Opera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Opera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2016 Salı




 ÜNLÜ OPERA UVERTÜRLERİ

(THE GREATEST OPERA OVERTURES)






Yazımın başlığından anlayacağınız üzere, konu opera uvertürleri. Eğer Klasik Müzikten hoşlanmıyorsanız, arada bir de olsa dinlemiyorsanız, yazım size sıkıcı gelecektir; baştan uyarmak istedim. Ama Klasik Müzik tutkunuysanız bu yazı tam size göre, sıkılmadan sonuna kadar okuyup, paylaştığım videoları keyifle dinleyeceğinizi biliyorum; benim gibi...

Yine de operayla ilgilenmeyenlerin merak ederek okumak isteyebileceklerini düşünerek uvertürün tanımını yapmak gerek. Uvertür; operada, perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parçadır. Trafik sıkışıklığı, kuyrukta bekleme vb. nedenlerle operaya geç kalanlara opera başlamadan önce zaman kazandıran uvertürlerin bazılarının ünü,  asıl eserin ününü gölgede bırakmıştır. Bu uvertürlerin en ünlüsü Mozart' ın "Figaro' nun Düğünü" uvertürüdür.

"Figaro' nun Düğünü, Fransız komedi yazarı Beaumarchais' nın Almaviva üçlüsü olarak anılan üç oyununun ikinci bölümüdür. (Birinci, Rossini' nin bestelediği Sevil Berberi). Burada olaylar, Sevil Berberi' nde kaldığı yerden başlar. Opera olarak, Viyana' nın Burgtheater' ında, 1786  yılı Mayıs ayında temsil edildi. Libretto, Mozart operalarının birkaçının da librettisti olan, Lorenzo da Ponte' dir." (klasiknotlari.com)

Seçtiğim ve severek dinlediğim aşağıdaki uvertürleri dinlediğinizde, müzikler size yabancı gelmeyecektir sanırım. Çünkü TV' de  bazı reklamlarda kullanıldığından  kulağınıza aşina gelebileceği gibi, Klasik Müzik yayını yapan bir radyo kanalını dinliyorsanız eğer, hepsiyle tanışmışsınızdır zaten. Belki isimlerini unutmuşsunuzdur diye hatırlatmak istedim.


Mozart - Figaro' nun Düğünü Uvertürü






 Giachino Rossini - Sevil Berberi Uvertürü






Jacques Offenbach - Orpheus in the Underworld Uvertürü





Franz von Suppe - Light Cavalry Uvertürü





Giachino Rossini - William Tell Uvertürü (Final)




Felix Mendelssohn - The Hebrides (Fingal's Cave) Uvertürü





Görsel: Sidney Opera Binası
(www.mimardernegi.com)







17 Aralık 2014 Çarşamba





ANKARA' DA  İLK OPERA  TEMSİLİ



Türkiye' nin ilk "savaşa girme tehlikesi" ni atlattığı 1940 Haziran' ı, Ankara' nın  kültür ve sanat hayatına, artık haftalarca günün konusu olacak bir yenilik getirdi: Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ilk opera temsilini.

Devlet Konservatuvarı, eski "Musiki Muallim Mektebi" nin yerine 1936 yılında kurulmuştu. Klasik Batı müziğine ve klasik tiyatro disiplinine dayalı bir eğitim programıyla müzik ve tiyatro insanı yetiştirecekti.

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmak, operayı yurt dışında görüp seven Atatürk' ün amaçlarından biriydi. 1930' ların başlarında bazı Türk yazar ve bestecilerine eski Türk tarihine dayalı operalar ısmarlamıştı. Ama istediği sonucu alamamıştı. Bunu Hindemith gibi ünlü müzik adamlarının katkısıyla kurulan yeni konservatuvardan bekliyordu.

Atatürk' ün bu isteği, ölümünden iki yıl sonra 21 Haziran 1940 gecesi gerçekleşti. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin -Puccini' nin Madama Butterfly' ının- sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdenin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu.

Bu ilk temsil "olay" oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği, bazılarının çocuklarını da götürmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay olmuyordu. 

O olanağı bulanların çoğu için bu yeni bir keşif gibiydi. Aralarında operayı yurtdışında görenler de vardı. Fakat sayıları pek azdı. Büyük çoğunluk sahnedeki bu "şarkıyla konuşma" işiyle ilk defa karşılaşıyordu.

İlk temsilde zevkine varamasalar bile, hallerinden memnundular. Çünkü o sıralarda Ankara' daki ev ziyaretleriyle otobüs durağı veya işyeri sohbetlerinin başlıca konusu oydu. Artık o sohbetlere "operayı görmüş" olarak katılacaklardı.

Benim (Altan Öymen) operaya ilk götürülüşüm daha sonraları oldu. Gene Butterfly oynanıyordu.Fakat artık üç perdesinin üçü de sahneye konulmuştu. Benim aklım, müzikten çok konuya takıldı. Babam, hem yurtdışında opera görmüş nadir kişilerden biri olarak, hem de herhalde "libretto" yu veya özetini okumuş olarak durumu anlattı:

Amerikalı deniz subayı (Süleyman Güler), bir Japon genç kızla (Mesude Çağlayan' la) birlikte oluyor, "Japon nikahı" yla evleniyor, sonra onu bırakıp Amerika' ya gidiyor. Japon kızın bir çocuğu oluyor. Kocasını umutla bekliyor. Ama anlaşılıyor ki, kocası Amerika' dayken başkasıyla evlenmiş. Onun üzerine Japon kız, çocuğunun gözlerini bağlayıp Japon usulü intihar ediyor. Daha sonra eşi geliyor ama, artık çok geç.

Hikaye bu kadar acıklı olunca konunun müziği bastırması doğaldı. Sadece benim gibi, aileleriyle gelen çocukların değil, büyüklerin de dikkati, sahnedeki intiharla sonuçlanan hareketlerdeydi. Hafif hafif ağlamak, "vah vah" diye sesler çıkarmak, Amerikalı subayın vefasızlığını fısıldamak da, herkesin katıldığı seyirci tepkileri arasındaydı.

Operanın müziğini dinleyip sevmeyi, zamanla, seyredişlerim arttıkça öğrendim. Bu galiba, operayla ilk karşılaşan Ankaralıların çoğu için böyleydi. Ama o süreç başlayınca artık arkası geliyordu. Opera sevgisi giderek gelişiyordu.

Radyo o gelişmeyi teşvik ediyordu. Müzik programlarında operalardan aryalar ve koro parçaları yayınlanıyordu. Bunlar belleklere yerleşiyordu.

Ama opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre, sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul' da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında, düzenli bir opera çalışması yoktu.

İstanbul' da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu., bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama, yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. 

Özetle, İstanbullular, Klasik Batı müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik. (Bir Dönem - Bir Çocuk, Altan Öymen, Anı)

En sevdiğim opera olan, Madam Butterfly' ı defalarca izlemiş biri olarak, nereden nereye diyesim geliyor; opera ve balenin bugünkü durumunu düşündüğümde...

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmayı amaçlayan, ancak bu amaca ulaşıldığını göremeden vefat eden Atatürk' ün sanat ve sanatçıya verdiği değeri gösteren sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

"Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur."   






7 Ağustos 2014 Perşembe




MİDAS' IN  KULAKLARI






Efsaneleri, mitleri severim. Hele Anadolu topraklarında geçiyorlarsa daha çok severim. Kral Midas, Gordion kentinde yaşamış efsanevi Frigya Kralı' dır. Gordion, tarihte Frigya' nın başkentidir. Ve bugün, Gordion Antik Kenti kalıntıları, Ankara' ya 94 km uzaklıkta, Polatlı' nın 29 km kuzeybatısındadır. İşte, yazacağım efsane bu topraklarda geçmektedir, yaşı olmayan Anadolu topraklarında...

Yunan baş tanrısı Apollon ve Anadolu' nun Kır Tanrısı Pan arasında bir müzik yarışması düzenlenir. Frigya Kralı Midas, yargıçlardan biri olarak seçilir. Pan kaval çalar, Apollon ise gümüşten lir' ini. Yargıçlardan ikincisi olan Dağ Tanrısı Tmolos, zafer çelengini Apollon' a verir. Midas ise oyunu kavala, yani Pan' a verince kıyamet kopar. Tanrı Apollon çok kızar ve "Güzel müziği ayırt edemeyen kulak insan kulağı olamaz! Sana eşek kulağı yakışır!" diyerek Midas' ın kulaklarını eşek kulağına dönüştürür. Ondan sonra da Midas, "eşek kulaklı Midas" olarak anılmaya başlanır.

Eşek kulaklı Midas bu sırrını sadece berberiyle paylaşmak zorunda kalır. Berber bu sırrı gizli tutacağına yemin eder. Ancak, sır rüyalarına girip, onu rahatsız etmeye başlayınca bu sırrı daha fazla taşıyamayacağını anlar. Ve gidip bir kuyunun içine seslenir, sırrı açıklar, rahatlar. Rüzgar esmeye başladığında, su kıyısındaki sazlar "Midas' ın kulakları eşek kulakları" diye seslenmeye başlar. Midas' ın sırrı, kuyunun dibindeki sulardan sazlıklara geçmiştir. Bunu duyan Midas, öfkeden çılgına döner ve sazların kesilmesini emreder. Sazlar kesilir, sesler yavaş yavaş diner. Bu sırada, Midas' ın kendisi de artık kulaklarını benimser, onlara alışır. Hatta bu kulaklarla kendini insanüstü, yarı tanrı gibi görmeye başlar.Böyle düşününce, kulaklarını Frigyalılara göstermek için onları toplar. Ne var ki kulaklarını halka gösterdiği sırada Apollon yeniden çıkagelir. "Seni bağışlıyorum artık" deyip Midas' ın kulaklarını eski haline sokar; yani yeniden insan kulağı yapar.Midas' ın alıştığı ve artık halkın kabul ettiği kulakları geri alarak onu bir kez daha cezalandırmış olur Apollon. Çünkü bu ani değişiklikle, Frigyalılar, tekrar Midas' ı alaya alırlar.





Efsane böyle. Buraya kadar olanı hemen herkes biliyordur. Daha az bilindiğini düşündüğüm ise, Anadolu' nun bereketli topraklarında yeşermiş, Avrupa' da olgunlaşmış ünlü bestecimiz Ferit Tüzün' ün bestelediği "Midas' ın Kulakları" operasıdır. Ferit Tüzün, Münih Müzik Akademisi' nde ünlü şef Fritz Lehmann' ın öğrencisi olmanın yanı sıra, iki ünlü besteci Karl Amadeus Hartmann ve Carl Off' tan kompozisyon dersi almış, ilk besteleri Münih Flarmoni Orkestrası tarafından seslendirilmiş ünlü bir bestecimizdir. Türkiye' ye döndüğünde bestelediği "Çeşmebaşı" eseri ilk Türk balesidir.
 


















Fotoğrafların tamamı Frig Yolu yürüyüşümde Eskişehir Yazılıkaya Midas Anıtı ve çevresinde tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.