Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2024 Salı




GÖLBAŞI TULUMTAŞ MAĞARASI



Ankara ili Gölbaşı ilçesine bağlı İncek, Hacılar ve Tulumtaş köyleri arasında  bulunan Tulumtaş Mağarası, yatay bir mağara olarak kollarıyla beraber yaklaşık 265 metre gezilebilir uzunluğa sahip. Mağara 467 metrekare yapı alanında kafe, hediyelik eşya, sinevizyon olanaklarıyla ziyaretçilere hizmet veriyor.

Tulumtaş Mağarası 1992 yılında çevre yolu yapılırken keşfedilmiş. Mağara içi ve çevresi düzenlendikten sonra 2022 yılında ziyaretçilere açılmış.

Beş milyon yaşında olan mağara, yaşayan bir mağara olarak değerlendiriliyor. Çünkü hala oluşumlar devam ediyor. Mağara içinde peri bacaları tipinde oluşumlar da görülüyor. Mağaranın astım hastaları için iyi geldiği söyleniyor. Ankara'da iseniz mutlaka görmelisiniz bu mağarayı... 









Not: Videolar ve fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



9 Şubat 2022 Çarşamba

 


İNÖNÜ MAĞARALARI / GÜDÜL / ANKARA



Ankara ili, Güdül ilçesi, Kirmir Çayı kenarında İnönü mevkiinde bulunan, Bizanslılar döneminden kaldığı tahmin edilen, dağın içini oymak suretiyle yapılan bu mağaralarda, merdivenlerle kat kat yukarılara çıkılmaktadır.

İç Anadolu'daki Ürgüp-Göreme mağaralarıyla benzerlik gösteren İnönü Mağaraları, merkezi yerdeki kilisesi ile bir köy topluluğunu andırmaktadır. Kirmir çayının zamanla altını oyduğu dağın parçalanmasıyla yukarı katlara çıkan merdivenlerin bazıları açıkta kalmış tarihi bir görünüm sergilemektedir.

M.Ö. 2000 yıllarında Etiler'in burada hüküm sürdüğü tahmin edilmektedir. Hatta kayalardaki mağaraların Etiler döneminde kullanıldığı öne sürülmektedir. (gudul.gov.tr)













Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, iznim olmadan kullanılamaz.



10 Kasım 2021 Çarşamba

 


MUSTAFA KEMAL'İN GÖZÜNDEN ANKARA

Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunus Nadi'ye Verdiği Röportaj, 7 Mayıs 1924



İstanbulumuz güzeldir, ancak Ankaramız bütün eksiklerine rağmen, daha az güzel değildir. Onu özellikle bizler biliriz, değil mi? Ayrıca fazla olarak şimdi Ankara, devletimizin merkezidir de. Gerçekte Ankara, durumu nedeniyle, merkezi yönetim için çok ilgi çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareketlerim ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara'da durdum ve ülke işlerini, milletin arzusu doğrultusunda yönetmek için başka yere gitmeye gerek duymadım. Türkiye'nin ve Türk milletinin ve Türk milleti yararına işlerin en sağlam savunmasının da ancak Ankara'dan olabileceği olaylarla da belirginleşmiştir. En zor şartlar içinde, en az hazırlıklı olduğumuz halde en büyük darbelerin tersine çevrilebilmesinin en güçlü nedenleri arasında Ankara'nın coğrafi yeri de vardır.

* * *

Ankara'nın doğal konumu ve coğrafyasına değer katan bir yön daha vardır: Ankaralılar en acı ve kötü günlerde millet her taraftan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülke ve milletin gerçek kurtuluşuna yönelen girişim konusundaki inanç ve güvenlerini bir an olsun sarsmamışlardır. Ankara'ya ilk kabul olunduğum gün, sadece bir vatandaş; milletin bir bireyiydim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla birlikte Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk giysileri giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: "Yurdu ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz." diye bağırıyorlardı.

O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara'yı bir yıkıntı alanı sanan bu yabancılar, bu yüce gösteri karşısında ilk endişelerini göstermekten kendilerini alamamışlardır. Ben Ankara'yı coğrafya kitabından çok tarihten cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten Selçuklu yönetiminin parçalanması üzerine Anadolu'da kurulan küçük hakimiyetlerin adlarını okurken çeşitli beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyetini görmüştüm. 

Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o günde gördüm ki orada geçen yüzyıllara rağmen hala o cumhuriyet yeteneği sürüyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için anladım ki o zaman adları cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı yetenekten kesinlikle uzak değildir.

Beni Türkiye'ye en uygun merkez Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk neden çok eskidir ve ilmidir.


Kaynak: Panora Mecmua, No: 03, 27 Aralık 1919 - 8 sahife.


Bu görsel, politikyol.com'dan alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nda, 10 Kasım 1938'de saat 9'u 5 geçe aramızdan ayrılan ulu önder ATATÜRK'ün naaşı,15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te çok sevdiği Ankara'sının 907 rakımlı Rasattepesi'nde yapılan anıtkabire taşındı. 

Anıttepe'nin eski adı "Rasattepe" idi. Anıtkabir yapılmadan önce burada, tepenin doruğunda birkaç küçük yapı vardı. Bu yapılar, rasat (meteoroloji) istasyonu olarak kullanılıyordu. "Rasattepe" adı da bundan ötürü verilmişti. Yerli Ankaralılar buraya "Beştepeler" diyorlardı. Bu ad buradaki tümülüslerden geliyordu. Anıtkabir yapıldıktan sonra "Rasattepe"nin adı, "Anıttepe" olarak anılmaya başlandı. 

Kabrinde rahat uyu ATAM. Bizler var oldukça kurduğun Türkiye Cumhuriyeti, söylediğin gibi ilelebet payidar ve Ankara da başkent olarak kalacaktır...



Anıtkabirle ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz:

https://anitkabir.org/anitkabir/anitkabirinyapimi/anittepe-rasattepe.html

Not: Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişi 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonradır. 



4 Temmuz 2017 Salı




OSMANLI PADİŞAHLARINA BAL GÖNDERMİŞ BİR KÖY:
DAĞKUZÖREN 


Hemen hemen her Pazar yaptığım gibi, 2 Temmuz Pazar günü, erkenden kalkıp, ilk kez yürüyeceğim bir rota için yola koyuldum. Uzun zamandır yaptığım doğa yürüyüşleri, tırmanışlar  artık yaşam tarzım oldu. İnsan, alışageldiği yaşam tarzından kolay kolay vazgeçemiyor. Yürümediğim zaman bir eksiklik ve  rahatsızlık duyuyorum. Kısacası doğaya kavuşmak, onunla bütünleşmek, ormanın seslerini dinlemek (tabii bunun için yürürken konuşanlardan uzak durmak şart), derelerin şırıltısına kulak vermek, çiçekleri koklamak, böcekleri kendi doğal ortamlarında gözlemek ve şanslıysam yabani hayvanları uzaktan da olsa görebilmek için bu yürüyüşler benim olmazsa olmazlarımdan biridir. Çünkü doğadan alacağım çok şey var. Aristoteles boşuna dememiş;"Doğa, gençlere kuvvet, yaşlılara hikmet verir" diye. 

Ankara, coğrafi olarak Haymana Platosu'nda yer almakta olduğundan karasal bir iklime ve bu iklim nedeniyle de bozkır bitki örtüsüne sahiptir. Ancak, Ankara'nın Bolu ve Çankırı illeri sınırlarında yer alan ilçe ve köyleri ormanlarla (meşe, çam, köknar) kaplıdır ve buralar geçiş yöreleridir. Yani, Ankara'nın bitki örtüsü sadece bozkırdan ibaret değildir. İşte, ilk kez yürüdüğüm, Bolu-Ankara sınırında yer alan Dağkuzören köyü, Ankara'nın Çamlıdere İlçesi'ne bağlı yemyeşil toprak dokusu ve sık ormanlarıyla adeta bozkırın akciğerleri konumunda bir yöre.

Dağkuzören 1463-1523 yılları arasında Osmanlı döneminde kurulmuş köylerden biridir. İlk kez 1523 devlet defterlerinde ismi yer alan Dağkuzören köyünün adı, eski dilde "Güneş görmeyen yer, gölge yer" anlamına gelen "Kuz" kelimesiyle, eski yerleşim yeri anlamına gelen "Viran" kelimesinin birleşmesinden oluşmuş "Kuzviran" olarak geçmektedir. Cumhuriyet döneminde köyün adı "Dağkuzören" olarak değiştirilmiştir.

Köyün özelliği (ünlü balı)

Osmanlı padişahlarına bal gönderen yöre olarak bilinen Çamlıdere İlçesinin organik bal havzası florası içinde bulunan Dağkuzören köyü, yaban bitki örtüsü ve doğasıyla tarih boyunca, balından söz ettirmeyi başarmış ve Osmanlı sultanları için saraya özel balların bu yörede yetiştirildiği bilinmektedir. Bitki örtüsü olarak bölge organik bal üretiminin tüm özelliklerini taşımakta, şehir ve çevre kirliliği üreten tesislerden yüzlerce kilometre uzakta olması ve yaban bitki örtüsü anzer balı yetiştirilen bölgeyle en az %50 uyumluluk göstermesi ve onun dışında da endemik bitki çeşitlerine rastlanıyor olması bala ayrı bir aroma ve doğallık katmaktadır.  

Yarısı boşalmış köyde rastladığım bir köylüye; "Meşhur balınızdan tatmak isterim." deyince köylü güldü ve şöyle dedi:" Arılar yok ki, bal olsun. Arıcılık öldü, sadece iki ev arıcılık yapıyor, onlarda da var mı bilmiyorum. Bir daha ne zaman gelirsiniz, söyleyin ona göre hazırlatırız." Ne üzücü değil mi? Geniş alanları kaplayan otlaklarda (otlar diz boyu idi), birkaç yılkı atından başka küçük ya da büyükbaş hayvan göremediğimi söylersem köylülerin hayvancılık da yapmadığı anlaşılır sanırım. Bir arkadaşımın taze köy yumurtası(gezen tavuk yumurtası), süt ve yoğurt satın almak istemesini belirttiği köylü kadının verdiği cevap ilginçti: "Bizde ne arasın yavrum? Sizin gibi satın alıyoruz biz de." Başka söze gerek yok sanırım... Köy, engebeli ve dağlık olduğu için ekip-biçme yapılmayabilir; ama iklim ve coğrafya hayvancılık için mükemmel. Özellikle büyük baş hayvan besiciliği için. Ama köy boşalmış, gençler çalışmak için kente göç etmişler, köyde kalan birkaç hane halkı da hayvan beslemek yerine, satın almayı seçmiş. Yaylacılık geleneği yok olmuş; Kadılar Yaylası'nda yıkılmaya yüz tutmuş bomboş yayla evleri bunun kanıtı gibiydi.

Kırsalda, hayvancılık, tarım bittiği gibi arıcılık da bitmiş maalesef. Çok eskiden okul kitaplarında yazan "Nüfusunun %60'ı köylerde, %40 kentlerde yaşayan bir tarım ülkesidir Türkiye." ibaresi tarih olmuş! Artık istatistikler ters döndüğü içindir ki, tarım ve hayvancılık ürünlerinde ithalatımız, ihracatımızın kat be kat önüne geçmiştir. Yakın bir zamanda üreten değil, tamamen tüketen bir toplum olabileceğimizi öngörmek hayal değildir bence... Asıl o zaman ne yapacağız?

1220 metre rakımlı Dağkuzören köyünden başlayan tırmanışımız, 1740 metre yükseltide bulunan Kadılar Yaylası'na kadar tam 3,5 saat sürdü. Tırmanış, havanın mevsim normallerinin çok üstünde sıcak olması ve aşırı terleme nedeniyle bizi çok yorduysa da yaylanın güzelliği bu yorgunluğumuzu unutturdu. Buz gibi akan pınar suyundan kana kana içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık, serinledik. Onbeş dakika yayla havasını soluduk, dinlendik. Sonra orman içinden inişe geçtik. Köknar ve çam ağaçlarının serin gölgelerinde yürüdük. Çevremde gördüğüm birçok bitki ve çiçeğin adını bilmesem de bildiklerim vardı; Lavanta çiçekleri, sarı kantaronlar, yaban gülleri, papatyalar, yeni çiçeklenmiş alıç ağaçları, gelincikler, hüsnüyusuf çiçekleri, yabani fındıklar ve mazı meşeleri gibi. Hepsinin fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi. :) Doğa yürüyüşleri, trekking bir grup sporudur ve grupla uyum içinde yürümek gerekir. Aksi halde bir dakikalık gecikme bile gruptan kopmak ve ormanda, dağda  kaybolmak riskini de beraberinde getirir. Bu nedenle yürürken fotoğraf çekmek kolay değildir. Yine de çekebildiğim kadar fotoğraf çekiyorum. Ralph W. Emerson'un dediği gibi; "Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir." Ben de çektiğim fotoğraflarla doğayı göremeyen gözlere aracı oluyorum. Yoksa olamıyor muyum?











































































İlk kez yürüdüğüm ve doğasına hayran kaldığım bu rotada, yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Doğa Yürüyüşü-Trekking Grubu" rehberlerine teşekkürler.







14 Mart 2016 Pazartesi




TERÖRÜN ÇİRKİN YÜZÜ







İçim öfke dolu ve öfkemin nedenini biliyorum. "Öfkeyle kalkan zararla oturur", atasözümüzü hatırlayarak, dün akşam yazmayı düşündüğüm yazımı bugüne erteledim. Çünkü duygularım karmakarışıktı ve onları kontrol etmekte zorlanıyordum. Böyle durumlarda insan iyi ve doğru düşünemez, stres altındadır çünkü.

Hayatta kaldığınız, ölümün kıyısından döndüğünüz için sevindiğinizde, bundan utanç duyduğunuz  oldu mu hiç sizin? Benim oldu; dün akşam. Oysa, yaşadığın için sevinmek ne kadar insani bir duygu olarak gözüküyor değil mi? İşte bu insani duygularımızı elimizden almaya çalışıyorlar, bizi korkulara mahkum ederek. Kimler mi? Her ne uğruna, hangi amaç için yapılmış olursa olsun masum insanları gözü dönmüşçesine katledenler ve onları destekleyip azmettirenlerden bahsediyorum. Biliyorsunuz elbette kimler olduğunu. Lanet olsun onlara...

13 Mart 2016 Pazar gününü unutamayacağım. Bu tarih "Yaşamın Kıyısında" gezinip durduğumu hatırlatacak bana bundan böyle. O gün, günlük güneşlik bir Ankara sabahına uyandım erkenden. Sevinçliydim, çünkü yakın olmasına rağmen bir türlü gidemediğim Abdüsselam Dağı' na tırmanacaktık. Oldukça dik bir tırmanış ve yine dik ve çarşaklı bir yamaçtan iniş gerektiren zorlu bir yürüyüş bizi bekliyordu. Sorunsuz bir şekilde yürüyüşümüzü tamamlayıp, geç Roma ve Bizans döneminde yerleşke olarak kullanılan mağarayı gezdikten sonra eve dönüş için otobüsümüze bindik. Yorgun ama mutluyduk. Fenerbahçe-Kayserispor maçını izlemek isteyenler geç kalmamak adına sürekli saati sorduklarından Kızılay' a vardığımızda saatin 18.35 olduğunu hatırlıyorum. Yani patlamadan sadece 10 dakika önce. 10 dakika, yaşam-ölüm  arasında ne kadar da kısa bir süreymiş. Dakika hatta saniyelerin insan hayatındaki  öneminin bir kez daha farkına vardım, patlamayı duyduğum an. Donup kaldım öylece; orada olmadığım için rahat bir soluk almaktan utanırken, orada bulunanlar için derin bir üzüntü duydum. O gün Üniversiteye Giriş Sınavı da vardı ve düşündüm ki otobüs durağında bekleyenlerin çoğu gençlerdi. Daha hayatlarının başlangıcında olan gençler..Baharı göremeden geçip gittiler.Ne büyük  acı...

Sıradan başlayan bir gün, kötü emelli, insanlık düşmanı kişi ya da kişilerce sıra dışı hatta olağanüstü bir güne dönüştürülebiliyor. Bu durum sadece ülkemizde gerçekleşmiyor, küreselleşen terör her yerde, ummadığınız anlarda karşınıza çıkabiliyor. Amacı insanlara korku yaymak, sindirmek ve devlete olan  güvenlerini sarsmak. Terörün çirkin yüzünü görmek istemiyoruz artık. Terör saldırısında ölen ve yaralananların yanında vahşete tanık olup da sağ kalanların psikolojisini de düşünmek zorunda değil miyiz? : Onların normal hayatlarına nasıl devam edeceğini. Bunun gözardı edildiğini düşünüyorum  çoğu kez.

Terör belasından kurtulmak için ne yapabiliriz? Sizin düşüncelerinizi bilemem elbette ama kendi düşüncelerimi yazabilirim. Terörün bir insanlık suçu olduğuna inanan biri olarak terörle mücadelede en önemli şeyin elbirliğiyle onun karşısında durmak olduğuna inanıyorum. Çünkü terörle mücadele "partilerüstü" olmayı gerektiriyor.. Şu veya bu kişiyi, kurumu suçlayarak hiç kimse teröre kurban giden masum insanların vebalinden kurtulamaz. Terör belası ülkem için yeni değil, tam 36 yıldır insanlarımızın canını yakıp duruyor. Bir farkla ki, terör artık sivil halka yönelmiş durumda.

Anayasamıza göre devlet, vatandaşlarının  can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu görevin yerine getirilmesi, hukukumuzda KUSURSUZ SORUMLULUK bağlamında tanımlanmıştır. Açıkçası, Devletin hiçbir özrü, bahanesi ve gerekçesi dikkate alınmadan tüm vatandaşların can ve mal güvenliği sağlanacaktır. Devlet öncelikle bunun için vardır. Peki "devlet" nedir veya kimdir? Kavramsal ve terimsel tanımlamalardan kaçınarak halkın gözüyle bakmak gerekirse devlet, hükümettir, yani iktidarda olandır. Peki gerçekte öyle midir? Devletin esas kurucu unsuru, siyasal iktidar olarak adlandırılsa da siyasi literatürde devlet ile hükümet aynı değildir. Devlet hükümetten daha geniştir ve hükümet devletin bir parçasıdır. Bu açıklamayı neden yaptım? Eskiden, Mutlak monarşiyle yönetilen Fransa' da Kral  XIV. Louis; "Devlet benim" ( L' Etat, C' est moi.) derken bir gerçeği dile getirmiş aslında. Parlamenter sistemde ise devlet bir kişi veya kurum değildir. Devlet; yasamadır, yürütmedir, yargıdır. Bunun için bu üç unsur kuvvetler olarak tanımlanıp demokrasi ile yönetilen ülkelerde "Kuvvetler Ayrılığı" nın önemine binaen korunması Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Sözü uzatmadan demek istiyorum ki; Ey siyasi parti başkanları! Akşam TV' de yayınlanan yazılı açıklamalarınızı izledim. Rusya Devlet Başkanı Putin' inkini de. O da sizin gibi acımızı paylaşıyor ve terörü kınıyordu. Sizler Putin' den daha fazlasını yapmalısınız. Bunu beklemek bizim hakkımız. Ayrıca Siz, Mecliste bizi (milletimizi) temsil eden, milletin oylarıyla seçilmiş 550 Milletvekili ya sizler terörü önlemek için ne yapıyorsunuz, birbirinizi eleştirmekten başka. Partinizin ideolojisine bağlı olarak hareket edebilirsiniz ama terör karşısında tek yumruk olmalısınız. Terörle mücadele ideolojilerin de üstünde olmalı. Artık, ateş düştüğü yeri yakmıyor, her yeri yakıyor, farkında değil misiniz yoksa? Siyasi iktidarın yanlış dış politikaları sonucu terör eylemlerinin arttığını düşünüyorsanız eğer şunu hatırlatmak isterim: Yanlış yanlışı doğurmamalı. Çünkü iki yanlış bir doğru etmez. İşte bu nedenle terör saldırısında ölen her bir masum canın kaybından sadece iktidarı suçlayarak kendinizi soyutlayamazsınız, hepiniz sorumlusunuz...


Sessizliğimize aldanmayın, sessiz çığlıklarımızı duyun istiyorum,  Rumi' nin dediği gibi:
" Toprak gibi sessiz olduğum an, Bil ki; Şimşek gibi gökte gürlüyor FERYADIM."

Dünkü saldırıda hayatını kaybedenlere Allah' tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabır, yaralılara acil şifalar diliyorum.



Fotoğraf: hurriyet.com.tr









17 Aralık 2014 Çarşamba





ANKARA' DA  İLK OPERA  TEMSİLİ



Türkiye' nin ilk "savaşa girme tehlikesi" ni atlattığı 1940 Haziran' ı, Ankara' nın  kültür ve sanat hayatına, artık haftalarca günün konusu olacak bir yenilik getirdi: Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ilk opera temsilini.

Devlet Konservatuvarı, eski "Musiki Muallim Mektebi" nin yerine 1936 yılında kurulmuştu. Klasik Batı müziğine ve klasik tiyatro disiplinine dayalı bir eğitim programıyla müzik ve tiyatro insanı yetiştirecekti.

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmak, operayı yurt dışında görüp seven Atatürk' ün amaçlarından biriydi. 1930' ların başlarında bazı Türk yazar ve bestecilerine eski Türk tarihine dayalı operalar ısmarlamıştı. Ama istediği sonucu alamamıştı. Bunu Hindemith gibi ünlü müzik adamlarının katkısıyla kurulan yeni konservatuvardan bekliyordu.

Atatürk' ün bu isteği, ölümünden iki yıl sonra 21 Haziran 1940 gecesi gerçekleşti. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin -Puccini' nin Madama Butterfly' ının- sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdenin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu.

Bu ilk temsil "olay" oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği, bazılarının çocuklarını da götürmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay olmuyordu. 

O olanağı bulanların çoğu için bu yeni bir keşif gibiydi. Aralarında operayı yurtdışında görenler de vardı. Fakat sayıları pek azdı. Büyük çoğunluk sahnedeki bu "şarkıyla konuşma" işiyle ilk defa karşılaşıyordu.

İlk temsilde zevkine varamasalar bile, hallerinden memnundular. Çünkü o sıralarda Ankara' daki ev ziyaretleriyle otobüs durağı veya işyeri sohbetlerinin başlıca konusu oydu. Artık o sohbetlere "operayı görmüş" olarak katılacaklardı.

Benim (Altan Öymen) operaya ilk götürülüşüm daha sonraları oldu. Gene Butterfly oynanıyordu.Fakat artık üç perdesinin üçü de sahneye konulmuştu. Benim aklım, müzikten çok konuya takıldı. Babam, hem yurtdışında opera görmüş nadir kişilerden biri olarak, hem de herhalde "libretto" yu veya özetini okumuş olarak durumu anlattı:

Amerikalı deniz subayı (Süleyman Güler), bir Japon genç kızla (Mesude Çağlayan' la) birlikte oluyor, "Japon nikahı" yla evleniyor, sonra onu bırakıp Amerika' ya gidiyor. Japon kızın bir çocuğu oluyor. Kocasını umutla bekliyor. Ama anlaşılıyor ki, kocası Amerika' dayken başkasıyla evlenmiş. Onun üzerine Japon kız, çocuğunun gözlerini bağlayıp Japon usulü intihar ediyor. Daha sonra eşi geliyor ama, artık çok geç.

Hikaye bu kadar acıklı olunca konunun müziği bastırması doğaldı. Sadece benim gibi, aileleriyle gelen çocukların değil, büyüklerin de dikkati, sahnedeki intiharla sonuçlanan hareketlerdeydi. Hafif hafif ağlamak, "vah vah" diye sesler çıkarmak, Amerikalı subayın vefasızlığını fısıldamak da, herkesin katıldığı seyirci tepkileri arasındaydı.

Operanın müziğini dinleyip sevmeyi, zamanla, seyredişlerim arttıkça öğrendim. Bu galiba, operayla ilk karşılaşan Ankaralıların çoğu için böyleydi. Ama o süreç başlayınca artık arkası geliyordu. Opera sevgisi giderek gelişiyordu.

Radyo o gelişmeyi teşvik ediyordu. Müzik programlarında operalardan aryalar ve koro parçaları yayınlanıyordu. Bunlar belleklere yerleşiyordu.

Ama opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre, sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul' da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında, düzenli bir opera çalışması yoktu.

İstanbul' da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu., bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama, yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. 

Özetle, İstanbullular, Klasik Batı müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik. (Bir Dönem - Bir Çocuk, Altan Öymen, Anı)

En sevdiğim opera olan, Madam Butterfly' ı defalarca izlemiş biri olarak, nereden nereye diyesim geliyor; opera ve balenin bugünkü durumunu düşündüğümde...

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmayı amaçlayan, ancak bu amaca ulaşıldığını göremeden vefat eden Atatürk' ün sanat ve sanatçıya verdiği değeri gösteren sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

"Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur."