14 Nisan 2022 Perşembe

 


ÇİÇEK VE KOKU FESTİVALLERİ 

ANTİK ÇAĞ KOKUSU MEZOPOTAMYA SÜMBÜLÜNÜ DUYDUNUZ MU?




Güzel ülkemin coğrafyası o kadar güzel ki, dört mevsim de doya doya yaşanıyor; yazı yaz, kışı kış, baharları ilk ve son gibi. İlkbaharda açan çiçekler yazın kavurucu sıcaklarından sonra yerlerini sonbaharda açanlara bırakıyor. Bu çiçeklerin bazısı çok seçici olduğundan endemik, bazısı ise seçici olmadığından, her yerde sere serpe açılıyorlar. Dağlarda, ovalarda, ırmak-dere kenarlarında, deniz kıyısındaki kumsallarda açan bin bir renkli çiçekler varken, neden parfüm sanayisi yok denecek kadar azdır diye çok düşünmüşümdür. İthal parfümlere tonlarca para ödediğimiz zamanlarda özellikle. :)

Sadece Halfeti'de yetişen siyah gül ile ilgili araştırma yaparken tesadüfen bir haber düştü önüme. Habere göre, Urfa'nın Halfeti ilçesinde Mart ayında, 4. Koku Festivali düzenlenmişti. Haber ilgimi çekti, çünkü daha önce hiç duymamıştım. Diğer illerde yapılan çiçek festivallerinden haberdardım; zira her yıl turlar düzenleniyordu. Gitmediklerimi de magazin haberlerinden okuyordum; bir festivalin duyulması ve ünü için, magazinsel bir figürün festivale teşrif etmesi yeterlidir güzel ülkemde! Bu bakımdan Halfeti Koku Festivali biraz yalnız kalmış gibi. :( 

Birecik Barajı nedeniyle bir bölümü sular altında kalan, sakin şehir (Cittaslow) Halfeti, kara gülleriyle meşhurdur. Bünyesinde barındırdığı tarihi ve turistik güzelliklerinin yanı sıra, Halfeti'de yetişen kara gül ve pek çok çiçek türünün yetiştiği ilçede festival kapsamında koku atölyeleri oluşturulmuş. Ve yine festival kapsamında "Mezopotamya Sümbülünü" yerinde koklamak için 6 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirilmiş.

Alman eczacı ve bitki toplayıcısı Paul Sintenis tarafından ilk kez 1888'de Halfeti'de toplanan, 1977'de "Speta" isimli yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılan bitki, 2004'te Harran Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Akan tarafından 116 yıl sonra yeniden tespit edildi. :)

Geçmişi 5 bin yıla dayanan bir çiçek olan Mezopotamya Sümbülünün bölgede çok az kaldığı, hatta bittiği düşünülüyormuş. Ama yeniden boy vermişler. Tabletler ve eski yazıtlarda çokça bahsedilen Mezopotamya Sümbülünü yerinde görmeyi ve antik çağ kokusunu almayı çok isterim doğrusu. 






Çiçeklere, özellikle de kır çiçeklerine çok düşkün olduğumdan, belli başlı çiçek festivallerine katılmış, bazı çiçek türlerini ise yerlerinde görmüştüm. Bu sene (2022-2023) hangi illerimizde çiçek festivali var diye merak edip araştırdım. Gitmek isteyenler için  (festivall.com.tr'den) aldığım bilgileri aşağıya listeliyorum (Ot festivalleri liste dışıdır):

-Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı / Adana, 23-27 Mart 2022.

-Bayındır Uluslararası Çiçek Festivali / İzmir, 5-8 Mayıs 2022.

-Manisa Çiçek Festivali / Manisa, 20-25 Haziran 2022.

-Seferihisar Lavanta Festivali / İzmir, 10 Temmuz 2022.

-Psb Anatolia Peyzaj, Süs Bitkileri, Bahçe Sanatları Ve Ekipmanları Fuarı, Sapanca/Sakarya. 7-10 Eylül 2022.

- Yenimahalle Çiçek Festivali / Ankara, 15-16 Ekim 2022.

-Karşıyaka Sonbahar Çiçek Festivali / İzmir, 5-6 Kasım 2022.

-Karaburun Nergis Festivali / İzmir, 21-22 Ocak 2023.

-Bayındır Turan Mahallesi Nergis ve Kuru Çiçek Festivali / İzmir, 5 Şubat 2023.

-Datça Badem Çiçeği Festivali / Muğla, 11-12 Şubat 2023.

Bu liste dışında kalan ama gezip gördüğüm ve herkesin görmesini istediğim İsmil / Konya lale tarlaları ve Isparta / Keçiborlu / Kuyucak Köyü lavanta tarlaları var, ki görülmeye değer...


Festival haberi ve Mezopotamya Sümbülü ile Halfeti'ye özgü çiçek görselleri:

- hurriyet.com.tr

-haberturk.com

-medyaurfa.com

-gzt.com 



13 Nisan 2022 Çarşamba

 


ENTELEKTÜEL KİME DENİR?


Fransızcadan dilimize geçen ve Türkçeleşen bir sözcük olan entelektüelin TDK Sözlükteki anlamı; aydın, fikir sorunlarıyla ilgili demek. Eskilerin okumuş (tahsilli), bilgili kimselere söyledikleri münevver sözcüğü, sonraları aydın sözcüğüne bırakmış yerini. Ancak sözlükteki entelektüelin karşılığı, sözcüğü tam anlamıyla karşılamıyor diye düşünüyorum. Entelektüel, evrensel, kavramlar üzerinde düşünen, sistem eleştirisi yapan, iktidarlara muhalif ve bağımsız düşünen kişidir. Aydın ise daha çok güncel olayları, kişileri ve olayları tartışır.  İster entelektüel, ister münevver, isterse aydın denilsin bu üç sözcüğün temelinde fikir üreten, kavramsal düşünen, okuyan, bilgili kişileri tanımlamak yatar. Yani birkaç kitap okuyarak, kimsenin anlayamayacağı sözcüklerin arasına birkaç yabancı sözcük de katarak laflamak kanımca entelektüellik değildir, ki ülkemizde genellikle bu tip kimseler entelektüel olarak nitelendirilir! Hele erkekse ve saçını uzatıp, lastikle bağlayıp at kuyruğu yapmışsa, bir de keçi sakalı varsa o kişi entelektüel olarak adlandırılır. Yani zarfa bakılır, mazrufa değil! En sinir bozucu olan da budur. Bence.

"Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir, eleştirel ve özgür biçimde düşünür. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir. O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir. İnternete ulaşabilen herkesin neredeyse tüm bilgiye sahip olduğu bir dönemde, önemli olan o bilgiyi insanlık birikimiyle yoğurmak ve yorumlamaktır. 

"Entelektüel, sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini  özgürce söylemesiyle de bilinir. Genelde o bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır" diyen Erol Anar, cafrande.org'da "ENTELEKTÜELİN EN ÖNEMLİ 10 ÖZELLİĞİNİ" şöyle sıralar:

1--Ezilenlerin safındadır.

2--Adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirir.

3--Olaylardan, kişilerden yola çıkarak tahliller, saptamalar yapmaz. Tam tersine kavram ve olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirir.

4--Kendi çıkarlarını değil, toplumsal çıkarları öne koyar ve bu açıdan konuşur.

5--Her zaman, her koşulda gerçeği söyler ve bunu söylemeye devam eder.

6--Çok yönlüdür, bir kutunun sınırlarından hayatı değerlendirmez. Sanattan edebiyata, bilime, tarihten psikolojiye, felsefe ve sosyolojiye ve daha birçok alana ilgi duyar araştırır ve öğrenir.

7--Bilimsel olarak araştırma yapar ve okur, ancak bunu özgür düşünce ile yoğurur ve şablonların, kuralların dışına çıkabilecek kapasiteye erişir.

8--O muhalefetini, kişilere ya da partilere karşı değil, sisteme karşı endeksler. Partiler, kişiler arasındaki görece farklılıkları bilmekle birlikte, tam bir anti-sistemdir.

9--O, bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir.

10--Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavır sorunudur.

Tüm bu özellikleri, çevrenizde bulunan ve "entelektüel" geçinen kaç kişi üzerinde toplamıştır dersiniz? Şöyle bir çevrenize bakmakta ve "entelektüelim" diyenlerin gerçek entelektüel mi, yoksa  entel mi, dantel mi  olduklarının ayrımına varmakta büyük yarar var. Hadi sizlere kolay gelsin! :)



4 Nisan 2022 Pazartesi

   

DENİZ YILDIZLARI HAKKINDA HER ŞEY



Deniz yıldızları, sahillerde renklerinden ve şekillerinden dolayı dikkat çekmekte, görenlerin yüzünde tebessüm oluşturmaktadır. Bilimsel adı, "yıldız şekillidir" anlamına gelen "asterioda" dır. Bu isim, 1830 yılında bir Fransız zoolog tarafından verilmiştir.

Tarihteki ilk deniz yıldızı kalıntılarının, 450 milyon yıl öncesine (Dinozorlardan bile çok eski bir tarih) rastladığı öngörülmektedir. Ve bu deniz canlıları, milyonlarca yılda şekil değiştirerek günümüze kadar yaşamaya devam etmeyi başaran nadir canlılardandır. Bu bile deniz yıldızlarına karşı sevgi ve saygıyı gerektirir diye düşünüyorum. :)

Deniz yıldızları soğuk deniz suyuna dayanıklıdırlar. Dünyada, en soğuk kutup deniz sularından, sıcak tropikal deniz sularına kadar birçok bölgenin deniz sularında yaşayabilirler. Belki de bu özellikleri nedeniyle, milyonlarca yıldır hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Deniz yıldızları sadece tatlı sularda yaşayamazlar.

Ülkemizi çevreleyen denizlerde görülen deniz yıldızları, genellikle kırmızı ve turuncu renklidir ve beş kola sahiptir. Dünyada ise kol sayısı daha fazla olan ve değişik türlerde 1500 adet deniz yıldızı olduğu bilinmektedir. 

Ortalama yaşam süresi 34 yıl olan deniz yıldızları, midyeleri, deniz yosunlarını, deniz salyangozlarını ve süngerleri yiyerek beslenirler.



Deniz yıldızlarının ekolojik deniz yaşamında ve beslenme döngüsünde önemli özelliklerinin olmasının yanı sıra ekolojiye zarar verdikleri değişiklikler de vardır. 

Bazı biyolojik çeşitliliği tehdit eden midye türlerinin olduğu sulara bırakılan deniz yıldızları, bir süre sonra midyelerin azalmasına neden olmuş ve dengeyi sağladığı görülmüştür. Fakat bunların dışında, deniz yıldızlarının ekolojiyi bozduğu da görülmektedir. Özellikle göçmen deniz yıldızları, mercan resiflerine ciddi zarar vermektedir. Mercan ile beslenen bu deniz yıldızları, resiflerin önemli derecede yok olmasına sebep olmaktadır. Ayrıca başka bir bölgeden gemiler ile Tasmanya'ya ulaşan bir deniz yıldızı türü, bölgede midyelerin soyunun tükenme tehlikesine girmesine neden olmuştur. O bölgede deniz yıldızları tehlikeli bir tür olarak tanımlanmaktadır.



Deniz yıldızlarının değişik üreme çeşitleri vardır. Bazı türler eşeyli ürer yani dişi ve erkek cinsleri vardır. Bazı deniz yıldızları bölünerek üreyebilirler. İkiye bölünürler ve bölündüklerinde yeni deniz yıldızları oluşur. İlginçtir, bazı deniz yıldızları ise cinsiyet değiştirirler ve yaşamlarının bir bölümünü erkek olarak geçirmiş deniz yıldızı, dişi özellikler göstermeye başlayabilir. Ama en ilginç üreme tipi olan deniz yıldızları, kuluçkaya yatanlardır. Yumurtalarının üzerine tavuk gibi kuluçkaya yatarlar. :)

Denizlerde, okyanuslarda deniz yıldızlarını bekleyen tehditleri şöyle sıralayabiliriz: Kendi türlerinin bazıları, yengeçler, martılar, bazı balıklar ve deniz samurları tarafından birer yemdirler. Bu canlılardan korunmak için vücutlarında, kötü bir tat veren saponinler bulunur. Deniz yıldızlarının bazı türlerinde sümüksü bir dış katman salgılanır, bazıları da keskin dikenler ile kaplıdır. Bu şekilde yaşama ve türlerini devam ettirebilme şansı yakalamaya çalışırlar.


Yazımda yer alan video ve deniz yıldızları, 4 Nisan 2022'de Gelibolu / Küçük Kemikli sahilinde çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

Deniz Yıldızları hakkında bilgi aldığım kaynak: yelkenokulu.com




28 Mart 2022 Pazartesi

 


BADEM ÇİÇEĞİ



İlkbaharın gelişini müjdeler badem ağacının çiçekleri ve erken açan bu çiçekler yeni bir yaşamı sembolize eder. Hava değişken de olsa, rüzgarlar esip savursa da, ara sıra kar yağışı tüm şiddetiyle devam etse de badem ağacı çiçek açmaya devam eder. Adeta soğuk havaya meydan okur, yaşama selam verir...

İlkbaharda tomurcuklanan ve çiçek açan ağaçları tuvaline en güzel yansıtan ressamlardan biridir Vincent Van Gogh. Öyle ki,  Arles'te yattığı akıl hastanesinin bahçesinde bulunan ağaçları ilkbaharda inceler ve tuvaline aktarırdı. Özellikle baharda tomurcuklanan ağaç dallarına hayrandı. Bu ağaçları incelemek ve resimlerini yapmak ünlü ressam için aynı zamanda iyi bir terapiydi.

Badem Çiçeği (Almond Blossom) ya da Çiçek Açan Badem Ağacı olarak adlandırılan tablo,1890 yılında Hollandalı ressam Vincent Van Gogh tarafından yapılmıştır. Van Gogh bu tabloyu, kardeşi Theo'dan gelen bir mektup üzerine resmetmeye başlar. Kardeşi mektupta, bir oğlu olduğunu ve ona Vincent ismini verdiklerini söyler. Bu müjdeli haber üzerine Van Gogh, "Hemen onun için, yatak odasına asmak için bir resim yapmaya başladım, mavi gökyüzüne karşı beyaz çiçek açmış badem dalları" diye yazmıştır.

Van Gogh, kardeşine yazdığı bir mektupta bu tablo için "Üzerinde en sabırla çalıştığım, en sakin ve nazik dokunuşlarla resmettiğim, en iyi işim bu" demiştir. Gerçekten de ressamın tabloyu yaratma sürecindeki ruh hali ve dinginliği tabloya yansımıştır.



Van Gogh, tabloyu tamamlayıp yeğenine hediye ettikten birkaç ay sonra, silahla kendini göğsünden vurarak yaşamına son verir. Theo'nun anlatımına göre Vincent'ın son sözleri "La tristesse durera toujours" (Keder sonsuza kadar sürecek) olmuştur. 

--Asya kökenli badem ağacı (sonraları işgal, fetih ve keşiflerle tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün ABD ,dünyanın en büyük badem üreticisi ve ihracatçısıdır), baharın gelişiyle birlikte ilk çiçek açan ağaçtır. Aziz Nesin, "Arkadaşım Badem Ağacı" adlı şiirinde bu durumu şöyle dizelere dökmüştür.

Sen ağaçların aptalı

Ben insanların

Seni kandırır havalar 

Beni sevdalar.



-Vincent Van Gogh'un Badem Çiçeği(Almond Blossom) tablosu ve tablonun yapılış hikayesi, sanatormani.com'dan alınmıştır.



21 Mart 2022 Pazartesi

 


ÖLÜ DENİZ PARŞÖMENLERİ VE İKİNCİ MESİH



Kudüs'ün 30 kilometre doğusunda Lut Gölü yakınlarındaki Kumran'da yapılan kazıda arkeologlar  iki bin yıllık  parşömenler buldular. Daha sonraları Ölü Deniz (Lut Gölü'nün diğer adı) Parşömenleri olarak anılacak olan bu el yazmaları, din ve  tarih açısından son derece önemliydi. Eseniler (Hz. İsa döneminde de var olan hoşgörüsüz bir dini topluluk) tarafından yazılan ve dili  Aramice olan bu parşömenlerden yüzlerce tomarı, Bedeviler, ilk kez 1947 yılında bulmuşlardı. Deri parşömenler, papirüs ve bakır tomarlar Esenilerin hayatını anlatıyordu. Bulunan parşömenlerin arasında Eski Ahit'in bazı bölümleriyle, Yeni Ahit'in hiç bilinmeyen bölümleri vardı. İşte bu nedenle bu keşfin dünyayı yerinden oynatacağı düşünüldü. Yapılan karbon testlerine göre bulunan parşömenlerin  çoğunun MÖ. 250 ile MS. 70 yıllarına ait olduğu belirlendi. Bunun üzerine Vatikan devreye girdi.

Parşömenlerin onarılması ve ve çevirisini Kudüs'teki bir Fransız-Arap İlahiyat Okulu olan Ecole Biblique'in müdürü Peder Roland De Vaux üstlenmişti. Katolik papazların yönetiminde, parşömenlerin onarımı ve çevirisi on yıllarca sürmüş ve sürekli tartışma konusu olmuştu.

Sonunda Vatikan'ın Ölü Deniz Parşömenlerinin tümünün kamuoyuna açıldığını duyurması için tomarların bulunduğu 1947 yılından bu yana 50 yıl geçmesini beklemek gerekmişti. Vatikan tarafından yapılan açıklama kimi çevrelerce kuşkuyla karşılandı. Ölü Deniz Parşömenlerinin çözümündeki yavaşlık, bu çalışmayı saran aşırı gizlilik merakı, kimi üst düzey Vatikan yetkililerinin parşömenlerde yazılan bazı zarar verici bilgileri insanlıktan saklamak istedikleri görüşünü daha da körükledi. Bu görüş asla doğrulanmasa da, Ölü Deniz mağaraları öylesine zengin bir kaynak sağlamıştı ki, ilk parşömenin bulunmasından 60 yıl sonra bile bölgede kazılar hala devam ediyordu.

Peki, bu parşömenlerde neler yazıyordu, ki dünya kamuoyuna açıklanması yarım yüzyıl sürmüştü? Elimden geldiğince açıklama yapmaya çalışacağım.

İlk bulunan Ölü Deniz parşömenlerini araştıran Profesör Schonfeld adlı Aramice çevirmeni, bazı metinlerde durmadan tekrarlanan bir şifre bulmuş. Bulduğuna Atbaş Şifresi adını vermiş. Atbaş Şifresi aslında basit bir şifredir. Arami alfabesinin bütün harfleri ters çevrilir. İlk harf sona, son harf de başa gelir. (Profesör Schonfeld'in kafayı sıyırdığına inananların olduğunu da not düşmeliyim.)

Esenilerin bu yazmalara neden şifre koydukları ise arkeologların tahmininden öteye geçmiyor. Eseniler gizliliğe çok önem veren dini bir topluluktu. MS. 66-73 yılları arasında Romalıların, Yahudi isyancıları ezerken, Eseni toplumunu da dağıttığı göz önünde bulundurulduğunda, parşömenlere neden şifre koydukları ve Kumran mağaralarına gömdükleri tahmin ediliyor.

Profesör Schnfeld'e göre, Atbaş Şifresinin bir bölümünün Ahitlerle bir bağlantısı vardı ve Profesöre göre parşömenlerden bazılarında bir kehanet ya da ifşaat gizlenmişti. Ne var ki yıllar önce ölümünden sonra, profesörün çalışmaları her zaman ciddiye alınmayan, bir çeşit hobi gibi görüldü.

Bulunan parşömenlerde Hz. İsa'nın varlığını kanıtlayacak bilgilere ulaşıldığı sanılıyor. Herkesin bildiğinin aksine, bu konuda pek fazla arkeolojik kanıt yok. İncil var, ama İncil'in dışında Hz. İsa'nın hayatından sadece Josephus gibi eski ama bilinen tarihçilerin ikinci elden kayıtları söz ediyor. 

Kumran'da bulunan parşömenlerin çevirisinin açıklanmasının hem Yahudi hem de Hristiyan inançlarını sarsacağı düşünüldüğünden okuduğum "İKİNCİ MESİH" kitabında İsrail Devleti ile Vatikan'ın işbirliği yaptığı varsayımında bulunuluyor. Yani, Vatikan'la İsrail devleti anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakmış ve sonu felaketle bitebilecek gelişmeleri önlemek konusunda gizli bir anlaşma yapmışlardı.

Bu anlaşmaya göre parşömenlerin açıklanmama nedenini kitaptan aynen aktarıyorum: "Kumran parşömenlerinin zengin bilgileri içinde Hz. İsa'nın gerçek Mesih olduğunu belirten kanıtlar varsa? Sadece Hristiyan geleneğinin Mesih'i değil, Yahudilerin de iki bin yıl önce yolunu gözledikleri Mesih? Böylesi bir buluşun İsrail devleti ve halkı üzerinde yıkıcı bir etkisi olması kaçınılmaz olduğu gibi, Müslümanlığı da temelinden sarsardı.

"Öte yandan, ya parşömenlerden biri tarihteki İsa ile, iman edilen İsa'nın iki farklı kişi olduğunu kanıtlarsa? Veya İsa'nın dirilişi, Tanrı'nın oğlu olma iddiasını gölgeleyecek kuşkular içerirse? Böylesi ifşaat Hristiyan inancını yerle bir ederdi.

"Bu nedenle İsrail ve Vatikan basit bir stratejide anlaşmışlardı: Bu anlaşmaya göre, kazılar gizlice gözlenecek, herhangi bir din için tartışma yaratabilecek her türlü malzemeye el konulacaktı." ( Glenn Meade-İkinci Mesih, s:342)

Kumran parşömenlerinde iman edilen Hz. İsa'dan başka bir de O'nun kimliğini kullanarak mesih olduğunu iddia eden sahte bir ikinci Mesih vardı, ki yazarın notuna göre, Hz. İsa zamanından beri var olan bu hikaye efsane değil, gerçektir. Kutsal Kitap'ta ikinci mesihe yapılmış sayısız göndermenin yanı sıra, ülkeyi gezen sahte bir peygamber konusundaki uyarılar da var ve bu uyarılardan bazıları Hz. İsa'dan geliyor (O dönemde TV, İnternet, Radyo, Gazete gibi iletişim araçlarının var olmadığı düşünüldüğünde, inanılan gerçek İsa'nın yerine sahte peygamberin geçmesi çok kolaydı. İsa Mesih'i gören tanıyan müritlerinin haricinde kimse onu tanımıyordu çünkü).

Yine yazarın notuna göre, iki bin yıl önce, kutsal topraklarda kimlik sahtekarlığı yapmak kolaydı ve gerçek mesih olduklarını iddia eden kimi deli, kimi hileci böylesi sahtekarların varlığı biliniyordu. (age, s:469)

Glenn Meade'nin İkinci Mesih romanı, tarihi ve dini gerçekler üzerine kurgulanmış bir kitap. Bana göre, romanda temel olarak şu iki soruya cevap aranıyor: Ya biri gerçek İsa, diğeri de sahtesiyle ilgili iki öykü tek bir hikaye olacak biçimde birbirine karıştırılmışsa? Buna gerekçe olarak da Roma İmparatoru Konstantin tarafından 325 yılında toplanan İznik Konsili'ni örnek gösteriyor. Konsil'deki piskoposların görevinin hangi yazıların kutsal olduğuna karar vermek (bu görev İncil'i de kapsıyordu) ve hangi bölümlerin ve ahitlerin İncil'de yer alamayacağını belirlemekti. Anlatılanlara göre, piskoposlar arasındaki tartışmalar hiçbir sonuca ulaşmayınca, Kostantin çok bozulmuş ve masanın üzerindeki seçilmek üzere olan belgeleri havaya fırlatmış. Masanın üzerine düşenler kalmış, yerdekiler atılmış. Konstantin, İncil'deki bütün tartışmalı bölümlerin yok edilmesini emretmiş, itiraz eden piskoposları öldürtmüş.

Diğer soru ise Hz. İsa'ya ihanet eden Yehuda,  ya sahte olan ikinci mesih'e ihanet ettiyse? Bu sav doğrulanabilirse, Yehuda, gerçek mesihi korumak için sahtesine ihanet etmiş olur, ki o zaman da Yehuda hain olmaktan çıkar. 

Romanı bitirdikten sonra, zihnimde şöyle bir soru oluştu; Ölü Deniz Parşömenleri ile ilgili kazılar devam ettiğine ve gün yüzüne çıkarılan parşömenlerin çok sıkı korunan (yetkililer dışında hiç kimsenin giremediği Vatikan Kütüphanesi'nin özel bölümlerinde) kütüphanede saklandığına göre, parşömenlerdeki bütün sırlar kamuoyuna açıklandı mı? Kuşkuluyum doğrusu...

Yazarın detaylı incelemeleri sonucunda yazdığı oldukça bilgilendirici olan bu romanı  Ali Cevat Akkoyunlu'nun akıcı çevirisiyle okumanızdan memnun kalacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Romandan Notlar:

- Vatikan'da bulunan San Pietro Bazilikası, adını Aziz Petrus'tan alır. Aziz Petrus'un İmparator Neron'un kararıyla çarmıha gerilip işkence gördükten sonra parçalanmış cesedinin atıldığı yerde inşa edilmiş ve bu bazilika Hristiyanlığın sembolü olarak bilinmektedir.

- Romanda, Papa'ya suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca'dan, akli dengesi bozulmuş bir Türk köylüsü olarak ve KGB tarafından Libya'da eğitilmiş becerikli bir katil olarak bahsediliyor.

- Vatikan Kütüphanesi, Katolik kültürünü korumak ve belgelerini arşivlemek için 15. yüzyılın sonunda kuruldu. Arşivlerde 85 kilometreden fazla raf var. Kütüphanede bulunan Latince, Yunanca ve İbranice metinler binlerce yıl öncesine dayanıyor.

- Ölü Deniz Parşömenlerinin bulunduğu kazıyı destekleyen Rotschild Müzesi imiş.

 



Not: Murat Bardakçı, 12.07.2015 tarihli Habertürk Gazetesinde yayınladığı "Bu metinleri Vatikan sakladı, Yahudiler yayınladı, İslam dünyası ise işe karışmadı" başlıklı yazısını şöyle sonlandırıyor: "Papalar diğer tomarların yayınlanmasını durdurabilmek için ellerinden geleni yaptılar ama İsrailliler sonraki senelerde metinlerin tamamını yayınladılar ve İslam dünyası Hristiyanlar ile Museviler arasındaki bu "kutsal metin" mücadelesine hiç karışmadı, İslam alimleri tek bir yorum dahi yapmadılar."




15 Mart 2022 Salı

 


RUSYA-UKRAYNA SAVAŞINA DAİR


Rusya-Ukrayna çatışmasıyla ilgili birkaç şey yazmak istiyorum. Çünkü sosyal medya paylaşımlarına bakınca, her kafadan bir ses çıktığını görüyorum. ABD ve NATO'yu eleştirirsen Putinci ve Rusya taraftarı olmakla suçlanıyorsun, Putin ve Rusya'yı eleştirince de ABD ve NATO yanlısı olmakla! Ben ne "o"cu ne de "bu"cuyum. Bu savaşta ülkemin çıkarları neyi, nasıl yapılması gerektiriyorsa ondan yanayım. Bu nedenle Ukrayna-Rusya arasındaki çatışmanın öznel değil, nesnel değerlendirilmesinden yanayım. Yoksa "SAVAŞA HAYIR" sloganı atmak ve paylaşmak, hatta klavye kahramanlığı yapmak çok kolay. Keşke uluslararası meseleler sloganlarla çözülebilseydi de sabahlara kadar bağırıp çağırıp sloganlar atsaydık! 

Bu savaş bizim dışımızda gözükse de ülkemizin jeo-stratejik önemi nedeniyle, sonuçları itibarıyla bizi de etkileyecek. Dolayısıyla, ülke olarak NATO ve Rusya arasında denge unsuru olmak durumundayız, ki şimdiye kadar bu denge korundu. Bundan sonra da dengenin korunacağına inanmak istiyorum. Savaş çığırtkanlığı yapanlara asla prim verilmemeli, Nato'yu göreve çağıranlara kulaklar tıkanmalı diye düşünüyorum. Neden? Çünkü:

Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski, Batı'nın iyi bir algı yönetimi sayesinde üç ay içinde politika kulvarına giren ve cumhurbaşkanı seçilen bir sanatçı. Yine Batı'nın kışkırtması ve yardım vaatleriyle Rusya'ya kafa tutma gafletinde bulunan deneyimsiz bir siyasetçi. Şimdi bu deneyimsiz ve hırslı politikacının yaptığı hataların ceremesini tüm dünya çekebilir. Yorumlarda Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkabileceğinin dillendirilmesi bile dünya kamuoyu için bir felaket niteliğinde. Dünya henüz pandeminin ekonomik, sosyal ve ruhsal yaralarını saramamışken üstelik. 

Zelenski deneyimli bir politikacı olsaydı eğer, akılcı bir politika izleyerek ülkesini savaşa sokmazdı. Belli ki komedyen cumhurbaşkanının tarih bilgisi eksik! Yoksa tarihten ders alır ve halkına bu felaketi yaşatmazdı. Tarihi boyunca Rusların egemenliğinde kalan Finlandiya NATO'ya girmeme karşılığında Rusya ile saldırmazlık antlaşması imzalamıştı. Yine, II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin işgal edip de demirperde ülkeleri arasına katmadığı tek ülke olan Avusturya'nın NATO'ya katılmama karşılığında Batı tarzı demokrasiyi ülkesine getirmeyi başarmış olmasını örnek alıp, ülkesini savaşa sokmazdı Zelenski. Orta yol her zaman vardı ama Zelenski bunu göremedi ya da görmek istemedi.

Velhasılı, 1992 yılına dek "Soğuk Savaş" nedeniyle Doğu-Batı cephesinde bir denge vardı. SSCB'nin dağılmasından sonra, dengeler ABD ve İngiltere lehine bozuldu. Dolayısıyla bu iki ülke Nato'yu adeta kendi çıkarları için kullanmaya başladığı da uzmanlar tarafından açıklandığı üzere bir gerçek. Peki, Doğu-Batı arasındaki dengeyi kim sağlayacak ya da bu denge yeniden sağlanabilecek mi? İşte asıl olan bu sorunun cevabının verilmesidir. Yoksa, dün Irak, Suriye, Libya'da olanlar bugün Ukrayna'da yaşanıyor. Yarın ülkemizde yaşanmayacağının garantisini kim verebilir? İşte tam burada ATATÜRK'ün "Yurtta sulh, dünyada sulh" ilkesinin ne kadar isabetli ve doğru olduğunun farkına varıp, ülke olarak hamlelerimizi buna göre yapmalıyız diye düşünüyorum.

Hani Rusların bir atasözü vardır; " Ayıyı dansa kaldıran kendi yorulduğunda değil, ayı yorulduğunda oturur" diye. Zelenski, ayıyı dansa kaldırdı bir kez!





9 Mart 2022 Çarşamba

 


 ARTVİN / YUSUFELİ ZEYTİNİNİ  DUYDUNUZ MU?


Çoruh Havzası'nda zeytinlikler

Çok az insan bilir; ülkemizin Kuzeydoğusu'nda bulunan Artvin'in Yusufeli ilçesinde  zeytin yetiştirildiğini hem de kalitesi tescilli zeytin. Çoruh Havzası'nın iklimi zeytin üretimi için uygun olduğunan, çok eski zamanlardan beri yörede zeytincilik neredeyse tek geçim kaynağı olmuş. Günümüzde üretimi artırma çalışmaları yapılmakta ve bu geleneksel zeytin üretiminin yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır. 

Ege, Akdeniz ve Marmara bölgelerindeki zeytinlikler maki bitki örtüsü içinde yer aldığından genelde bodur boylu ağaçlardır. Artvin'in Yusufeli ilçesinde yetişen zeytin ağaçlarının boyu ise oldukça uzundur. Öyle ki zeytinleri toplamak için merdiven kullanılır. Ve ince kabuklu olması nedeniyle zeytinler ağaçtan tek tek toplanır, yere düşen zeytinler alınmaz. Zeytinlerin ince kabuklu olması, toplandıkta sonra erken  tatlanmasını sağladığından bir hafta sonra zeytinler sofradaki yerini alır. Sofralık zeytinler ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar zeytinyağı çıkarılmak üzere fabrikaya gönderilir. Yapılan bir gıda araştırmasında Demirkent(Yusufeli) zeytinyağı, en az asit miktarına sahip olan zeytinyağı olarak tescillenmiştir.



Yusufeli zeytini

Bir ağaç yetiştirmek hele de zeytin ağacını kolay mı? Zeytinlik emek ister, zaman ister, yürek ister, sabır ister, sebat ister. Velhasıl, "Delice"yi uslandırmak zordur, meşakkatlidir. Aldous Huxley'in dediği gibi, "Ağaçların tümünü seviyorum, ama en çok zeytini. Öncelikle dalı ile barışı, altın renkli yağı ile huzur ve mutluluğu sembolize ettiği için."

Antik Yunan'da zeytin ağacı o kadar değerli ve önemliydi ki, Atinalı bilge devlet adamı Solon'un kanunlarına göre, zeytin ağacı kesenler ölüm cezasına çarptırılıyordu. İstanbul'u fethederek yeni bir çağ başlatan Fatih Sultan Mehmet de "Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, başını keserim" diyerek  ormanlar konusunda asla taviz vermemişti. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Yalova'daki köşkünün yanında bulunan çınar ağacının kesilmesini önlemek için, koca köşkü ileriye taşıttıracak kadar ağaç ve doğaseverdi. Ayrıca Ulu Önderimiz, bozkırın ortasında inşa ettirdiği başkent Ankara'nın ormandan mahrum kalmasını önlemek için de "Atatürk Orman Çiftliği"nin kuruluşuyla bizzat ilgilenmişti. Bu çiftlik, Türk tarımına öncülük etmiş, örnek  olmuştu.

Bu bağlamda ağaçlara, ormanlara, zeytinliklere kıymayın efendiler. Dokunmayın akciğerlerimize, bizleri soluksuz bırakmayın. Atalarımız boşuna söylememiş; "Yaş kesen, baş keser" diye...


Fotoğraflar: internethaber.com'dan alındı.

  

  

4 Mart 2022 Cuma

 


SIRADIŞI ESERLER ÜRETEN BİR SANATÇI: JORGE MARİN






Jorge Marin (22 Eylül 1963 doğumlu) Meksikalı bir heykeltıraş ve ressamdır. Son 25 yıldır çağdaş sanat dünyasında aktif bir figür. 1980'lerin başında seramik heykeltraşlık yapmaya başladı. Bronz, son on yıldır tercih ettiği malzeme olmuştur. Çalışmaları genellikle atları, çocukları, madonnaları, akrobatları, küreler, maskeler, kanatlar, oklar, tekneler ve teraziler gibi unsurlarla tasvir eder. Bu kavramlar, yansıma ve denge gibi tekrar eden temalarla tutarlıdır.Çalışmaları esas olarak kendi deneyimlerinin metaforu olarak insan figürüne odaklanır. (en.wikipedia.org)

Ekim 2019'da, Jorge Marin'in "VARLIĞIN YENİDEN İNŞASI" adlı sergisini gezmiş ve heykellerin fotoğraflarını çekmiştim. Serginin mahiyetini ve heykellerin neyi ifade ettiklerini anlatan, açıklayıcı yazıdan bir bölümü aktardıktan sonra, heykelleri paylaşacağım. Böylece serginin adı ve heykellerin durumu anlam kazanmış olacak. :)  

Iaankara.com'daki sergiyle ilgili yazıda şöyle denilmektedir: "Heykelin Picasso'su kabul edilen Jorge Marin'in heykellerinde,ne yaptığımızın, nerede yaptığımızın ve neden yaptığımızın deneyimini göstererek, toplumsal, tarihi ve kişisel varlığımız/varoluşumuz sonunda bütün yelpazesiyle görülmektedir."

VARLIĞIN YENİDEN İNŞASI, bireysel ve sosyal yapıların bir bütün olarak algılandığı belleğe yönelik bir yaklaşımla Jorge Marin tarafından sunulan, içsel bir deneyimdir. Sergi, sanatçının en iyi bilinen eserleri ile sürüp giden tasvirler aracılığıyla bizi bilinçdışımıza yakınlaştıran yeni keşiflerini bir araya getiriyor.

Bu proje, heykelleri sembolik ve tarihsel geçişlerin birer parçası haline getirerek mekanda kapladıkları yer doğrultusunda ifade ediyor:sanat ve işgal ettiği mekan arasındaki ilişki sıradan olmamakla birlikte, her ikisi de bir bütünün parçaları olarak kendi anlamlarını karşılar. Bu ilişki, kendimizi neredeyse unutulmuş, bir anda keşfetmemize fırsat veren, parçalara ayrılmış özün birleşme alanı olan sanat aracılığıyla inşa edilir.

Aslında, Varlığın Yeniden İnşası, sanat galerisinin sınırlarını aşar ve Jorge Marin'in aynı isimdeki sergisiİstanbul Havalimanı'nda da teşhir edilmektedir. Yerçekimine meydan okuyan iki kanatlı varlıklar olarak Ankara ve İstanbul, aynı zamanda, Mexsico City Havaalanında yerleşik bir heykel olan muhafız Archivaldo ile de bağlantılıdır. Bu metaforik üçgende havaalanlarının rolü, kimlik arayışında benliğin köklerine olan bu yolculuk vurgulanırken çağdaş toplumların kültürel değişimini cisimlendirmektir.














 


Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



25 Şubat 2022 Cuma

 


BİR ŞARKIDA FIRTINALAR KOPARMAK



Şarkılar vardır aşkı, sevdayı anlatır, şarkılar vardır dinlerken acımızı dindirir, şarkılar vardır hüzünlendirip ağlatır ve şarkılar vardır öylesine duygusal, öylesine içine işler ki insanın, savaşta bile silahları susturur, sevgi taşır yüreklere, hayallere daldırır. Bazı şarkılar da umutsuzlara umut, çaresizlere çare olur. Söyleyecek çok şeyimiz vardır ama  sayfalar dolusu yazsak da anlatamayacağımız duygu ve düşüncelerimizi bazen bir şarkı kısa ve öz olarak dile getirir. Ve artık o şarkının önünü kimse tutamaz, alır başını gider ve tarihe meydan okur. Bu meydan okumayı tarih seve seve kabul eder ki, yüzyıllar geçse de o şarkının hikayesi dilden dile aktarılıp durur. Şarkı ölümsüzleşmiştir artık...

Tarkan'ın "GEÇÇEK" şarkısını işte bu duygularla dinledim ben. Biraz tarih ve Türkçe Dilbilgisi bilgimin olması nedeniyle, şarkı sözlerine gelen Türkçeyi katletmiş gibi sudan sebeplere gülüp geçerek hem de (Gülüp geçtim. Çünkü, "geçecek" kelimesi, ezgiyle uyum sağlamak için besteci tarafından "ses düşmesi" kuralıyla "geççek"  şeklinde ifade edilmiş, ki bunu ilkokul çocukları bile bilir). Sanki herkes yazı diliyle konuşuyormuş gibi sırf eleştirmek için şarkıyı, ağzı olan konuşup durdu! Oysa güzel Türkçemizin yazı dilinin yanında bir de konuşma dili vardır ki, bu konuşma dili yöreden yöreye farklılıklar gösterir. Bunu bilmeyen mi var? Neyse asıl konuya geçeyim; tarihe yön vermiş ve tarih yazmış şarkılardan ilk aklıma gelenleri yazayım. Sonrasında Tarkan'ın "GEÇÇEK" şarkısına neden fırtınalar koparıldığını anlayabiliriz, sanırım.

II. Dünya Savaşı'nda Almanlar Rusya'da savaşırken, Lale Andersen'in okuduğu "Lili Marleen" şarkısı radyoda çalınırken şarkı bitene kadar her iki cephede de silahların sustuğu bilinen bir gerçektir. Kimsenin susturmayı başaramadığı silahları Lili Marleen şarkısı kısa bir süreliğine de olsa susturmayı başarmıştır.. Hatta derler ki, Almanlar şarkıyı dinlerken çok yakınlarında olan Ruslar "Radyonun sesini biraz daha açın" diye seslenirlermiş Alman askerlerine. Düşünün bir kere, savaşan düşman askerlerini ortak bir duyguda birleştiren bir şarkıymış Lili Marlen.

Savaş günlerinde bir gün Lale Andersen'in Lili Marleen şarkısı Alman işgalindeki Belgrad Askeri Radyosu'nda ilk kez çalınır ve çok sevilir. Plağın tekrar çalınması için  Alman işgali altında olan İtalya, Fransa ve Afrika'dan Belgrad radyosuna mektuplar yağar. Günlük programlarda birçok kez çalınan şarkı dünya çapında bir üne kavuşur. Şarkı sadece Almanlar tarafından değil, cephede savaşan İngilizler ve Amerikalılar tarafından da çok sevilmişti. Çünkü Lili Marleen, cephede savaşan askerlere vatanlarını, geride bıraktıkları sevdiklerini hatırlatıyordu. Şarkı o kadar tutuldu ve sevildi ki, Marlene Dietrich, şarkıyı İngilizceye çevirip okudu. 

Nazi Almanyasının Propoganda Bakanı Gobbels halkın moralini bozuyor diyerek şarkıyı yasaklamasına rağmen, Lili Marleen çalmaya devam etmiş ama şarkıcı Lale Andersen'i Gobbels'in gazabından kurtaramamıştır. 

Attila İlhan'ın "Lili Marleen Türküsü" adlı şiirinde şarkının ilk kez Zagrep radyosu'nda seslendirildiği şeklinde geçse de doğrusu Belgrad radyosudur. Attila İlhan'ın bu şiiri  Ahmet Kaya tarafından bestelenip seslendirilmiştir, diye de ilgilenenlere not düşeyim. Şimdi Lili Marleen için ne var, altı üstü bir şarkı diyebilir misiniz?

Madem II. Dünya Savaşı ile başladım,savaşla devam edeyim. Müziğin ve sanatın gücünün en önemli göstergelerinden biri de Şostakoviç'in bestelediği 7. Senfoni diğer adıyla Leningrad Senfonisidir ki, bu senfoni direnişin ve umudun senfonisi olarak kabul edilir. Daha önce blogumda Leningrad Senfonisi'nin besteleniş  hikayesini yazmıştım (29 Temmuz 2017 tarih, Direnişin ve Umudun Simgesi Bir Senfoni: 7. Senfoni(Leningrad) başlıklı yazımı ilgilenenler okuyabilirler). Bu nedenle kısaca yazacağım. 

Leningrad (St. Petersburg), 8 Eylül 1941'de Nazi Almanyası tarafından kuşatılmıştı. Kentten dışarıya çıkmak mümkün değildi. Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü 9 Ağustos diye ilan etmişti. Leningrad'ın düşüp düşmeyeceği Sovyetler Birliği için bir ölüm kalım meselesi haline gelmişti. 

10 Ağustos'ta Leningrad bir destan yazmıştı. Dimitri Şostakoviç'in 7 numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti. Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve adı Leningrad Senfonisi'ydi.

Eser şehrin meydanında seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü. Bu çok önemli çabanın haber ve hikayesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi. İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti. Kent düşmemiş, aksine yükselen moralle daha da güçlü direnir olmuştu. Leningrad Senfonisi seslendirildikten sonra şehir, Alman kuşatmasına karşı sekiz ay daha direndi. 27 Ocak 1944'te Almanlar geri çekilmek zorunda kaldı. 

Tarih yazan bir diğer şarkı günümüzde Fransa Ulusal Marşı olan La Marseillaise'dir. Hikayesi bir başka yazı konusu olacak kadar uzun olduğundan ben kısaca değineceğim.

1792 yılında Fransa'nın Avusturya ve Prusya ile savaştığı dönemde, Claude Joseph Roget de Lisle tarafından Fransa'nın Ren Ordusu adına Strasbourg'ta bestelenen "La Marseillaise", 1795 yılında Fransa Ulusal Marşı olarak kabul edildi. Napolyon ve III. Napolyon tarafından devrimci fikirler içerdiği gerekçesiyle yasaklanan marş, 1879 yılında tekrar ulusal marş ilan edildi. Fransız İhtilali'nin melodisi kimliğine bürünen marş, önceleri Marsilya sokaklarında bağıra çağıra söylenirken, Marsilya sınırlarını aşarak Paris'e ulaşmış, kısa sürede tüm Fransa'yı sararak ulusal marş ilan edilmişti. Dönem dönem yasaklansa da marş, yüzyıllara meydan okuyarak günümüze ulaşmıştır.

Ve son olarak dünyaca ünlü Finli besteci Jean Sibelius'tan(D: 8 Aralık 1865 - Ö: 20 Eylül 1957) söz etmek istiyorum. Lise yıllarında edebiyat öğretmenimin önerisi üzerine okumuş olduğum Grigory Petrov'un yazdığı "Ak Zambaklar Ülkesi" kitabıyla tanımıştım Finlandiya'yı. O tanışıklıkla Finlandiya'nın tarihi, coğrafyası, gezilip görülecek yerleri her daim ilgimi çekmiştir. Ulusça büyük bir çaba ve özveri göstererek yokluk ve yoksulluktan, dünyanın sayılı güçlü ülkeleri arasına girmesini başaran Finlilere karşı hep bir sempatim olmuştur. :) İşte Jean Sibelius'u da bu sempati sayesinde tanıdım. Belki Sibelius'un eserleri, Kıta Avrupası ve Rusya'daki Klasik Müzik bestecilerinin ki kadar fazla seslendirilmiyor ve daha az tanınıyor olabilir ama onun yazdığı "Finlandiya" adlı uzun senfonik şiiri, Fin halkı üzerinde büyük bir etki yaratmış ve bu etki Finlandiya'nın ulusal kimliğinde büyük rol oynamıştır. Başka söze gerek var mı?

Hikayelerini anlatmaya çalıştığım bu şarkı ve bestelerden sonra Tarkan'ın "Geççek" şarkısı için neden fırtınalar koparıldığını anlamaya çalışıyorum. Anlamak için, yıllar önce Cer Modern'de "Varlığın Yeniden İnşası" adlı sergisini gezdiğim Meksikalı  sanatçı Jorge Marin'in beğendiğim "Ayna" heykelinin yanına koyduğu sözü bir kez daha okuyup sizlerle paylaşmak istiyorum. 

"Bir sanat yapıtının,her gözlemcinin farklı suret bulduğu bir ayna görevi gördüğüne inanıyorum. Her bir insan, kişisel arzularına, belirsizliklerine ve düş kırıklıklarına karşılık gelen ne varsa onlarla karşı karşıya gelir."




9 Şubat 2022 Çarşamba

 


İNÖNÜ MAĞARALARI / GÜDÜL / ANKARA



Ankara ili, Güdül ilçesi, Kirmir Çayı kenarında İnönü mevkiinde bulunan, Bizanslılar döneminden kaldığı tahmin edilen, dağın içini oymak suretiyle yapılan bu mağaralarda, merdivenlerle kat kat yukarılara çıkılmaktadır.

İç Anadolu'daki Ürgüp-Göreme mağaralarıyla benzerlik gösteren İnönü Mağaraları, merkezi yerdeki kilisesi ile bir köy topluluğunu andırmaktadır. Kirmir çayının zamanla altını oyduğu dağın parçalanmasıyla yukarı katlara çıkan merdivenlerin bazıları açıkta kalmış tarihi bir görünüm sergilemektedir.

M.Ö. 2000 yıllarında Etiler'in burada hüküm sürdüğü tahmin edilmektedir. Hatta kayalardaki mağaraların Etiler döneminde kullanıldığı öne sürülmektedir. (gudul.gov.tr)













Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, iznim olmadan kullanılamaz.



1 Şubat 2022 Salı

 



KARANFİLLİ ŞİİRLERDEN DİZELER




Benim güzel yabani karanfillerim. İlkbaharda çekmiş olduğum fotoğraflarına bakmaya kıyamıyorum. Güzellikleridir ki, edebiyatımızda hep güllerle yarıştırılmışlardır. Gül, sümbül, bülbül adları daha çok "Divan Edebiyatında", karanfil ise genellikle "Cumhuriyet Dönemi" şairlerinin şiirlerinde yer bulmuştur.

Ahmet Haşim "Karanfil" adlı şiirine;

"Yarin dudağından getirilmiş

Bir katre alevdir bu karanfil..." diye başlar.

Melih Cevdet Anday "Anı" adlı şiirinde:

"Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil" diye seslenir Rosenberglerin anısına.

Edip Cansever'in "Yerçekimli Karanfil" adlı şiirinde geçen; "Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi..." dizesini ezbere bilmeyen var mı?

Ya Ahmed Arif'in "Karanfil kokuyor cigaram" diyerek dağlarına bahar gelmiş olan memleketine özlemini karanfil üzerinden anlattığı o ünlü şiirinden haberiniz var mı?

Nazım'ın sevdiğine mor menekşe almak için ayırdığı parasını karnı aç olan dostlarının karnını doyurmak için harcadığını anlatan şiiri gibi, Ataol Behramoğlu da "Mozart, Mayakovski, Peynir, Ekmek, Karanfil Vs.." adlı şiirinde, cebindeki son bozukluklarını, sevdiğine koşarken aldığı karanfillere yatırıyor:

"Yine de koşarken

Bir karanfil almayı unutmam sana

Akşamüstü otobüste

Akrobatik hareketlerle

Kurtarırım ezilmekten

Cebimdeki son bozuklukları

Yatırdığım karanfili

Seni

Kan ter içinde kucaklarım"

Ve karanfilli şiirlere son noktayı "Karanfil" adlı şiirinde , Ahmet Haşim'e de bir gönderme yapan Nurullah Genç'in dizeleri koysun...

"Beyaz bir buluttan bir gün ansızın..

Bir karanfil düştü parmaklarıma.

Gözlerine kuşlar doldu bir kızın

Elleri karıştı ırmaklarıma..

Islak bir yürektir bende bende karanfil

Ruhum, kokusunun dilencisidir..

Haşim, bu bir alev damlası değil

Büyük yangınların habercisidir.."




Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir(Yabani karanfiller).



30 Ocak 2022 Pazar

 


YÜKSÜK OTU


 

Yaklaşık 20 türü bulunan bir bahçe bitkisi olan "yüksük otu", tıp alanında kullanılan önemli bitkilerden biridir. Yüksük otu, özellikle kalp hastalıkları için çok fazla etkili ilacın bulunmadığı 18. yüzyılın sonlarında kalp yetmezliğinde mucizevi bir etkiye sahip olduğu anlaşılan ve bugün bile kullanılmakta olan bir bitkidir.

1785 yılında William Withering, yüksük otunun bu özelliğini keşfetmeye başlamış ve ardından Yüksük Otunun Önemi ve İlaç Olarak Kullanım Alanları ile Ödemin ve Diğer Birçok Hastalığın Önlenmesi Hakkında Kullanışlı Bilgiler adlı eserler yayınlamıştır. Bu eserlerinde, yüksük otundan elde edilen "digitalis" adlı bir maddenin kalp üstünde harekete geçirici bir etki yaptığına ve kalp yetmezliğinde ortaya çıkan ödemi azalttığına dair bilgiler vermektedir. Hatta William Withering, nefes darlığı ve kalp yetmezliği nedeniyle vücudunda ödem oluşmuş elli yaşındaki bir kadını yüksük otu çayıyla tedaviye başlamış, on gün sonra hastanın ödem şişliği inmiş ve kendini iyi hissetmeye başlamış. 

Günümüzde yüksük otu hem konjestif kalp yetmezliğinde hem de taşikardi tedavisinde kullanılmaktadır. Kuru yüksük otu yaprakları bugün hala satılsa da, bitkinin fazla kullanımı oldukça tehlikeli olabileceğinden doz ayarlaması çok büyük dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bugün yüksük otunun kullanıldığı en yaygın ilaç, digoksindir. Bu ilaç mutlaka uzman bir doktor tarafından önerilmeli ve dozları da yine doktor tarafından belirlenmelidir. Aksi halde ilaçtan kaynaklı zehirlenme de olabilir. Hatta ilacın yan etkileri ölüme sebebiyet verebilir. Neyse ki ciddi yüksük otu zehirlenmeleri için özel bir panzehir geliştirilmiştir.

Yüksük otunun etki mekanizmaları oldukça karmaşık ve anlaşılmazdır. Fakat milyonlarca kalp hastasına şifa dağıtmaktadır. Doktora danışılmadan yüksük otu çayı da kullanılmamalıdır; çayın dozu ayarlanmadığı takdirde zehirleyebilir çünkü.

Kaynak: TIBBİ MUCİZELER - Tıp Tarihinden Yaşamı Değiştiren 100 Gelişme -  Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus. ABDİCA / domingo.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.



19 Ocak 2022 Çarşamba

 


DÜNYACA ÜNLÜ SANATÇILAR VE DOKTORLARI


İki yıldır tüm dünya koronavirüs salgınıyla mücadele ederken, salgında en büyük görev ve özveri doktorlara ve sağlık çalışanlarına düştü. Bir insanın hayatını kurtarabilmek için doktorlarımız, kendi hayatlarını riske atarak gece gündüz çalıştılar, bitmeyen salgın nedeniyle hala çalışmaya devam ediyorlar. Buna rağmen, gün geçmiyor ki, güzel ülkemde doktorlar darp edilmesin, saldırıya uğramasın, tehdit edilmesin. Yapanın yanına kar kaldığı için de doktorlarımızın çalışma koşullarının ağırlığı yetmezmiş gibi kendi can güvenlikleri konusunda endişe duymaktalar. İşte bunları düşünürken aklıma geldi; ünlü sanatçıların doktorları ve bu sanatçıların kendilerini tedavi eden doktorlarına sanatlarıyla nasıl teşekkür ettikleri. Darısı ülkemizdeki doktorların başına diyerek, konuyla ilgili bir araştırma yaptım.

Araştırma sonucunda gördüm ki, sanat tarihi hasta-hekim hikayeleriyle dolu. Hepsini  yazmam uzun süreceği için, mevcut hikayelerden seçtiklerimi yazacağım. Bu doktorların şansı, dünyaca ünlü sanatçıları tedavi etmeleri nedeniyle ünlenmeleri ve isimlerinin "sanatçıların kendileri için ürettiği eserlerde" ölümsüzleşmesidir...

Jose Carreras ve Doktoru Emilio Monserrat

Dünyaca ünlü İspanyol tenor Jose Carreras, 1987 yılında akut lösemi hastalığına yakalandı. Bu hastalığını Barcelona'daki doktoru Dr. Emilio Monserrat'tan öğrendi ve tedavisi ABD'de tamamlandı. Yapılan kemik iliği nakli sayesinde hastalığı yenerek yeniden müziğe döndü. Ayağındaki aksaklık, kortizon tedavisinin kalça ekleminde bıraktığı izdi. 

Dr. Monserrat ile Carrera'nın hastalığının tedavisi sürecinde başlayan dostluğu, akut lösemi hastalığıyla mücadelenin de başlangıcı oldu. İspanyol tenor, Uluslararası Jose Carreras Kan Kanseri Vakfı ve Uluslararası Jose Carreras Dostları Kan Kanseri Vakfı'nı kurdu. Bu kuruluşlar, bugün akut lösemi konusunda yapılan araştırmalara büyük maddi destek sağlıyor, burslar veriyor. (gunceltip.blogspot.com)

Francisco Goya ve Doktoru Eugenio Arrieta

İspanyol ressam ve gravür sanatçısı F. Goya da doktorunun bir portresini yapmıştı. 1820'de yaptığı Dr. Arrieta'nın Portresi doktoruna duyduğu sevginin ifadesiydi.  

Romantizm akımının önde gelen isimlerinden İspanyol ressam Goya, 1820'de kendini, doktoru Eugenio Arrieta'nın kollarında yarı baygın bir halde resmetmişti. Üstelik portrenin altına da şöyle bir not eklemişti: " Goya 73 yaşında onu tehlikeli bir hastalıktan kurtaran arkadaşı Arrieta'ya bu tablosu ile teşekkürlerini sunuyor." 

Bu not, Katolik kültürde yer alan "ex-voto" resimlerine atıfta bulunuyor. Ex-voto resimler, ilahi bir müdahale ya da doğaüstü güçler yoluyla çözülen felaketler sonunda bir tür adak olarak sunuluyor. Bu geleneğin temel mesajı, felaketten kurtulup hayatta kalabilen kişinin onu kurtarana her zaman minnettar kalacak olması. (medyascope.tv)



Goya- artsandculture.google.com


Vincent Van Gogh ve Doktoru Felix Rey

1888 Noel Arifesi'nin sabahında ağır yaralanan bir adam Hotel Dieu Arles'e getirildi. Nöbetçi doktor Felix Rey'di ve ağır yaralı hasta da Van Gogh'tu. Ünlü ressam ustura ile sol kulağını kesip bir fahişeye götürmüştü. Doktorun yanına getirildiğinde sadece kan kaybından değil gördüğü halüsinasyonlardan da muzdaripti. Bir polis ressamın kopan kulağını doktora verdi ve daha sonra yapılan bir röportajda Dr. Rey'e göre, çalındığı güne kadar ofisinde alkol kavanozunda tutuldu.

On beş gün hastanede kaldıktan sonra evine dönen Vincent, kendisiyle çok ilgilenen doktorun resmini yapmaya başladı. Dr. Rey, portreyi hediye olarak kabul etmesine rağmen, sonraki yıllarda hiç hoşlanmadığını itiraf etmiştir. Aslında doktorun annesi bu tabloyu tavuk kümesindeki bir deliği kapatmak için kullanmıştır. 1901'de, Van Gogh'un izlerini süren ve Arles'e giden, Henri Matisse'in arkadaşı olan sanatçı Charles Camoin'e satılmıştı. Şimdi Moskova'da bulunan Devlet Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nin koleksiyonundadır. (sanatlaart.com)



Van Gogh - sanatlaart.com

Vincent, sık sık Dr. Rey ile kardeşi Theo'ya mektup yazmıştır. Doktor da Van Gogh'la defalarca ilgilenmişti. Vincent yakındaki Saint-Remy'de iltica başvurusu yapmaya karar verdiğinde, Dr. Rey ona destek vermiş ve geçişi kolaylaştırmıştır. Postacı Roulin ve Protestan Rahip F. Salles ile birlikte, Dr. Felix Rey, ünlü ressamın Arles'te geçirdiği son aylarda  birkaç arkadaşından biriydi. ( sanatlaart.com)

John Bellany ve Doktoru Professor Calne

İskoç ressam John Bellany, karaciğer nakli olmak için hastaneye yattı. Operasyon olacağı günün gecesinde tablosuyla uğraştı. Bir yakının söylediğine göre, "Yoğun bakımdan çıktığı gün, ağrı kesici yerine kağıt kalem istemişti." İyileştiğinde "Bonjour Professor Calne" adlı tablosunu yaparak, tabloda arka planda görülen doktoru ve hemşiresini ölümsüz kıldı. Tabloda Bellany'i hasta yatağında bitkin bir halde görürken, Professor Calne ve ekibini de kapıda onu gözlerken görüyoruz. Bellany'nin başının üstünde "Merhaba Professor Calne" yazısı, elinin altında ise "Hepinize teşekkürler" notu var.

John Bellany, 1991 yılından bu yana organ nakliyle ilgili çok sayıda resim ve heykel yaptı. 



John Bellany - nationalgalleries.org


Frida Kahlo ve Doktoru Leo Eloesser

Hayatının büyük bir bölümünü hastalık ve acılarla geçiren ressam Frida Kahlo, tıbbi danışmanı olarak bilinen tanınmış bir göğüs cerrahı olan Dr. Leo Eloesser'a adanmış iki eser üretti. "Dr. Leo Eloesser'in Portresi" adlı tablosunu 1931'de yaptı. Doktorunun yelkenliye olan tutkusunu bilen Kahlo, doktoru bir yelkenli maketinin yanında resmetmişti.

"Dr. Elosser'e Adanmış Otoportre" adlı 1940 tarihli ikinci tabloda ise Kahlo kendini dikenli bir kolye takmış, yalnız ve melankolik bir halde resmetmişti. Tıpkı Goya gibi Kahlo'da resmin altına bir not düşmüştü; "Bu portremi 1940 yılında dostum ve doktorum Dr. Leo Elosser için tüm kalbimle yaptım. Frida Kahlo." (medyascope.tv)



Frida Kahlo - pivada.com

Edvard Munch ve Doktoru Dr. Jacobsen

Norveçli sanatçı Edvard Munch, 1908'de paranoya, depresyon ve alkolizmle boğuşurken bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Burada geçirdiği sekiz aylık süreçte kendini defalarca Dr. Jacobsen ve asistanı Schacke tarafından elektroterapi görürken resmetti. Bu eskizlerin birinde Munch şöyle bir not düşmüştü: "Profesor Jacobsen, ünlü ressam Munch'a elektroterapi uyguluyor, böylelikle kırılgan zihnine pozitif maskülen güç ve negatif feminen güç veriyor." (medyascope.tv)

Birçok eleştirmene göre Edvard Munch'ın en önemli çalışması kabul edilen "Çığlık" tablosuyla tanıyoruz.


Horace Pippin ve Köy Doktoru (Country Doctor, 1933)

Bir işçi çocuğu olan ressam Horace Pippin, 1933 tarihli Country Doctor (Köy Doktoru) tablosunda, karlı bir gecede hastasına giden cesur bir köy doktorunu tasvir ediyor. Bu tablo Boston'da bulunan bir müzede sergilenmektedir. (medyascope.tv)