29 Eylül 2013 Pazar




PİRE ( Cam tavan sendromu )


Pireleri 20 cm derinliğinde fanusun içine koyarlar, alttan ısıtırlar...Pireler rahatsız olur, zıplar tınk diye cama vurup, geri düşerler. Tekrar zıplarlar, nafile, gene çarparlar...Engel şeffaf olduğu için, kendilerini neyin engellediğini bir türlü anlayamazlar. Böylece çarpa çarpa, zihinlerinde " ÖZGÜRLÜK SINIRI " oluşur. Sonra?

Tavandaki camı kaldırırlar, pireleri gene aynı fanusun içine koyup, alttan ısıtırlar. Görülür ki, pireler en fazla 20 cm zıplıyor! Engel yoktur, daha yükseğe sıçramaları, özgür olma imkanları vardır ama kafayı çarpmamak için, buna cesaret edemezler. Çünkü artık, " GÖRÜNMEZ ENGEL " zihinlerindedir... " Yapamayız, boşuna denemeyelim " diye düşünürler. " Cam tavan sendromudur " bu.

Yapabileceğin, anca yapabileceğini düşündüğün kadardır. Örnek, zavallı piredir ama, aslında, tüm canlıların " neyi başaramayacağını" yavaş yavaş nasıl öğrendiğini kanıtlar.

E  hayat bir laboratuvar. Bu nedenle görünmez engeller konur, çabalar engellenir, kafayı kaldıranın kafasına vurulur, böylece yavaş yavaş " YAPAMAYIZ, hiç boşuna denemeyelim " düşüncesi hakim olur. ( Yılmaz Özdil' in İsim, Şehir, Hayvan Kitabından aynen aktarılmıştır.)

Yazı, yoruma meydan vermeyecek kadar açık! Sadece şunu söyleyebilirim: Yapabilecekleriniz, yapabileceğinizi düşündüğünüz şeylerden fazla olsun ve zihniniz  de engelsiz...




26 Eylül 2013 Perşembe




TARİHTEN  NOTLAR -2-


- 15 Haziran 1215' te imzalanan Magna Carta(Büyük Senet) tarihe, İngiliz monarşisinin gücünü, özellikle de Kral John' un mutlak yönetimini sınırlayan bir İngiliz bildirgesi olarak geçmiş ve kralı, bazı haklarından vazgeçmek, kanunlara uymayı ve iradesinin kanunlar tarafından sınırlanmasını kabul etmek zorunda bırakmıştı. Diğer bir deyişle, anayasal hukukun üstünlüğüne giden süreçte atılan ilk adımdı. Kral John' un 18 Ekim 1216' da dizanteriden ölmesinin ardından, tahtın varisi, henüz 9 yaşındaki III. Henry' nin naipleri tarafından 12 Kasım 1216' da bazı maddelerin çıkarılmasıyla yeniden imzalandı. 1225' te 18 yaşına gelen Henry tarafından da onaylanan Magna Carta, bir daha ayrılmamak üzere İngiliz sisteminin bir parçası olmuştu.

1957 yılında Amerikan Barolar Birliği, Runnymede' de bir anıt inşa ederek Amerika' nın, kanunları ve anayasasını Magna Carta' ya borçlu olduğunu kabul etti. Bugün pratikteki uygulaması çok sınırlı olan Magna Carta, başta Amerikan Anayasası olmak üzere anayasal hükümetler kurmak için yapılan tüm girişimler, kaynaklarını bu anlaşmadan almışlar ve bu anlaşmanın bıraktığı izlerden faydalanmışlardır. Magna Carta' nın etkisi hükümetin yetkilerini kısıtlayan ve insanların haklarını sıralayan ABD İnsan Hakları Beyannamesinde açıkça görülmektedir.

Magna Carta aynı zamanda uluslararası bildirgeleri de etkilemiştir. Söz gelimi Başkan Roosevelt' in eşi Eleanor Roosevelt, " İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi' ni " Magna Carta' nın tüm insanlığa hitap edeni " şeklinde tanımlamıştı. ( Kaynak: Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Olaylar)

- Adı genetik biliminin atası olarak tarihe geçen Gregory Mendel bir keşişti. 20 yıl sonra manastırdan dışarı çıktığında kalıtımla ilgili üç kanun ortaya atsa da, dönemin tıbbi şartları, iddialarını kanıtlamasına fırsat tanımadı ve fikirleri kabul görmeyince çaresizlik içinde öldü.

20. yüzyılın teknolojisi, kalıtım ve genlerle ilgili fikirlerindeki doğruluk payını gözler önüne serdiğinde, tarihe genetik biliminin babası olarak geçiyordu. Ne yazık ki, bundan haberi olmayacaktı.

Doğa aşkı ile kendince yaratıcı güç olarak gördüğü doğanın sırlarını çözmeye soyundu.

Bilimde çığır açan iddialarını test etmek için bezelyeleri kullandı.  Zira bezelyeler, kalıtımın esrarengiz ilkelerinin çözülebilmesi açısından en uygun bitkiydi. Yedi farklı fenotipik( genetik ) karakteri olması, Mendel' in çalışmalarını zenginleştirmişti.

Deneyleri için 28 bin bitki yetiştirmek zorunda kalmış, bunu da " Evrimin tarihi ile ilgili eşiği geçmek için cesaret verici işlere soyunmak gerekir " diyerek açıklamıştı. ( Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Bilginler )




21 Eylül 2013 Cumartesi




ÇAKIRLAR  KORUSU


Türkiye' nin sayılı su basar ormanlarından biri olan ve yaklaşık 22 hektarlık bir alanı kapsayan Çakırlar Korusu Samsun ili, Atakum ilçesi sınırları içinde yer alır. Bu doğa harikası yeri, hem kışın hem de yazın görme olanağı buldum. Ve diyebilirim ki, yazı ayrı,  kışı ayrı güzel.

Kışları, sularla kaplanan ormanlık alan, yazın bataklığa dönüşür. Dağlardan Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda oluşan bu ormanlar " longoz ormanları " olarak da anılır. Yayvan yapraklı ağaçlardan oluşan ormanda çoğunlukla dişbudak ve kızılağaçları görmek beni şaşırtmadı. Çünkü, bu ağaçların devasa büyüklüğe ulaştıklarını biliyordum. (Bir orman köyünde doğup büyüdüğüm için) Düşünebiliyor musunuz? Suların içindeki bu ağaçların dalları ve yaprakları adeta dev bir şemsiye gibi gökyüzünü kapatmış, güneş ışınlarının ormanın derinliklerine girmesine izin vermiyor. Ve siz o loşlukta, kuş cıvıltıları eşliğinde yürüyorsunuz. Tabii ki, suyun içinde değil. Atakum Belediyesince gerçekleştirilen proje kapsamında, tek bir ağaç dalı kesilmeden, kırılmadan, tamamen doğaya uyumlu ve geri dönüşümü olan malzemelerden yapılan gezi alanı ( tahta kazıklar üstüne kurulan ahşap yol ) bu ender ormanın derinliklerine taşıyor sizi. Burada oturup dinlenmek isteyenler için de banklar konulmuş yer yer. Yazın orman alanında gezerken, bataklık olmasına karşın tek bir sivrisineğin olmaması sivrisinekle mücadelede başarılı olunduğunu gösteriyor. Ahşap yolda ilerlerken, parmaklıklardan aşağı, bataklığa baktığınızda, sanki bir timsah fırlayacakmış hissine kapılıyorsunuz. Ama sadece, kocaman plastik timsahları görüyorsunuz! Koruyu gezerken, şunu anladım ki, insan isterse doğaya zarar vermeden ve doğayı koruyarak da başarılı işler yapabilir ve insanları mutlu edebilir...

Zengin biyolojik çeşitliliği ve farklı ekosistemleriyle birçok hayvan türü için kaliteli yaşam alanları oluşturan su basar ormanlarının suyu, dilerim; küresel ısınmadan nasibini almaz ve suyu hiç tükenmez.


İlgilenenler için: Dünyada, su basar ormanları; Amazon, Afrika-Kongo Havzası' nda, Türkiye' de de İğneada( Kırklareli ) ve Samsun' da ( Çakırlar Korusu ) bulunmaktadır.




19 Eylül 2013 Perşembe




YALNIZ  GEZEGEN FİLMİ
    


31. İstanbul Film Festivali' nde " Altın Lale " ödülünü alan Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet) bir Julia Loktev filmi.

Filmi gecikmeli de olsa izledim ve izlenimlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü gerek basında çıkan eleştirilere, gerekse filmi izleyenler tarafından yapılanlara katılmıyorum. Sadece, filmi hangi kategoriye koyacağımı bilemedim; dağ-doğa filmi mi, tam uymasa da yol filmi mi, bir drama mı? Yoksa, ortaya karışık bir film mi?

Konuşmaların çok az olduğu, davranışların nedenlerinin açıklanmadığı, çok güzel doğa görüntülerinin sergilendiği film, Kafkas dağlarının vahşi güzelliğinin eşliğinde Gürcistan ormanlarında çekilmiş. Filmin kısaca konusu şu: Yakında evlenecek olan Amerikalı nişanlılar Alex ve Nica trekking yapmak üzere Gürcistan' a gelirler. Yöreyi iyi bilen biri olan Dato' nun rehberliğinde Gürcistan ormanlarında yürüyüşe çıkarlar; geceleri çadır kurup, gündüzleri yürürler. Modern dünyanın beraberinde getirdiği stresli yaşamdan uzakta, vahşi doğada kendilerini bulan çift ilk başlarda çok mutludur; ilişkileri canlı, heyecanlı ve sevgi doludur.

Film, doğada yürüyüş ve doğanın zorlu şartlarıyla mücadele şeklinde ilerler. Ta ki, Alex, Nica ve Dato' nun karşısına birkaç kızgın ve silahlı adam çıkıncaya dek. Adamlardan biri, tüfeğini Alex' e doğrulttuğu anda, Alex' in Nica' yı önüne siper etmesi romantik ilişkilerinin de kırılma noktası oluyor. Alex' in yaşama içgüdüsüyle hareket ettiği o birkaç saniyelik sürede olan olmuştur ve artık geriye dönüş yoktur. Yaşama içgüdüsü erkeklik duygusundan, kadına olan sevgisinden, gururundan kısacası her şeyden daha baskındır. Modern dünyadan uzakta, doğada yalnızken beraber olduğun insanları tanımak daha kolaydır. Adeta güvenilirlikleri test edilir. Ve Nica, Alex' in gerçek yüzünü gördüğünde yıkılır; artık Alex onun için, zorda kalınca bencil olan bir erkektir ve bundan sonra ona nasıl güvenebilir?

Nica' nın siper olduğunda duyumsadığı yalnızlık( oyuncu bunu izleyiciye çok güzel aktarıyor) gezegenimizdeki insanların gerçeğidir aslında. İnsanların özünde yalnız olduğunu Aldous Huxley ne güzel anlatmıştır şu sözüyle: " Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkumdur."

Filmin sonunda, ilişkilerde sadakati sorgulamamıza neden olan sahne yer alır. İlişkilerin kırılganlığı ve her an değişebileceğini ve bunun an meselesi olduğunu kadın gözüyle anlatması bakımından film izlenmeye değer doğrusu. Ayrıca bir doğaseverseniz, Kafkas dağlarının ve Gürcistan ormanlarının muhteşem güzelliklerini oraya gitmeden de hissedebilir, hayalinizde o yerlerde yürüyebilirsiniz....






16 Eylül 2013 Pazartesi




FARADAY  KAFESİ


" Başarı için gereken beş temel beceri; konsantrasyon, ayırd etme gücü, organizasyon, yenilikçilik ve iletişimdir."
Michael Faraday


Bilimin öncüleri arasında sayılan ve elektriği günlük yaşamda ilk defa kullanan Michael Faraday 1791 yılında Londra' nın varoşlarında dünyaya geldi. Yoksul olan ailesi çocuklarının iyi bir eğitim almasını sağlayamadı. Faraday, kilisenin pazar okulunda sadece okuma, yazma biraz da aritmetik öğrenebildi. Ailesine yardımcı olabilmek için küçük yaştan itibaren çalışmaya başladı. On üç yaşında bir kitapçının yanında çırak olarak çalışırken, ciltlediği kitaplardan ikisi onu derinden etkiledi: Bu kitaplardan birisi Britannica Ansiklopedisi, diğeri Jane Marcet' in Kimya Üzerine Söyleşiler kitabıydı. Ansiklopedinin üçüncü baskısındaki elektrik maddesinden çok etkilendi, o günden itibaren kimya ve elektrikle ilgilenmeye başladı. On dokuz yaşındayken kitap ciltletmek üzere gelen bir müşterinin sağladığı biletle, seçkin bilim adamı Sir Humphrey Davy' nin Kraliyet Enstitüsü' nde düzenlenen konferanslarına katılmasıyla şansı döndü. Davy' nin yardımıyla Kraliyet Enstitüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Davy elmasın saf karbondan meydana geldiğini kanıtladığında yanında Faraday vardı. Ustasıyla birlikte kömür madenlerinin aydınlatılması için geliştirdiği lamba, grizu patlamasının önüne geçti.

Yaptığı deneyler ve çalışmalarıyla yeteneğini kanıtlayan Faraday, Enstitü' de ders vermeye başladı. Elektro-kimyadaki deneyleriyle, kendi adıyla bilinen elektroliz yasalarına ulaştı. Elektrik motorunu icat etti. İlk elektrik sayaçlarının üretilmesini sağlayacak bilgilere ulaştı. Benzon ve bütileni keşfetti, ilk paslanmaz çeliği imal etti. Klor gazını sıvılaştırmayı başararak, elektrik terminolojisine amper, elektrot, anot, katot, elektrolit ve iyon terimlerini kazandırdı.
Ancak bilimin öncüleri arasına girmesini sağlayan asıl başarısı, elektromanyetik konusundaki buluşu oldu. Önemli deneylerinden birinde mekanik enerjiyi bir mıknatıs yardımıyla elektriğe dönüştürdü. Böylece manyetizmadan elektrik enerjisi elde etmenin yolunu buldu. Bu buluş, elektrik jeneratörlerinin esasını oluşturan önemli bir adım oldu.

Faraday' ın buluşlarından biri olan ve bugün de günlük hayatın çok farklı noktalarında kullanılan kendi adını verdiği meşhur kafesi var: Faraday Kafesi. " Bu kafes, elektriksel iletken metal ile kaplanmış, içteki hacmi dışarıdaki elektrik alanlardan koruyan bir muhafaza sisteminden oluşuyor. Örneğin yıldırımlar gibi güçlü elektrik akımları iletkenlerden geçiyor ama içeriye sıçramıyor. Kafes, aynı zamanda elektromanyetik alanları içeriden dışarıya geçirmiyor."

Faraday kafesinin kullanıldığı yerleri şöyle sıralayabiliriz:
- Yanıcı, parlayıcı maddelerin depolandığı binalar( binanın dışındaki yüksek noktalara yerleştirilen sivri uçlu metaller, bütün iletkenleri toprağa aktarır).

- Radyo frekansı yayan cihazlar(cihaz çevreye parazit radyo sinyalleri yaymasın diye dış metal kılıfından topraklanır).

- Gizli bilgilerin muhafaza edildiği, önemli konuşmaların yapıldığı binaların güvenliği Faraday kafesi ile sağlanır( bina içindeki telsiz haberleşme sinyallerinin dışarıya sızmasını ve dinlenmesini önlemek için bina dışına Faraday kafesi inşa edilir).

- Radyo-televizyon vericileri, cep telefonu alıcı verici devreleri gibi radyo frekans amaçlı modülleri kullanan kuruluşlar da Faraday kafesi takmak zorunda. Elektronik cihazlar yönetmeliğine göre, bu cihazların kontrol altında tutulması için bu önlemin alınması zorunlu.

Royal Society' nin soyluluk ünvanını ve başkanlık makamını reddederek, bilim adamı kimliğini, asalet ünvanına tercih eden bu büyük adam 25 Ağustos 1867' de hayata gözlerini yumdu.

Yaptığı büyük buluşlarla hayatımızı kolaylaştıran Faraday' ın başarısı, sayfa başında yazdığım sözünde saklı bence...


Kaynak: Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Bilginler (Popüler Tarih)




10 Eylül 2013 Salı




ACIYLA  BAŞETMENİN  YOLLARI


İnsan olup ta acı çekmeyen biri var mıdır yeryüzünde? Sadece insan olmak acı çekmek için yeter sebeptir. Acı çekmek varoluşun insana armağanıdır. Yaşamını sürdürenler büyük veya küçük olsun bu armağanı alırlar. Acıyı önlemeye çalışmak, acıdan kaçmak, dolayısıyla insana verilen armağanı reddetmek mümkün değildir. Çünkü herkes er ya da geç acı çeker. Düşünün bir kez; acı çekmeseydik, mutluluğa değer biçebilir miydik? İnsan olarak acı çekmek bizim için kaçınılmaz olduğuna göre, acıyla başedebilmek için ne yapabilir, nasıl bir yol izleyebiliriz? Dünden bugüne insanoğlunun bu konuyla ilgili izlediği yol, insandan insana, toplumdan topluma, kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişse de sonuçta ortak bir noktada kesişmektedir. Acıyla başa çıkmanın çok sayıda yolu olduğunu belirten Lou Marinoff, "Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir?" kitabında bu yolları şöyle açıklar:

Kendinize saklamak: Acınızı kendinize saklamak, 'sessizce acı çekmek' tir. Size bunun soylu bir davranış olduğu öğretilmiş olabilir ama aslında gereksizdir.Sizi gereksiz yere neşe ve tatminden yoksun bırakır. Tercih sizin. Bu durumu değiştirmek, acı çekmenin size verdiği eğitimden ders alarak mezun olmak(hayattaki diğer her şey gibi) sizin elinizde.

Kaçmak: İnsandaki en eski biyolojik içgüdülerden biri 'savaş ya da kaç' tır. Acı, kişinin sağlığı ve huzuruna karşı bir çeşit tehdit olduğuna göre bu tehditle savaşmak ya da ondan kaçmak için doğal bir eğilim söz konusudur. Ama acı kişinin kendisinden kaynaklanıyorsa onunla yüzleşmediği sürece savaşamaz ve tamamen kaçamaz.Dünyanın neresine giderseniz gidin acınız bir gölge gibi sizi takip eder. Çektiği acı kendisinden kaynaklanmayanlar içinse durum farklıdır.Şizofreni, manik depresyon, kronik depresyon ve beyinle ilgili birçok bozuklukların uç vakalarında, hastanın çektiği acıya karşı eli kolu bağlıdır, çünkü acı kendisinden kaynaklanmaz. Bu bir kaygı değil hastalık meselesidir. Her ne kadar ileri derecede hasta kişilerin durumunu kontrol altına almaya yarayan ilaçlar olsa da birçoğu hala intihar etmektedir. Onlara göre bu dünyada acılarını dindirmenin başka yolu yoktur. Ve onlar için asıl kaçış ölümdür. Ama arkalarında bıraktıkları için bu sadece yeni bir acının başlangıcıdır.

Çevrenize Yaymak: Çektiğiniz acıyı bir başkasına bulaştırmaya çalışarak yani, acıyı etrafınıza yayarak acıdan kurtulamazsınız.Sadece dünyadaki acıyı artırmış olursunuz. Acılarını başkalarına bulaştırmaya çalışanlar aslında iki kat acı çeker. Birincisi, esas sorunları yüzünden; ikinci olarak da başkalarını da acılarına katmanın kendi sorunlarını hafifleteceği yanılgısı yüzünden acı çekerler.Bu duruma en korkunç örnekleri seri katiller, teröristler, gangsterler ve soykırımcı katiller oluşturur.Bu tür insanlar, kurbanlarına duygusuzca acı ve üzüntü çektirirken, kurbanlarının aile ve arkadaşlarına da hayat boyu unutamayacakları acı anılar bırakırlar. Bazıları sanki diğerlerini insan gibi göremez. Belki de bu kendilerini insan olarak görmedikleri içindir. Çektiğiniz acıyı çevrenize yaymak, acıyla başa çıkmanın hem siz hem de herkes için en kötü yoludur. Bu zarar verici yolu izleyenler, kendi acılarını bir süre için başkalarına yayabilirler ama bu uzun sürmez. Ne bütün dünyaya acı çektirmeyi başarabilirler ne de dünyanın onların cehennemine katlanmasını sağlayabilirler. Yaşarken lanetlenirler ve sonunda kendileri için hazırladıkları kıyametle karşılaşırlar.

Kendi İçinde Bitirmek: Kaygılarınızı sahiplenmek zor olsa da, onlara sahip olduğunuzu itiraf etmelisiniz. Çünkü kaygıyı içinizde bitirebilmek için zihninizde olup bitenin sorumluluğunu üstlenmeniz gerekir. Yani, kendinizi kandırmayın.

Yararlı Bir Şeye Dönüştürmek: "Acınızla yapabileceğiniz en iyi şey, onu acı verici bir şeyden başkaları için yararlı bir şeye dönüştürmektir. Çektiğiniz üzüntüyü sadece kendi içinizde bitirirseniz bu sizin için yapabildiğiniz oranda iyidir. Ama başkalarının acılarını sezip onların da acılarını içlerinde bitirmelerine yardım etmek istemeniz herkes için iyidir. Kendi acınızdan tamamen kurtulamasanız bile başkalarının acılarını azaltmaya yardım ederek kendinizinkini de azaltabilirsiniz. Bunu başarabilirseniz, kendi acınızı başkalarının acı çekmemesine dönüştürebilirsiniz. Bu bir insanın hayatında ulaşabileceği en büyük başarıdır."


Kaçarak, yok sayarak, kendimize saklayarak, çevremize yayarak bütün acılardan kurtulamayacağımıza göre uzun vadede acımıza son vermenin tek yolu onu elimizden çıkarmaktır. Bunu başaran kişinin ödülü, başarabildiği oranda alacağı mutluluk olacaktır. Acınız az, mutluluğunuz çok olsun...




6 Eylül 2013 Cuma




HANDEL  MUCİZESİ


13 Nisan 1737 günü, Georg Friedrich Handel' in Brook Street' te bulunan yirmi beş numaralı evinde, Handel uşağı tarafından yerde sırtüstü yatarken ve inlerken bulundu. işte tam bu sırada, Alman bestecinin asistanı olan ve birkaç arya kopya etmek için gelmiş olan Christof Schmit' in yardımıyla kocaman, dev cüsseli Handel yatağa taşındı ve bir doktor çağrıldı.

Daha elli ikisinde olan Handel' i muayene eden doktor teşhisini koydu: Apoplexia. Bu duruma çok üzülen Handel' in uşağı doktoru yolcularken sorar: - Hep böyle felçli mi kalacak?
Doktorun cevabı: - Sanıyorum, tabii herhangi bir mucize olmazsa. Ve ekler; " Artık bir şeyler üretmesi söz konusu olamaz. Belki insan Handel olarak yaşama geri döndürebiliriz onu, ancak müzikçi Handel' i kesinlikle kaybetmiş bulunuyoruz. Felç beyne kadar gelmiş."

Georg Friedrich Handel, tam dört yıl boyunca bedeninin sağ yarısı ölü olarak yaşadı. Yürüyemiyor, çalamıyor, tek bir tuşa bile dokunup ses çıkartamıyor, konuşamıyordu. Felcin etkisiyle ağzı burnu çarpılmıştı.Buna rağmen, Handel' in varlığının asıl gücü onun yaşama isteğiydi. Onun bu ve daha bir şeyler yaratmak isteği, doğa yasasını yenip geçerek bir mucize yarattı. Doktorunun tavsiyesiyle gittiği Aachen' daki sıcak su kaplıcalarında, yaşama isteği ve irade gücünün inanılmaz zaferi sonunda Handel, ölümün çemberinden bir kez daha kurtulmayı başardı. Hareket serbestliği kazanan ve yeniden çalmaya başlayan Handel' in sanat aşkı yeniden canlandı. Eskisinden daha istekli bir şekilde müthiş bir çalışma temposuna girdi. Artık elli altı yaşında olan Handel, üç opera yazdı. Bunu, "Saul", "İsrail Mısır' da" ve "Allegro e Pensieroso" oratoryaları izledi.

Kraliçenin ölümü, İspanya savaşı ve Londra' nın üzerine çöken dondurucu kış nedeniyle temsiller yapılamadığı için tiyatro salonları bomboştu. Handel' in zaten kötü olan ekonomik durumu, gittikçe daha da kötüleşiyor, alacaklılar kapısına dikiliyor, eleştirmenler küçümseyici sözler söyleyip onunla alay ediyorlardı. Yaşamını kurtarmak için bir dilenci durumuna düşmesi ne kadar acı, ne kadar utanç verici olsa da; yararına düzenlenen bir temsil sayesinde kabaran borçlarından kurtuldu. Ancak gitgide içine kapandı ve 1740 yılında Handel, kendisini yaşama yenik düşmüş, eski ününü yitirmiş ve geride yalnızca külü ve posası kalmış bir adam olarak görmeye başladı. Otuz beş yıldan beri dünyayı etkisi altına alan o yaratma arzusunun kutsal seli, birdenbire duruvermiş ve kurumuştu.

21 Ağustos 1741 gecesi, geç vakit eve döndüğünde, masasının üstünde şair Jennens' ten gelen bir mektup bulur. Jennens ona yeni bir eserini gönderdiğini, müziğin yüce ve saygın dehasının sayesinde ve onun kanatları yardımıyla kendi değersiz sözcüklerinin de ölümsüzlüğe uçacaklarını yazmıştır. Önce, kendisiyle alay edildiğini düşünüp öfkelense de, yazılı sayfalara bakmaktan alıkoyamaz kendini. İlk sayfa "The Messiah!" la başlamaktadır. Metin ise, "Comfortye" ile. "Teselli bul!" bu sözcükte bir mucize kudretinin var olduğuna inanan Handel, yeniden hissetmeye, müziği yeniden ruhunun derinliklerinde duymaya başladı.

Handel, tam üç hafta boyunca odasından dışarı çıkmadan, "The Messiah!" oratoryosunu besteledi. "Kutsal sözcük müzik olmuştu. Kısa zaman öncesine kadar kuru ve yavan olan sözcükler şimdi ahenge dönüşüp ölümsüzleşmişlerdi. İrade gücüyle gerçekleşen ve felçli bedenini yeniden yaşama döndüren o mucize, bu yapıtla bir kez daha gerçekleşmiş oluyordu."

Bu eser, Dublin-İrlandada ilk kez sahnelendi ve gelirinin tümü Dublin Mercier Hastanesinde yatan hastalara ve mahkumlara bağışlandı Handel tarafından.

Handel, düştüğü uçurumdan onu çıkaran, mahvolmaktan kurtaran "The Messiah!" ını çok seviyordu, çünkü bu esere şükran borcu olduğunu düşünüyordu. Handel, eserini her yıl Londra da seslendirip, her seferinde elde edilen gelirin beş yüz sterlinini hastaneye bağışlıyordu.

6 Nisan 1759 tarihinde ağır hasta olan yetmiş dört yaşındaki Handel, Covent Garden' de bir kez daha sahneye çıktı. Artık gözleri görmüyor, kulakları işitmiyordu. Ve 13 Nisan 1759 gününün kutsal cumasında Handel' in ruhu bedeninden sonsuza dek ayrıldı. Geride, onu ölümsüz kılan birçok eser bırakarak...


Kaynak kitap: Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar (On İki Tarihsel Minyatür)






3 Eylül 2013 Salı




TÜM DİLEKLERİMİZ KABUL OLSAYDI 


" Tüm dilekler anında kabul olsaydı, insanlar hayatlarını nasıl meşgul eder, nasıl zaman geçirirdi? Bu yarışın Ütopya' da gerçekleştiğini, orada her şeyin kendi kendine yetiştiğini, nar gibi kızarmış hindilerin etrafta uçuştuğunu, aşıkların hiç aksilik olmadan kavuştuğunu ve hiç zorlanmadan ilişkilerini yürüttüğünü hayal edin; böyle bir yerde bazıları can sıkıntısından ölür ya da kendini asar, bazıları kavga edip birbirini öldürür, böylece doğanın onlara vereceğinden daha fazla acıya kendi kendilerine sebep olurlardı."
Arthur Schopenhauer


Hayal ettim ve hayal dünyasının tek düzeliğinden, sıkıcılığından, amaçsızlığından, hareketsizliğinden ve daha da önemlisi her dileğimin anında gerçekleşmesinden bıkıp, can sıkıntısından ölmemek için hayallerimden uyandım ve  yeryüzüne yani gerçek dünyaya döndüm. Ee ne demişler? "Bal yiyen baldan bıkarmış." Varsın, tüm dileklerim gerçekleşmesin! Duygularım, düşüncelerim,acılarım ve sevinçlerimle yaşadığımı hissediyorum ya, bu bana yeter...




26 Ağustos 2013 Pazartesi




ABD  BAŞKANI  WİLSON  VE  NASREDDİN  HOCA


I. Dünya Savaşından sonra İtilaf Devletleri 16 Mart 1920' de resmen İstanbul' u işgal ettiler. İşgal yazında İstanbul' a iki Amerikan Heyeti gelir. İlki Haziran ayı başında gelen King-Crane Komisyonu' dur. Komisyonun görevi Osmanlı Devleti üzerinde genel bir ABD mandası kurulmasının olanaklarını araştırmak ve Arap vilayetlerindeki kamuoyunun nabzını tutmaktı. Komisyon üyeleri cemaat temsilcileri ve partilerle konuşarak, Amerika' nın bölgede bir baskı kurmayı amaçlamadığını ısrarla belirterek, Türkler talep etmedikçe ABD' nin manda konusunda istekli olmadığını belirtiyorlardı.

King-Crane Komisyonu heyetinden Charles Richard Crane, İstanbul' un önde gelen simalarınca tanınan bir isim olarak sık sık yemek daveti alırdı.

" Türk kültürüne giderek nüfuz eden Richard Crane, Nasreddin Hoca' ya bayılır, onun bütün hikayelerini ezbere bilirdi. Paris' teki Barış görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Wilson, Crane' i mutlaka yanında bulunduracak, bunaldığı anlarda ona son duruma en uygun Nasreddin Hoca hikayesini anlattırmayı adet edinecekti. Görüşmelerin sarpa sardığı bir sırada Amerikalı milyoner, Başkan Wilson' a Nasreddin Hoca' nın kuyudan ay çıkarttığı fıkrayı anlatacaktı.

Nasreddin Hoca mehtaplı bir gecede köyüne giderken, bir kuyunun yanından geçer, ayın aksinin kuyunun dibinde olduğunu görür. ' Zavallı ay, kurtarmak lazım' , diyerek kova kova su çekmeye başlar ama ay daima kuyunun dibindedir. Nihayet kova kuyunun kenarındaki bir taşa takılır. Hoca ipi kuvvetle çekince ip kopar ve Nasreddin Hoca' da sırt üstü yere düşer, ayın göklerde olduğunu görür. Çok uğraştım, fakat zavallı ayı kurtardım,' der.

Fıkraya bayılan Wilson, bunun üzerine, " Bizim barış diye Paris' te yapmaya çalıştığımız şey, Nasreddin Hoca gibi ayı kurtarmaya uğraşmaktan ileri gitmiyor," diyecekti. " ( İpek Çalışlar - Halide Edib s: 178-179 )

Acaba diyorum, bizim yöneticilerimiz de bunaldıkları, kendilerini çıkmazda hissettikleri anlarda mizah ve karamizahı içinde barındıran, çoğunlukla yol gösterici olan, güldürürken düşündüren Nasreddin Hoca fıkralarından yararlansalar mı? Sonucun iyi olacağından şüphem yok...




24 Ağustos 2013 Cumartesi




ŞİDDETSİZ  ISRAR


" Sokrates' in efsanelerin ve yarı doğruların esaretinden kurtulup, yaratıcı analiz ve tarafsız değerlendirmenin özgür dünyasına geçebilmeleri için bireylerin zihninde bir gerilim yaratılması gerektiğini düşündüğü gibi, toplumda, insanların önyargı ve ırkçılığın derin karanlığından, anlayış ve kardeşliğin görkemli tepelerine yükselmesini sağlayacak benzeri bir gerilim yaratmak için şiddetsiz ısrara olan ihtiyacı görmeliyiz."
Martin Luther King Jr.


Hindistan' da, Gandhi' nin uygulamaları "pasif direniş" olarak adlandırıldı ve şiddet içermeyen bu eylemler Hindistan' ı özgürlüğüne kavuşturdu.
Gandhi' nin pasif direniş uygulamalarını, Kuzey Amerika' da hayata geçiren Martin Luther King Jr. da mücadelesinin meyvelerini, Amerika' da ırkçılığın kalkması ve siyahilerin vatandaşlık haklarını elde etmesiyle topladı: Şiddetsiz ısrar başarı getirmişti.

İnsanın insana, insanın hayvana ya da insanın doğaya kaba kuvvet kullanarak egemen olma dürtüsü ve isteği " etkiye karşı tepki" yaratacağından, karşılığını şiddetle alır; şiddet, şiddeti doğurur.

Şiddetten kaçınabilmenin yolu; efsanelerin ve yarı doğruların esaretinden kurtulup, yaratıcı analiz ve tarafsız değerlendirmenin özgür dünyasına geçebilmektir ki, bunun için düşünmek ve irdelemek gerekir. Özgür dünyaya açılan kapının anahtarı ise " şiddetsiz ısrar "dır.


Dip Not: Söz, Lou Marinoff' un " Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? " kitabından alınmıştır.




22 Ağustos 2013 Perşembe




VİCTORİA'YA İSYAN SEMBOLÜ: SİGARA


Bilindiği üzere, sigara içmek zararlı bir alışkanlıktır. İnsanı yavaş yavaş öldürür.Sigaranın içinde bulunan nikotinin zararları saymakla bitmese de, en çok zarar verdiği organlarımızdan birisi beynimizdir. Sigara içmek beynimize kan gitmesini engeller. Böyle olunca, kan ile taşınan oksijen de beyne gitmez. Bu da beynimizin yavaş yavaş ölmesine yol açar.

İnsan vücuduna verdiği zararlar malum olan sigaranın bir dönem İngiltere' de (Victoria' ya isyan devri) kadın-erkek eşitliği mücadelesinde kadınların başarılarını temsil eden bir sembol olduğunu biliyor musunuz? İpek Çalışlar' ın, Biyografisine Sığmayan Kadın Halide Edib kitabında bu durum Halide Edib' in anılarından şöyle aktarılır: Kadın mücadelesinde sigaranın sembol olarak oynadığı rol de dikkatini çekmişti Halide' nin. Ve şöyle yazar: " Londra' da herhangi bir fikir yahut sanat cereyanına mensup olan kadın gösterişle sigara içiyordu. O kadar ki, bilhassa "süfrajet" namını alan azgın ve faal " feminizm " taraftarlarının alenen sigara içmeleri, isyan bayraklarını muzafferiyetle sallamaları gibi bir şeydi. Köylüsünden en yüksek tabakasına kadar İngiliz kadının ekseriyeti bugün sigara içer, hatta sokakta ve otobüslerde içer. Bu Victoria' ya isyan devrinde adeta kadının muvaffakiyetini temsil eder."

Halide Edib' in Londra' da bulunduğu yıl 1909- Sigara, kadın-erkek eşitliği mücadelesinde sembol olarak rol oynuyor.
Yıl 2013- Sigara, sağlığa zararlı olması nedeniyle kapalı alanlarda ve kamusal yerlerde içilmesi yasaklanıyor.

İnsanın, nereden nereye diyesi geliyor. Bir dönem, kadın özgürlüğüne giden yolun sembolü sayılan sigara, günümüzde adeta ölüme davetiye çıkararak "ölüm sembolü" oluyor.





13 Ağustos 2013 Salı





GÖĞE  KOMŞU  TOPRAKLAR
( ARTVİN )


Artvin' e gitmeye karar verdiğimde heyecanlıydım, biraz da stresliydim; göğe komşu topraklarda bir hafta boyunca 2000-2800 metre yükseklikte bulunan yaylalarda yürüyecektim. Bu da, medeniyetten, medeniyetin sunduğu nimetlerden, alışkanlıklarımdan uzak kalacağım anlamına geliyordu.

Seyahat günü geldiğinde uçakla Kars' a uçtuk. Kars' ı ilk kez görüyordum. Bu serhat ilimiz, Doğu Anadolu' nun yüksek platolarında kurulmuş küçük, şirin bir şehir. Gözlerim, tek bir ağaç bile olmayan platoya bakarken hayli yorulsa da, şehrin kalesi, tarihi dokusu ve Ani Harabeleri' nin tarihsel dinginliğinde dinlenme fırsatı buldu.

Kars' tan karayoluyla Ardahan üzerinden Şavşat' a vardık. Şavşat adı aslen Türkçe kökenli olup sonradan Gürcü diline geçen ve kara anlamına gelen " ŞAV" sözcüğü ile orman anlamına gelen " ŞAT" sözcüğünden oluşan birleşik bir isim olup Kara Orman anlamını taşımaktadır. Gerçekten de adına yakışır bir şekilde Şavşat gür ve zengin ormanlarla kaplıdır. Alabildiğince yeşil dağlar, kulağı sağır edecek bir sessizlik ve dinginlik...Ruhunu huzura erdirmek isteyenler daha ne bekleyebilirler?

Şavşat' a 25 km uzaklıkta, Sahara Karagöl Milli Parkı içinde yer alan Karagöl, çam ormanları duvarlarının ortasında bir çanak gibi, mavi ve yeşilin kol kola girdiği bir güzellik sergilemekte. Bu güzelliği seyrederken mest olmamak mümkün değil...Huzur ve güzellik iç içe geçmiş adeta.

Karagöl' den sonra Meydancık' a geçtik. Mereta Yaylası'ndan
tırmanarak ulaştığımız Kuyruklu Göl, masmavi rengi ve buz gibi suyuyla insanı yüzmeye davet ediyordu adeta. Gördüğüm güzellikler zorlu tırmanışa değmişti doğrusu. Ve, oradan ver elini Macahel ( Camili ). Macahel Havzası' nı gördüğümde, yeryüzündeki cennet burası olmalı diye geçirdim içimden. Hala bakirliğini koruyan ender yörelerden biri. Orman ve yaylalardaki endemik flora zenginliği, anıt ağaçları, derelerindeki kırmızı pullu alabalığı, saf Kafkas arılarıyla üretilen karakovan Macahel balı gibi çeşitli özellikleri bulunan Macahel Havzası, doğa harikası bir yer. Tema Vakfı' nın özenli çalışmaları sonucu doğa ve çevreyi korumada bilinçlenen yöre halkı, turizm konusunda da eğitilmiş ve kısıtlı da olsa pansiyon işletmeciliğine başlamış. Ancak pansiyon işletmeciliğinin gelişmesi için daha zamana ihtiyaç var diye düşünüyorum. Tema Vakfı' nda izlediğimiz belgeselde Macahel Havzası' nda bulunan ormanlar " Yağmur Ormanları" diye de adlandırılıyor. Çok bilinmese de ülkemizde yağmur ormanları var! Havza içerisinde bulunan Maral Şelalesi' ni görmeden, çağıldayan sesini duymadan ve dinlemeden geçmek olmaz. Kendine güvenenler şelalenin oluşturduğu gölde yüzebilirler. Macahel' den sonra Efeler yaylasından Gorgit yaylasına yaptığımız inişli çıkışlı yürüyüş sonrası Kartal yuvasını andıran Beyazsu (Borçka) yaylasına vardık. Yayla kendi elektriğini beyazsu üzerine kurduğu doğaya zarar vermeyen tribünle kendisi sağlıyor. Başından sis eksik olmayan, gökyüzünde atmacaların kanat çırptığı yaylada iki gece konakladık. Temmuz sonu, Ağustos başı olmasına rağmen havanın soğuk olması nedeniyle hem soba, hem de fırın işlevini yerine getiren "kuzine" sürekli yanmaktaydı. Tabii yöresel lezzetlerden bahsetmiyorum bile. Yerinde tatmak gerekir çünkü...

Kafkas dağlarının Doğu Karadeniz' deki uzantısı olan Kaçkar Dağları' nın "Karçal" zirvesine tırmananlar zirve keyfi yaşarken, geride kalanlar neredeyse zirve kadar zorlu bir tırmanıştan sonra Yıldız Gölü' nü görme zevkini tattılar. 2850 m yükseklikte bulunan gölün sularının akşama doğru yakamozlar oluşturmasından dolayı bu ismi aldığı söylendi.

Yaylaların serinliğinden Borçka' ya indiğimizde yaz mevsiminde olduğumuzu farkettirecek sıcaklıkla karşılaşsak da, Borçka Karagöl' ün zengin orman örtüsü (yayvan yapraklı ağaçlar) bize gölgesinde yer verirken, ince ince yağan yağmur da yaylaları aratmadı.

Son durağımız Hopa' ya vardığımızda Karadeniz' in ülkemizdeki başlangıç noktasından çılgın dalgalarıyla kıyıyı döven Karadeniz' e "merhaba" dedik. Sabah erken bir saatte Sarp sınır kapısından Batum' a geçtik. Dünyaca ünlü Botanik Parkı' nı  gezerken Şavşat ve Borçka' da yeşile doyan beynim ve ruhum gözlerimi öylesine etkiledi ki yeşile, ağaçlara sadece baktım, görmedim diyebilirim. Şiddetli yağan yağmur nedeniyle mi, yoksa hayal ettiğimden farklı bulduğumdan mı bilemiyorum, Batum' dan erken ayrıldım ve Hopa' yı gezdim. Sonra, güzel anılarla eve dönüş...

Göğe komşu bu toprakları(Artvin), güzellikleri görmeyenler için Behçet Kemal Çağlar' ın şu dizelerini armağan ediyorum:

" Kokla gönül Artvin' in gülünden
  Şavşat' tan Borçka' dan Yusufeli' nden
  Git Hopa' da anla deniz dilinden
  Bak Çoruh namını yayıp geliyor

  Altta Çoruh suyu Delihoronda
  Artvin denilen yeşil balkonda
  Göğe komşu olan alın en sonda
  Rabbin dudağına değip geliyor



Dip Not: Şiir Artvin Valiliği- 19 ve 20. yüzyıl belgelerinde Artvin kitabından alınmıştır. Ağustos-2007






28 Temmuz 2013 Pazar




DEMOGRAFİK  KIŞ MI  GELİYOR?


21. yüzyılın ilk on yılında dünya nüfusları üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki, dünya nüfusu 2050 yılına kadar 9 ila 10 milyar arasında bir rakama ulaşacak ve ardından azalmaya başlayacak. Bunun birkaç nedeni var. Doğum kontrol yöntemlerine kolay ulaşılması, birçok ülkede aile planlamasının ciddi olarak uygulanması ve tabii ki ailelerin gelir seviyelerinin yükselmesi. Bunların beraberinde getirdiği bariz küçülme eğilimleri  21. yüzyılın başında tehlikeli bir hal alıyor. Öyleki, BM araştırmacılarının özel bir proje kapsamında hazırladığı tahmine göre dünyanın önde gelen 60 ülkesinin nüfusu 2050 yılına kadar önemli ölçüde azalacak. Bu 60 ülke, dünya nüfusunun % 44' ünü oluşturuyor. Örneğin, Rusya' nın nüfusu 2050 yılına kadar % 22 azalacak. Doğal nüfus artış oranı şu anda sadece 0,7.

Tıp bilimindeki baş döndüren hızlı gelişmeler ve buluşlar insan ömrünü uzatmakta ve bu durum yaşlı nüfusun artmasına neden olurken, doğurganlık oranındaki düşüşler de genç nüfusun azalmasına neden olmaktadır. Araştırmalar  nüfusun azalmasının, bir ekonomik krizin sonucu  değil, aksine, ülke zenginleştikçe doğal artış oranının daha çabuk düştüğünü gösteriyor. BM verilerine göre 1980' li yıllarda Japonya ve Avrupa' daki doğurganlık oranı kadın başına 1,8 çocuk iken, bu doğurganlık oranı 2009' da 1,3 seviyesine düştü.Bu sayı demografik denge için gerekli 2,1 değişim seviyesinin % 40 altındadır.

Dünya nüfusunun azalmasını "demografik kış" olarak adlandıranlar var. Onlara göre, bu ani değişimi ortaya çıkaran, altı eğilimin biraraya gelmesiydi. " Dünyadaki yaş dağılımını şekillendiren altı eğilim şunlar:

* Çalışan ve eğitimli anneler daha az çocuk doğurmayı seçiyor.
* Aileler her çocuğa daha fazla yatırım yapabilmek için daha az çocuk sahibi oluyor.
* Etkin doğum kontrol araçları istenmeyen çocuk sayısını aza indiriyor.
* Evlenmeden birlikte yaşama giderek yaygınlaşıyor. Genellikle evli olmayan çiftler, birlikteliklerini evliliğe dönüştürenlerden daha az çocuk sahibi oluyor.
* Dünyanın her yerinde ve toplumun her kesiminde yüksek boşanma oranları çiftleri, boşanma ihtimalini düşünerek çocuk yapmamaya veya daha az çocuk yapmaya itiyor.
* Dünyada büyük bir nüfusu destekleyecek kaynağın bulunmadığına inanan ve böyle bir dönemde fazla çocuk sahibi olmanın " sorumsuzluk " olduğunu hisseden kişiler var.

Bu eğilimlerin bir araya gelmesi tüm dünyada doğurganlık oranlarının düşmesine; Avrupa, Japonya ve sonunda Çin' ' in (sorumsuz aile planlaması politikaları sonucu) de nüfuslarının azalmasına neden oldu.
....................................."  (  Prof. David Passig  2050-İKİ BİN ELLİ )

Dünyada nüfus azalmasının diğer bir deyişle "demografik kış" ın, gittikçe eksilen kaynaklar açısından iyi olduğunu düşünenlerin olacağını belirten Prof. David Passig, bu eğilimin sadece ekonomiye ve çevreye değil, aynı zamanda insanoğlunun aile anlayışına ve aileyi korumak için gerekli yöntem ve araçlara da etkisinin olabileceğini belirterek şöyle devam ediyor: " Ekonomik açıdan bu eğilimin talep ve tüketim oranlarının düşmesine yol açacağını söylemek abartılı olmaz.Günümüzde daha az çocuk olması, ileride ekonomiyi döndürecek büyük alımlar yapacak daha az insanın olması demektir. Sosyal açıdan da az sayıda çocuk, ileride büyük sayıda yaşlı nüfusa bakacak sosyal güvenlik ağlarını destekleyemeyecek kadar küçük bir iş gücü demektir. Ulusal açıdan bu eğilim, her toplumu canlı tutan yeni ve yaratıcı fikirlerin yeterli sayıda olmayacağını , bunun da sanayide duraklamaya ve kültürde donmaya yol açacağını gösteriyor."

Bütün bunlar düşünüldüğünde, insanlığın geleceği  " demografik kış "a mı giriyor diye endişelenmeli miyiz, yoksa  dünyada varolan kaynakların kıtlığını göz önünde bulundurarak, açlık ve sefaletten ölümlerin azalacağını düşünerek "demografik kış" ın gelişine sevinmeli miyiz?



26 Temmuz 2013 Cuma




SEVDİĞİM  SÖZLER


" İnsanlar olaylar yüzünden değil, o olaylar hakkındaki düşünceleri yüzünden rahatsız olur." Epictetus


" Her insan kabul edilmiş olanı değil, doğru olanı uygulamaya çalışmalıdır."
Aristo


" Doktor iyileştirir, doğa iyi eder."
Aristo


" Doğru pabucunu giymeden, yalan dünyayı dolaşır."
Mark Twain


"İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun! Ruhu küçük in-
sanlar, başkalarını da daraltmak, azaltmak ister."
Mark Twain


" Bencillik insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarından onun gibi yaşamasını istemesidir."
Oscar Wilde


" Başarının ana babası çoktur, başarısızlık ise yetimdir."
Budha


" Dünya karşılaştığınız fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinizle ilgilenir."
William Mc Fee


" Vicdan, kanunların kanunudur."
La Martin


20 Temmuz 2013 Cumartesi



İLKLERİ  GERÇEKLEŞTİREN  KADINLAR


Geçmişte ve günümüzde erkek egemen bir anlayışın ve bu anlayışın hüküm sürdüğü yönetimlerin varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Tarih sahnesinde kadınlar baş role uygun görülmemişlerdir maalesef! Ancak, hırsları, yaratıcılıkları, zekaları, bilime olan düşkünlükleri, ülkelerine olan bağlılıkları ve sınırsız güce ulaşmak için çevirdikleri entrikalarla " baş rol" benim diyebilen ve erkek egemen anlayışa kafa tutarak onların önüne geçen cesur kadınlar da olmuştur. Aşağıda bu kadınlardan bazılarını ve hangi konularda ilkleri gerçekleştirdiklerini okuyacaksınız. Eğer bir değerlendirme yapılacak olursa bunu, o cesur kadınların yaşadığı çağ ve dönemler dikkate alınarak yapılmalıdır, ki ancak o zaman ne kadar çetin bir mücadele verdikleri anlaşılabilir. 

- Osmanlı' da ilk beyaz gelinlik giyen, Sultan II. Abdülhamid' in kızı Prenses Naime Sultan' dı ve Gazi Osman Paşa' nın oğlu Kemalettin Bey' le evlenirken, bembeyaz gelinliğiyle çıkmıştı saray kapısından.

- Kraliçe Victoria, düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı! Onun ardından beyaz gelinlik dünya çapında moda oldu.

- Avrupa' da ilk yüksek topuklu ayakkabıları giyen kadın Catherina De Medici idi. Fransız sarayına ilk girişinde etkileyici bir izlenim bırakmak istemiş ve minyon tipli olduğu için topuklu ayakkabı giymişti. Ayrıca, Fransa' da tütünü ilk kullanan da yine Catherine De Medici idi.

- Osmanlı padişahlarından biriyle nikahla evlenen ilk gayrimüslim kadın Hürrem Sultan' dı.

- Kraliçe I. Elizabeth, asları ile bizzat yüz yüze görüşmeyi tercih eder, motivasyon tekniklerini başarıyla kullanmasıyla tanınırdı. İngilizler bu yüzden kendisine" ilk profesyonel halkla ilişkiler uzmanı" der!

- Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında, istatistiki analiz yöntemini ilk uygulayan kişi oldu. Ayrıca, ölümünden üç yıl önce İngiliz Kralı' ndan Britanya İmparatorluğu ve İnsanlık Yüksek Hizmet madalyası alan ilk kadın olmuştu.

- Marie Curie, 1906' da Fizik Profesörü ve Sorbonne' de öğretim görevlisi ilk kadın oldu. Ayrıca, radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla iki kez Nobel Ödülü kazandı ve Radyoloji biliminin kurucusu oldu. Aynı zamanda Nobel alan ilk kadındı.

- Amelia Earhart, Atlantik' i yolcu olarak geçen ilk kadın (1928) olmanın yanı sıra, Atlantik' i tek başına geçen ilk kadın (1932) ve Autogyro (uçak helikopter arası bir taşıt) uçuran ilk kadın olma şerefine nail oldu.

- Eva Peron, Arjantin' de evinin dışında pantolon giyen ilk kadın oldu.

- Margaret Thatcher, İngiltere' de üç dönem başbakanlık yaptı. Başbakanlığı boyunca devletin ekonomideki rolünü en aza indirmek için uyguladığı ve başlangıçta halkın canını acıtsa da son tahlilde başarılı olduğu kabul edilen özelleştirme ve dolaylı vergilendirme gibi politikaları, kendi adıyla anılan bir ekonomik felsefe doğurdu: Thatcherizm.

- Valentina Vladimirovina Tereşkova, 16 Haziran 1963' te uzaya çıkan ilk kadın ünvanını aldı.

- 1988 yılında Başbakanlık koltuğuna oturan Benazir Butto, " İslam coğrafyasının ilk kadın başbakanı" sıfatını aldı.

- Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiğinde, ona iman eden ilk Müslüman kadın Hz. Hatice oldu.

Özgürlük savaşçısı Rosa Parks' ı anmadan olmaz.Birçok tarihçiye göre Amerika' daki sivil halklar hareketinin fitilini o ateşlemişti. Nasıl mı? " Takvim yaprakları 1 Aralık 1955' i gösteriyordu. İşte o gün, Montgomory Alabama' da siyahi bir kadın bindiği otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddederek, tarihin akışına kuvvetli bir fiske vurdu. Rosa Parks adındaki bu cesur kadın, şehir düzenini bozmak iddiasıyla tutuklanmış. ama onun kendi çapındaki bu destansı başkaldırısı, Amerika' daki ayrımcılığı ortadan kaldıran özgürlük şahlanışının düğmesine basmış; Parks' ı özgürlük tutkunu kitlelerin sevgilisi yapmıştı."



Kaynakça: 1- Tarihi Değiştiren Kadınlar - Ali Çimen.
                    2- Hasret - Canan Tan.




15 Temmuz 2013 Pazartesi




ÇAĞIN  RUHU


Yanlış okumadınız! Ruh, sadece insanlara özgü değildir. Her çağın bir ruhu vardır ve o çağda yaşayan, var olan insanlar ve toplumlar çağın ruhuna uygun davranırlar veya o ruha uymaya zorlanırlar. Toplumlar böyle işler. Almanlar buna " Zeitgeist " diyorlar yani " Çağın ruhu ".

Nasıl ki ruh olmazsa insan bedeni etkinliğini kaybeder, hayat gücü yok olursa, toplumlar da bulunduğu çağın ruhuna uygun davranmazsa "ruh karmaşası" yaşarlar. Çağın ruhuna uyanlar ne utanmalı, ne de gurur duymalı; çünkü herkes şu veya bu biçimde ona uyar.

Amin Maalouf, "Doğudan Uzakta" kitabında bu konuyu şöyle dile getiriyor: " İnsanlar her çağda kendi düşüncelerinin sonucu olduğuna inandıkları görüşler dile getirir ve duruşlar benimser, halbuki bunlar aslında 'Çağın ruhu' ndan kaynaklanır. Bu tam anlamıyla bir kader sayılmaz, istersen önünde kolay durulamayacak aşırı güçlü bir rüzgar diyelim." Kimileri buna "günün modası" da diyebilirler. Ancak, bu deyim durumu basite indirger.

Bu aşırı güçlü rüzgar karşısında ne yapılabilir? Kendini rüzgara bırakıp savurduğu yere gidebilirsin istemeden veya daha az zarar vermesini engellemek için birtakım önlemler alabilirsin işe yarayıp yaramadığını görmeden.

Globalleşen dünyada her şey birbirini etkilemekte iken, bu güçlü rüzgarın etkisinden korunabilmek hayli güç. Dolayısıyla ülkemiz de bu rüzgardan payına düşeni alıyor. Öyleyse, doğal yaşam ve ekolojiyi korumaya yönelik etkinlikleri konjonktüre ve "Çağın ruhu" na göre değerlendirmek gerekmez mi? Doğru bir değerlendirme, doğru sonuçlar doğuracağı gibi hata yapma olasılığını da azaltır.





9 Temmuz 2013 Salı

DOST TAVSİYESİ



HALİL CİBRAN'DAN DOST TAVSİYESİ


İnsanlar bazen dost birinin önerilerine ihtiyaç duyarlar; duygu karmaşıklığını gidermek, vereceği bir kararın sonuçlarının olumlu olmasını sağlamak veya aslında kararı bellidir de kendine bir destek aramak için. Nedeni ne olursa olsun bir dosta (akıllı ) ihtiyaç vardır, paylaşmak için, paylaşımlarını dinlemek için. Dost dediğin sevdiğin, güvendiğin bir kişi olmaktan öte gönüldaşındır. Rahatlıkla gönlündekileri açabilirsin, çünkü seni yargılamayacağını bilirsin.

Halil Cibran da bir dostuna tavsiye veriyor; aslında tavsiyesi "dost" olarak gördüğü tüm insanlara. Payınıza düşeni alıp almamak, Cibran' ı dost olarak kabul edip etmemek size kalmış. Şimdi tavsiyeyi okumaya ne dersiniz?

" Dostum,

Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma...

Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...

Unutma,

Yolcu değişir, yol değişir; ama menzil değişmez.

Yolcuya bakıp yolunu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı! Yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

Vahim olan yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır.

Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal...

"En doğru yol en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar.

Onlar karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambası altında arayan şaşkınlardır.

Aldırma..."

Arkasına değil, yola bakanlara ve dikenli yolların yolcularına. Hiçbir yolcu yolsuz kalmasın ki, amaçsız, gelgeç yaşamasın.



5 Temmuz 2013 Cuma



PERS İMPARATORLUĞU


Dünyanın çok uluslu ilk siyasi yapılanması olarak kabul edilen Pers İmparatorluğu ( M.Ö. 550- M.Ö. 330) yılları arasında yani günümüzden 2 bin 500 yıl önce oldukça parlak bir medeniyetti. Döneminin en geniş topraklarına sahipti ve bu geniş coğrafyada egemenliği altında bulunan her tür milletin kendi yerel kültürlerini yaşamalarına olanak tanımıştı. Taa ki, Büyük İskender' in hışmına uğrayıp yenildikten sonra tarih sahnesinden çekilinceye dek.

İmparatorluğu yönetenler, Büyük Cyrus geleneğini izleyerek yerel kültürlerin yaşamasına izin vermişlerdi. Tarihte eşine az rastlanır  şekilde, fethedilen toprakların halklarının din ve fikir hürriyetini garanti altına almışlardı. Günümüz söylemiyle "liberal" bir ekonomi ve siyaset izleyen bu imparatorluğun yönetimi altındaki halklar, şefkatli idare tarzından  memnundular.

" Kökleri 3 bin 500 yıl öncesine uzanan ve Perslerin İslam' dan önceki dinleri olan Zerdüştçülük M.Ö. 600-650 yıllarında imparatorluğun resmi dini olarak kabul görmüş, Pers kültürünün ayrılmaz unsurlarından biri olmuştur. Ahameniş imparatorlarının teşvikiyle imparatorluğun her köşesine yayılmış olan bu antik dönem inancı, insanların yıldızlar ve gezegenlere bakarak kendilerine tanrı seçtiği bir dönemde, bugünkü Ortadoğu ve onu çevreleyen geniş bir halka içindeki topraklarda yaşayan halkları birleştiren ilk dindi.

Pers İmparatorluğu yaklaşık iki asır boyunca süper güç olarak kaldı. Birçok tarihçiye göre Batı ile Doğu arasındaki ilk gerçek ve sürekli etkileşimi başlatan Persler, farklı din, dil ve kültürlerden halkları barış içerisinde yaşatmayı başaran ilk imparatorluğa imza atmıştı. Roma İmparatorluğu'nun yükselişinden önce hukuk devleti nosyonunun ilk temsilcisi olmuş Perslerin ayrıcalığı ve önemi, farklı dünyaların halklarının tek bir merkezi idare altında hem kültürel hem de ekonomik olarak zenginleşebileceğini göstermiş olmalarıydı. Belki de imparatorluğun felsefesini en güzel şekilde, I. Darius' un lahitinin üzerine kazılan şu vecize özetliyordu:

' Yüce yaratıcının desteğiyle; adalete inanıyor, haksızlığı lanetliyorum. Arzum, hiçbir zayıfa güçlüler tarafından haksızlık yapılmamasıdır.' " ( Kaynak: Tarihi Değiştiren İmparatorluklar - Ali Çimen )

Adalete inanan, haksızlığı lanetleyen, daha da ötesi zayıfa haksızlık yapılmamasını buyuran böyle yöneticilerin elbette ki yönetim tarzları da şefkatli olur. Acaba " devlet baba" deyimi buradan mı geliyor diye düşünmedim değil.

Antik dönem Pers yöneticilerinin, yönetimleri altındaki  halkların dinine, diline ve kültürüne gösterdiği hoşgörüyü günümüz yöneticileri ve toplumlarında niye göremiyoruz? Göremediğimiz için de Perslerle aynı coğrafyada bulunan Ortadoğu' da kaos, kan ve gözyaşı hiç bitmiyor? Paylaşılamayan ne? Bu konuda, Perslerin tarihinden öğreneceğimiz çok şey var...


Dip Not: 
- Ahameniş Hanedanı, Antik İran' da kurulan ilk Pers Devletidir.

- Ünlü Kral Yolu' nu (Pers Kral Yolu) ve diğer antik ticaret yollarını geliştirmişlerdir.

- Pers İmparatorları, "Kralın Gözleri ve Kulakları" adını verdikleri özel bir yapılanmayla hem istihbarat topluyor, hen de eyaletlerde görev yapan valileri denetliyorlardı.

- Lyon Üniversitesi' nden Prof. Dr. Remy Boucharlat' a göre Persler, antik çağın hidroloji( su bilimi) mühendisleriydi. Geliştirdikleri ileri sulama kanal ve teknikleriyle çöl ortasındaki şehirlerini vahaya çevirmişlerdi.

- Batı tarafından uzun bir süre İran halkını, devletini ve antik dönemdeki imparatorluklarını tanımlamak için Persian( Pers, Persli) terimi kullanılmış, bu durum İran Şahı Rıza Pehlevi' nin uluslararası toplumdan devletini( Farsların kendi ülkeleri için kullandıkları şekilde) " İran" olarak isimlendirmelerini istediği 1935 yılına dek sürmüştür.


4 Temmuz 2013 Perşembe

DÖNÜŞÜM




DÖNÜŞÜM



Bugün nedense, Kafka' nın Dönüşüm kitabıyla ilgili  bir şeyler yazmak geldi içimden. Kafka' nın ünlü uzun hikayesi "Dönüşüm" şöyle başlar: " Huzursuz edici rüyalarından uyandı bir sabah Gregor Samsa ve kocaman bir böcek haline gelmiş buldu kendini. Alabildiğine sertleşmiş sırtının üstünde yatıyor, başını azıcık yukarı kaldırdığında hilal biçimli bölmelere ayrılıp bir tümsek gibi görünen kahverengi karnını görüyordu; bu karın tümseğini kapatan yorganı kayıp yere düştü düşecek halde, güçlükle duruyordu. Bedeninin diğer yanlarıyla kıyaslandığında, içler acısı görünen sayısız bacakcık şaşkınca, gözlerinin önünde habire kımıldanıyordu."

Gregor Samsa, gördüklerinin rüya olmadığını anladığında " ne olmuşum böyle? " diye sorar kendine. Ve dönüşümüne neden olan olaylar geçer zihninden: Babasının borçlarını ödemek için sevmediği bir işte çalışmaktadır. Bir şirkette pazarlamacıdır. Ailesinin geçimini sağlamak için adeta kendisini feda etmiştir; yaptığı rutin işten bıkmış, ruhu yalnızlaşmış, hayattan fazla bir beklentisi kalmamıştır. Gregor Samsa' nın böceğe dönüşümü tam da bu zamanda olmuştur. Bilinçaltına itilmiş duygu veya isteğin, karşıtı görünümünde veya başka bir biçimde bilince yükselmesidir yaşadığı. Diğer adıyla transformasyondur.

Bir kitap aynı kişi tarafından değişik zamanlarda okunduğunda farklı yorumlanabileceği gibi, farklı insanlar da aynı kitabı değişik yorumlayabilirler. Bu biraz da okuyucunun ilgisine, algıda seçiciliğine ve idrakına bağlıdır. Kafka' nın bütün çalışmaları gibi "Dönüşüm" de farklı şekillerde yorumlanmıştır." Stanley Corngold ' Eleştirmenin Çaresizliği' adlı kitabında farklı açıklamalara yer vermiştir. Birçoğu ' toplumun farklı olana yaptığı muamele' etrafında toplanmıştır. ' Yaşamdan kopmanın verdiği yalnızlık ve gelecekten herhangi bir şey ummamak' da bu açıklamalar arasındadır. Yaptığı rutin işlerden memnun olmayan , ailesinin borcu nedeniyle çalışan ve onu zamanla yarıştıran bu işten kurtulmanın yolu belki de böcek olmaktır. Bazıları da öykünün insan varlığının saçmalığının üzerinde durduğunu belirterek; varoluşçuluğa gönderme yapar.

Michael Löw ise Franz Kafka--Boyun Eğmeyen Hayalperest kitabında şöyle der: "Aile içi totalitarizm üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka'nın Babama Mektubunda, babanın onu 'bir parazit" ve 'bir böcek' olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta 'açıklanamaz' olan hikayenin 'anlam'ını asla ortadan kaldırmaz."





1 Temmuz 2013 Pazartesi




BİR  UMUT


Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin;

Yitirmişsin neyin varsa birer birer,

Bir sağlık, bir sevinç, bir umut...

Onlar da neredeyse gitti gider.

* * * *

  Dost bildiğin insanların yüzleri

  Aynalar gibi kapkara.

  Suyu mu çekilmiş bulutların?

  Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.

* * * *

Taşlara düşen saat gibi,

Ne artı, ne eksi.

Bir sağlık, bir sevinç, bir umut

Hikaye hepsi.

Cahit Sıtkı Tarancı


Sağlığı, sevinci, umutları hikaye olmayanlara ve dostlarının yüzleri ayna gibi parıldayanlara...






27 Haziran 2013 Perşembe




İŞTE  HAYAT  BUDUR...
(Satranç ve Tavla' nın hikayesi)

Eskiden, imparatorlar, krallar ve yöneticiler sadece askeri güç ve başarılarıyla değil, zeka oyunlarıyla da birbirlerini sınarlarmış; kim daha zeki ya da kimin etrafındakiler daha zeki diye. İşte satranç ve tavlanın da güzel bir hikayesi var bu anlamda. Tavla deyip geçmeyin! Bence tavla bir tasarım harikası. Neden mi? Cevabı için okumanız gerek.


Hint İmparatoru "satranç" oyununu Pers İmparatoruna, yanında bir mektupla gönderip oyunu çözmesini ister. Mektuptaki mesajda:

PERS İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
İŞTE HAYAT BUDUR...

Pers İmparatoru da vezirine oyunu çözmesini ve başka bir oyun tasarlayarak cevap vermesini isteyince; başvezir " tavla" yı tasarlar ve cevabi mesajla Hint İmparatoruna gönderir.

HİNT İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
AMA BİRAZ DA ŞANSTIR.
İŞTE HAYAT BUDUR...


Çok düşünerek, iyi bilerek, ileriyi görerek sonunda kazanmak güzel de kendimize, hayata bir şans vermek gerek. Biraz değil, daha fazla! İşte hayat budur diyebilmek için.




21 Haziran 2013 Cuma





PRAG' DA BULUNAN ASTRONOMİK SAATİN KUKLALARI NE ANLATIYOR?
 



                                                                


                                                                                                      
                                                                                                    
Prag' da bulunan dünyaca ünlü Astronomik Saat Kulesi' nin dört kuklası bize ne anlatmak istiyor dersiniz? Yukarıdaki kuklalara bakıp, size neyi hatırlattığını, neleri çağrıştırdığını biraz düşünmek ister misiniz?

Kuklalar,  insanı; insanın hırslarını, zaaflarını, hayattan zevk alışını, hayata karşı isteksizliğini ve ölümü anlatıyor. İnsanı  dört küçük kuklayla özetlemiş Hunuş Usta.Bunu yaparken, Ferrarisini satmaya bile gerek duymamış! Bilgeliğinin ve ustalığının karşılığını gözlerine mil çekilmesiyle almış.  Kral bile olsa, insan kıskançlık ateşinden kurtulamıyor ve ustayı o ateşte yakabiliyor.

15.yy dan günümüze insanla ve insanın yaptıklarıyla ilgili değişen pek bir şey yok aslında. Hala hırslarının peşinden koşuyor, kibirleniyor, cimrilik ediyor, hayatın tüm zevklerini yaşıyor, hiç ölmeyecekmiş gibi. Bunları yaparken de ölüm aklının ucundan bile geçmiyor. Tıpkı, ölümü temsil eden iskelet kuklasının, kafasını aşağı yukarı sallayarak, ölümü hatırlatmasına rağmen diğer üç kuklanın o yana bakmamaları, iskeleti görmezden gelmeleri gibi...


Dip Not: Saat, Güneş' in, Ay' ın ve  Dünya' nın konumlarını gösterdiği için astronomik bir saattir.
Elindeki aynayla kendine bakan kukla; " kendini beğenmişliği, kibri" ,
Elinde altın torbası tutan kukla; " cimriliği ve aç gözlülüğü" ,
İskelet kuklası; " yaşama karşı isteksizliği ve ölümü" ,
Elinde mandoline benzer müzik aleti tutan kukla; " eğlence ve sefahata düşkünlüğü" sembolize eder.
Saatin altında bulunan dört küçük kukla da bilimi, adaleti, astronomiyi ve eğitimi sembolize eder.


Görsel, forum.saatforumu.com adlı web sitesinden alınmıştır.


19 Haziran 2013 Çarşamba





  • GİTMEK Mİ  ZOR, KALMAK MI?
(DOĞU' DAN UZAKTA)


Doğu' yu en iyi anlatan yazar diye anılan, benim içinse, tüm kitaplarını keyifle okuduğum yazar olan  Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanını okuyorum. 

Roman özetle; Gençliklerinin en güzel dönemlerini birlikte geçiren bir grup gencin ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra, farklı yerlere dağılmasını ve yıllar sonra ortak arkadaşlarından birinin cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmeleriyle başlayan 16 günlük süredeki yüzleşmeyi anlatıyor.

" Açıkça belirtilmese de Lübnan iç savaşının getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlara dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu' dan Uzakta' da Maalouf yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu' yu anlatıyor."

Yazar,insan ilişkilerini ve insanın ülkesine olan sadakatini ve ihanetini irdelerken " Vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur." diyerek, hayat yolunda ilerlerken, sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işlerin kolaylaşacağını ama insanın çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat, veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlandığını belirtir.Ve günü geldiğinde, olayların baskısıyla insanların kendi tercihlerini yapmak zorunda kalabileceklerine,  taraflar açısından bakıldığında ihanetin ve sadakatin  anlam bulacağına dikkat çeker.

Ülkesindeki iç savaştan kaçarak, kendi iradesiyle sürgün hayatını tercih eden( giden) baş kahramanın iç sesi, gitme gerekçelerini şöyle dile getirmektedir: " ...Her insanın gitmeye hakkı vardır, onu kalmak için ikna etmesi gereken ülkesidir - koca koca laflar etmeye meraklı siyasetçiler ne derse desin. ' Ülken senin için ne yapabilir diye sorma, sen ülken için ne yapabilirsin, onu düşün.' Milyardersen, üstelik kırküç yaşında ABD başkanı seçilmişsen bunu söylemek kolay! Ama ülkende ne çalışabiliyor, ne tedavi olabiliyor, ne barınabiliyor, ne eğitim alabiliyor, ne özgürce oy kullanabiliyor, ne görüşlerini ifade edebiliyor, ne de sokaklarda dilediğin gibi dolaşabiliyorsan, John F. Kennedy' nin bu meşhur sözü kaç para eder ki? Beş para etmez!
Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın.
.......................
"

Ülkede kalmayı tercih edenler ise faziletli bir tevekkülle şunları söylüyorlar: " Bizim Doğu Akdeniz böyledir, değişmez, hizipler, iltimas, rüşvet, edepsiz bir nepotizm her zaman olacak, buna alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok." Bütün bunları reddedenleri, kibirli olmakla hatta hoşgörüsüzlükle suçluyorlar.

Alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok diyerek ülkede kalmak mı zor, yoksa başka bir ülkede sürgün olarak yaşamak üzere gitmek mi? Gidenler, geri döndüklerinde umduklarını bulabilecekler mi, yoksa hayal kırıklığına mı uğrayacaklar? Bunu öğrenmek istiyorsanız,  gidenlerin ve kalanların öyküsünü merak ediyorsanız  romanı okumanız gerekecek...


" Dip Not: Tırnak içine alınan bölümler Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanından aynen alınmıştır.