilya'ya methiyeler düzmek için cumhurbaşkanından para aldığı yönünde dedikodular yapılır.

28 Kasım 1941'de Zweig, altmışıncı doğum gününü kutlar; bu yaş onu yılgınlığa uğratır, yaşlandığını düşünmektedir çünkü. Doğum gününü kutlamak için evlerine gelen birkaç arkadaşına o gün için yazdığı şiirini okur.

Altmışlığın Şükranları

Daha yavaş döner saatler,

Saçlara kır düşmüşse çoktan,

Kadeh boşaldığında ancak,

Görülebilir dibindeki altın, Yaklaşan karanlığın önsezisi

Korkutmaz, rahatlatır!


Dünyayı seyre dalmanın sevincini

Artık hiçbir arzusu kalmayan tadabilir bir tek,

Nereye geldiğini artık sormayan

Kaybettiklerine artık ağlamayan

Yaşlanmayı gidişinin habercisi olarak gören.


Gözler hiç olmadığı kadar ışıltılı ve hür

Günbatımının ışığında,

Hayat hiç olmadığı kadar içten sevilir

Vazgeçişin gölgesinde.


Zweig, Petropolis'in sakinliğinde kitaplarını yazmaya devam etmektedir. Montaigne'in biyografisi, Satranç kitabının yazımı tamamlanmış Clarissa ise yazılmaktadır (Clarissa, intiharıyla yarım kalan tek kitabıdır). Bir taraftan da hayran olduğu ve yazmayı düşündüğü Balzac'ın biyografisi için Petropolis kütüphanesinde araştırma yapmaktadır. Londra'da bulunduğu yıllarda, Balzac'a ilişkin yaptığı inceleme ve araştırmalarına ait sandıklar dolusu bilgi notlarının ve belgelerin, Londra'dan yola çıkan gemiyle Petropolis'e ulaşmasını beklemektedir. Atlantik'te savaş tüm şiddetiyle sürdüğünden geminin bir Alman denizaltısıyla batırıldığını düşünmektedir. Çünkü beklediği sandıklar, çok uzun bir zaman geçmesine rağmen Petropolis'e ulaşmamıştır. Oysa Londra'daki arkadaşı, sandıkları kendi elleriyle gemiye teslim ettiğini bildirmiştir. 

Bunları düşünüp karamsarlığa kapıldığı bir anda, radyodan ABD'nin savaşa katıldığını duyar. Roosevelt, Japonya ve Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Tarih 8 Aralık 1941'dir. Zweig ve eşi için artık sürgün günleri sona erecek, vatanına geri dönebilecektir. Zafer, müttefik devletlerin olacak, Hitler yenilecektir; böyle düşünüyordu. Daha bir şevkle yazmaya devam eder ama sevinci fazla uzun sürmez. Çünkü başkent Rio'da Alman casuslarının kol gezmekte olduğu, otellerin Gestapo ajanlarıyla kaynadığı haberini almıştır dostlarından. Kısa sürede kendisine ulaşabileceklerini tahmin eder, ki tahmininde yanılmaz; on gün içinde üç tehdit mektubu alır. Üçüncü mektupta şunlar yazmaktadır: " Seni bulduk. Seni geberteceğiz; seni de, Yahudi kancığını da."

Birkaç gün önce gazeteler yazmıştı; orada sürgünde olan Alman Komünist Partisi eski üyesi Arthur Wolfe, limanda kafasına bir kurşun sıkılmış halde ölü bulunmuştu. Bunu okuduktan sonra, korku ve kaygıları artan Zweig, kendi kendisine bir söz verir; Gestapo'nun eline asla canlı olarak geçmeyecektir. Bunun üzerine her daim yanında taşıyacağı bir Veronal şişesi hazırlar. Veronal onların, izi sürülenlerin büyülü iksiridir sanki. Şişeyi hazırlarken de Romain Rolland'ın son mektubunda söylediklerini hatırlar; " Sizi Brezilya'ya yerleşmiş olarak düşünemiyorum. Orada derin kökler salmak için hayatınızın çok geç bir dönemindesiniz. Ve köksüz olunca, insan bir gölgeye dönüşüyor."

Kudretli olan yazar ve şairlerden ziyade Zweig'in ilgisini lanetliler çekiyordu. Sonu trajik biten şairlere sınırsız bir hayranlık besliyordu. En iyi denemesini onlar için yazmıştı: Kendileriyle Savaşanlar; Kleist, Nietzsche ve Hölderlin'i anlatmıştı. Kleist'e olan hayranlığı ise başkaydı; Kleist'te ilk karısı Marie'yi terk edip son yoldaşı olarak kendinden genç ve hasta bir kadını seçmişti. Kendisi de aynısını yapmıştı.

Zweig çifti, 1942 yılının 16 Şubat'ında başlayan Rio Festivaline katılırlar ve eğlenceli zaman geçirirler. 17 Şubat sabahı gazetelerin birinci sayfasında Singapur'un düştüğünü ve Japonlara teslim olduğunu okurlar. "İngilizler savaşı kaybetti" diye alt başlık atan gazeteler, başlığın altında ise; "Son kale düştü. Dünya barbarların ayakları altında şimdi. Singapur düştü. Petrol yolu Japonlara açılıyor. Savaş sona erdi. Almanlar Süveyş Kanalı'na doğru saldırıya geçiyorlar. Bir yıl içinde barbarlar Rio'da olacak" yazıyordu. Bu haberi okuduktan sonra Zweig, acı ve keder içinde düşünür; onları uçurumun kenarında durduran hiçbir şey kalmadı artık. Bu dünyadan ayrılma, Petropolis'e dönme vakti geldi.

Rio'dan ayrılıp Petropolis'teki evlerine dönerler. Kahya kadına yol verirler. 1942 yılının 22 Şubat  Pazar günü Zweig, ilk karısı Friderike'ye ve birkaç dostuna son mektuplarını yazar. Karar vermiştir; bugün dünyaya veda edecektir, isterse karısı da bu yolculuğunda ona katılabilir. Pazar günü olduğu için spor bir takım elbise giyinir; kahverengi bir gömlek, düz renkte bir kravat, golf pantolonu. Saçını tarar, traş olur. Karısı Lotte, yolculuğunda yanında olacağını ve onu yalnız bırakmayacağını söyler. Yolculuk için en sevdiği çiçekli elbisesini giyinir ve kocasına hazır olduğunu işaret eder. Küçük beyaz kristallerle dolu iki şişecik hazırlayan Zweg, önce kendisi içer ve yatağa uzanır. Arkasından Lotte beyaz kristal dolu şişeciği bardağa boşaltıp içer ve kocasının yanına uzanır. Artık ikisi de özgürdür; ne kaçmaları gerekecek ne de saklanmaları.



25 Mart 2021 Perşembe

 


DÜNÜN DÜNYASINDAN BİR KESİT



Bir Stefan Zweig hayranı olarak okumadığım tek kitabı olan, kendi yaşam öyküsünü anlattığı, 1942 yılında hayata veda etmeye karar vermeden kısa bir süre önce tamamladığı "Dünün Dünyası"nı okuyorum. Kitap ilerledikçe, dünün dünyasını, bugünle kıyaslama olanağı da buluyorum ve keşke diyorum kendi kendime; ben, sakin, huzurlu ve güvenli olan dünün dünyasında yaşasaymışım. Bugünler, kaos, salgın hastalıklar, savaşlar ve açlıktan ölümlerle yaşanılası değil artık, diye düşünüyorum çünkü.

500 sayfalık kitabı yarıladım ve neredeyse altını çizmediğim tek bir satır bile yok (bu çizik kitabı benden sonra başkası kolayca okuyamaz herhalde). Kitabın her bir satırı, ayrı bir kitap konusu olabilecek kadar derin ve geniş anlamlar içeriyor. Bugün, kitabı okurken, çiçeklere olan sevgim ve düşkünlüğüm nedeniyle, dikkatimi çeken ve oldukça ilgilendiğim bir konuyu kısa ve öz olarak yazmak istiyorum. Çünkü bilmediğim bir konuyu öğrenmiş oldum. Öğrendiğim bilgiler bende kalmasın, okuyanlar da faydalansın isterim. Bilgiyi paylaşma konusunda hiç cimri değilim, aksine oldukça cömertim. :)

Dünün Dünyasında Partiler Çiçek Açmışlar!

- Sanayi Devrimi'nden sonra, makine çarkını döndürdü ve daha önce dağınık olan işçi sınıfını sanayinin etrafında topladı. Dr. Victor Adler adlı önemli bir adamın önderliğinde Avusturya'da, proletaryanın haklarını kabul ettirmek için sosyalist bir parti kuruldu. İşçiler kırmızı karanfili parti sembolü olarak yakalarına taktılar. Avusturya'daki büyük halk hareketinin ilkini sosyalistler başlatmıştı. 

- Sosyalist partinin ardından, yetenekli ve popüler bir siyasetçi olan Dr. Karl Lueger, bütün küçük burjuvayı ve ürkek orta sınıfı bir araya getirecek olan Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi'ni kurdu. Bu parti tam bir küçük burjuva partisi olarak esasen proletaryaya karşı organik bir hareketti ve o da makinenin bilek gücüne üstün gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Hristiyan Demokrat Partisi'nin sembolü beyaz karanfildi ve parti üyeleri yakalarına beyaz karanfil takıyorlardı.

- Öte yandan üçüncü bir çiçek, Bismarck'ın çok sevdiği ve Alman Nasyonal Partisi'nin sembolü olan mavi kantaron çiçeği ortaya çıktı.

Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi Viyana'da ve kırsal kesimde, sosyalistler ise sanayi bölgelerinde güçlenirken Alman nasyonalistleri de Bohemya'da ve Alpler'in eteklerindeki sınır bölgelerinde kendisine taraftar buluyordu. Bunlar sayıca yetersizdiler ama yetersizliklerini giriştikleri vahşi saldırılar ve sınırsız zorbalıklarla telafi ediyorlardı. Sonrası malum; Hitler'in 1933'te başa gelişi ve ardından tüm dünyayı yıkıma uğratan II. Dünya Savaşı.

Bu yazıyı neden yazdım? Dünün Dünyasında yani o zamanlar, parti sembolü olarak sıradan nesneler yerine çiçeklerin kullanılmış olması etkileyici değil mi? Günümüz partilerinin de (en azından bazılarının) sembolü çiçekler olsaydı, dünyamız çiçekli bir bahçeye dönüşür müydü acaba? Çok mu hayalperestim sizce? Öyle bile olsa güzel bir hayal değil mi?



 

25 Kasım 2017 Cumartesi




HAVA DURUMUNUN AMOK'LA DANSI




İnsanın ruh hali her zaman aynı olmuyor. Olayların akışına, zamana, kişilerle yapılan diyalog ve karşılıklı  davranışlara göre değişebiliyor. Bazen kızgın ve öfkeli, bazen neşeli ve sevecen, bazen kıskanç, bazen de deli-dolu. Bertrand Russell şöyle diyor ruh için: "Herhangi bir ruh hali tartışılamaz; ruh, herhangi bir olayla ya da beden yapısındaki bir değişiklikle, bir halden öbür hale geçebilir, ama tartışmayla değiştirilemez." *

Montesquieu'nun "iklim teorisi", henüz ispatlanamadı ve teoride kaldı, bildiğim kadarıyla. Bu teoride, azıcık gerçeklik payı olmasaydı ayın dolunay şeklini aldığında ortaya çıkan kurt adamları yazar mıydı romancılar? Emin değilim doğrusu. İbn-i Haldun da iklimin gelişmişlik üzerinde etkili olduğunu iddia eder. "İbn-i Haldun'a göre, iklim koşulları da insanın yaşam biçimini ve karakterini etkiler. İklimin ekonomik yaşam üzerinde de etkileri vardır. Çok soğuk ya da çok sıcak iklim bölgelerinde büyük yerleşim merkezleri gözlenmediği gibi, bu bölgelerde uygarlık da ileri değildir." **
Yine de iklim koşulları-insan ruhu ve  davranışları arasındaki ilişkiyi açıklayacak olan kapıyı aralık bırakmak gerek. Yarın nelerin kanıtlanabileceğini bilemeyiz çünkü.

Hepimizin çok sinirlendiği, öfkelendiği anlar vardır. Bu sinir ve öfke halini geçirebilmek, sakinleşmek kişiden kişiye göre değişir hiç kuşkusuz. Çok öfkeli, deli gibi bağıran birini gördüğümde aklıma amok koşucusu gelir, korkarım. Hani Stefan Zweig'in yazdığı öyküyle ünlenen "Amok Koşucusu." Bu öyle bir koşu ki rakip tanımıyor, önüne çıkanı deviriyor ve sonu ölümle bitiyor. Anlayacağınız, aklı başında biri böyle koşmak, amok koşucusu olmak istemez.

-Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?
-Malezyalılarda görülen çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi...insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması. İklimle bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... İşte amok...Şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor...Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta...sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor...dosdoğru koşuyor, dosdoğru...nereye gittiğini bilmeden...Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor...Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor...ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor...Köylerdeki insanlar bu amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler...o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır...ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir...sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...***

Bugün Almancada "Amok koşucusu" (der Amoklaufer) intihar saldırıları için kullanılan bir deyim. Ayrıca Amok, cinnet halinde olma, sonuçlarını hesap edemeden  şiddet kullanma halini ifade etmektedir.. Psikoloji'de kullanılan bu tabir derin bir düşünce döneminin sonrasında gelen şiddet ve bazen cinayet ile sonuçlanan atakların görüldüğü durum olarak izah edilmektedir.

Amok'un sadece Malezya'da görülmesi ve Kuzey ışıklarının görüldüğü kuzey ülkelerinde(güneş yılda çok az görünür) intihar oranlarının yüksek olmasının nedenlerinden biri de iklimsel koşullar olabilir mi dersiniz?


İlgilenenler İçin Not:
Montesquieu'nun ortaya koyduğu İklim Teorisi'ne göre, ekvatordan uzaklaştıkça insanların çalışma şevkleri artmakta ve bu sebepten dolayı ekvator bölgesindeki devletler azgelişmiş bir profil sergilerken ekvatordan uzak devletler gelişebilmişlerdir.

Medeniyetler Çatışması adlı çalışmasıyla tanıdığımız Prof. Samuel Huntington da tıpkı Montesquieu gibi sıcak iklimin insanın üretkenliğini olumsuz etkilediğini düşünmekte ve azgelişmişlik üzerinde iklimin etkili olduğunu iddia etmektedir. ****





Kaynaklar:
* Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı (s:29)

**http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

***Stefan Zweig - Amok Koşucusu (s:101-102)

****http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

Görsel: Amok Koşucusu - vbrevis.tumblr.com'dan alınmıştır.




19 Ekim 2016 Çarşamba




İNTİHAR EDEN ÜNLÜ ŞAİR VE YAZARLAR


Ünlü şair ve yazarların biyografilerini okumayı seviyorum. Çocukluklarının nasıl bir ortamda geçtiği, nasıl bir ailede yetiştikleri, yaşadıkları dönemdeki toplumsal gelişmelerin ve toplum değerlerinin karakterlerinde nasıl izler bıraktığı ve tüm bunların yeteneklerini nasıl etkilediğini hep merak etmişimdir; çünkü onların yaşam öykülerinden çıkaracağım dersler olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, eserlerini okuduğum şair ve yazarların yaşam öykülerini de okurum. Bu şair ve yazarlardan  bazılarının (ki içlerinde çok sevdiklerim var)  bilinçli bir şekilde yaşamlarını sonlandırdıklarını öğrendim. Elbette, hepsinin kendine göre nedenleri olabilir; kimi artık yazamadığı için, kimi psikolojik tedavi gördüğü için, kimi çok acı çektiği için, kimi düş kırıklıkları nedeniyle intihar etmişlerdi.

A. Mümtaz İdil "Hemingway İntihar etmedi Kendini Öldürdü" başlıklı yazısında şöyle der:

" İntihar etmiş yazarların yaşamlarına ve bıraktıkları eserlere bakıldığında, intihar edeceğine ilişkin bazı ipuçları bulmak mümkündür. Ölümün bir kurtuluş olduğunu, sanki her şeyi bir kalemde silip, yeniden ve başka bir yaşam döneminin ilk adımı göründüğünü yansıttıkları olmuştur. Sözgelimi, bütün yaşamı gerçek bir macera ile geçen ve iki romanı dışında, hemen tüm romanları yaşam sevinciyle donanmış Jack London' un bir kitabı vardır ki, bir yazarın otobiyografisini ölümünden önce yazması gibi bir şeydir: Martin Eden. Cesare Pavese' nin günlüğünün ilk sayfalarında, 14 Ağustos' ta intihar edeceğini okursunuz, kitap da zaten 13 Ağustos' ta biter. 14' ünde de artık yazar yoktur."

Araştırma yaptığımda, intihar eden ünlü şair ve yazarların çokluğu karşısında şaşırdığımı söyleyebilirim. Bu yazımda, kitaplarından tanıdıklarımı yazacağım. Bunun için tabi ki burada yazamadığım şair ve yazarlar da olacaktır. İntihar edenlerin yaşam öykülerini, eserlerini değil, neden ve nasıl intihar ettiklerini yazacağımı da belirtmeliyim. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, isimlere geçebilirim. 

1-Stefan Zweig (D: 28 Kasım 1881, Viyana,  Ö: 22 Şubat 1942, Rio de Janeiro,Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.






II. Dünya Savaşı sırasında New York' a, Arjantin' e, Paraguay' a ve Brezilya' ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya' ya yerleşmeye karar verdi. Orada "Bir Satranç Öyküsü" nü kaleme aldı. Zweig, 1941' de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900' lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa' nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942' de Rio de Janerio' da karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler' in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.
(tr.wikipedia.com)


2- Ernest Hemingway (D: 21 Temmuz 1899, Ö: 2 Temmuz 1961)
ABD' li romancı, hikaye yazarı ve gazetecidir.





Basit yazma tekniği ve sade üslubuyla 20. yüzyıl kurgu romancılığını etkilemiştir. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi yazarın çoğu eseri, bugün Amerikan edebiyatının başyapıtlarından kabul edilir.

Seyahatlerine ve serüvenlerine de devam eden Heningway, bu yolculuklardan birinde uçak kazası geçirerek yaralandı. 1950' lerin ikinci yarısında alkolizmin de  etkisiyle ruhsal ve fiziksel sağlığı gittikçe kötüleşti. 1928 yılında Paris Ritz Otel' e bıraktığı iki sandığı bulduktan sonra anılarını yazmaya başladı fakat anılarını yazarken depresyona sürüklendi. Evinin sürekli ziyaretçi ve turistlerle dolmasından ötürü rahatsız oluyordu. Idaho' da ev aldı, oraya temelli taşınmayı düşünmeye başladı. 1959' daki Küba devriminden sonra Küba' ya gelip gitmeye devam etti.

Küba' daki yeni rejim Amerika mülklerini devletleştirmeye karar verince kesin olarak Idaho' ya taşındı. Ruhsal sağlığı kötüye gitti. Bir gün eşi onu evin mutfağında elinde tüfekle bulunca hastaneye kaldırılıp elektro şok tedavi gördü. Taburcu olduktan iki gün sonra 1961' de evinde kendini av silahı ile vurarak hayatına son verdi.
(tr.wikipedia.com)


3-Jack London (D: 12 Ocak 1876, San Francisco, Ö: 22 Kasım "1916, Kaliforniya)
ABD' li gazeteci ve roman yazarı.







Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir.

Jack London'ın ölüm sebebi çok tartışılmıştır. Pek çok eski kaynakta intihar ettiği anlatılmıştır. Ölüm raporunda ölüm sebebi üremi olarak gösterilmiştir. 22 Kasım 1916' da, çiftliğinde bir uyku sundurmasında ölmüştür. Son döneminde çok acı çektiği ve morfin aldığı biliniyordu, kazayla ya da kasıtlı olarak aşırıdoz olması da ihtimaller dahilindedir. Clarice Stasz' a göre "London' un ölümünü takiben, bazı nedenlerle, onun sonunda intihar etmiş bir kadın avcısı olduğu yolunda bir biyografik efsane gelişti. Birinci el kaynaklara dayanan yakın zamanlı ciddi çalışmalar bu karikatürü reddetmektedir. London' ın eserlerinde intihar pek çok kez karşımıza çıkar ve bu durum söz konusu "biyografik efsane" nin oluşmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Yaşam öyküsünü yazan Russ Kingman, London' ın "inme ya da kalp krizi" nedeniyle öldüğünü düşünmüştür. 

Jack London' ın külleri, eşi Charmian' ınkilerle birlikte Glen Ellen, Kaliforniya' daki Jack London Eyalet Tarih Parkı' na gömüldü. Çok sade olan mezarda sadece yosun tutmuş bir kaya parçası dikilidir.
(tr.wikipedia.com)


4-Vladimir Mayakovski (D: 19 Temmuz 1893, Bağdadi, Gürcistan,  Ö: 14 Nisan 1930, Moskova)

Rus şair, oyun yazarı, film ve tiyatro aktörü.






ABD' ye dolaylı olarak Meksika' dan geçerek giren Mayakovski, aynı yıl yakın dostu Sergey Yesen' in Leningrad' da İngiltere' de intihar eder. Yesenin, son şiiri; "Elveda dost, elveda" yı damarını açarak, kanıyla yazmıştı.. Bu olaydan tam 5 yıl sonra; 1930' da Lili Brik' i ve ailesini SSCB Hükümetine emanet ettiğini belirten bir mektup bırakarak silahla intihar eder. Ölümünden sonra doğduğu köy olan Bağdadi' ye şairin adı verilir.
(tr.wikipedia.com)

Nazım Hikmet' in hayran olduğu, şiirlerinden etkilendiği ve şairin  basamak biçimindeki dizelerinin çok ilgisini çektiği Mayakovski ile ilgili anısını okumak için lütfen linki tıklayınız.

http://sahriye.blogspot.com.tr/2014/04/anlayana-blog-yazmaya-karar-verdigimde.html


5-Sergey Yesenin (D: 3 Ekim 1895, Rusya İmparatorluğu, Ö: 28 Aralık 1925, SSCB)

Rus şair.







Sergey Yesenin, psikolojik bir rahatsızlık yaşadı ve bir ay akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarıldıktan birkaç gün sonra, 27 Aralık 1925' te İngiltere Oteli' ndeki odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski' ye yazdığı veda şiiri bulundu. Sergey Yesenin, Moskova' nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi.

Rusya' nın en popüler şairlerinden birisi olması ve cenazesi için devlet töreni düzenlenmesine rağmen Josef Stalin ve Nikita Khrushchev' in başkanlığı esnasında eserlerinin büyük bölümü Kremlin tarafından yasaklandı. Nikolay Bukharin' in Yesenin' i eleştirisi önemli şekilde yasaklamaya katkıda bulundu. Eserleri yeniden ancak 1966' da yayınlandı.
(tr.wikipedia.com)


6-Sylvia Plath (D: 27 Ekim 1932, Boston, Ö: 11 Şubat 1963, Londra)

ABD' li şair ve yazar.







Tirajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

Plath eşi Hughes ile birlikte Londra' da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton' a yerleştiler. Çiftin Sylvia' nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra' ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats' e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962-1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963' t, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes, yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath' ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow' un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı.

Plath' ın Türkçe'ye çevrilen eserleri arasında bulunan "Sırça Fanus" adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.
(tr.wikipedia.com)


7-Virginia Woolf ( D: 25 Ocak 1882, Ö: 28 Mart 1941)

İngiliz feminist yazar, romancı, eleştirmen.






Virginia Woolf, Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş. 28 Mart 1941' de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell' e diğeri ise kocası Leonard Woolf' a.

Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri  beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."
(tr.wikipedia.com)


8- Cesare Pavese (D: 9 Eylül 1908, Ö: 27 Ağustos 1950)

İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen.







1935' te anti-faşist çalışmaları nedeniyle tutuklandı. 1936' da serbest bırakıldı. Brancaleone Hapishanesi' nde geçirdiği bir yıldan esinlenerek Carcera (Hapis) adlı romanını yazdı. 1950' de Yalnız Kadınlar Arasında romanı ile İtalya' nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülünü aldı. Edebi kariyerinin doruğunda olmasına rağmen özel hayatı karışıktı. Sonu olmayan aşk ilişkileri onu bunaltmıştı. Ödülü aldıktan sonra Torino' daki bir otel odasında bütün özel kağıtlarını yok edip, 21 adet uyku hapı alarak intihar etti. 

İntiharından önceki gün, "Artık sabahı da kaplıyor acı" diye kısa bir not düştükten sonra 27 Mayıs' ta günlüğüne şunları yazmıştır.

"48-49' daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı: Güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Şimdi, kendime göre, girdabın içine girdim, güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum. Beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar." Cesare Pavese - 27 Mayıs 1950
(tr.wikipedia.com)


9- Truman Capote ( D: 30 Eylül 1924,  Ö: 25 Ağustos 1984)

ABD' li yazar.







Capote' nın kısa öyküleri, romanları ve kurgusal olmayan yazıları arasında sinemaya da uyarlanmış Tiffany' de Kahvaltı ve Soğukkanlılıkla da yer alır.

Capote, yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başladı. Eşcinsel yönelimi ve bu yönelimini yaşama biçimiyle - yakın arkadaşı ve uzaktan akrabası Tennessee Williams ile birlikte- çok sayıda skandala imza attı. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer edinmişti. Ayrıca ABD' li yazar Harper Lee de onun çocukluk arkadaşıydı ve Lee ünlü eseri Bülbülü Öldürmek' teki çocuk karakter "Dill" İ yaratırken Truman Capote' den esinlenmişti.

Kendi hayatından ya da hikaye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard' ın oynadığı Blake Edwards' ın yönettiği "Tiffany' de Kahvaltı" (Türkiye' de 'Çılgınlar Kraliçesi' adıyla gösterildi) dır. Ayrıca 2005 yapımı Capote' nin kişiliği ve karakteri üzerine çekilmiş olan ve başlıca rollerinde Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Clifton Collins Jr. gibi oyuncuların yer aldığı Capote adlı bir sinema filmi de bulunur.
(tr.wikipedia.com)

Yüksek dozda hap aldığı için karaciğeri iflas etti. 


10- Nilgün Marmara ( D: 13 Şubat 1958,  Ö: 13 Ekim 1987)

Türk şair.






Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Onun hayata bakış tarzından ve düşüncelerinden oldukça etkilendi. Şiirlerinde çoğunlukla 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı.

13 Ekim1987' de 29 yaşındayken intihar etti.

Şair Ece Ayhan' ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirindeki 128 numara ile kastedilen kişi kendisidir. Seyhan Erözçelik, Cemal Süreya ve Ece Ayhan gibi isimlerle yakın arkadaştı. Kağan Önal ile evliydi. Cemal Süreya kendisine Zelda demekteydi. Seyhan Erözçelik, Nilgün Marmara' nın intiharının ardından Nilgün' ün Göztaşı isimli şiiri yazmıştır.
(tr.wikipedia.com) 


11-  Arthur Koestler ( D: 5 Eylül 1905, Budapeşte,  Ö: 1 Mart 1983, Londra)

Macaristan doğumlu çok yönlü bir  yazar. Asıl adı Kösztler Arturdur.







Babası Leopold Koestler, Kuzey Macaristan' a göçmüş bir Rus yahudisiydi. Roman, gazete yazıları, sosyal felsefe eserleri ve bilim alanında kitaplar yazdı. 1931 yılında Almanya Komünist Partisine katıldı ama yedi yıl sonra, Birleşik Krallığa göç edince ayrıldı. 1940' ların sonlarına doğru en tanınmış İngiliz anti-komünistlerden biri oldu. 1950' ler boyunca da aktif olarak siyasete devam etti. Sovyetler' de 1930' lardaki tasfiyeleri anlatan Gün Ortasında Karanlık romanı Stalinizmin kurgusal temsili olarak George Orwell' in 1984 romanı ile birlikte anılır. 13. Kabile adlı araştırmasında ise Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğu savını ortaya atmıştır. Bu sav bilimsel çevrelerde halen tartışılmaktadır. Ayrıca Britannica Ansiklopedisi için de maddeler yazmıştır.
(tr.wikipedia.com)

Kanser olduğunu öğrendikten sonra hastalığın kendisini yavaş yavaş öldürmesine tahammül edemedi ve yaşamına son vermeye karar verdi.
(www.haberturk.com)

Arthur Koestler' in " 13. Kabile" kitabını okumayı  bitirdim ve kitapla ilgili bir yazı hazırlıyorum. Yazımın konusu şu: Günümüz yahudileri gerçekten Sami ırkına mı mensuplar, yoksa asimile olmuş Hazar Türkleri' nin torunları mı?

Koestler' in yerleşik düşünceleri proveke eden bu muhteşem eseri, tarihi bilgi ve belgelere dayanıyor.

Yukarıdaki sorunun cevabını okuduğunuzda, hem çok şaşıracak hem de bugünkü Avrupa milletlerine farklı gözle bakacaksınız. Bunu garanti edebilirim.

Araştırma sonucunda gördüm ki, dünyaca ünlü şair ve yazarlardan intihar edenlerin sayısı benim bilip tanıdıklarımla sınırlı değildi. İşte kitaplarını okumadığım yazar ve şairlerin isimleri:

1- Heinrich Von Kleist. (Alman şair ve romancı)

2- Romain Gary. (Fransız yazar, yönetmen, senarist)

3- Yukio Mişima. (Japon romancı ve oyun yazarı)

4- Sadık Hidayet. (Modern İran edebiyatının önde gelen düz yazı ve kısa hikaye yazarı.)

5- Robert E. Howard. (Amerikalı yazar. "Conan" başta olmak üzere pek çok çizgi kahramanın yaratıcısıydı.)