13 Ekim 2014 Pazartesi




ANKARA  ANKARA  GÜZEL  ANKARA
SENİ  GÖRMEK  İSTER  HER  BAHTI  KARA


Bugün Ankara' nın başkent oluşunun 91. yıldönümü. 13 Ekim 1923' te TBMM' de kabul edilen tek maddelik bir yasa ile Ankara, yeni devletin başkenti olmuş ve böylece devlet merkezinin İstanbul olacağı yönündeki çekişmelere son verildiği gibi, Cumhuriyet' in ilanı için de bir adım atılmıştır. Bu, aynı zamanda Milli Mücadele' nin başından beri uygulanan Ankara' nın İstanbul' a hakim olacağı esasının bir sonucu idi.
Mustafa Kemal Atatürk:
"Türkiye Devleti' nin başkenti Ankara şehridir." diye açıklamış Meclise. Konuşmasının devamını "Nutuk" tan okuyalım:

"Efendiler, Lozan Antlaşması' nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye' nin toprak bütünlüğü fiili olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti' nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye' nin başkenti Anadolu' da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu.
Bu seçimde, coğrafi durum ve askeri strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı. Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul' un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere , İstanbul' un hükümet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara' nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul' un "payitaht"  olması lazımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim "başkent" deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki "payitaht" deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir. Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanuni yoldan ilan ettirerek, "payitaht" sözünün de yeni Türkiye Devleti' nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lazım, geldi. Dışişleri bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis' e teklif etti. Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi.Kabul edilen kanun maddesi şudur: "Türkiye Devleti' nin başkenti Ankara şehridir." 

Mustafa Kemal Atatürk' ün ileri görüşlülüğü ve isabetli kararları sayesinde, Ankara yeni Türk Devleti' nin başkenti olmuş, bir bozkır köyünden dünya başkentleriyle yarışacak olan yeni bir şehir inşa edilmiştir. Ankara' nın başkent oluşundan on altı gün sonra Cumhuriyetin ilan edildiğini düşündüğümüzde, bu kararın çok önemli sonuçlarının olduğunu da idrak ederiz. Dolayısıyla, Ankara demek, Cumhuriyet demektir. Ve Ankara' ya sahip çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmakla eştir, bence... 

Ankara' nın başkent oluşunun 91. yıldönümü kutlu olsun...




29 Eylül 2014 Pazartesi





AH  TÜRKÇEM, VAH  TÜRKÇEM
Dilimize Dair Bir Yazı



Bugünlerde anlıyorum ki, yakın çevremle bir iletişim sorunu yaşıyorum. Kaç yaşında olursa olsun, herkes aynı dilden konuşuyor da ben konuştuklarına Fransız kalıyorum sanki. Tabii bu durum bazen, komik olmuyor da değil. Aslında zeki biriyim; çok okurum, düşünürüm, eleştiririm, empati yaparım v.s. Peki, neden böyle hissediyorum, dedim ve sonunda  suçluyu buldum. Suçlu; moda olan deyimle hızına yetişemediğimiz teknoloji ve sosyal medya! Görüyorsunuz ya, kendimi eleştirmek, irdelemek yerine birini, bir şeyleri suçlu ilan etmek çok daha kolay. Oh be! Rahatladım şimdi.

Rahatladığıma göre, asıl konuya geçebilirim. Bir sabah uyanıyorum ve cep telefonumda şu mesajı görüyorum: "gnydn nhbr" Bu mesajı nasıl anlamalıyım? Sesli harfler buharlaşıp yok olmuş, imla sıfır. Uyku mahmurluğuyla, önce mesajın hangi dilde yazıldığını anlamaya çalışıyorum. Neyse ki Türkçe yazılmış. Ve cevap yazıyorum:" İyiyim. Teşekkürler. Siz nasılsınız?" Karşıdan cevap geliyor:"of be iki saat bir şey yzmyrsn" diye. Düzgün yazayım derken, karşı taraf yavaş olduğuma kızıyor. Örnekler çoğaltılabilir. Düşünüyorum; Türkçeyi doğru kullanmak için zaman ayıramıyorsa bir insan, zamanı çok değerliyse, neden saçma sapan bir şekilde mesaj yazar ki? Aç telefonu konuş daha iyi değil mi? WhatsApp çıktı, Türkçe bozuldu diyesim geliyor. Dikkat ederseniz, yaşlı, genç, orta yaşlı hemen herkesin WhatsApp dili aynı ve pek güzel anlaşabiliyorlar. Demek ki sorun bende...Çünkü, belli bir yaşa gelmiş birinin ergenlerin kendi aralarında iletişim kurdukları bir dille yazışmasını komik buluyorum. Ayrıca, bu dili kullananların Türkçenin katledilmesine göz yumduklarını düşünüyorum. Dilde ekonomi yapılmaz, tutumlu olmak gerekmez çünkü. Öğrenecegim çok şey var çook. Hele emoji denilen, Mısır Hiyerogliflerinden hallice işaretler yok mu, onları çözmem için Fransız  Champollion kadar dilbilimci olmam gerek!!

Bana göre, Türkçenin kullanılışına ilişkin bir diğer sorun da caps' ler. Günümüzde sosyal medyanın etkisi ile, caps sözcüğü anlamından uzaklaşmış ve görüntüleri komik yorumlama şekline dönüşmüştür; oysa ki caps' in İngilizce anlamı sadece ekran görüntüsüdür ve köken olarak capture(yakalamak) sözcüğünden gelmektedir. Bazen öyle caps' ler okuyorum ki ağzım bir karış açık kalıyor; lan, amq, oha, abi gibi. Daha da vahimi, kadınların bu capsleri çok fazla kullanıyor olması. Ve günümüzde, kadın olsun erkek olsun sosyal medya kullanıcılarının argo, küfür ve yabancı dillerle harmanlayarak yazdıklarını okuyunca, güzel Türkçemizi bu kadar  kötü ve müsrif kullanmalarına anlam veremiyorum...

Konuşma dilinin önemini anlatmama gerek yok, biliyorsunuz zaten. Ama  dil ile ülke yönetimi arasında çok güçlü bir bağlantı olduğunu, üstelik ülke yönetimi bozuksa, düzeltmeye nereden, nasıl başlamak gerektiğini söyleyen Konfüçyüs, şöyle der:  " Benden bir ulusun bozuk yönetimini düzeltmemi isteselerdi, işe o ulusun dilini düzeltmekle başlardım. Çünkü, dil düzgün olmayınca söylenenler anlaşılmaz ve yapılması gerekenler yapılmadan kalır, böyle olunca töreler ve sanat geriler, halk çaresizlik içinde kalır."


Not: Yazımı okuduktan sonra, benim bir dinozor olduğumu düşünüyorsanız eğer, benim için hiç sorun değil. :))





23 Eylül 2014 Salı




AVRUPA' NIN  ÇATISI: HELVET  KONFEDERASYONU




En azından, bir çoğunuzun bu isme yabancı olduğunu sanıyorum. Avrupa' da böyle bir ülke mi var, dediğinizi duyar gibiyim. Merakınızı uyandırıp ilginizi çekebildiysem eğer, bu ülkeyi çok iyi tanıdığınızı söyleyebilirim. Bu ülke, İsviçre' dir. Dünyada İsviçre diye bilinen ülkenin resmi adı Helvet Konfederasyonu' dur. Bankacılık ve finans sektörlerinde çok güçlü bir ekonomiye sahip olan, büyüleyici doğası ve karlı dağlarıyla Avrupa' nın çatısı olarak adlandırılan küçük ülke İsviçre.  Adını duyduğumuzda aklımıza ilk gelenler; saat, çikolata ve peynir olan ülke.

İsviçre' yi yazmak nereden aklıma geldi? İstediğimiz takdirde,"Google" a yazarak, İsviçre ile ilgili  bilgilere ulaşabiliriz. Ancak, ulaşamayacağımız bilgiler de olacaktır ki, bu bilgileri  de okuduğumuz kitaplardan ediniriz. Kitaplar, "İnternet" ten daha detaycı ve daha güvenilir kaynaklardır. Bu bağlamda, daha önce okuduğum Dan Brown' un "Melekler ve Şeytanlar" romanı ve son olarak okuduğum Paulo Coelho' nun "Aldatmak" romanından İsviçre hakkında öğrendiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Ne de olsa, bu bir "Genel Kültür" blogu.

İsviçre siyasetini ülkemiz siyasetiyle karşılaştırdığımda çok ilginç buldum. Paulo Coelho kitabında İsviçre siyasetine dair şunları yazıyor: İsviçreli siyasetçilerin özel yaşamlarıyla kimse ilgilenmez. Sadece iki şey skandala yol açabilir: yolsuzluk ve uyuşturucu. Gazeteler konu eksikliği çektiğinden bu unsurlar devreye girerse olay alabildiğine büyür ve beklenenden daha ağır sonuçlar ortaya çıkar.

Ama siyasetçilerin metresi olup olmadığını, kerhanelere gidip gitmediklerini ya da eşcinselliklerini açık edip etmediklerini hiç kimse merak etmez. Seçim vaatlerini yerine getirdikçe ve kamu bütçesini aşmadıkça  sorun yoktur. İsviçreliler huzur içinde yaşayıp giderler.

İsviçre' nin başkanı her sene değişir (doğru duydunuz, her sene) ve halk tarafından değil, İsviçre Devleti' nin yönetimini üstlenmiş yedi bakanın oluşturduğu Federal Meclis tarafından seçilir. 

İsviçre halkı her şeye kendisi karar vermeye bayılır. Bu nedenle plebisit propagandaları eksik olmaz.Çöp torbalarının renginden (siyah galip geldi) silah ruhsatlarına (ezici çoğunluğun oyu sayesinde İsviçre dünyada kişi başına en çok silah düşen ülkeye dönüştü), ülke çapında inşa edilmesine izin verilen minare sayısından (dört) yabancılara tanınan sığınma hakkına kadar hepsine plebisitle karar verilir.

Diğer Avrupa ülkelerinde şaşkınlık uyandırsa da, biriyle karşılaşıldığında yanaklarından üç kez öpmek İsviçre' de adettir. İsviçre' ye gittiğinizde şaşırmayın!

İsviçre' nin ikinci büyük kenti Cenevre' de bulunan bir şato, ünü günümüze kadar ulaşan bir canavara hayat vermişti, oysa bu canavarı yaratan kadının adını çok az kişi bilir. Canavarın adı: Frankenstein. Yaratıcısı da İngiliz şair Percy Bysshe Shelley' in on sekiz yaşındaki "karısı" Mary' dir. Karı-koca Shelley' ler bu şatonun sakinlerinden İngiliz şair Lord Byron' a konuk olduklarında kaldıkları süre içinde Mary, Frankenstein canavarını yaratmış, İngiltere' ye döndüklerinde kitabını bastırmıştır.

Vatikan' ı Papa' yı korumakla yükümlü 110 muhafız İsviçre vatandaşıdır. Muhafızların hikayesi 1505 yılında Papa II. Julius' un, İsviçre' den kendisini koruyacak bir birlik göndermesini talep etmesiyle başlıyor. O tarihte İsviçre askerlerinin ünü tüm Avrupa' da biliniyor. Eylül 1505' te 150 İsviçreli asker, ilk defa Roma' ya giriyor. Ancak İsviçre Muhafızları' nın resmi kuruluşu 22 Ocak 1506 olarak kabul ediliyor.İsviçreli Muhafız olmak için Katolik, bekar ve İsviçre vatandaşı olunması, askeri görevini yapmış, lise veya üniversiteyi bitirmiş, 19-30 yaşları arasında ve en az 174 cm uzunluğunda olunması gerekmektedir.

Son olarak, bildiğinizi düşündüğüm şu bilgiyi yine de eklemek istiyorum. İsviçre Avrupa' nın önemli kültürlerinin kavşağında yer aldığından bu kültürler ülkenin dillerini ve kültürünü önemli ölçüde etkilemiştir. İsviçre' nin dört resmi dili vardır; Kuzeyde ve orta İsviçre' de Almanca, batıda Fransizca, güneyde İtalyanca ve güney-doğuda Graubunden kantonunda küçük bir azınlık tarafından konuşulan Romanş. Federal hükümet dört resmi dili de kullanmak zorundadır.


Görsel: onedio.com




10 Eylül 2014 Çarşamba




CEMAL SÜREYA' DA DAĞLARCA KİTABINDAN


Günbegün, İnternette, Sosyal Medya' da yazar ve çizerlerin artmasının nedenini, insanların duygu ve düşüncelerini kolay yoldan, meşakkatsiz ve hızlı bir şekilde takipçilerine ulaştırmasına bağlarsam sanırım yanlış tespit yapmış olmam. Cemal Süreya' nın günlüklerini okurken ister istemez eski günlerde roman ve şiir yazanların kitaplarını bastırmak için yaşadıkları zorluklar nedeniyle yazmayı bırakacak raddeye gelmeleriyle bugünkü durumu karşılaştırma olanağı buldum. Bu bağlamda, kitap ya da şiir yazmak isteyenlere, yazıp da bastırmak için yayınevi bulamayanlara veya yazmak için cesareti kırılanlara örnek olacak yazar ve şairleri tanıtmak istiyorum, bu yazımda.

Leyla Şahin, Cemal Süreya' da Dağlarca kitabında, Cemal Süreya' nın günlüklerinden alıntılar yapmış. Günlüklerinden birinde Cemal Süreya, Şair Faruk Ergöktaş' ın son zamanlarda daha çok romanla ilgileniyor oluşunu ve başvurduğu yayınevlerinden eli boş dönüşünü yazmış ve ona yeni bir romana başlamasının en iyi kurtuluş yolu olduğunu, bir gün yayın olanağı elde ederse elinde birkaç kitap bulunmasının fena olmayacağını belirterek şöyle devam etmiş günlüğüne:

"Sanatçı, yapıtının, hele ilk yapıtının basılmamasından ötürü hiç yüksünmemeli diyorum. Nice büyük yazarların en önemli yapıtları geri çevrilmiştir. Sözgelimi Proust' un ilk denemelerini Gallimard basmak istememişti. Nietzsche, Zerdüşt Böyle Dedi' yi basacak yayıncı bulamamıştı. Rimbaud da öyle. Cehennemde Bir Mevsim' i kabul ettirmek için birçok yayıncının kapısını çalmış, hepsinden eli boş dönmüştü; sonunda kitabı kendi adına yayımlamak zorunda kalmıştı.Üstelik, ufak, oylumlu bir kitaptı Cehennemde Bir Mevsim. Ya Lautreamont' a ne dersiniz, o da, o ünlü, o dev soluklu tek yapıtına, Maldoror' un Şarkıları' na hiçbir yayıncının ilgisini çekmeyi başaramamıştı. Bunlar en büyük sanatçılar. Yapıtları da bugün kapışılan yapıtlar, kaynak yapıtlar. Daha nice sanatçı vardır böyle. Bugün ülkemizde çekmecelerde duran yapıtların sayısını biliyor muyuz?

Ama güçlü bir yapıtın eninde sonunda zaferi kazanacağı da bir gerçek. Belki ortalama bir yapıt arada kaynayabiliyor, eşitleri arasında gerilere itilebiliyor, ama güçlü, sağlam, özgün bir sanat ürünü sonunda mutlaka hakkını alıyor. Nahit Sırrı Örik, Sait Faik' in ilk öykülerinin Varlık dergisince geri çevrildiğini anlatmıştı bir gün. Ama ne oldu, sonunda Sait Faik' i Türk okuruna tanıtan, yayan kurum yine Varlık oldu. Sanırım, bundan bir iki yıl önceye dek Salah Birsel kitaplarını daha çok kendisi basmak zorunda kalan bir sanatçıydı. Bugünse aranan bir yazar (ayrı ayrı yayınevlerinde  üç ayda üç ayrı kitabı basılıyor). Ahmed Arif' in şiir kitabına uzun süre alıcı çıkmamıştı. Hatta, anımsıyorum, sekiz yıl kadar önce en tutarlı yayıncılarımızdan birine onun kitabını basmak için niçin girişimde bulunmadığını sormuştum. Pek ilgilenmemişti bu sorumla. Bugün Ahmed Arif 9. baskıda. Ahmet Say' dan  da söz edeyim yeri gelmişken. Ahmet Say bugün benim beğendiğim öykücülerin başında geliyor. Öykü kitabı bir yayınevince geri çevrildi. Birkaç güne dek başka bir yayınevinden bir romanı çıkıyor. İnanıyorum, birkaç yıl içinde öykü kitapları kapışılacak. O yayınevi de öykülerini basmak isteyecek. Şimdilerde Ahmet Hamdi Tanpınar' ın yapıtları üstünde çok duruluyor. On yıl önce, hele on beş yıl önce öyle miydi acaba? Mektuplarını okuyun, Yeditepe' de tek şiir kitabının nasıl güçlükle yayımlanabildiğini göreceksiniz. Geçenlerde bir yazımda Vedat Türkali' nin Bir Gün Tek Başına adlı yapıtının ödül kazanmasaydı, belki de basacak yayınevi bulamayacağını söylemiştim. gerçekten bulamayabilirdi. Ama öyle mi kalırdı? Bir gün bir yerden, belki de başka bir yapıtıyla fışkırırdı Vedat Türkali. Oğuz Atay için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Halikarnas Balıkçısı Ötelerin Çocuğu' nu kaçta yazmış? Kitap kaçta yayımlanmış?

Fazıl Hüsnü Dağlarca ilk şiirleriyle ilgi toplamış, ünlü yazarlarca gazetelerde önerilmiş, övülmüş bir şair. Sanırsam, onun ilk kitapları da kendi basımıdır.

Yayıncıların türlü ölçüleri, ayrı bir çevreleri olduğu doğru. Kimi zaman, hatta çoğunca, kötü edebiyatı finanse ettikleri de doğru. Ama güçlü sanatçının er geç kendine yol açabildiği de doğru. Gresham yasasının bir sınırı var burada: Kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir; ama bir süre için."

Roman, öykü, şiir yazıp da okura uzanamayan ve bu nedenle bir yenisini yazmak için oturamayan, yayınevlerinden eli boş döndüğü için kötümserliğe kapılan genç yetenekler, yılmayın, vazgeçmeyin, yazmaya devam edin ve yazdıklarınızı cesur bir biçimde çekmecelerinizden çıkarın. Yayınevleri basmıyorsa kitaplarınızı, internette paylaşın; kolay ve hızlı yoldan. Birileri mutlaka okur nasılsa...




4 Eylül 2014 Perşembe





TARİHİN  TOZLU  RAFLARINDAN EL DEĞMEMİŞ BİLGİLER


Uzak, yakın tarihin koridorlarında bir gezinti yaparak, tarihin raflarındaki tozları kaldırmaya ne dersiniz? Hazırsanız, başlayalım:

14 Temmuz 1789' da gerçekleşen Fransız İhtilalinden sonra, Fransa' nın ikinci büyük şehri olan Lyon, cumhuriyete karşı direndi. Uzun süre kuşatılmasına rağmen pes etmeyen şehir nihayetinde teslim bayrağını çekti, isyancılar idam edildi ve ceza olarak da şehrin adı değiştirildi: Ville - affranchie (özgürleştirilmiş şehir).
Benzer bir uygulamadan Marsilya da nasibini aldı ve adı "La ville - sans - nom (isimsiz şehir) olarak değiştirildi.

1952' de Mısır' da Kral Faruk' u devirerek iktidarı ele geçiren askeri kadronun ihtiraslı lideri Cemal Abdülnasır, 26 Temmuz 1956' da Aswan Barajı' nı finanse etmek için Süveyş Kanalı Şirketi' ni millileştirdiklerini duyurduğunda, Batılı başkentler şok geçirmişti. Özellikle de şirketin sahibi olan İngilizler ve Fransızlar. Böylece Süveyş krizi patlak verdi.
Kanada' nın bugünkü bayrağı Süveyş Krizi'nin meyvesi oldu. Mısır, bayraklarında İngiliz sembolü olduğu gerekçesiyle, krizin ardından Sina Yarımadası' na yerleştirilen Kanada birliklerine itiraz etmiş; bunun üzerine Kanada Hükümeti, tarafsızlığı sembolize ettiğine inandığı akçaağaç yaprağını, yeni bayrağının sembolü olarak kabul etmişti.
BM Barış Gücü, ilk kez bu krizin ardından, "siyasi bir çözüm bulunana dek savaşan taraflar arasında tampon olma" fikriyle kuruldu. 

50 yıl kadar önce Soğuk Savaş hamlelerinden biri olarak başlayan, bugünse birçoklarımız için, onsuz bir hayat neredeyse imkansız olan ve yaşamın merkezine oturan bildiğimiz manadaki ilk  internet sayfası bilim mühendisi Tim Berners-Lee tarafından hayata geçirildi.Berners-Lee o dönem, İsviçre-Fransa sınırında yer alan ve günümüzde evrenin başlangıcıyla ilgili bilgilere ulaşmak için bilim adamlarının protonları muazzam bir hızda birbiriyle çarpıştırdıkları araştırma merkezi CERN' de görevliydi. Fizikçiler arası bilgi paylaşımını hedefleyen tarihin bu ilk web sitesi (http://info.cern.ch /hypertext/WWW/TheProject.html) 6 Ağustos 1991' de yayına geçti.

Siyasetçiler arasında internetin bugünkü internet olmasında en büyük rolü eski ABD başkanlarından Bill Clinton' ın yardımcısı Al Gore oynadı. Her ne kadar Al Gore' un internetin mucidi olduğu şeklinde bir şehir efsanesi olsa da, en azından görev zamanında yaptıklarıyla internet devriminin başlamasını hızlandırmıştı.

Google' un kurucuları Larry Page ve Sergey Brin, Google ismini ilk olarak 1996' da buldular ve 1998' de hayata geçirdiler. Google' u, 10' un 100. kuvvetine denk gelen sayıyı sembolize eden Googol' dan türettiler.

 Bugünlük bu kadar. Umarım gezintiden memnun kalmışsınızdır.

Kaynak: Ali çimen - Tarihi Değiştiren Günler (Popüler Tarih).




27 Ağustos 2014 Çarşamba




TAKSİM  ANITI' NIN  GÖRÜNMEYEN  YÜZÜ
Sabiha Bengütaş


İstanbul' un en bilinen semti neresidir diye bir anket yapılsa, hiç kuşkusuz Taksim, birinciliği hiçbir semte kaptırmaz. Kimi, adını, yıllar yılı suların 'kente' taksim edildiği, yani dağıtıldığı yer olma özelliğinden hatırlar Taksim' i, kimi meydanda bulunan Cumhuriyet Anıtı' ndan, kimi de 'Gezi Parkı' ndan. Hangi nedenle olursa olsun Taksim' in ünü eskilere dayanıyor demek yanlış olmaz sanırım. Her gün, binlerce kişinin önünden, yanından geçtiği, şöyle bir kafasını kaldırıp baktığı "Cumhuriyet Anıtı" nın pek bilinmeyen öyküsünü yazacağım, yani Anıt' ın görünmeyen yüzünü. O yüz ki, Cumhuriyet' in ilk yıllarında, eskilerden gelen alışkanlıkla kadın - erkek ayrımı yapmak isteyenlere karşı, Mustafa Necati' nin kendisine arka çıkmasıyla güç kazanmış ve başarılarıyla adını tarihe yazdırmıştır. Cumhuriyet' in ilk kadın heykeltraşı Sabiha Ziya Hanım' dan söz ediyorum.

Cumhuriyet' in ilanından sonra, kentlere Cumhuriyet' e yakışan meydan ve parkların yapılarak, bu meydan ve parklara heykellerin dikilmesine karar verilir.
İttihat ve Terakki yanlıları, yıllar boyu "Hürriyet Meydanı" adını verdikleri Beyazıt Meydanı' nı kullanmışlardı. Doğal olarak, Cumhuriyet İstanbul' u için çok farklı bir meydana ihtiyaç duyuldu. Bu meydan Taksim oldu.

"Taksim Meydanı' nın ortasına bir Cumhuriyet Anıtı koyma teklifi herkesi heyecanlandırır. Anıtın hangi sanatçı tarafından yapılacağını belirlemek, süresi ve devamlılığını sağlamak için bir komite oluşturulur. Cumhuriyet Anıtı' nı dönemin ünlü heykeltraşlarından Kanonika' nın tasarlamasına karar verilir.

İtalyan heykeltraş, Roma' daki atölyesinde kolları sıvadığında, İstanbul' daki Sanayi-i Nefise Mektebi' nde bir yarışma açılır. Yarışmada birinciliği kazanan öğrenci, tüm masrafları Cumhuriyet devleti tarafından karşılanmak üzere Kanonika' nın yanına gönderilecek ve anıtın yapımında çalışacaktır. Ve birinciliği Sabiha Ziya kazanır. Bu sonuç, kimi çevreleri rahatsız eder. Çünkü Sabiha Ziya, 22 yaşında, bekar bir genç kızdır!.. İkinciliği kazanan Hadi Bey' in gönderilmesini arzu edenler -dolayısıyla ayrımcılık yapmak isteyenler- karşılarında Maarif Vekili Mustafa Necati' yi bulurlar.Ve Cumhuriyet' in ilk kadın heykeltraşı Sabiha Ziya Hanım için Roma yolu açılır.

Cumhuriyet Anıt' ında, bayrak açıp zaferi simgeleyen askerlerimize ve tabii ki Kurtuluş Savaşı sırasında dostluklarından dolayı iki Sovyet generalin simgesel heykellerine bakanlar, anıtta iki de kadın yüzü olduğunu görürler... Bu kadın yüzlerinden biri peçelidir. Öteki (cephede bulunanı) ise yüzü açık, gülümseyen bir kadındır. Peçeli kadın Cumhuriyet öncesini, yüzü açık olan ise Cumhuriyet kadınını simgelemektedir.

Kanonika bu ayrıntıyı anıta, onay da alarak; Sabiha Ziya Hanım' ı kendine asistan etmesinin ardından, Cumhuriyet kadınları 1923 devriminin kendilerine kazandırdığı hakları unutmasınlar diye nakşetmişti..."    
(Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri, 1923' ten Günümüze.)

Yarışmada birinci olmasına rağmen, Sabiha Ziya Hanım' ın Roma' ya gitmesine karşı çıkanların  bugün, esamisi bile okunmazken, Sabiha Ziya Hanım Cumhuriyet tarihinde ilkleri gerçekleştiren kadınlardan biri olarak adını "unutulmazlar" listesine yazdırmayı başarmıştır... 

Bu değerli heykeltraşımız, daha yakından tanınmayı hak ediyor diye düşündüğümden, dileyenler okuyabilsinler diye aşağıdaki linki veriyorum:

http://www.sabihabengutas.com/sabihabengutas-kimdir.html



20 Ağustos 2014 Çarşamba




BEKLEMEK...


Bekliyorum, Godot' yu bekleyenler gibi; yeri ve zamanı unutmuş bir şekilde. Doğru durakta mıyım bilmiyorum. Ama bekliyorum, ümit ederek, bazen de erteleyerek. Bu üçüzler (beklemek-ümit etmek ve ertelemek) birbirlerinden ayrılırlar mı hiç? Ayrılmazlar, ayrılamazlar. Çünkü öylesine iç içe geçmişlerdir ki, birini  ayırdığında, eksilir diğer ikisi, yarım kalırlar, tamamlanamazlar. Ve yanlış durakta da olsan, beklerken yalnız değilsindir. Bunu bilir, rahatlarsın birazcık. Beklediğin neyse, onu beklemeye devam edersin...

Birini beklersin, bir şeyi beklersin, anlaşılmayı beklersin, saatlerin geçmesini beklersin, yarını beklersin, sevmeyi, sevilmeyi beklersin, güneşin doğuşunu, batışını beklersin, sağlıklı, mutlu, huzurlu olabilmeyi beklersin, sınavın iyi geçmesini beklersin, özgürlüğe kavuşacağın günü beklersin, zengin ve başarılı olmayı beklersin, doğacak bebeğini beklersin, patoloji raporunun temiz çıkmasını beklersin, çok acı çekiyorsan eğer ölümü beklersin. Beklersin de beklersin. Liste uzayıp gider. Sanki, beklemek bizim yaşamımız olmuştur. Bazen, beklemekten o kadar yorulursun ki, neyi  neden beklediğini tam olarak bilmesen de, beklemeye devam edersin, gerçeklikten koptuğunun farkında olmadan...Bir umut dersin.

Bugün içimden böyle saçma sapan yazmak geldi. İdare edin lütfen. İnsanın her günü aynı olmuyor, değişiyor mevsimler gibi. Yine de, Arif Damar' ın dediği gibi: "İlla görmek için mi beklenir güzel günler? Beklemek de güzel..."



11 Ağustos 2014 Pazartesi




ABD' NİN  OSMANLI' YLA  İMZALADIĞI  KENDİ  DİLİNDEN  OLMAYAN  İLK  VE  TEK  ANTLAŞMA



Yazacağım olay, insana nereden nereye dedirtecek tarihi bir gerçek. Ancak, kendimizi gelişmiş ülkelerle boy ölçüşemeyeceğimiz konusunda öylesine koşullandırmışız ki, tarihimizdeki parlak olayları, zaferleri sıklıkla hatırlayarak, bu koşullandırılmışlık halinden kurtulmamız gerekiyor.

Yıl 1783. Avrupa standartlarına göre mütevazi de olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD denizlerde tek başına bayrak dalgalandırmaya başladı. Daha 25 Temmuz 1785' te Atlantik' te Cadiz açıklarında bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi, Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi Boston limanına bağlı kaptan Isaac Stevens' in idaresindeki "Maria" isimli bir gemi idi. Arkasından Philadelphia limanına bağlı kaptan O'Brian' ın "Dauphin" isimli gemisi de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında, 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti.

Kongre, 27 Mart 1794 yılında Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemilerinin inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington' a , 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795' te ABD, bu tehdide karşı Osmanlı Devleti ile bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir' deki esirlerin iadesi için 2.270.000 Meksika Doları ödemiştir. Ayrıca Atlantik' te ve Akdeniz' de ABD sancağı taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında  642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya G. Washington ve Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa imza koydular. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu, ABD' nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir. 

İşte ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslar arası anlaşma Türkçe olup yine ABD tarihinde kendisine vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke Osmanlı Devleti' dir.

ABD Başkanı G. Washington, Osmanlı Devleti tarafından muhatap alınmamış ve anlaşma Cezayir Beylerbeyi tarafından imzalanmıştır...
KAYNAK: Cevdet Kılıç (Bilgelik Hikayeleri)

Çeşme Limanında bulunan Cezayirli Dayı Hasan Paşa heykelinin önünden geçenler, bu tarihi gerçeği biliyorlar mı acaba? Yoksa, heykelin yanındaki aslan mı daha çok ilgilerini çekiyor? Bilmek isterdim doğrusu...

- Cezayirli Dayı Hasan Paşa, evcilleştirdiği aslanla gezmesiyle ünlüymüş. 








7 Ağustos 2014 Perşembe




MİDAS' IN  KULAKLARI






Efsaneleri, mitleri severim. Hele Anadolu topraklarında geçiyorlarsa daha çok severim. Kral Midas, Gordion kentinde yaşamış efsanevi Frigya Kralı' dır. Gordion, tarihte Frigya' nın başkentidir. Ve bugün, Gordion Antik Kenti kalıntıları, Ankara' ya 94 km uzaklıkta, Polatlı' nın 29 km kuzeybatısındadır. İşte, yazacağım efsane bu topraklarda geçmektedir, yaşı olmayan Anadolu topraklarında...

Yunan baş tanrısı Apollon ve Anadolu' nun Kır Tanrısı Pan arasında bir müzik yarışması düzenlenir. Frigya Kralı Midas, yargıçlardan biri olarak seçilir. Pan kaval çalar, Apollon ise gümüşten lir' ini. Yargıçlardan ikincisi olan Dağ Tanrısı Tmolos, zafer çelengini Apollon' a verir. Midas ise oyunu kavala, yani Pan' a verince kıyamet kopar. Tanrı Apollon çok kızar ve "Güzel müziği ayırt edemeyen kulak insan kulağı olamaz! Sana eşek kulağı yakışır!" diyerek Midas' ın kulaklarını eşek kulağına dönüştürür. Ondan sonra da Midas, "eşek kulaklı Midas" olarak anılmaya başlanır.

Eşek kulaklı Midas bu sırrını sadece berberiyle paylaşmak zorunda kalır. Berber bu sırrı gizli tutacağına yemin eder. Ancak, sır rüyalarına girip, onu rahatsız etmeye başlayınca bu sırrı daha fazla taşıyamayacağını anlar. Ve gidip bir kuyunun içine seslenir, sırrı açıklar, rahatlar. Rüzgar esmeye başladığında, su kıyısındaki sazlar "Midas' ın kulakları eşek kulakları" diye seslenmeye başlar. Midas' ın sırrı, kuyunun dibindeki sulardan sazlıklara geçmiştir. Bunu duyan Midas, öfkeden çılgına döner ve sazların kesilmesini emreder. Sazlar kesilir, sesler yavaş yavaş diner. Bu sırada, Midas' ın kendisi de artık kulaklarını benimser, onlara alışır. Hatta bu kulaklarla kendini insanüstü, yarı tanrı gibi görmeye başlar.Böyle düşününce, kulaklarını Frigyalılara göstermek için onları toplar. Ne var ki kulaklarını halka gösterdiği sırada Apollon yeniden çıkagelir. "Seni bağışlıyorum artık" deyip Midas' ın kulaklarını eski haline sokar; yani yeniden insan kulağı yapar.Midas' ın alıştığı ve artık halkın kabul ettiği kulakları geri alarak onu bir kez daha cezalandırmış olur Apollon. Çünkü bu ani değişiklikle, Frigyalılar, tekrar Midas' ı alaya alırlar.





Efsane böyle. Buraya kadar olanı hemen herkes biliyordur. Daha az bilindiğini düşündüğüm ise, Anadolu' nun bereketli topraklarında yeşermiş, Avrupa' da olgunlaşmış ünlü bestecimiz Ferit Tüzün' ün bestelediği "Midas' ın Kulakları" operasıdır. Ferit Tüzün, Münih Müzik Akademisi' nde ünlü şef Fritz Lehmann' ın öğrencisi olmanın yanı sıra, iki ünlü besteci Karl Amadeus Hartmann ve Carl Off' tan kompozisyon dersi almış, ilk besteleri Münih Flarmoni Orkestrası tarafından seslendirilmiş ünlü bir bestecimizdir. Türkiye' ye döndüğünde bestelediği "Çeşmebaşı" eseri ilk Türk balesidir.
 


















Fotoğrafların tamamı Frig Yolu yürüyüşümde Eskişehir Yazılıkaya Midas Anıtı ve çevresinde tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.


30 Temmuz 2014 Çarşamba




SABIRSIZ  YÜREK


Ne yazacağımı bilmeme rağmen, nereden ve nasıl başlayacağım konusunda tereddütlüyüm doğrusu. En iyisi içimden geldiği gibi yazmak. Bir kitapta okumuştum, yazar romanına şöyle başlamıştı:" Bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti." Bu kadar olmasa da okuduğum son kitap beni allak bullak etti. Kitap bitti, etkisi ise sürüyor. Nasıl sürmesin ki? Acımak, merhamet gibi insani duyguların dizginlenemediği takdirde, başka bir insanın yıkımına, hatta ölümüne sebebiyet verebileceğini, acıma duygusunun insanı çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini okuduktan sonra, " Acıma, acınacak hale düşersin" sözünün doğruluğuna bir kez daha inandım.

Bu girizgahtan sonra umarım, merakınızı uyandırmayı başarmışımdır. Romanın adını ve yazarını yazmadan önce şunu belirtmeliyim; 
Tarihi kişiliklerin biyografilerine olan düşkünlüğüm nedeniyle, biyografi yazarları hakkında geniş bir araştırma yaparken tanıştım Stefan Zweig' le ve odur budur ondan, kitaplarından vaz geçemedim, tanışıklığı tek taraflı da olsa dostluğa çevirdim. Evet, beni etkileyen kitap, Freud' un öğretisine derin bir ilgi duyan Stefan Zweig' in psikolojik romanı "Sabırsız Yürek" tir. Can Yayınlarından çıkan kitabın adı bu olmakla birlikte,ülkemizde daha önce Acımak, Merhamet gibi isimlerle de yayınlanmıştır. Ben, Can Yayınlarının Zweig çevirilerini daha çok beğeniyorum. Ve Sabırsız Yürek Romanı Edebiyat çevrelerince bir başyapıt olarak kabul edilmesinin yanı sıra kült roman olarak da değerlendirilmektedir. İlginizi çekebildiysem eğer kısaca romanın konusuna geçebilirim.

Hikaye 1913 yılında Macaristan sınırında bulunan küçük bir kasabadaki garnizonda başlar. 25 yıl sonra hikayeyi anlatan bizzat Anton Hofmiller' dir. Kendisi, Avusturya- Macaristan Ordusunun bir süvari alayında teğmendir ve kasabadaki garnizonda görevlidir. Birgün kasabanın ileri gelenlerinden, milyoner Kekesfalva' nın yeğeni İlona' yı görür ve etkilenir. Eczacı arkadaşı aracılığıyla Kekesfalvaların evine davet edilir ve orada hem yeğen İlona' yla hem de Kekesfalva' nın kızı Edith ile tanışır. Zengin yemek menüsü Hofmiller' in başını döndürür. İçtiği kaliteli şarapların ve çalan müziğin etkisiyle masa başında bulunan kadınlarla uzun süre dans eder. Gecenin sonuna doğru ev sahibinin kızı Edith' le dans etmediğinin farkına varır ve Edith' i dansa davet eder.( İşte bu an çok önemlidir. Çünkü roman Edith ile Anton Hofmiller' in romanıdır.) Teğmenin görmediği, bilmediği ise Edith' in felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum oluşudur. Dans daveti alan ancak bu davete icabet edemeyecek olan Edith, teğmenin anlam veremediği bir şekilde ağır bir sinir krizi geçirir. Hofmiller, kızın felçli olduğunu öğrenice de, duyduğu utançla, haber vermeksizin evden kaçar gibi ayrılır. Romanda Hofmiller bu kaçışı şöyle değerlendirmektedir: "İşte her şeyi başlatan uğursuz hatam buydu. Aradan geçen uzun yıllardan sonra, talihsiz yazgımı başlatan bu saçma olayı sakin bir kafayla bugün yeniden düşününce, böylesi bir hataya düştüğüm için kendimi suçlamıyor, hatta tamamen suçsuz buluyorum.En akıllı, en deneyimli insanlar bile aynı "gafı" yapabilir, sakat bir kızı bilmeden dansa kaldırabilirler. ancak o zamanlar olayın ilk şoku içinde , kendimi yalnızca iflah olmaz bir beceriksiz olarak değil, kaba patavatsızın biri, bir suçlu olarak da görüyordum. Sanki suçsuz, zavallı bir çocuğu kırbaçlamıştım."  İşte bu suçluluk ve acıma duygusuyla Hofmiller , o gecenin sabahında Edith' e kocaman bir çiçek buketi gönderir, kendisini bağışlayacağını umarak. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan Edith, çiçeklere çok sevinir, teğmeni affeder. Hofmiller buna o kadar çok sevinir ki şöyle der: " Öylesine mutluluk doluydum ki, içimden şarkı söylemek, ya da herhangi bir çılgınlık yapmak geliyordu. Kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu." Artık, Hofmiller sık sık Kekesfalvaların evini ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler hem İlona hem de Edith' le aralarındaki ilişkiyi geliştirir ve üçünü birbirlerine yakınlaştırır. Öyleki, Hofmiller' in başlangıçta İlona' ya duyduğu ilgi, tutkulu heyecan, yerini başka bir şekilde olsa da zavallı sakat kıza bırakır; bir hastaya duyulan acıma duygusu ve şefkat duygusu. Daha çok genç olan Edith ise Hofmiller' in yakınlığından etkilenerek, umutsuzca ona aşık olur ve gururunu ayaklar altına alarak aşkını ona itiraf eder. Aslında Edith' in  bu tutkulu aşkını, Hofmiller' den başka evdeki herkes biliyordur. Kızına son derece düşkün olan Kekesfalva, kızının tüm kaprislerine katlanmakta birgün yürüyebileceğini ümit etmektedir. Bu nedenle Dr. Condor' a yüklü ödemeler yapmaktadır. Dr. Condor' dan kızının durumuyla ilgili net cevap alamayan Kekesfalva, doktorun bir yabancıya gerçeği söyleyebileceğini düşünerek, bu konuda Hofmiller' den yardım ister. Hofmiller, doktordan Edith' in iyileşemeyeceğini öğrenir, ama cevabı heyecanla bekleyen babanın perişan ve üzgün halini görünce zayıf yanı olan acıma duygusu baskın çıkar ve Kekesfalva' ya yalan söyleyerek hem babasını hem de kızını kandırır. Edith artık yalnız kendisi için değil, teğmen için de iyileşmek istemektedir. Yeni tedavi gibi gösterilerek, eski bir tedaviyi uygulamak için İsviçre' ye gitmeye ikna edilir Edith, doktoru ve Hofmiller tarafından. İyileşeceğinden güç alan Edith İsviçre' ye gitmeden önce bir oldu bittiyle Hofmiller' in parmağına nişan yüzüğünü geçirir, şahitlerin huzurunda. Hofmiller, malikaneden ayrılıp arkadaşlarının oturduğu bara uğradığında nişan duyulmuştur bile. Gerçeği kendisine sorduklarında nişan yüzüğü parmağında olduğu halde, nişanı inkar eder, arkadaşlarının kendisiyle alay edeceğini bildiği için.  Yaptığının bir süvari subayının şerefiyle bağdaşmadığını düşündüğünden, inkar konusunu albayla görüşür. Skandal çıkmasını istemeyen albay,  Hofmiller' i uzak bir garnizona gönderir. Hofmiller Edith' e hiçbir not yazmadan, telefon etmeden kasabadan ayrılır. Ancak Viyana' da aklı başına gelen Hofmiller, doktora her şeyi açıklayan uzun bir mektup yazar. Çünkü doktor evde değildir ve onun da trene yetişmesi gerekmektedir. Dr. Condor, daha önce Hofmilleri  Edith' in duygularına karşılık vermediği takdirde, onun intihar edebileceğini ve bunun da bir suç ve cinayet sayılacağını söylemiş ve  teğmeni uyarmıştır : "Acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır, ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman, öldürücü bir zehir olabilir.
Acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur, aksi takdirde inanın bana ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. Bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler.Eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni alt üst olurdu. Acımak tehlikeli, çok tehlikeli bir duygu.
..........................

Acımak-güzel bir duygu! Ama iki tür acıma duygusu vardır. Birincisi duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. Bu acıma duygusu, aynı acıyı hissetmekten çok, başkasının acısına karşı kendi ruhumuzun içgüdüsel bir savunmasıdır. Diğer tek gerçek acıma duygusu ise, duygusal olmayan, ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur."
(Duygusal ve zayıf olan acıma duygusunu yaşayan Hofmiller' dir. Diğer tek gerçek acıma duygusunu yaşayansa tedavide başarılı olamadığı için, görmeyen hastasıyla evlenen ve onun  yaşamını kolaylaştıran Dr. Condor' dur.)

Hofmiller' in nişanı inkar ettiğini ve kaçarcasına kasabadan ayrıldığını öğrenen Edith, bu aşağılanmaya dayanamayarak intihar eder. Kızının ölümüne dayanamayan babası Kekesfalva' da birkaç gün sonra ölür. Yaptıklarından pişmanlık duyan ve kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan Hofmiller, Edith' in intihar ettiği gün olan 29 Temmuz' da başlayan Dünya savaşına katılır. Cephede gösterdiği cesaret ve başarılar için 28 yaşında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu' nun önemli nişanlarından biri olan Maria Teresa Nişanı ile onurlandırılır. Savaş bitince Viyana' ya geri döner; aradan dört uzun yıl geçmiştir, olanlar unutulmuştur ve olayı bilenler de ölmüştür diye düşünerek. Kendisi savaşta çok ölüm görmüştür. Acı içinde kıvranarak ölümü bekleyen askerleri hatırlamış, Edith' in intiharından duyduğu suçluluk duygusu kaybolmuştur. Veya kendisi öyle sanmaktadır. Çünkü Viyana operasında Gluck' un Orpheus operasını dinlerken, karanlıkta yanına oturan Dr.Condor ve eşini gördüğünde birinci perde sonrası, onlar kendisini farketmeden çabucak operadan ayrılır ve şöyle der: " Ancak o kaçış bana bir gerçeği, hiç unutamayacağım bir gerçeği hatırlatmaya yetti: Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz! "

Ben romanı çok beğendim, bana çok şey kattı diyebilirim. Psikolojik roman okumayı seviyorsanız size iyi okumalar diliyorum.  :)

- Siyah punto ile yazılan satırlar, romandan alıntıdır.





23 Temmuz 2014 Çarşamba




TATİLDE  HUZURUN  ADRESİ : KAŞ (Antiphellos)




Tatilde Kaş' a gitmeye karar verdiğimde, on yıl önceki halini düşünüp bu süre içinde nasıl bir değişikliğe uğramış olabileceğini ve neyle  karşılaşacağımı bilmiyordum doğrusu. Ama tarihi ve doğal güzelliklerimizi hoyratça tahrip etme, bu güzellikleri daha fazla rant uğruna heba etme alışkanlığımız düşünüldüğünde, fazla bir hayal kırıklığı yaşamadım diyebilirim. Kaş' ta değişim gerçekleşmişti ama bu değişim olumlu yöndeydi; gökdelen misali oteller yapılmamıştı, otellere ait parsellenmiş plajlar yoktu. En önemlisi de sahil, leb-i derya yapılarla kapatılmamıştı şimdilik. Ancak bir dil gibi denize uzanmakta olan Çukurbağ Yarımadası için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim maalesef. Dilin üzerinde yükselen diken gibi beyaz beyaz evleri  görmek, dikenler  size batmasalar dahi canınızı yakıyor...

Eğer tatilinizi Bodrum, Çeşme gibi gece hayatı renkli, hareketli, eller havaya şeklinde geçirmeyi tercih ediyorsanız, bu yazıyı zahmet edip okumayın. İlginiz dışında kalacaktır çünkü. Ama huzur içinde, sakin, dingin  bir tatilse tercihiniz okumaya devam edin. 




Likya' nın önemli kentlerinden olan Kaş, Orta Likya' da eski Antiphellos kenti üzerinde kurulmuş. Sırtını batısında bulunan Akdağ' a ve doğusunda bulunan Bey Dağ' ına yaslamış olan Kaş, adeta yükseklerden denize bakmakta ve tam karşısında bulunan Meis adasına gözcülük etmektedir. Hani bir zamanlar St. Jean Şövalyelerinin koruduğu, buradaki kızıl kayalardan ötürü adaya verdikleri Chateau-Roux (Kızıl Şato) adıyla da bilinen Meis adasına.  Belki de Kaş arkasını dağlara yaslamanın verdiği güçle bugüne dek kimseye boyun eğmemiş, dimdik ayakta kalmış ve kentin gelişigüzel genişlemesine izin vermemiştir. Dağlara boyun eğdiremedikten sonra genişlemenin mümkün olamayacağını görmek beni mutlu etti ayrıca. Galiba olan Çukurbağ Yarımadası' na olacak. Dilin üzerinde yapılaşma için yer kalmayınca, umarım o güzelim denizi doldurup yer kazanılmaya çalışılmaz. Ne de olsa Yarımada' nın arkası güçlü değil, arkasında yüce dağlar yok!.

Kaş merkezde bulunan adı gibi her yanı pembe-mor begonvillerle çevrili otele yerleştiğimde, tertemiz, beyaz yatağın üzerine serpiştirilmiş  begonvilleri görmek kendimi özel hissetmeme neden oldu; küçük ama anlamı büyük ve hissettirdiği duygu yoğun olan bir jestti. Odanın penceresinden ve balkondan lacivert suları izlemek, gece Meis Adası' nın ışıklarına bakıp hayallere dalmak, uzaklara çok uzaklara gitmek bile insanı rahatlatıyor, daha denize bile girmeden. Kaş' ta bulunan otellerin neredeyse tümü oda kahvaltı hizmeti veriyor. Bu nedenledir ki, restoran sayısı oldukça fazla. Bence iyi de olmuş; hem oteller, hem restoran sahipleri hem de diğer esnaf kazanıyor. Tatilciler için de her şey dahil otellerdeki otele bağlı kalmak zorunluluğu olmadığından kendinizi daha bir özgür hissediyorsunuz. Balık yemek isteyenler için "Bahçe Balık" restoranı, ev yemekleri ve lezzetli zeytinyağlıları yemek isteyenler için de "Mama' s Kitchen" i önerebilirim. Ayrıca meydanda yediğim kumpir de harikaydı diyebilirim.

Genelde kayalık olması nedeniyle Kaş' ta plajların az olduğu düşünülür. Oysa, Kaş-Kalkan yolu üzerinde bulunan "Kaputaş Plajı" en güzel plajlarımızdan birisidir. Merkezde bulunan "Büyük Çakıl", "Küçük Çakıl" ve "Akçagerme" plajları da çok güzel. Küçük Çakıl' da kaynak suyu çıkması nedeniyle deniz suyu biraz soğuk. Üşenmezseniz eğer, her gün deniz dolmuşu yapan teknelerle Kaş' a 20 dakika uzaklıkta bulunan, benim çok çok beğendiğim, "Limanağzı Koyu" na da gidebilirsiniz. Koy akvaryum gibi, deniz suyu sıcak ve tertemiz. Bakınca rengarenk balık sürülerini, deniz taraklarını görebiliyorsunuz. Şezlongunuza uzanıp deniz dalgalarının muhteşem senfonisi eşliğinde kitabınızı okuyabilirsiniz, ya da kendinizi senfoniye kaptırıp kafanızı boşaltabilirsiniz. Keyif sizin...

Kaş' ın havasından da söz etmek gerek. Ege' nin serin sularıyla Akdeniz' in sıcak sularının kucaklaştığı yerde bulunan Kaş, hafif rüzgarlı ve Akdeniz' de bulunan diğer kentlere göre daha az nemli havasıyla insanı bunaltmıyor. Akşamlarının serin havasına ise doyum olmuyor. Şöyle de anlatabilirim havasını; güneş alerjisi olan dünyadaki şanslı insanlardan biri olduğumdan tatilimi en az hasarla tamamladım diyebilirim. En azından şimdilik kortizon iğnesi yaptırmam gerekmiyor. :) Yani diyeceğim o, ki Kaş' ta güneş bir başka ısıtıyor, aydınlatıyor, daha az yakıyor... Her güzelin bir kusuru olurmuş ya, tekneyle giderken martıların tekneyi izlemelerini görememem, çığlıklarını duyamamam da eğer kusur sayılırsa Kaş' ın kusuru denilebilir. Çünkü martılar yok. Bu da, Kaş' ın nazarlığı olsun, ne diyeyim?

Kitap okumayı seven biri olarak, kaldığım oteldeki hatırı sayılır sayıda kitapların bulunduğu kütüphanenin olması, gittiğim her  beach' te gördüğüm kitaplıklar beni oldukça şaşırttı. Bu durum Kaşlıların okumaya, gelişmeye verdikleri önem ve değerin göstergesi bence. Bundan dolayıdır ki, gerek kent merkezinde gerekse beach' lerde sizi göz ve sözle rahatsız edecek magandalara rastlamadım. Rahatsız edilmeden tatilinizi yapabiliyorsunuz kısacası.

Kaş' a gelip Kekova' ya gitmeden olmaz. Tekne ile gidip bu dünya harikası yeri görüp de batık şehre hayran kalmamak mümkün değil. İyi bir yüzücüyseniz, batıklar arasında yüzmenin yanı sıra tarihi de soluyabilirsiniz. Ayrıca Kaş trekking, dağcılık ve dalış için de ideal bir yer. Yamaç paraşütü yapıldığına da tanık oldum. Paraşüt inişleri için limandaki mendireklerden biri gündüz yayalara kapatılmış valilik kararıyla.

Kaldığım otel aile işletmesiydi  ve konuklarla yakından ilgileniyorlardı, Aslan Bey ve eşi Serap Hanım. Otelde kaldığım süre içinde kendimi evimde gibi hissettim. Kahvaltıda yediğim Adem' in yaptığı güzel keki de unutmamalıyım. Annemin kekini aratmıyordu doğrusu; görünüm ve tat olarak... Her şey çok güzeldi ve çok memnun kaldım. Seneye buluşmak üzere, bedenim ve ruhum dinlenmiş olarak, hem de huzur içinde evime döndüm: Evim evim, güzel evime...








Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. 

12 Temmuz 2014 Cumartesi




ADI: LATİFE




Bugün Latife Uşşaklıgil' in ölüm yıldönümü. Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım' ın yani. İngiliz basınında "Londra' da eğitim almış, kadın haklarının kararlı bir savunucusu olarak peçe takmayan Bayan Kemal" diye anılan bir eş...Bir kadın olarak, Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü oldukça ilginç bulmuşumdur. Ve hakkında yazılanları ilgiyle okumuşumdur. Yaşadığı dönemde, ileri görüşlülüğü, kadın haklarının kararlı savunuculuğunu yapması, özellikle yurt dışında tahsil görmesi (dönem düşünülecek olursa kızların okula gönderilmesi hayli zordu),mücadeleci yanıyla bence takdire şayan bir kişiliktir Latife Hanım.

Mustafa Kemal' le tanışma öyküsü, kendisinin ne kadar cesur ve kendine güveninin ne kadar yüksek olduğunun da öyküsüdür aslında. Öykü şöyle başlar:

Bir kadın...Bir erkek...
İzmir' in kurtulduğu ama yangın yerine döndüğü günlerde karşılaşırlar...Kadın, İzmir' li tacirlerden Uşşakizade Muammer Bey' in Sorbon' da hukuk eğitimi görmüş kızı, pek çok dili iyi derecede bilen Latife...Erkekse, ahir ömrü cephelerde geçmiş savaş yorgunu bir başkumandan, Mustafa Kemal...Kadın, kumandanlık karargahına varabilmek için kalabalığı yara yara ilerlemektedir... 
Ve nihayet kapıdan seslenir odaya..."Sizi ve karargahınızı Göztepe' deki konağımızda ağırlamaktan şeref duyarım Paşam". Şaşırmıştır Mustafa Kemal...Kısa bir sohbet sonrasında cüretkar, zeki, bilgili ve farklı bulduğu bu genç kadından gelen teklifi kabul edecektir.Artık kumandanlık karargahı, İzmir göztepe' deki Uşşaki Köşkü' ndedir. Latife Hanım, 20 gün boyunca koca bir yurdun kurtuluş ve kuruluş günlerine dair pek çok kararların alınacağı Köşk' te işleri çekip çevirecek, çeviriler yapacak, ültimatomları kaleme alacaktır.Ve kelimenin tam anlamıyla Mustafa Kemal' in özel kalemi, kısa bir zaman sonra kanının kaynayacağı ve "çocuk", "bizim yaver","Latif" diye sesleneceği kadın olacaktır. Paşa' nın bir başına kaldığı anlarda, bir şeyler var onda, evet evet, farklı bir durum var dediği, etkilendiği bir kadın...Kimi zaman gece yarılarına değin süren bahçe sofralarında hayattan, sınır ötesinden, bilgi ve belgeden konuşup sohbetinin bitmesini hiç istemediği...Ve geçen o günler boyunca, cüretkar, hazırcevap, fütursuz ama akıllı, zarif, entelektüel olarak hatırlayacağı bir kadın...

Ve 29 Ocak 1923' te, Uşşakizade Köşkü' nün bahçesinde, İzmir Müftüsü' nün yarı Avrupai, yarı İslami kıydığı bir nikahla ve 10 dirhem gümüş karşılığı evlendiği gelin...Ama daha evliliğinin ilk günlerinde "Paşa" sını kimseyle, hatta memleket meselelerinin tartışıldığı toplantılarla dahi paylaşmayan...Köşk' e geç gelmelere, yalnız bırakılmış zamanlara, kendisinin dahil olmadığı tempolu toplantılara öfkesini en sert biçimde dile getirmekten çekinmeyen, bazen de kalabalıklar önünde "Kemal" diye yüksek sesle haykırıp yine öfkesini sürdüren kızgın bir eş...

Ve Gazi' nin Fikriye' sine kıskançlığını dibine kadar gösteren bir Çankaya otoritesi...O Fikriye ki yine bir başka zaman, bir fayton kiralayıp Köşk' e gelmek istediğinde içeri alınmayan, o hüzün ve kırıklıkla kapıda kendisini bekleyen faytona yeniden binip bir el silah sesi sonrasında kanlar içinde yığılan, " Ankara' da bir intihar" başlıklı bir gazete haberine konu olan maktul...

Evet, Latife Uşşaklıgil' in Mustafa Kemal' le 1000 gün süren gelgitleri, coşkuları, ayrılıkları, gayrılıkları, destekleyenleri, köstekleyenleri, yanında yer alanları, almayanları, ısınamayanları ya da ısınanlarıyla gelip geçen izdivacı sonrasında, Ağustos 1925' te evliliği son bulur...Aslında tek taraflı bir boşanmadır bu. Yine sert geçen bir tartışmanın sonrasında, Mustafa Kemal yaverlerine emreder, " Hanımefendinin kendine yakışır biçimde İzmir' e gönderilmesini sağlayın!" Bir zaman sonra da Anadolu Ajansı' ndan, resmen boşandıklarına dair bir haber geçilir. Hem de Hükümet bildirisiyle...Artık Paşa' sıyla hiçbir zaman karşılaşmayacak, görüşemeyecektir.

Latife Uşşaklıgil, bir yakın arkadaşına yazdığı mektuptaki ifadesine göre, felaketzede, yalnız bir kadındır artık. Ciddi hastalıklar yaşar. Büyük ve şiddetli bir şokun içinde harap olmuştur. Kalabalıklardan uzak durur, çalışma odasına kapanır, günlük gazeteleri önüne serer ve memlekete, Devlet Başkanı' na ilişkin haberleri izler bir bir...Bir zamanlar refakat ettiği yurt gezilerini, tanık olduğu Ankara toplantılarını hatırlayarak tabii...

Geçirdiği ağır zatürre nedeniyle Ata' nın ölümü ve sonrasında ne Dolmabahçe' de, ne Anıtkabir' de bulunur...

Fakat...Çok sonra anlaşılacaktır ki...Evine gelen genç bir hanıma, Jale Tulga' ya bir ricada bulunacaktır. "Ankara' da bir çiçekçiden bir tek kırmızı gül al lütfen, ama bir tek. Onu anıtkabir' e götür ve Mustafa Kemal' in ayak ucuna yere bırak. Kimden geldiğini anlar O, sen yine de...Bunu Latife gönderdi diye söyle."

Evet, o genç hanım tabii ki o iyiliği yapacaktır. Latife Hanım, Harbiye Orduevi' nin tam karşısında Safir Apartmanı' nın sekizinci katında pencereden baktığında Gazi' nin heykelini görerek ve gazetecilerin ısrarlarına rağmen onlara evliliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmayarak, derin bir sessizlik içinde sırlar odasında 50 yıl geçirmiştir.

13 Temmuz 1975...Gazetelerde o gün, "Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım öldü" diye bir haber çıkar. Bir de ailesi tarafından verilen bir ilan...


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri. DenizKültür Yayınları.

Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü merak edenler, İpek Çalışlar' ın Latife Hanım Kitabına başvurabilirler. Ben kitabı çok beğenerek okumuştum...

Görsel, tr. wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





3 Temmuz 2014 Perşembe




MUTLU  PRENS




Nerede bir heykel görsem veya değişimin gerçekleştiği ülkelerde boynuna ip takılarak yıkılan, yerde sürüklenen heykelleri izlesem TV' de, "Mutlu Prens" hikayesi gelir oturur gözlerimin önüne. 19. yüzyıl İngilteresi' nde (Viktorya Çağı) yaşamış olan Oscar Wilde' ın belki de en tanınmış masalıdır Mutlu Prens. Oscar Wilde, sevgi ve dostluk üzerine masallar yazmış, yazdığı kitaplar, savunduğu düşünceler ve sürdürdüğü hayat tarzıyla yetişkinler dünyasının şimşeklerini üzerine çekmiş, onların dünyasından çocuklar için yazdığı masallarla kaçmıştı.

Oscar Wild, "Mutlu Prens" adlı öyküsünde, kentin meydanındaki uzun bir sütunun üstüne konulan prens heykelinin bir kırlangıçla olan öyküsünü anlatır. Göç zamanı arkadaşları Mısır' a giderken geride kalan kırlangıç, bir gece prens heykelinin ayaklarının arasına konar. Tam uyuyacakken başına düşen damlayla irkilir. Gökyüzünde tek bir bulut yoktur yağmur yağdıracak ama üstüne art arda damlalar düşmeye devam eder. Heykelin ağladığını anlayan kırlangıç, "Kimsin sen" sorusuna "Ben mutlu prensim" cevabını alınca daha da şaşırır: "O zaman neden ağlıyorsun?"
"Ben canlıyken ve yüreğim insan yüreğiyken, diye cevap verdi heykel, gözyaşlarının ne işe yaradığını bilmezdim. Sanssouci sarayında yaşardım. Gündüzleri arkadaşlarımla bahçede oyun oynardım, akşamsa Büyük Salon' da dansın başını çekerdim. Bahçenin etrafında çok gösterişli bir duvar vardı, fakat hiçbir zaman o duvarın gerisinde ne olduğunu merak etmedim, çevremdeki her şey o kadar güzeldi ki. Saraydakiler bana Mutlu Prens derdi, eğer zevk ve sefa mutluluksa gerçekten de mutluydum. Böylece yaşadım ve böylece öldüm. Artık ölüyüm ve beni buraya öyle yükseğe koydular ki şehrimin tüm çirkinliğini ve sefaletini görebiliyorum. Kalbim kurşundan olmasına karşın, ağlamaktan kendimi alamıyorum" diye yanıt verdi heykel.

Kırlangıç kışın bastırmasına aldırmadan, ondan yardım isteyen heykele yardımcı olmak için onun isteğiyle heykelin kılıcında ve gözlerinde bulunan yakut ve safirleri muhtaç olan ailelere taşıdı. Kırlangıç uçarak gözlem yapıyor, sonra da gördüklerini heykele aktarıyordu. "Değerli altınla kaplıyım" dedi Prens, onu tabaka tabaka söküp çıkar ve fakir halkıma ver; hayatta olanlar, daima altının onlara mutluluk getirebileceğini düşünürler."

Tabaka tabaka ayırdı altını kırlangıç, ta ki Mutlu Prens tamamen donuk ve gri hale gelene kadar.Altını tabaka tabaka fakirlere götürdü ve çocukların yüzlerine renk geldi, güldüler, sokakta oyunlar oynadılar." Artık ekmeğimiz var! " diye bağırışıyorlardı.

Derken kar yağdı ve ardından don geldi. Mısır' a gidemeyen kırlangıç, heykelin ayaklarının dibinde öldü. O anda heykelin içinden de sanki bir şey kırılmış gibi bir çatırtı sesi geldi. İşin gerçeği kurşundan kalp şiddetli dona dayanamayıp ikiye ayrılmıştı.

Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri şehrin meydanında yürürlerken Mutlu Prens' in yıpranmış heykelini gördüler ve dilenciye benzettikleri heykeli kaldırmaya karar verdiler.

Böylece Mutlu prensin heykelini aşağı indirdiler ve sonra heykeli bir fırında erittiler. Belediye Başkanı elde edilen metalle ne yapılacağına karar vermek için bir toplantı düzenledi, "elbette bir başka heykel yaptırmalıyız" dedi, " bu da benim heykelim olmalı."
"Benim heykelim olmalı," dedi her bir Belediye Meclis Üyesi ve kavgaya tutuştular. En son haber aldığımda hala kavga ediyorlardı."  (Oscar Wilde- Mutlu Prens Çeviren: Zeynep Çelik)

Şimdi, okuduğunuz bu masala çocuk masalı diyebilir misiniz? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü masal yetişkinler dünyasını, sevgisiz bir hayatın çirkinliğini, insanların kibir ve bencilliğini, ölümü pahasına insanlara yardım etmeyi kabullenen kırlangıcı anlatıyor. Dahası, heykelinin dikilmesini kendine hak gören insanların çıkarları söz konusu olduğunda nasıl kavgaya tutuştuklarını ve hadsizliklerini ortaya koyuyor."