12 Temmuz 2014 Cumartesi




ADI: LATİFE




Bugün Latife Uşşaklıgil' in ölüm yıldönümü. Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım' ın yani. İngiliz basınında "Londra' da eğitim almış, kadın haklarının kararlı bir savunucusu olarak peçe takmayan Bayan Kemal" diye anılan bir eş...Bir kadın olarak, Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü oldukça ilginç bulmuşumdur. Ve hakkında yazılanları ilgiyle okumuşumdur. Yaşadığı dönemde, ileri görüşlülüğü, kadın haklarının kararlı savunuculuğunu yapması, özellikle yurt dışında tahsil görmesi (dönem düşünülecek olursa kızların okula gönderilmesi hayli zordu),mücadeleci yanıyla bence takdire şayan bir kişiliktir Latife Hanım.

Mustafa Kemal' le tanışma öyküsü, kendisinin ne kadar cesur ve kendine güveninin ne kadar yüksek olduğunun da öyküsüdür aslında. Öykü şöyle başlar:

Bir kadın...Bir erkek...
İzmir' in kurtulduğu ama yangın yerine döndüğü günlerde karşılaşırlar...Kadın, İzmir' li tacirlerden Uşşakizade Muammer Bey' in Sorbon' da hukuk eğitimi görmüş kızı, pek çok dili iyi derecede bilen Latife...Erkekse, ahir ömrü cephelerde geçmiş savaş yorgunu bir başkumandan, Mustafa Kemal...Kadın, kumandanlık karargahına varabilmek için kalabalığı yara yara ilerlemektedir... 
Ve nihayet kapıdan seslenir odaya..."Sizi ve karargahınızı Göztepe' deki konağımızda ağırlamaktan şeref duyarım Paşam". Şaşırmıştır Mustafa Kemal...Kısa bir sohbet sonrasında cüretkar, zeki, bilgili ve farklı bulduğu bu genç kadından gelen teklifi kabul edecektir.Artık kumandanlık karargahı, İzmir göztepe' deki Uşşaki Köşkü' ndedir. Latife Hanım, 20 gün boyunca koca bir yurdun kurtuluş ve kuruluş günlerine dair pek çok kararların alınacağı Köşk' te işleri çekip çevirecek, çeviriler yapacak, ültimatomları kaleme alacaktır.Ve kelimenin tam anlamıyla Mustafa Kemal' in özel kalemi, kısa bir zaman sonra kanının kaynayacağı ve "çocuk", "bizim yaver","Latif" diye sesleneceği kadın olacaktır. Paşa' nın bir başına kaldığı anlarda, bir şeyler var onda, evet evet, farklı bir durum var dediği, etkilendiği bir kadın...Kimi zaman gece yarılarına değin süren bahçe sofralarında hayattan, sınır ötesinden, bilgi ve belgeden konuşup sohbetinin bitmesini hiç istemediği...Ve geçen o günler boyunca, cüretkar, hazırcevap, fütursuz ama akıllı, zarif, entelektüel olarak hatırlayacağı bir kadın...

Ve 29 Ocak 1923' te, Uşşakizade Köşkü' nün bahçesinde, İzmir Müftüsü' nün yarı Avrupai, yarı İslami kıydığı bir nikahla ve 10 dirhem gümüş karşılığı evlendiği gelin...Ama daha evliliğinin ilk günlerinde "Paşa" sını kimseyle, hatta memleket meselelerinin tartışıldığı toplantılarla dahi paylaşmayan...Köşk' e geç gelmelere, yalnız bırakılmış zamanlara, kendisinin dahil olmadığı tempolu toplantılara öfkesini en sert biçimde dile getirmekten çekinmeyen, bazen de kalabalıklar önünde "Kemal" diye yüksek sesle haykırıp yine öfkesini sürdüren kızgın bir eş...

Ve Gazi' nin Fikriye' sine kıskançlığını dibine kadar gösteren bir Çankaya otoritesi...O Fikriye ki yine bir başka zaman, bir fayton kiralayıp Köşk' e gelmek istediğinde içeri alınmayan, o hüzün ve kırıklıkla kapıda kendisini bekleyen faytona yeniden binip bir el silah sesi sonrasında kanlar içinde yığılan, " Ankara' da bir intihar" başlıklı bir gazete haberine konu olan maktul...

Evet, Latife Uşşaklıgil' in Mustafa Kemal' le 1000 gün süren gelgitleri, coşkuları, ayrılıkları, gayrılıkları, destekleyenleri, köstekleyenleri, yanında yer alanları, almayanları, ısınamayanları ya da ısınanlarıyla gelip geçen izdivacı sonrasında, Ağustos 1925' te evliliği son bulur...Aslında tek taraflı bir boşanmadır bu. Yine sert geçen bir tartışmanın sonrasında, Mustafa Kemal yaverlerine emreder, " Hanımefendinin kendine yakışır biçimde İzmir' e gönderilmesini sağlayın!" Bir zaman sonra da Anadolu Ajansı' ndan, resmen boşandıklarına dair bir haber geçilir. Hem de Hükümet bildirisiyle...Artık Paşa' sıyla hiçbir zaman karşılaşmayacak, görüşemeyecektir.

Latife Uşşaklıgil, bir yakın arkadaşına yazdığı mektuptaki ifadesine göre, felaketzede, yalnız bir kadındır artık. Ciddi hastalıklar yaşar. Büyük ve şiddetli bir şokun içinde harap olmuştur. Kalabalıklardan uzak durur, çalışma odasına kapanır, günlük gazeteleri önüne serer ve memlekete, Devlet Başkanı' na ilişkin haberleri izler bir bir...Bir zamanlar refakat ettiği yurt gezilerini, tanık olduğu Ankara toplantılarını hatırlayarak tabii...

Geçirdiği ağır zatürre nedeniyle Ata' nın ölümü ve sonrasında ne Dolmabahçe' de, ne Anıtkabir' de bulunur...

Fakat...Çok sonra anlaşılacaktır ki...Evine gelen genç bir hanıma, Jale Tulga' ya bir ricada bulunacaktır. "Ankara' da bir çiçekçiden bir tek kırmızı gül al lütfen, ama bir tek. Onu anıtkabir' e götür ve Mustafa Kemal' in ayak ucuna yere bırak. Kimden geldiğini anlar O, sen yine de...Bunu Latife gönderdi diye söyle."

Evet, o genç hanım tabii ki o iyiliği yapacaktır. Latife Hanım, Harbiye Orduevi' nin tam karşısında Safir Apartmanı' nın sekizinci katında pencereden baktığında Gazi' nin heykelini görerek ve gazetecilerin ısrarlarına rağmen onlara evliliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmayarak, derin bir sessizlik içinde sırlar odasında 50 yıl geçirmiştir.

13 Temmuz 1975...Gazetelerde o gün, "Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım öldü" diye bir haber çıkar. Bir de ailesi tarafından verilen bir ilan...


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri. DenizKültür Yayınları.

Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü merak edenler, İpek Çalışlar' ın Latife Hanım Kitabına başvurabilirler. Ben kitabı çok beğenerek okumuştum...

Görsel, tr. wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





3 Temmuz 2014 Perşembe




MUTLU  PRENS




Nerede bir heykel görsem veya değişimin gerçekleştiği ülkelerde boynuna ip takılarak yıkılan, yerde sürüklenen heykelleri izlesem TV' de, "Mutlu Prens" hikayesi gelir oturur gözlerimin önüne. 19. yüzyıl İngilteresi' nde (Viktorya Çağı) yaşamış olan Oscar Wilde' ın belki de en tanınmış masalıdır Mutlu Prens. Oscar Wilde, sevgi ve dostluk üzerine masallar yazmış, yazdığı kitaplar, savunduğu düşünceler ve sürdürdüğü hayat tarzıyla yetişkinler dünyasının şimşeklerini üzerine çekmiş, onların dünyasından çocuklar için yazdığı masallarla kaçmıştı.

Oscar Wild, "Mutlu Prens" adlı öyküsünde, kentin meydanındaki uzun bir sütunun üstüne konulan prens heykelinin bir kırlangıçla olan öyküsünü anlatır. Göç zamanı arkadaşları Mısır' a giderken geride kalan kırlangıç, bir gece prens heykelinin ayaklarının arasına konar. Tam uyuyacakken başına düşen damlayla irkilir. Gökyüzünde tek bir bulut yoktur yağmur yağdıracak ama üstüne art arda damlalar düşmeye devam eder. Heykelin ağladığını anlayan kırlangıç, "Kimsin sen" sorusuna "Ben mutlu prensim" cevabını alınca daha da şaşırır: "O zaman neden ağlıyorsun?"
"Ben canlıyken ve yüreğim insan yüreğiyken, diye cevap verdi heykel, gözyaşlarının ne işe yaradığını bilmezdim. Sanssouci sarayında yaşardım. Gündüzleri arkadaşlarımla bahçede oyun oynardım, akşamsa Büyük Salon' da dansın başını çekerdim. Bahçenin etrafında çok gösterişli bir duvar vardı, fakat hiçbir zaman o duvarın gerisinde ne olduğunu merak etmedim, çevremdeki her şey o kadar güzeldi ki. Saraydakiler bana Mutlu Prens derdi, eğer zevk ve sefa mutluluksa gerçekten de mutluydum. Böylece yaşadım ve böylece öldüm. Artık ölüyüm ve beni buraya öyle yükseğe koydular ki şehrimin tüm çirkinliğini ve sefaletini görebiliyorum. Kalbim kurşundan olmasına karşın, ağlamaktan kendimi alamıyorum" diye yanıt verdi heykel.

Kırlangıç kışın bastırmasına aldırmadan, ondan yardım isteyen heykele yardımcı olmak için onun isteğiyle heykelin kılıcında ve gözlerinde bulunan yakut ve safirleri muhtaç olan ailelere taşıdı. Kırlangıç uçarak gözlem yapıyor, sonra da gördüklerini heykele aktarıyordu. "Değerli altınla kaplıyım" dedi Prens, onu tabaka tabaka söküp çıkar ve fakir halkıma ver; hayatta olanlar, daima altının onlara mutluluk getirebileceğini düşünürler."

Tabaka tabaka ayırdı altını kırlangıç, ta ki Mutlu Prens tamamen donuk ve gri hale gelene kadar.Altını tabaka tabaka fakirlere götürdü ve çocukların yüzlerine renk geldi, güldüler, sokakta oyunlar oynadılar." Artık ekmeğimiz var! " diye bağırışıyorlardı.

Derken kar yağdı ve ardından don geldi. Mısır' a gidemeyen kırlangıç, heykelin ayaklarının dibinde öldü. O anda heykelin içinden de sanki bir şey kırılmış gibi bir çatırtı sesi geldi. İşin gerçeği kurşundan kalp şiddetli dona dayanamayıp ikiye ayrılmıştı.

Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri şehrin meydanında yürürlerken Mutlu Prens' in yıpranmış heykelini gördüler ve dilenciye benzettikleri heykeli kaldırmaya karar verdiler.

Böylece Mutlu prensin heykelini aşağı indirdiler ve sonra heykeli bir fırında erittiler. Belediye Başkanı elde edilen metalle ne yapılacağına karar vermek için bir toplantı düzenledi, "elbette bir başka heykel yaptırmalıyız" dedi, " bu da benim heykelim olmalı."
"Benim heykelim olmalı," dedi her bir Belediye Meclis Üyesi ve kavgaya tutuştular. En son haber aldığımda hala kavga ediyorlardı."  (Oscar Wilde- Mutlu Prens Çeviren: Zeynep Çelik)

Şimdi, okuduğunuz bu masala çocuk masalı diyebilir misiniz? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü masal yetişkinler dünyasını, sevgisiz bir hayatın çirkinliğini, insanların kibir ve bencilliğini, ölümü pahasına insanlara yardım etmeyi kabullenen kırlangıcı anlatıyor. Dahası, heykelinin dikilmesini kendine hak gören insanların çıkarları söz konusu olduğunda nasıl kavgaya tutuştuklarını ve hadsizliklerini ortaya koyuyor."







1 Temmuz 2014 Salı




TARAF TUTMAK  YA DA  TARAF TUTMAMAK





Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, duygu, düşünce ve inancımızı açıklamaktan veya birileriyle paylaşmaktan korkar olduk. Sanal alemde yapılan paylaşımlarla korkunun üstesinden gelinmeye çalışılsa da bu paylaşım, yüz yüze iletişimle aynı şey değil. Çünkü sanal alemde yapılan paylaşımlar, aynada kendi görüntüne dokunmak gibi. Ama böyle bile olsa insanlar herhangi bir konuda taraflarını belli ederek özgürce paylaşımda bulunabiliyorlar. Bu da bir şey bence.

İnsan, taraf tutmalı mı veya tuttuğu tarafı açıklamalı mı?Evet açıklamalı diye düşünüyorum. Çünkü Graham Green' in (Sessiz Amerikalı) ; "İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır." sözüne katılıyorum. Ve Dante Alighieri' nin epik şiiri "İlahi komedya" da betimlediği cehennemle (yeraltı dünyası) ilgili olarak söylediği; "Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır ." sözü "tarafsızları" neyin beklediği konusunda uyarı gibidir.

Çocukluğumda, anneannemden dinlediğim ve hiç unutamadığım bir hikaye var ki, hikayenin etkisiyle, yaşamım boyunca hiçbir şeye kayıtsız kalamadım ve tarafsız olamadım. Çünkü,  çocuk kalbimle hikayedeki karıncanın verdiği dersi çok iyi anlamıştım. Ve o hikayeyi paylaşmak istiyorum:

"İbrahim Peygamberi atmak için büyük bir ateş yakılmıştı. Bu esnada bir karınca su taşıyordu. Yolda giderken karşılaştığı karıncalar nereye gittiğini sorarlar. Karınca, "Hz. İbrahim' i atacakları ateşi söndürmek için su taşıyorum" diye cevap verir.

Soruyu soran karıncalar gülerler; "Senin götürdüğün su, o kocaman ateşi söndürmeye yetmez ki derler."

"Olsun der karınca, ben de biliyorum yetmeyeceğini; ama hiç olmazsa safım belli olsun..."

Karınca bile minicik cüssesiyle su taşıyarak safını belli ederken, siz tarafsız kalıp kalmamakta hala kararsız mısınız?


Görsel, Wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.


25 Haziran 2014 Çarşamba




YAKIN  TARİHTEN  NOTLAR -4-


İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde (D:1854, Ö: 1900) iğneli üslubu ile " Tarih Kitabı adı altında, çocuklarımıza dünyanın cinayet takvimini öğretiyoruz" demiş. Pek de haksız sayılmaz. Tarih kazananlar tarafından yazıldığına göre; bir savaş olmalı ki, kazananı ve kaybedeni de olsun değil mi? Gerçekten de tarih kitaplarına baktığımızda tarihin; savaşlar, zaferler, yenilgiler ve savaş sonrası yapılan barışlar, paylaşımlardan ibaret olduğunu görürüz.

Tarihin bu genel geçer yorumundan sonra, yakın tarihe bir göz atalım. Yakın zamanı, şimdiki ve geçmiş zamandan farklı olarak, ne zaman başladığını ve ne zaman bittiğini kesin olarak belirleyemesek de (tartışılabilir çünkü), günümüze yakın sayılabilecek tarihi olaylardan notlar yazmak istiyorum; içinde savaş, zafer ve yenilgi olmayan. Şimdi, yakın tarihin koridorlarında kısa bir gezintiye hazır mısınız?

-Askeri tarihin en uzun yürüyüşü olarak tarihe geçen Mao' nun yürüyüşü (16 Ekim 1934), Mao Zedong' u Çinli komünistlerin tartışmasız lideri yaptı. Komünistler bu soluk kesen sefer esnasında 24 nehir, çoğu karlarla kaplı 18 dağ zirvesi ve 11 vilayet aştı. Yürüyüş 328 gün sürdü. 9650 kilometre katedildi. 80 bin kişiden sadece 6 bini yürüyüşü tamamlayabildi.Yolda katılan 200 bin kişininse 40 bini son durağa ulaşabildi. Kimi iddialara göre, yürüyüşü tamamlayabilenler arasında bulunan Mao Zedong, partinin dayattığı resmi tarihin aksine, yürüyüşün büyük bir bölümünde yürümedi! Tahtırevanla taşındı ve vaktinin büyük bir bölümünü okuyarak geçirdi.

- 21 Temmuz 1969' da Apollo 11 ay yüzeyine iniş yaptı ve Neil Armstrong ay yüzeyinde yürüyen ilk insan olarak tarihe geçti. Ay projesi, Amerika' nın bilimsel alanda liderliği ele geçirip rakiplerine fark atmasının baş aktörü oldu. Mikrodalga fırından uçuş bilgisayarlarına, yakıt hücresinden, dijital fotoğraf makinesine (evet, daha o zamandan planlanmıştı!) varıncaya dek onlarca icat, Apollo projesinin ürünü olarak ortaya çıktı.

-OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği) 1960' da Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Venezuella tarafından, petrol fiyatını belirlemek ve Amerikalı ve Hollandalı petrol şirketlerinin baskılarına direnmek amacıyla kuruldu. İlerleyen yıllarda buna diğer Arap ülkeleri ve petrol üreten 3. dünya ülkeleri de katıldı. İlk on yılda fiyat belirlemede pek etkin olamadılar ama 70' lerden itibaren, özellikle Amerika' daki üretimin azalması üzerine sesleri daha çok çıkar oldu.

OPEC, 1973' teki Yom Kippur Savaşı' nda İsrail' e askeri destek veren Amerika başta olmak üzere bir dizi batılı devlete petrol ihracını kestiğinde dünya şok olmuş, hayat durma noktasına gelmişti. OPEC ambargosu Batı' yı derin uykusundan uyandırdı. "Ya bir gün petrol olmazsa?" sorusu zihinlerde bomba gibi patladı. Özellikle nükleer enerji alanındaki yatırımlar arttı, rüzgar ve güneş gibi alternatif enerji kaynaklarına dönük araştırmalar başladı.
Ambargo boyunca Amerika' daki plakaları tek numarayla biten araç sahipleri ancak ayın tek günlerinde, çift numaralı araçlarsa çift günlerde benzin alabildi.Yine Amerika' da petrol tasarrufu için otobanlarda hız sınırı getirilmiş, gün ışığından daha fazla yararlanma uygulaması başlamıştı. Ambargo sonucu yükselen petrol fiyatları, petrol ihraç eden ülkelerin kasasını doldurdu. 1974 yılında dünyadaki en zengin 15 şirketin 7' si petrol şirketiydi. New York Borsası ambargo sonucu 97 milyar dolar değer kaybetti.
Hatırladığım kadarıyla, ambargodan sonra petrol o kadar değer kazandı ki, Eurovision Şarkı Yarışması' nda başarı kazanamayan ülkemiz, 19 Nisan 1980 yılında Lahey' de yapılan yarışmaya Ajda Pekkan' ın seslendirdiği "Petrol" şarkısıyla katıldı. Başarı bekleniyordu ama Türkiye sadece Avusturya, Fas ve İtalya' dan puan alabildi.

-17 Haziran 1972' de, aralarında Nixon' u yeniden seçtirme komitesinin güvenlik koordinatörünün de bulunduğu beş kişi, Washington DC' deki Watergate binasında bulunan Demokrat Parti ofisine yasadışı yollardan girmek ve telefon dinlemesi yapmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Bir süre sonra iki Beyaz Saray görevlisinin daha işin içinde olduğu anlaşıldı. Nixon yönetimi ısrarla olayla ilişkisi olmadığını söylüyordu. Lakin ülkede gazeteciler vardı. Meydan boş değildi. Washington Post' un bu olayı takip etmeleriyle dünya çapında şöhrete kavuşacak olan muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward, olayın sanıldığından da yüksek mevkilere uzandığını ortaya çıkartıp meydanı salladı .Watergate Skandalı' nın ortaya çıkmasıyla amerika' nın 37. Başkanı Nixon, 8 Ağustos 1974' te istifa etti. Tarihte ilk kez bir Amerikan başkanı istifa ediyordu. ABD başkanı dahi olsa adaletten kaçamamıştı...

Woodward ve Bernstein' ın Watergate dosyası, 1974' te All The President' s Men (Başkan' ın Bütün Adamları) ismiyle kitap, 1976' da da aynı isimle film oldu. Gazetecileri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırdı.

Kaynak: Ali Çimen (Tarihi Değiştiren Günler - Popüler Tarih)





19 Haziran 2014 Perşembe




KIŞ  UYKUSU


Tahmin edeceğiniz üzere başlık, Nuri Bilge Ceylan' ın "Cannes Film Festivali" nde, Altın Palmiye Ödülünü kucaklayan filmine ait. Bu bir sanat filmi. Ve ben, sanat filmi denilince aklıma gelen durağan, uzun ve sıkıcı bir film izleyeceğimi düşünürken fena halde yanıldım. Filmi izlemek için girdiğim salonda hiç kimsenin olmaması beni hem şaşırttı, hem de üzdü açıkçası. Salonun dolu olmasını beklemiyordum ama tek seyirci olacağımı da düşünmemiştim. Neyse ki, film başladıktan hemen sonra gelen orta yaşlı çift sayesinde, kişiye özel film izlemekten kurtuldum. 
İstenildiği takdirde, her kesimin anlayabileceği(sanat filmini anlamasa da, ayıp olmasın diye veya anlamamış demesinler diye anlamış görünmek zorunda olmadığı), beğeneceği sanat filmi yapılabiliyormuş ülkemde. Kış Uykusu filmi, sinema diliyle olsun, görselliğiyle olsun sıkmıyor insanı. Gurur duyarak izledim filmi. Bu nedenledir ki, 3,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Film Kapadokya' da çekilmiş. Kapadokya' da bir otel; Otel Othello. Bu otelin sahibi ve işletmecisi, eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın (Haluk Bilginer) dir. Aydın yıllarca tiyatro yaptıktan sonra, babasından kalan malların başına geçmek için Kapadokya' ya yerleşmiştir. Kirada olan birçok evi vardır ama bu işlerle otel çalışanı Hidayet(Ayberk Pekcan) ilgilenmektedir. Aydın sanki hayatla yüzleşmek istemiyormuş gibi hiçbir kiracıyla yüz yüze görüşmez. Bu Hidayet' in görevidir. Aydın zengindir, parası vardır ama, kendini çalışmanın gerekliliğine inandırdığı için bir yerel gazeteye haftalık yazılar yazmaktadır. Bir de kitap yazmayı düşünmektedir. Aydın (film için isim çok manidar) iyi eğitim görmüş, bencil ve kibirli biridir. Bilip bilmediği konularda bile söyleyeceği bir sözü mutlaka vardır. Kiracısı olan din adamından hareketle, köşe yazısında dinle ilgili bir iki şey yazar ama bir kez bile camiye gitmemiş, ibadet etmemiştir. Vicdan üzerine konuşur ama anne ve babasının cenazesinde bir tek damla gözyaşı dökmemiş, sonrasında mezarlarını ziyaret etmemiştir. Muhtaç olanlara isimsiz yardımlarda bulunur ama insanlardan nefret etmektedir. Çevreye, hayvanlara duyarlı olduğunu söyler ama en güzel yabani ata sahip olabilmek için, gözlerinin önünde atın işkenceyle ehlileştirilmesini sessizce izler.Hatta, arkadaşlarıyla gittiği avda bir tavşanı vurup, akşam yemeği için eve taşımakta bir mahsur görmez. Bana göre film, çelişkiler yumağı adeta. Çöz çözebilirsen, zıtlıkların çatışmalarını. Bu zıtlıklar ki, film boyunca kendilerini hissettiriyorlar: Zenginlik-yoksulluk, aydın-cahil, iyilik-kötülük, çalışmak-tembellik, sevgi-nefret gibi. Bu nedenledir ki, filmi izlerken aklıma, zıtlıklar ve çatışmaların yazarı Jane Austen' ın gelmesini engelleyemedim.

Aydın' ın ablası Necla(Demet Akbağ), eşinden ayrılmış eski bir çevirmendir. Boşandıktan sonra, miras ortağı olarak ağabeyinin yanına yerleşmiştir.. Hiçbir iş yapmadığından sıkılmaktadır ve Aydın' la sonu gelmeyen fikir tartışmalarında bulunmaktadır. Zaten kendini beğenmiş Aydın' ı eleştirebilen ve gerçekleri yüzüne söyleyebilen tek kişidir Necla. Bu tartışmalardan birinde; "Kötülüğe karşı koymamak" üzerine konuşurlar.Necla, kötülüğe karşı koymamak gerektiğini savunmaktadır, geçmişe yönelik pişmanlıkları vardır; daha ziyade eski eşiyle olan yaşantısı hakkında. Aydın' la yaptığı tartışmaların birinde, her iki taraf da birbirlerinin kişisel analizlerini yapıp gerçekleri olanca çıplaklığıyla ortaya dökünce abla-kardeş arasındaki ipler kopar.

Aydın' ın genç karısı Nihal(Melisa Sözen), taşrada yaşadığı içindeki boşluğu(ben sevgisizliği de diyebilirim), kendini yardım çalışmalarına vererek doldurmaya çalışmaktadır. Öyleki, bu çalışmalar onu hayatının amacı olmuştur. Bu bağlamda, filmde"yardım" konusu ciddi bir biçimde sorgulanmaktadır; "Merhametten maraz doğar" misali.

Kısaca, Kış Uykusu filmi, kendini aydın zanneden bir kesimi eleştirel olarak sinemaya taşımış bir film.  Bazı aydınların halka küçümseyerek bakışını, kendini beğenmişliğini, halktan kopukluğunu, dünyayı sadece kendilerinin varoluşundan ibaret sayan bencilliğini oldukça gerçekçi bir şekilde film karelerinde gözler önüne seriyor. Güzel ülkeme yönelik olarak da, ince ince siyasal ve sosyal göndermelerde bulunuyor. 

Film sona erdiğinde," sanat filmlerine" olan, bakış açım değişti. Teşekkürler Nuri Bilge Ceylan; başarılı bir sanat filmi de yapılabileceğini kanıtladığın için. Umarım filmin, çok fazla seyirciyle buluşur...





9 Haziran 2014 Pazartesi




STRESE KARŞI İLKEL EGO SAVUNMA MEKANİZMASI
(İNKAR)


Günümüzde stresin ne olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Öyleki, vücudumuzda meydana gelen, yaşantımızı olumsuz etkileyen neredeyse tüm rahatsızlıkların nedeni olarak gösterilir stres.
İnsanoğlu olan ve olmayan her şeye hem kısa vadede hem de uzun vadede anlam vermek ister. Varoluşunun nedeni ve amacı ile ilgili sorular sorar; geçmiş, şimdiki zaman ve geleceği sorgular. Akla uygun her nedeni inceler, araştırır. Bütün bunlar da strese neden olur.

Geçmişi sorgularken; geçmiş hala sizin canınızı sıkıyorsa, geçmiş yüzünden sıkıntı duyuyorsunuz demektir. Ve bu duruma psikologlar "TSSB" yani travma sonrası stres bozukluğu teşhisi koyabilirler. Tabii bir psikoloğa giderseniz.

Ben, "geçmiş geçmişte kaldı" diyebilenlerden olmadığım için ara sıra geçmişi sorgulamaktan kendimi alıkoyamam. Ancak, bu sorgulamayı bana sıkıntı versin diye değil, hatalarımı gözden geçirmek, aynı hataları tekrarlamamak ve bir anlamda özeleştiri yapmak için kullanırım. Zaman içerisinde kendi kendime geliştirdiğim bir yöntemle, beni üzen anılarımı ve bunlarla ilgili hislerimi hatırladığımda, bunların yerine güzel ve  neşeli anılarımı koymayı başarabildim. Böylece, beni üzen anılarım belleğimin en arka tarafındaki yerlerini aldılar ve ben istemediğim sürece de ön tarafa çıkamadılar. Aslında , böyle yaparak, bilmeden "inkar" yolunu seçmişim. Peki, inkar nedir?

"İnsan zihninin ilkel ego savunma mekanizması, beynin kaldıramayacağı kadar fazla stres üreten tüm gerçekleri reddeder. Buna inkar denir. İnkar, insanın başa çıkma mekanizmasının önemli bir kısmını oluşturur. O olmasaydı, her sabah hangi şekilde öleceğimizi düşünerek dehşet içinde uyanırdık. Bunu yapmak yerine zihinlerimiz, işe vaktinde yetişmek veya vergilerimizi ödemek gibi başa çıkabileceğimiz stresle meşgul olarak, varoluş korkularımızı perdeler. Eğer varoluşla ilgili daha büyük korkularımız olursa, basit işler ve günlük meşgalelerle vakit geçirerek onları hemen aklımızdan çıkarırız. 

ABD' de en seçkin üniversitelerde okuyan öğrencilerin web kullanımı üzerine bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, çok yüksek zekalı kullanıcılarda bile içgüdüsel bir inkar eğilimi olduğu ortaya çıkmış. Araştırmaya göre, üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu, Kuzey Kutbu' ndaki buzulların erimesiyle veya türlerin yok olmasıyla ilgili moral bozucu bir haberi tıkladıktan sonra, o sayfadan hemen ayrılıp zihinlerini korkudan arındıran eğlendirici bir sayfaya geçiyorlardı. En sevilen seçenekler spor haberleri, komik kedi videoları ve ünlülerle ilgili dedikodulardı." (Dan BROWN - Cehennem)

İyi ki, zihnimizin ilkel ego savunma mekanizması her daim devrede ve içgüdüsel bir inkar eğiliminde. Yoksa ne yapardık? Düşüncesi bile dehşet verici...


28 Mayıs 2014 Çarşamba




 MAHATMA GANDHİ  VE PASİF  DİRENİŞİ


"Eğer zalimlere karşı zalimlerin usullerini kullanırsak, onlardan farkımız kalmaz" diyen Hindistan bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi, İngilizlerin denetiminde bulunan Hindistan' da, İngilizlerin tuz tekelini hedef alan bir protesto dalgası başlattı. Öyleki bu ilk dalga büyüyerek tüm Hindistan'ı kapladı. Çünkü tuz, Hint mutfağının vazgeçilmeziydi. Ancak, İngiliz tuz düzenlemesi, Hintlilerin tuz üretmesini ve satmasını yasaklıyordu. Tuz üretme ve satma ayrıcalığı sadece beyaz efendilere aitti ve onlar da fahiş fiyattan satıyorlardı. Üstelik saldıkları yüksek tuz vergisi de cabasıydı.Buna rağmen Hintliler tuz tüketmekten geri durmuyorlardı. Dünya üzerinde her insanın yediği yemekten zevk almasını sağlayan tuz, lezzet açısından  olduğu kadar, insan sağlığı için de gereklidir.

Hintlilerin manevi önderi Mahatma Gandhi, Satyagraha olarak da bilinen "sivil itaatsizlik" politikasını hayata geçirmek için, söz konusu tuz politikalarına meydan okumanın iyi bir başlangıç olacağına karar verdi. 12 Mart 1930' da, 78 yandaşıyla birlikte Sabarmati' den yola çıktı. Hedefleri 241 mil uzakta bulunan Arap Denizi kıyısındaki Dandi' ye ulaşmaktı. Hintli lider oraya ulaştığında, İngilizlerin deniz suyundan tuz üretme politikasına meydan okumaya kararlıydı. Yol boyunca kalabalıklara politikasını anlatarak hitap etti. 5 Nisan' da Dandi' ye ulaştığında ardındaki kalabalık 10 bin kişiyi bulmuştu. Dualar edildi. Ertesi gün kalabalık, deniz kıyısına indi. Kendi tuzlarını kendileri elde edeceklerdi. Ama bir anda İngiliz askerleri o ana dek şiddetten uzak durmaya büyük bir özen göstermiş kalabalığa müdahale etti. Kopan patırtıya rağmen Gandhi, üzerinde kıyametin koptuğu sahilden bir parça doğal tuzu avuçlamayı başardı ve gururla kalabalığa gösterdi. İngiliz hukuku, sembolik de olsa delinmişti. Binlerce takipçisi de onu izledi. Olayın duyulmasının ardından Bombay ve Karaçi gibi sahil şehirlerinde Hint milliyetçileri, kendi tuzlarını üretmek için harekete geçen kalabalıklara önderlik etmeye başladı. Sivil itaatsizlik dalga dalga Hint topraklarına yayıldı. İngiliz hakimiyetine karşı sivil direniş başlamıştı...Ve, nihayetinde Hindistan Ağustos 1947' de bağımsızlığına kavuştu.     
                

Gandhi,"Sivil itaatsizlik felsefesinin temellerini Güney Afrika' da geçirdiği yıllarda atmıştı. Satyagraha (gerçeğe adanma) olarak dillendirdiği felsefenin ana hatlarını şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik ögeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturuyordu." 

Tuz deyip geçmeyin! Tuz, bir ülkenin bağımsızlığına giden yolu açmıştır. Tarihi doğru okuyanlar ya da tarihi olayların neden-sonuç ilişkilerini iyi analiz edenler bundan ders alarak bugünü anlamaya çalışırlar. Aksi takdirde, ülkemizde olduğu gibi, olup bitenlere "birkaç ağaç için, kıyamet koparıyorlar" diye küçümseyerek bakarlar.


- Kaynak: Ali Çimen-  Tarihi Değiştiren Günler.







22 Mayıs 2014 Perşembe




ÇİN  ASTROLOJİSİ



Kendimi bildim bileli mitolojiye ve destansı masallara ilgim hep vardı ve bu ilgim hiç azalmadı. Zaman zaman hayal gücümü harekete geçirmek, içimdeki çocuğu sevindirmek için bu masalları ve mitolojik öyküleri keyifle okurum. Canımın sıkkın olduğu bir gün, kendimi kitapçıya attığımda, yeni çıkan yayınların bulunduğu raflardan birinde Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabını gördüm ve satın aldım. Kitapta; kısa ve öz olarak, dünyanın dört bir köşesindeki görkemli medeniyetlerden, küçük yerel kabilelere kadar her insan topluluğunun kendi tanrılarını, canavarlarını ve mitlerini oluşturduğu mitolojik öyküler yer almakta.

İnsanlık tarihi boyunca insanın, hayat, ölüm, doğa olayları, astroloji ve insanların birbirleriyle ilişkileri konusunda sorular sorması, bu sorulara cevap bulmak üzere kafa yorması gerekmiştir. İnsan,soruların cevabını bulamadığında ya da zorlandığında bu sorulara mitler yaratarak cevap vermiştir ki, bu mitler açıklanmaz olanı anlamlandıracak hikayelerden başka bir şey değildir.

Yine insanlık tarihi boyunca insan, gök cisimlerinin "insan karakterini" etkilediğine inanmıştır. Bu gök cisimleri; Ay, Venüs, Jüpiter ve Aldebaran' dır. Aldebaran (kırmızı dev yıldız) gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir ve Arapça' da takip eden veya izleyen demektir.

Ben de gök cisimlerinin insan karakterini etkilediğine inanırım. Dolayısıyla, astrolojiye de. Bu nedenle, Mark Daniels' in kitabında yer alan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bölümü okuduğumda ve domuz yılında doğduğumu öğrendiğimde, karakterimde baskın olan "araştırmacı bir ruh" , kusursuz zevk ve akıllı olmamın doğduğum yılla ilişkili olabileceğine olan inancım güçlendi.

Sizler de astrolojiye inanıyorsanız eğer, Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabından aktaracağım, Çin Takvimi' nin her yılı, toplam on iki tane olmak üzere kendine has özellikleri olan ve o sene doğan herkese bu özellikleri aktaran farklı bir hayvanla bağdaştırılan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bu yazımı okuyabilirsiniz. Tabii, doğum yılınıza bakarak, doğduğunuz yıla ait özelliklerin siz de var olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız.

-Fare Yılı: (1936, 1948, 1960, 1972, 1984, 1996, 2008)
Fareler zeki, popüler ve komiktirler. Çok sadık ve mücadelecidirler, ancak para hırsına ve açgözlülüğe de kapılabilirler.

-Öküz Yılı: ( 1937, 1949, 1961, 1973, 1985, 1997, 2009)
Öküzler güvenilir ve iradeli olurlar, liderlik vasıfları da güçlüdür. İnatçı bir damarları vardır ve bazen kendilerini yalnız hissedebilirler.

-Kaplan Yılı: (1938, 1950, 1962, 1974, 1986, 1998, 2010)
Kaplanlar sakin ve otoriter önderlerdir. Hırslı, cesur ve düşüncelidirler, ancak değişken ve gergin de olabilirler. Pençelere dikkat!

-Tavşan Yılı: (1939, 1951, 1963, 1987, 1999, 2011)
Tavşanlar aile ve arkadaşları arasında olmayı seven evcimen yaratıklardır. Dürüst bir kişilikleri vardır, oldukça güvenilirdirler ve çekişmelerden olabildiğince kaçarlar; bu da onları kolay lokma yapar.

-Ejderha Yılı: (1940, 1952, 1964, 1976, 1988, 2000, 2012)
En güçlü Çin burçlarından biri olan ejderhalar çok şanslıdırlar. Liderlik içlerinde vardır ve çok kişiliklidirler. Zirveye yükselmek için de her şeyi yapabilirler.

-Yılan Yılı: ( 1941, 1953, 1965, 1977, 1989, 2001, 2013)
Yılanlar akıllı insanlardır.Parayla uğraşmayı iyi bilirler, çekici ve alımlıdırlar. Kıskançlığa yatkındırlar ve hafif tehlikeli bir yanları vardır.

-At Yılı: (1942, 1954, 1966, 1978, 1990, 2002, 2014)
Atlar çalışkan ve girişken, alımlı ama sabırsız insanlardır. Seyahat etmeyi çok severler; ancak bu geçici, istikrarsız kişiler oldukları şeklinde de yorumlanabilir.

-Keçi Yılı: (1943, 1955, 1967, 1979, 1991, 2003, 2015)
Keçiler yaratıcı kişilerdir. Zihinleri kendi iç dünyalarının derinliklerine yolculuk edebilir, bu da onları büyük düşünür ve felsefeciler yapar. Ancak keçiler aynı zamanda endişeye ve güvensizliğe de eğilimli oldukları için güvensizliklerinin giderilmesine de muhtaçtırlar.

-Maymun Yılı: (1944, 1956, 1968, 1980, 1992, 2004, 2016)
Maymunlar zinde ve canlıdırlar. İyi birer dinleyicidirler, ancak anı yaşamayı sever ve kendi menfaatlerini ön plana koyarlar. Eğlencelidirler, ancak uzun süreli ilişkilerde zorlanabilirler.

-Horoz Yılı: (1945, 1957, 1969, 1981, 1993, 2005, 2017)
Horozlar açık sözlü ve pratiktir, her konuyu enine boyuna düşünürler. Mükemmeliyetçi ve çalışkandırlar, bu yüzden bazen aşırı titiz oldukları söylenebilir.

-Köpek Yılı: (1946, 1958, 1970, 1982, 1994, 2006, 2018)
Köpekler mert ve dürüsttürler.İş yaşamında başarılıdırlar, ancak arada bir yalan söylemekten yahut kapris yapmaktan da çekinmezler.

-Domuz Yılı: (1947, 1959, 1971, 1983, 1995, 2007, 2019)
Domuzlar çok iyi arkadaşlardır ve başkalarına yardımcı olmayı severler. Kusursuz bir zevke, araştırmacı bir ruha sahiptirler. İş bitirici ve akıllıdırlar. Ancak onları fazla sınamayın, tepki gösterirler.

Hepsi bu kadar işte! İnanıp inanmamak size kalmış...






16 Mayıs 2014 Cuma




SOMA  FACİASI  TEKRAR  YAŞANMASIN


Soma' daki kömür madeninde çıkan yangında şu an itibariyle 283 can kaybı olması yüreklerimizi dağlıyor. Üzüntümüz çok büyük, ülke olarak yastayız. Çıkan yangında ihmalin olup olmadığı, gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı elbette araştırılıp, incelenip sonucu kamuoyuna açıklanacaktır. Hazırlanan rapor, ne yazık ki ölen canları geri getirmeyecektir, ancak diğer maden ocaklarında  önlemler alınacağı umudunu verecektir; madende çalışanlara, ailelerine ve de bizlere. Dileğimiz, Soma' daki gibi bir facianın tekrar yaşanmaması...

Eskilerin deyimiyle; "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" yani "insan hafızası unutma ile sakattır." Soma' daki acıyı tekrar yaşamamak için unutmamak ve unutturmamak gerekir. Yoksa, biz çabuk unuturuz. 17 Ağustos depremini ve sonrasında yaşanan acıları unuttuğumuz gibi. 
Bir yerde okumuştum; Japonlar 1945' te Hiroşima ve Nagazaki' ye atılan atom bombalarının yaptığı tahribat ve dehşeti unutturmamak ve yeni nesillere anlatmak için muhafaza ettikleri beton duvarları, demir ve çelik enkazlarını öğrencilere ve gençlere gösteriyorlar ve ölenler için tören düzenliyorlar, dua ediyorlar. Japonlar, geçmişte yaşadıkları acıları unutmuyorlar, unutturmuyorlar; aynı acıları bir daha yaşamamak için.

Daha ne diyebilir, ne yazabilirim ki? Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu durumda; "başımız sağolsun" demekten başka...





6 Mayıs 2014 Salı





RABINDRANATH TAGORE







Tagore adını ilk kez, çıkmış olduğu bir TV programında rahmetli Bülent Ecevit' ten duymuştum. Tagore' dan yaptığı şiirlerin çevirilerini okuyordu ve şiirlerinin yer aldığı kitabın "baş ucu" kitabı olduğunu anlatıyordu. Öyleki, sıkıntılı olduğu, zor zamanlarında Tagore okuduğunu da ekleyerek. Program sona erdiğinde Tagore' u bayağı merak etmiştim; işleri yoğun bir politikacıyı rahatlatacak, zor günlerinde ona yol gösterecek neler yazmış olabilirdi ki dİye. Araştırdığımda, Tagore'u tanımak için oldukça geç kaldığımı fark ettim.

Kitapçıdan aldığım 1999 yılı basımı, Adnan Cemgil' in çevirisi "Gora" romanını ilgiyle okudum. Kitabın Tagore' u tanıtan bölümünde şöyle yazıyor: "1913' de Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Rabindranath Tagore' un çoğu mensur şiir biçiminde yazılmış olan yapıtları arasında, Türkçesini sunduğumuz "GORA" romanı, onun yaşam felsefesini olduğu kadar, Hindistan' ın kurtuluşu yolundaki inançlarını, en derin fikirlerle, en tatlı, en ince duyguları, çok namusluca bir gerçekçilik ile yansıtması bakımından da büyük bir değer taşımaktadır.
Romain Rolland' ın söylediği gibi Gora, Rabindranath Tagore' un en büyük yapıtıdır."

Tagore' un yaşamından ve düşüncelerinden sunacağım kısa bir kesitle, derin bir insan sevgisiyle dolu, doğa tutkunu bu şairi sizlere tanıtmak istiyorum. Olur ya, bir gün benim ilk paragrafta yazdığım gibi, siz de Tagore' u benim blogumda okuyup tanıdığınızı söylersiniz, belki...:)

Tagore, 1861 yılında Hindistan' da doğdu. "Kalküta' nın en varlıklı ve en ilerici ailelerinden birinin çocuğuydu. Kişiliğini biçimlendiren yılları nasıl bir ortam içinde geçirdiğini anlatırken şöyle der: 'Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi - kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor, ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum." (Romantizmden Modernizme Rabindranath Tagore, Rahajit Sarkar. Çeviren: Ünal Aytür)

"17 yaşında hukuk eğitimi için İngiltere' ye gidişine kadar Hindistan' ın en köklü ve zengin ailelerinin birinin içinde çok iyi bir eğitim alarak, İngiliz sömürgesi bir ülkede, vatansever bir Hintli olarak yetişti. Anlama, kavrama ve yaşama ekseninde şiir, tiyatro, resim ve müzikle ilgilendi. İngiltere yıllarında Hindistan' ın teknolojik geriliğine daha yakından şahit oldu. Bu gerilik, geriliğin getirdiği aşağılık kompleksi ve ardından gelen çaresizlik ancak eğitimle aşılabilirdi.

Eğitim, Tagore için kurtuluşun mayasıydı, ama eğitim milleti kökünden uzaklaştırmamalıydı. Batı' nın teknolojisi, tıbbı, fenni alınmalıydı, kültürü değil. Her millet kendi kültürünü yaşamalıydı. Dışarıdan gelen unsur milleti ancak taklitçi yapardı. Bir mektubunda oğluna diyordu ki: 'İyilik ve kötülük kavramlarını aklından çıkarma. Başkalarının sözleri, eylemleri seni etkilemesin. Modern dünyanın göz alıcı yapaylıkları seni bozmasın, yalın ve düz bir yaşam sür, zengin sarayına da, yoksulun kulübesine de gönül rahatlığıyla, açık alınla gir. Hindistan' ın dışı yoksul, içi zengindir, ona göre yaşa.'

Şiirlerinde güneş, ay, bulut, ışık, çakıl taşları, dalgalar gibi unsurlara geniş yer veriyor ve onlarda sonsuzluğu arıyordu. Ölümü sonsuzluk olarak görüyor; 'bu yaşamı sevdiğim için ölümü de seveceğim / biliyorum' diyordu.
Hastalandığı bir gün arkadaşına diyordu ki; 'kelebeğin ömrüne bir gün deme, o senin gibi ayları değil, anları yaşar.'" (Çeviri: Bülent Ecevit - ortabahçe mecmuası)

Tagore, 1941 yılında vefat etti ve seveceğini bildiği ölüme kavuştu.


İlgilenenler için: Andre Gide, Tagore' un şiirlerini Fransızcaya çevirmiştir. Tagore' dan etkilenen şairler ve ünlüler arasında; 1946 Nobel Edebiyat ödülünü alan Hermann Hesse, Bülent Ecevit, Nehru ve Rilke gibi isimler yer alır.





1 Mayıs 2014 Perşembe




NAZIM HİKMET'İN ÇİZDİĞİ DESENDEKİ KIZA TUTULAN VE ONUNLA EVLENEN ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR'İN ÖYKÜSÜ


Uzunca bir süredir, tarihin sararmış sayfalarından seçtiklerimi sizlerle paylaşmadığımı fark ettim. Ve bugün, bunu telafi etmek istiyorum. Paylaşacaklarım "sanat"la ilgili olacak. Umarım, keyifle okursunuz...

II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye, 1940 yılının Haziran ayında savaşın eşiğine gelmişti. Ama I.Dünya Savaşındaki yanılgısına düşmemişti. O eşiği aşmasını bilmişti. Ankara, savaşa girmekten kurtulurken, konservatuvar öğrencilerinin ilk opera temsilini seyretti. Genç soprano Mesude Çağlayan' ın aryalarını dinledi. Gerçi bu, üç perdelik Madame Butterfly' ın sadece ikinci perdesiydi. Birinci ve üçüncü perdelerin çalışmaları daha bitmemişti. Ama çok önemli bir başlangıçtı. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi Sahnesinde, 21 Haziran 1940 gecesinde Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. (Altan Öymen - Bir Dönem Bir Çocuk)


Verdi' nin  "Aida" operası Süveyş Kanalı' nın açıldığı yıl (1869) Kahire Operası için bestelenmiş olup Verdi, operayı yazarken Eski Mısır' dan esinlenmişti. Daha sonra Mısır' da Aida, Zafer Marşı olarak çalınıyordu. (Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu)

Bunu şunun için yazdım: Ülkemizde, 21 Haziran 1940 gecesinde ilk opera temsili verilirken (o da, sadece 2. perdesi), 1869' da Kahire Operası için, opera bestelenmiş!..

Nazım Hikmet hayranları bilirler; hapiste kaldığı yıllarda sadece şiirler ve yazılar yazmamış, resimler  de çizmişti. Resimleriyle ilgili şunları anlatacaktır yakın dostlarına Nazım:

"Bedri Rahmi' nin bende özel bir yeri vardır. Bir süre önce Eren' le birlikte beni görmeye geldiler, çok sevindim. Bedri' nin resimlerini de şiirlerini de çok beğenirim. Son günlerde burada boncuklu çanta yapmayı düşündüm. Resimleri Bedri çizecek, Adalet de (Cimcoz) bunları İstanbul' da satacaktı.

Geçenlerde birkaç resmimi Bedri' ye yolladım. Hiç ses çıkmadı. Benim resim yapmama icazet vermiyor mu acaba? Abidin' e de (Dino) bir iki çizgi yollamıştım. Belime hakkaklık peştamalı (ressamlık belgesi) bağlamasını rica ettim. Ondan da ses çıkmadı. Anlaşılan biz ellisinden sonra ressamlar loncasına çırak bile olamayacağız." (Hıfzı Topuz - Hava kurşun Gibi Ağır Nazım Hikmet' in Romanı)


Aslında Nazım gayet başarılı desenler çiziyormuş ki, çizdiği bir resimde Şevket Süreyya Aydemir' in  resimdeki kıza tutulmasına neden olmuş. Nasıl mı? Yine Hıfzı Topuz' un aynı kitabından aktarayım:

"Nazım ile Vala' nın Kafkasya maceralarında önemli bir olay, Şevket Süreyya' yla tanışmaları oldu. Şevket çok kitap okumuş, akıllı, becerikli bir aydındı. Cezaevinden kurtulduktan sonra soluğu Kafkasya' da almıştı. Batum' da Nazım ve Vala' yla sıkı fıkı dost oldular.

Nazım bir gün defterine desenler çiziyordu. Çizdiği desenlerden biri de Batum' da tanıdığı Hikmet Bey adında birinin kız kardeşi Leman' dı. Nazım kaküllü, saçları kurdeleli, yuvarlak yüzlü bir kız deseni çizmişti. Şevket bu kıza hayran oldu ve ' Bu kız bana varırsa alırım' dedi.
İnanamadılar. Nasıl olur da bir insan Nazım' ın çizdiği bir desene tutulur dediler. Ama Şevket' in kararı kesindi. Birkaç gün sonra Nazım ona kızı tanıtınca Şevket ne kadar isabetli bir karar verdiğini anladı. Hemen kızı ailesinden istedi ve evlendiler. Leman Hanım' da Ahmet Cevat, Nazım, Vala ve Şevket grubuna katıldı."







26 Nisan 2014 Cumartesi




GÜVEN  VARSA, SEVGİ DE  VARDIR!..


Her insanda doğuştan güven duygusu arayışı vardır. Anne karnında güven içinde olduğunu hisseden bebek, doğduktan sonra da annesinin kollarında bulur huzuru. "Annenin çocuğunu beslemesi, sevmesi, ilgi göstermesi, sıkıntısı olduğunda bebeğine sevecen davranarak, onu sıkıntısından kurtarması karşısında bebek kendisini güvencede hisseder ve anneye bağlanır. Anne ile çocuk arasında oluşan bu olumlu ilişki, temel güven duygusunun çekirdeğini oluşturur. Bebek kendisini, değer verilen ve sevilmeye layık biri olarak algılar. Yani kendisine güvenmeye başlar.Bebekteki ilk toplumsal güvenin belirtileri, beslenmesinin rahat bir hale gelmesi, uykusunun derinleşmesi ve bağırsaklarının rahatlamasıdır. Bu sağlıklı gelişim çocuğun kendine ve dünyaya güvenebilmesi demektir. Anneyle olan ilişkinin sağlıklı veya sağlıksız oluşuna göre temel güven duygusu veya temel güvensizlik gelişir. Ailesi içinde, sevgi ortamı içinde büyümeyen temel güven duygusu gelişemeyen çocuklarda, daha sonraki yıllarda içe kapanık, depresif davranışlar ortaya çıkabilir." (Prof. Dr. İlkay Kasatura - Kişilik ve Özgüven)

Çocuk için, öncelikli olarak aile içinde gelişen (güven ve sevgi) duygu ikilisi, daha sonraları okul, arkadaş, iş çevresi yani toplumsal ilişkilerde gelişmesine devam edecek ya da bireyin   ruhsal durumuna, davranışlarına bağlı olarak güvensizlik ve sevgisizlik olarak ortaya çıkabilecektir.
Birine korkmadan, çekinmeden ve kuşku duymadan inanıyor ve bağlanıyorsanız ona güveniyorsunuz demektir. Birine güvenme duygusunu kazanmak çok zor olduğu halde, güvenini kaybetmek çok kolaydır. Güveninizi kaybettiğinizde ise, kaybettiren kişiye bir daha güvenemezsiniz. Artık, o kişiyle kuşku duymadan  iletişimde bulunamazsınız. Çünkü, güven kendi içinde "kuşku" yu barındıramaz.

Hayatının herhangi bir döneminde "Güvendiği dağlara karlar yağdığını" görünce; üzülmeyen, güven kaybına uğramayan biri var mı? Bence yoktur. Bu güven kaybını yaşayan kişi, diğer insanlara güvenmekte zorlansa da, insanlarla olan iletişimi ve sosyal ilişkileri nedeniyle, daha da önemlisi kendi ruhsal sağlığı açısından biri veya birilerine güvenmek zorunda hisseder. 
La Rochefoucauld' un dediği gibi: " Başkalarına karşı beslediğimiz güvenin en büyük kısmını doğuran, kendimize olan güvenimizdir." Önemli olan kendimize olan güvenimizi kaybetmemek. Kendine güveni olmayanlar, başkalarına da güvenmezler çünkü...Ve unutmayalım! Güven sevginin temelidir...





16 Nisan 2014 Çarşamba




ŞEVÇENKO' NUN  KALEMİ
Nazım Hikmet



Dosya:Gipsy Fortune Teller by Taras Shevchenko.jpg



Blog yazmaya karar verdiğimde maksadım; okuduğum yüzlerce kitaptan aklımda kalanları, önemli gördüğüm ve not aldığım bilgileri sizlerle paylaşmaktı. Öyle ya! Bilgi paylaşılmadıktan sonra neye yarar? Bence, paylaşılmayan bilgi, kaybolmaya, unutulmaya ve yerinde saymaya mahkumdur. Çünkü paylaşılmayan bilgi, ilerleme kaydedemez. Bir düşünsenize; geçmişten günümüze düşünürler, filozoflar ve bilim insanları düşündüklerini, yaptıklarını, buluşlarını, keşiflerini bencillik edip kendilerine saklasalardı, sistematik bir bilgiden söz edebilir miydik? Tabii ki hayır. Bir sonra gelen, bir öncekinin düşüncelerini geliştirmiş, üstüne fazladan bir şeyler koymuştur. 

Bunu neden yazdım? Yakın çevremde bulunanlar, blogumda genellikle bilgi paylaşmamı  eleştirir oldular. Yazdıklarımdan bilgilendiklerini söylüyorlar ama biraz da duygu ve düşüncelerimi paylaşmamı istiyorlar. Bunu yapıyorum zaten. Ancak, ben ne bir yazarım, ne de bir gazeteci...Sadece bir blog yazıyorum hepsi o kadar. Bilginin güç olduğuna inanan biri olarak, "Bilgi Çağı"nda bilgi paylaşımını çok önemsiyorum ve bilgi paylaşımlarını keyifle yapıyorum. Umarım, blogumu okuyan sizler de aynı keyfi alıyorsunuzdur.
Gelelim;  Nazım Hikmet' in hayran olduğu, şiirlerinden etkilendiği Mayakovski ve Şevçenko ile  ilgili anılarına.

Nazım Hikmet' in yaşamında önemli rol oynayan bir olay 1926 yılında Moskova' da şair Mayakovski ile tanışması oldu. İşte tanışmalarının öyküsü:" Nazım' ın ilk başlarda kaldığı otelde iki kız kardeş vardı. Şura ve Lyolya. Bu kızlar Nazım' a büyük yakınlık gösterdiler ve şairi odalarına çağırdılar.Nazım odada gür sesli, iriyarı, geniş omuzlu, kafası usturayla tıraş edilmiş bir adamla karşılaştı.Şura bu kişiyi Nazım'la tanıştırdı.Nazım' ın o dönemde Rusçası çok kötü olduğu halde hemen dost oldular. Meğer bu kişi Mayakovski imiş. Şiirlerini okudu. Nazım bunları güçlükle anlıyordu ama şiirleri gördüğünde, şairin basamak biçimindeki dizeleri çok ilgisini çekti.

Onun şiirleriyle Nazım' ınkilerin ortak yanları vardı: Şiirlerdeki lirik ve eleştirel yaklaşımlar ile siyasal öğelerin ağırlığı. İkisi de tribün şairiydi. Yani kitlelerin önünde bağıra bağıra şiir okumayı seviyorlardı. Nazım Mayakovski' den çok şey öğrendi ama onu asla taklit etmedi.
Nazım Mayakovski' yle ilk kez halkın karşısında şiir okumaya çıktığı zaman korkuyordu. Mayakovski kendisine,"Korkma," dedi, "nasıl olsa anlamayacaklar." (Hıfzı Topuz - Hava Kurşun Gibi Ağır- Nazım Hikmet' in Romanı)

1930 yılında intihar eden Mayakovski' nin eşyalarının yer aldığı müzeyi Nazım 1955' te ziyaret eder ve çok sevdiği şairin eşyalarının önünde fotoğraf çektirir.

Nazım' ın etkilendiği bir diğer şair de Ukrayna' lı Hümanist şair ve ressam Şevçenko' dur. Kiev' e gittiğinde Nazım 56 yaşındadır ve kalbi onu zorlamaktadır. "Nazım Hikmet, ünlü yazar Şevçenko' nun kalemini görmek istediğini müze görevlisine söylediğinde adam işaret parmağıyla merdivenleri gösterir:
"Üst katta efendim!"
56 yaşındaki şair, yaşadığı ömrün neredeyse üç katı olan basamakları görünce, müze görevlisinin sandalyesine oturur. Zaten, müzeye gelmek için yürüdüğü yol hasta kalbini epey zorlamıştır. Bu yorgunluğun üstüne merdivenleri çıkmayı göze alamayacağını, biraz dinlenip gideceğini söyler...

Gözden kaybolan görevli iki üç dakika sonra Müze müdürüyle Nazım' ın yanına gelir. Müze müdürü konuşurken nefes nefesedir:
"Hoş geldiniz efendim. Duydum ki, Şevçenko' nun kalemini görmek istemişsiniz ama hastalığınızdan dolayı merdiven çıkamıyormuşsunuz. Siz lütfen istirahat buyurun, ben birazdan gelirim."
Nazım, merdiven basamaklarını hiç zorlanmadan hızlı hızlı çıkan müdürün arkasından gıptayla bakar. Ne olurdu şu kalp hasta olmasaydı da, o da basamakları birbiri ardına devirip, hayranı olduğu Şevçenko' nun eserlerini yazdığı kalemini görebilseydi!..

Müze müdürünün ayak seslerini duyan Nazım, tekrar merdivenlere çevirir başını...Adamın elinde itinayla taşıdığı bir kutu vardır!
Şairin yanına gelen müdür, kutuyu açarak uzatır:
"Buyrun efendim, Şevçenko' nun kalemi!..."

Kiev kentinde yaşanılan bu olay olmasaydı, yani Nazım Hikmet o kalemi göremeseydi "Şevçenko' nun Kalemi" adlı şiir yazılamayacaktı. Şiirin son kıtasında yer alan "Verdi bana kalemini" dizesi, işte bu yazıda anlattığımız hiç bilinmeyen bu öykünün eseridir. Nazım, kalemi görmek için merdivenleri çıkamazken, sanki Şevçenko ona kalemini uzatmıştır:

Konuştuk şiir üstüne
Yüreğim gibi dedi, yana yana
Şiir düşmeli, dedi, halkın önüne
Verdi bana kalemini. "
(Sunay Akın - Geyikli Park)

Nazım' ın hayran olduğu iki şairle ilgili anılarını, iki ayrı kitaptan aktardım. Nazım hayranları bilsinler, okusunlar istedim. Belki, kitap okumaya vakitleri yoktur diye...


İlgilenenler için: Şevçenko' nun resimleri de çok ünlüdür. Sayfa başına koyduğum resmini çok beğendim. Resim, tr.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





10 Nisan 2014 Perşembe


HAYVANSEVER  BİR  PADİŞAH:
II. ABDÜLHAMİD




Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturan 36 Padişah' dan hiçbirinin kişiliği ve saltanat dönemi, 33 yıl tahtta kalan II.Abdülhamid' inki kadar yoğun ve birbirine zıt yorumlara konu olmadı. Kimilerine göre, "Kızıl Sultan" dı, kimilerine göre de, "Ulu Hakan". II. Abdülhamid' i anlatan birçok kitap okudum ama , doğruyu söylemem gerekirse onun kişiliği ve yönetim anlayışına ilişkin düşüncelerim kafamda netleşmedi: "Hangi Abdülhamid?" sorusu hala zihnimi kurcalarken, bu sorunun cevabını, Abdülhamid kitabında Alpay Kabacalı veriyor: "Günümüzde, 'Hangi Abdülhamid?' sorusunu ortaya atmanın, onu şu ya da bu prizmadan görmenin, yanlış bilgi sahibi olmak ve tarihi yanlış değerlendirmek gibi sakıncaları bir yana, hiç yararı yoktur. Dolayısıyla, Osmanlı tarihinin oldukça uzun bir sürecinde tahtta kalmış ve üstelik imparatorluğu kendisini eksen olarak yönetmek için elinden gelen çabayı harcamış olan Abdülhamid, artık nesnel tarihin prizmasından geçirilerek incelenmeli, değerlendirilmelidir."

Kitaplarda yazılan, anlatılan Padişah ve Halife Abdülhamid' i tanıyorsunuz zaten. Ben bu yazımda, onun insani yanlarını yani insan Abdülhamid' i anlatmak istiyorum. II. Abdülhamid' in özel hayatına dair bilgiler hemen hemen aynı kaynaklara dayanılarak verildiğinden, kalıplaşmıştır. Tahtta kaldığı süre boyunca ülke içinde övgü ve duadan başka hakkında herhangi bir şey yazılamadığından, söylentiler(fısıltı gazetesi) yoluyla yalan yanlış birtakım şeyler kulaktan kulağa aktarılmış; sonradan bunlar yazıya geçirilmiştir. Bir de, dönemin ileri gelenlerinin anıları vardır ki, anıların tarihe kaynaklık etme niteliği sınırlıdır araştırmacılara göre. ( Alpay Kabacalı-Abdülhamid)

II. Abdülhamid, 1876 devriminden sonra, Dolmabahçe Sarayını duygusal nedenlerle terk ederek daha korunaklı olan Yıldız Sarayı' na yerleşti. Hayvanlara düşkün olan Padişah' ın Yıldız Sarayı' nda hayvanat bahçesi vardı. Bu hayvanat bahçesinde; " Zebradan zürafaya ve devekuşuna kadar pek çok hayvan vardı. Bilhassa dünyanın sayılı kuşları, mesela akla gelebilecek en değerli papağanlar ve güvercinler bulunuyordu. Özellikle papağanlar, 1909 yılında Sultan' ın tahttan indirilmesi üzerine Yıldız yağmasında paylaşılmış, kalan hayvanlar da dağılmıştır.

Herkes bilir ki papağanlar kendilerine öğretilen sözleri gayet anlaşılır bir şekilde tekrar edebilirler. Fakat, tarihte öyle papağanlar vardı ki, bunlar öyle defalarca tekrar edilerek ezberledikleri şeyleri değil, tam aksine bir defa gördükleri ve duydukları şeyleri aynen rapor ederlerdi. Nasıl olduğunu bilmeye şimdilik imkan yoktur ama Yıldız Sarayı' nda II.Abdülhamid' in bir beyaz papağanı vardı ki, sarayda olup biten her şeyi aynen padişaha anlatabiliyordu.Bu marifetli papağan sarayın her tarafını dolaşır, duyduklarını sultana gayet güzel bir telaffuz ve sadakatle aynen tekrar edermiş. Abdülhamid' in çatalla yemek yiyen Ankara kedisi 'Ağa Efendi' ve de köpeği varmış yanından hiç ayırmadığı." ( Uzakları Görebilen Hükümdar Sultan II. Abdülhamid Han - Editörler: Osman Doğan-Selman Kılınç)

II. Abdülhamid, devlet işlerinden biraz uzak kaldığında, sarayın etrafında bulunan büyük bahçeye çıkarak dünyanın dört bir tarafından getirilerek buraya dikilmiş olan çeşit çeşit çiçeklerin bakımıyla da meşgul olurmuş.

Şimdi soruyorum sizlere;hayvanları ve çiçekleri seven bir insan ne kadar kötü olabilir ki? Sorunun cevabı, Arthur Schopenhauer' in şu sözünde saklı:
"Hayvanları sevmek insanın karakteri ile yakından ilgilidir. Rahatlıkla iddia edebiliriz ki, hayvanlara kötü davranan bir insan iyi bir insan olamaz..!"


Not: II. Abdülhamid' i ve dönemini tarafsız ve objektif bir şekilde anlatan Alpay Kabacalı' nın "TANZİMAT' TAN II. MEŞRUTİYET'E İMPARATORLUK VE NESNEL TARİHİN PRİZMASINDAN - ABDÜLHAMİD " kitabı bir DenizKültür yayını. II. Abdülhamid' i tanımak istiyorsanız eğer güzel bir kaynak kitap olduğunu söyleyebilirim. 

Görsel, en.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





7 Nisan 2014 Pazartesi




NUH: BÜYÜK  TUFAN  FİLMİ  VE  YASAKÇI  ZİHNİYET



Bugün, keyifle sabah kahvemi içerken, radyo dinliyordum. Müzik arasına sıkıştırılan kısa bir haberle keyfim kaçtı diyebilirim. Habere göre, Nuh: Büyük Tufan filmi Malezya' da da yasaklanmıştı. 21. yüzyılda hala, filmler yasaklanıyor, keyfim nasıl kaçmasın? Filmlerden, kitaplardan, resimlerden, heykellerden korkmak niye? Korkuluyor ki, yasaklanıyor diye düşünüyorum. Yasakların başka açıklaması yok bence. Yasaklar, düşünce özgürlüğüne ve aklın sorgulamasına ve bunları ifade biçimlerine vurulan bir darbeden başka nedir ki?
Söz konusu filmi henüz izlememiş olsam da, (Daha küçücük bir çocukken dinlemiştim Büyük Tufanı)  3 Nisan' dan itibaren ülkemizde vizyonda. Bu durum; ülkem adına, ülkemin insanları  adına umut verici...

Kuran' da ve Tevrat' ta sözü edilen Nuh Tufanı, yalnızca kutsal metinlere özgü bir kavram olmayıp, kutsal metinlerden önce de var olan , pek çok mitoloji, masal, inanışlarda yer etmiş bir kavramdır. Yani, farklı kültür ve dinlerde tufan efsaneleri yer almaktadır. Örneğin; Sümerlerin "Gılgamış Destanı" nda tufandan söz edilmektedir. 

 Doğru yoldan ayrılan Ademoğullarına bir ders vermek için Nuh Peygamber' e bir gemi yapması ve her çeşit hayvandan birer çift alarak gemiye bindirmesi emredilir Allah tarafından. Tufandan sağ çıkmanın ve dünya üzerindeki canlıların neslini sürdürmenin tek yoludur bu gemi. Nuh Tufanı, Ahmet Cevdet Paşa' nın Peygamberler ve Halifeler Tarihi' nde şöyle anlatılmaktadır: "Tufan' ın hükmü altı ay kadar sürdü. Sonra Allah' ın emriyle yağmurların arkası kesildi, sular çekildi. Gemi Cudi dağının üzerine oturdu; gemidekiler kurtuldu. Alem bir başka alem oldu. Ondan sonra insanlar; Hz. Nuh' un üç oğlundan üredi. Onun için Nuh' a(a.s) ' ikinci adem' denildi. Arap, İranla ve Rum' un babası Sam; Sudan halkının babası Ham; Türk kabilelerinin babası Yafes' dir. 
Ademoğulları böyle büyük bir bela görmüşken, sonra yine azıttılar, yollarını sapıttılar. Allah' ın birliğini unuttular, putlara taptılar."

Yönetmeni Darren Aronofsky olan, başrollerinde; Oscar ödüllü Russell Crowe, Jennifer Connelly ve Emma Watson' un oynadığı" Nuh: Büyük Tufan" filmi, bu tufanı anlatmakta. Gelelim filmin bazı ülkelerde yasaklanma sebebine. Filmin Malezya' da da yasaklandığını duyunca, başka hangi ülkelerde yasaklandığını merak ettim ve araştırdım. "10 Mart 2014 tarihli Milliyet Gazetesi' nin (kültür-sanat) haberine göre film, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn' de islami inançlara aykırı olarak Kuran' da adı geçen peygamberlerin yüzünü gösterdiği gerekçesiyle filmin gösterimini yasaklamış. Mısır' daki El Ezher Üniversitesi yayınladığı bir fetvayla filmin İslam' a aykırı unsurlar taşıdığını ileri sürmüş. Üç ülkenin ardından Mısır, Ürdün ve Kuveyt' in de filmi yasaklaması bekleniyormuş."

Yasakçı zihniyetin uyguladığı sansür, sadece yukarıda adı geçen ülkelere özgü değil. Hatırlarsanız, Dan Brown' un yazdığı ve yazarın kendisi tarafından bizzat açıkladığı "Da Vinci Şifresi" kurgusal bir romandır söylemine karşılık, kitapta Hz. İsa ile ilgili tarihi sırlar ve Da Vinci' nin eserlerinde bu sırlarla ilgili ipuçları  bıraktığını yazması nedeniyle başta Roma Katolik Kilisesi olmak üzere bir çok ülke adı geçen kitabı yasaklamıştı. Ülkemiz hariç.
Bir diğer kitap ki, adı çok fazla duyulmamış, din veya kutsal metinlerle ilişkili değil, ama bir ülkenin milli değeri kabul edilen şairle ilgili olduğu için kendi dilinde basılması uygun görülmüyor. Kitabın adını merak ettiniz değil mi? Adı: Şeytan ve Şair, yazarı.: John Underwood.
600 sayfalık kitabı okudum. Roman; ünlü İngiliz Şair Shakespeare' in soneleri, oyunları, tragedyalarıyla ilgili sırların gün ışığına çıkmasına yardımcı olabilecek gerçek belgelere dayandırılmış, ezber bozan bir roman. Ezberi bozmak zor olduğu gibi, sanırım, gerçekler bazen korkutucu olabiliyor. Çünkü, kitabın arkasında şöyle yazıyor: " Şimdiye kadar altı dile çevrilse de yazarın Şeytan ve Şair adlı kitabını, ilk olarak İtalya yayımlama cesareti göstermiş ve kitap çok satanlar listesinde yer almıştır. Ancak içeriği dolayısıyla İngiltere ve Amerika' daki yayınevleri, kitaba temkinli yaklaşmaktadır.Henüz anadilinde yayımlanmamış, bir kitabın çevirisiyle çok satanlar listesinde yer alması ise edebiyat dünyasında bir ilk niteliğindedir."

Sonuç olarak; dünyadaki en ileri demokrasilerde bile, düşünce özgürlüğünü özgürce kullanabilmenin sınırsız olduğunu söyleyemiyoruz. Yasakçı zihniyet, şu veya bu nedenle yasaklayarak veya sansürleyerek zihinlere engel koyabileceğini sanıyor. Tarihi doğru okuyanlar bilirler ki, yasaklar ve sansür uzun vadede hiç bir işe yaramıyor. Aksine, yasaklanan şeyi cazip hale getiriyor. Bu konuda, güzel ülkemin geleceğine ilişkin hala umudum var; yasaklar ve sansürle ilgili eleştirilecek yanları olsa da...En azından, yukarıda bahsettiğim iki kitabı satın alıp rahatça okuyabildim. Bazı ülkelerde tepkiyle karşılanan söz konusu film hala vizyonda. Bu da umut verici değil mi?