15 Mart 2022 Salı

 


RUSYA-UKRAYNA SAVAŞINA DAİR


Rusya-Ukrayna çatışmasıyla ilgili birkaç şey yazmak istiyorum. Çünkü sosyal medya paylaşımlarına bakınca, her kafadan bir ses çıktığını görüyorum. ABD ve NATO'yu eleştirirsen Putinci ve Rusya taraftarı olmakla suçlanıyorsun, Putin ve Rusya'yı eleştirince de ABD ve NATO yanlısı olmakla! Ben ne "o"cu ne de "bu"cuyum. Bu savaşta ülkemin çıkarları neyi, nasıl yapılması gerektiriyorsa ondan yanayım. Bu nedenle Ukrayna-Rusya arasındaki çatışmanın öznel değil, nesnel değerlendirilmesinden yanayım. Yoksa "SAVAŞA HAYIR" sloganı atmak ve paylaşmak, hatta klavye kahramanlığı yapmak çok kolay. Keşke uluslararası meseleler sloganlarla çözülebilseydi de sabahlara kadar bağırıp çağırıp sloganlar atsaydık! 

Bu savaş bizim dışımızda gözükse de ülkemizin jeo-stratejik önemi nedeniyle, sonuçları itibarıyla bizi de etkileyecek. Dolayısıyla, ülke olarak NATO ve Rusya arasında denge unsuru olmak durumundayız, ki şimdiye kadar bu denge korundu. Bundan sonra da dengenin korunacağına inanmak istiyorum. Savaş çığırtkanlığı yapanlara asla prim verilmemeli, Nato'yu göreve çağıranlara kulaklar tıkanmalı diye düşünüyorum. Neden? Çünkü:

Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski, Batı'nın iyi bir algı yönetimi sayesinde üç ay içinde politika kulvarına giren ve cumhurbaşkanı seçilen bir sanatçı. Yine Batı'nın kışkırtması ve yardım vaatleriyle Rusya'ya kafa tutma gafletinde bulunan deneyimsiz bir siyasetçi. Şimdi bu deneyimsiz ve hırslı politikacının yaptığı hataların ceremesini tüm dünya çekebilir. Yorumlarda Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkabileceğinin dillendirilmesi bile dünya kamuoyu için bir felaket niteliğinde. Dünya henüz pandeminin ekonomik, sosyal ve ruhsal yaralarını saramamışken üstelik. 

Zelenski deneyimli bir politikacı olsaydı eğer, akılcı bir politika izleyerek ülkesini savaşa sokmazdı. Belli ki komedyen cumhurbaşkanının tarih bilgisi eksik! Yoksa tarihten ders alır ve halkına bu felaketi yaşatmazdı. Tarihi boyunca Rusların egemenliğinde kalan Finlandiya NATO'ya girmeme karşılığında Rusya ile saldırmazlık antlaşması imzalamıştı. Yine, II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin işgal edip de demirperde ülkeleri arasına katmadığı tek ülke olan Avusturya'nın NATO'ya katılmama karşılığında Batı tarzı demokrasiyi ülkesine getirmeyi başarmış olmasını örnek alıp, ülkesini savaşa sokmazdı Zelenski. Orta yol her zaman vardı ama Zelenski bunu göremedi ya da görmek istemedi.

Velhasılı, 1992 yılına dek "Soğuk Savaş" nedeniyle Doğu-Batı cephesinde bir denge vardı. SSCB'nin dağılmasından sonra, dengeler ABD ve İngiltere lehine bozuldu. Dolayısıyla bu iki ülke Nato'yu adeta kendi çıkarları için kullanmaya başladığı da uzmanlar tarafından açıklandığı üzere bir gerçek. Peki, Doğu-Batı arasındaki dengeyi kim sağlayacak ya da bu denge yeniden sağlanabilecek mi? İşte asıl olan bu sorunun cevabının verilmesidir. Yoksa, dün Irak, Suriye, Libya'da olanlar bugün Ukrayna'da yaşanıyor. Yarın ülkemizde yaşanmayacağının garantisini kim verebilir? İşte tam burada ATATÜRK'ün "Yurtta sulh, dünyada sulh" ilkesinin ne kadar isabetli ve doğru olduğunun farkına varıp, ülke olarak hamlelerimizi buna göre yapmalıyız diye düşünüyorum.

Hani Rusların bir atasözü vardır; " Ayıyı dansa kaldıran kendi yorulduğunda değil, ayı yorulduğunda oturur" diye. Zelenski, ayıyı dansa kaldırdı bir kez!





9 Mart 2022 Çarşamba

 


 ARTVİN / YUSUFELİ ZEYTİNİNİ  DUYDUNUZ MU?


Çoruh Havzası'nda zeytinlikler

Çok az insan bilir; ülkemizin Kuzeydoğusu'nda bulunan Artvin'in Yusufeli ilçesinde  zeytin yetiştirildiğini hem de kalitesi tescilli zeytin. Çoruh Havzası'nın iklimi zeytin üretimi için uygun olduğunan, çok eski zamanlardan beri yörede zeytincilik neredeyse tek geçim kaynağı olmuş. Günümüzde üretimi artırma çalışmaları yapılmakta ve bu geleneksel zeytin üretiminin yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır. 

Ege, Akdeniz ve Marmara bölgelerindeki zeytinlikler maki bitki örtüsü içinde yer aldığından genelde bodur boylu ağaçlardır. Artvin'in Yusufeli ilçesinde yetişen zeytin ağaçlarının boyu ise oldukça uzundur. Öyle ki zeytinleri toplamak için merdiven kullanılır. Ve ince kabuklu olması nedeniyle zeytinler ağaçtan tek tek toplanır, yere düşen zeytinler alınmaz. Zeytinlerin ince kabuklu olması, toplandıkta sonra erken  tatlanmasını sağladığından bir hafta sonra zeytinler sofradaki yerini alır. Sofralık zeytinler ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar zeytinyağı çıkarılmak üzere fabrikaya gönderilir. Yapılan bir gıda araştırmasında Demirkent(Yusufeli) zeytinyağı, en az asit miktarına sahip olan zeytinyağı olarak tescillenmiştir.



Yusufeli zeytini

Bir ağaç yetiştirmek hele de zeytin ağacını kolay mı? Zeytinlik emek ister, zaman ister, yürek ister, sabır ister, sebat ister. Velhasıl, "Delice"yi uslandırmak zordur, meşakkatlidir. Aldous Huxley'in dediği gibi, "Ağaçların tümünü seviyorum, ama en çok zeytini. Öncelikle dalı ile barışı, altın renkli yağı ile huzur ve mutluluğu sembolize ettiği için."

Antik Yunan'da zeytin ağacı o kadar değerli ve önemliydi ki, Atinalı bilge devlet adamı Solon'un kanunlarına göre, zeytin ağacı kesenler ölüm cezasına çarptırılıyordu. İstanbul'u fethederek yeni bir çağ başlatan Fatih Sultan Mehmet de "Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, başını keserim" diyerek  ormanlar konusunda asla taviz vermemişti. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Yalova'daki köşkünün yanında bulunan çınar ağacının kesilmesini önlemek için, koca köşkü ileriye taşıttıracak kadar ağaç ve doğaseverdi. Ayrıca Ulu Önderimiz, bozkırın ortasında inşa ettirdiği başkent Ankara'nın ormandan mahrum kalmasını önlemek için de "Atatürk Orman Çiftliği"nin kuruluşuyla bizzat ilgilenmişti. Bu çiftlik, Türk tarımına öncülük etmiş, örnek  olmuştu.

Bu bağlamda ağaçlara, ormanlara, zeytinliklere kıymayın efendiler. Dokunmayın akciğerlerimize, bizleri soluksuz bırakmayın. Atalarımız boşuna söylememiş; "Yaş kesen, baş keser" diye...


Fotoğraflar: internethaber.com'dan alındı.

  

  

4 Mart 2022 Cuma

 


SIRADIŞI ESERLER ÜRETEN BİR SANATÇI: JORGE MARİN






Jorge Marin (22 Eylül 1963 doğumlu) Meksikalı bir heykeltıraş ve ressamdır. Son 25 yıldır çağdaş sanat dünyasında aktif bir figür. 1980'lerin başında seramik heykeltraşlık yapmaya başladı. Bronz, son on yıldır tercih ettiği malzeme olmuştur. Çalışmaları genellikle atları, çocukları, madonnaları, akrobatları, küreler, maskeler, kanatlar, oklar, tekneler ve teraziler gibi unsurlarla tasvir eder. Bu kavramlar, yansıma ve denge gibi tekrar eden temalarla tutarlıdır.Çalışmaları esas olarak kendi deneyimlerinin metaforu olarak insan figürüne odaklanır. (en.wikipedia.org)

Ekim 2019'da, Jorge Marin'in "VARLIĞIN YENİDEN İNŞASI" adlı sergisini gezmiş ve heykellerin fotoğraflarını çekmiştim. Serginin mahiyetini ve heykellerin neyi ifade ettiklerini anlatan, açıklayıcı yazıdan bir bölümü aktardıktan sonra, heykelleri paylaşacağım. Böylece serginin adı ve heykellerin durumu anlam kazanmış olacak. :)  

Iaankara.com'daki sergiyle ilgili yazıda şöyle denilmektedir: "Heykelin Picasso'su kabul edilen Jorge Marin'in heykellerinde,ne yaptığımızın, nerede yaptığımızın ve neden yaptığımızın deneyimini göstererek, toplumsal, tarihi ve kişisel varlığımız/varoluşumuz sonunda bütün yelpazesiyle görülmektedir."

VARLIĞIN YENİDEN İNŞASI, bireysel ve sosyal yapıların bir bütün olarak algılandığı belleğe yönelik bir yaklaşımla Jorge Marin tarafından sunulan, içsel bir deneyimdir. Sergi, sanatçının en iyi bilinen eserleri ile sürüp giden tasvirler aracılığıyla bizi bilinçdışımıza yakınlaştıran yeni keşiflerini bir araya getiriyor.

Bu proje, heykelleri sembolik ve tarihsel geçişlerin birer parçası haline getirerek mekanda kapladıkları yer doğrultusunda ifade ediyor:sanat ve işgal ettiği mekan arasındaki ilişki sıradan olmamakla birlikte, her ikisi de bir bütünün parçaları olarak kendi anlamlarını karşılar. Bu ilişki, kendimizi neredeyse unutulmuş, bir anda keşfetmemize fırsat veren, parçalara ayrılmış özün birleşme alanı olan sanat aracılığıyla inşa edilir.

Aslında, Varlığın Yeniden İnşası, sanat galerisinin sınırlarını aşar ve Jorge Marin'in aynı isimdeki sergisiİstanbul Havalimanı'nda da teşhir edilmektedir. Yerçekimine meydan okuyan iki kanatlı varlıklar olarak Ankara ve İstanbul, aynı zamanda, Mexsico City Havaalanında yerleşik bir heykel olan muhafız Archivaldo ile de bağlantılıdır. Bu metaforik üçgende havaalanlarının rolü, kimlik arayışında benliğin köklerine olan bu yolculuk vurgulanırken çağdaş toplumların kültürel değişimini cisimlendirmektir.














 


Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



25 Şubat 2022 Cuma

 


BİR ŞARKIDA FIRTINALAR KOPARMAK



Şarkılar vardır aşkı, sevdayı anlatır, şarkılar vardır dinlerken acımızı dindirir, şarkılar vardır hüzünlendirip ağlatır ve şarkılar vardır öylesine duygusal, öylesine içine işler ki insanın, savaşta bile silahları susturur, sevgi taşır yüreklere, hayallere daldırır. Bazı şarkılar da umutsuzlara umut, çaresizlere çare olur. Söyleyecek çok şeyimiz vardır ama  sayfalar dolusu yazsak da anlatamayacağımız duygu ve düşüncelerimizi bazen bir şarkı kısa ve öz olarak dile getirir. Ve artık o şarkının önünü kimse tutamaz, alır başını gider ve tarihe meydan okur. Bu meydan okumayı tarih seve seve kabul eder ki, yüzyıllar geçse de o şarkının hikayesi dilden dile aktarılıp durur. Şarkı ölümsüzleşmiştir artık...

Tarkan'ın "GEÇÇEK" şarkısını işte bu duygularla dinledim ben. Biraz tarih ve Türkçe Dilbilgisi bilgimin olması nedeniyle, şarkı sözlerine gelen Türkçeyi katletmiş gibi sudan sebeplere gülüp geçerek hem de (Gülüp geçtim. Çünkü, "geçecek" kelimesi, ezgiyle uyum sağlamak için besteci tarafından "ses düşmesi" kuralıyla "geççek"  şeklinde ifade edilmiş, ki bunu ilkokul çocukları bile bilir). Sanki herkes yazı diliyle konuşuyormuş gibi sırf eleştirmek için şarkıyı, ağzı olan konuşup durdu! Oysa güzel Türkçemizin yazı dilinin yanında bir de konuşma dili vardır ki, bu konuşma dili yöreden yöreye farklılıklar gösterir. Bunu bilmeyen mi var? Neyse asıl konuya geçeyim; tarihe yön vermiş ve tarih yazmış şarkılardan ilk aklıma gelenleri yazayım. Sonrasında Tarkan'ın "GEÇÇEK" şarkısına neden fırtınalar koparıldığını anlayabiliriz, sanırım.

II. Dünya Savaşı'nda Almanlar Rusya'da savaşırken, Lale Andersen'in okuduğu "Lili Marleen" şarkısı radyoda çalınırken şarkı bitene kadar her iki cephede de silahların sustuğu bilinen bir gerçektir. Kimsenin susturmayı başaramadığı silahları Lili Marleen şarkısı kısa bir süreliğine de olsa susturmayı başarmıştır.. Hatta derler ki, Almanlar şarkıyı dinlerken çok yakınlarında olan Ruslar "Radyonun sesini biraz daha açın" diye seslenirlermiş Alman askerlerine. Düşünün bir kere, savaşan düşman askerlerini ortak bir duyguda birleştiren bir şarkıymış Lili Marlen.

Savaş günlerinde bir gün Lale Andersen'in Lili Marleen şarkısı Alman işgalindeki Belgrad Askeri Radyosu'nda ilk kez çalınır ve çok sevilir. Plağın tekrar çalınması için  Alman işgali altında olan İtalya, Fransa ve Afrika'dan Belgrad radyosuna mektuplar yağar. Günlük programlarda birçok kez çalınan şarkı dünya çapında bir üne kavuşur. Şarkı sadece Almanlar tarafından değil, cephede savaşan İngilizler ve Amerikalılar tarafından da çok sevilmişti. Çünkü Lili Marleen, cephede savaşan askerlere vatanlarını, geride bıraktıkları sevdiklerini hatırlatıyordu. Şarkı o kadar tutuldu ve sevildi ki, Marlene Dietrich, şarkıyı İngilizceye çevirip okudu. 

Nazi Almanyasının Propoganda Bakanı Gobbels halkın moralini bozuyor diyerek şarkıyı yasaklamasına rağmen, Lili Marleen çalmaya devam etmiş ama şarkıcı Lale Andersen'i Gobbels'in gazabından kurtaramamıştır. 

Attila İlhan'ın "Lili Marleen Türküsü" adlı şiirinde şarkının ilk kez Zagrep radyosu'nda seslendirildiği şeklinde geçse de doğrusu Belgrad radyosudur. Attila İlhan'ın bu şiiri  Ahmet Kaya tarafından bestelenip seslendirilmiştir, diye de ilgilenenlere not düşeyim. Şimdi Lili Marleen için ne var, altı üstü bir şarkı diyebilir misiniz?

Madem II. Dünya Savaşı ile başladım,savaşla devam edeyim. Müziğin ve sanatın gücünün en önemli göstergelerinden biri de Şostakoviç'in bestelediği 7. Senfoni diğer adıyla Leningrad Senfonisidir ki, bu senfoni direnişin ve umudun senfonisi olarak kabul edilir. Daha önce blogumda Leningrad Senfonisi'nin besteleniş  hikayesini yazmıştım (29 Temmuz 2017 tarih, Direnişin ve Umudun Simgesi Bir Senfoni: 7. Senfoni(Leningrad) başlıklı yazımı ilgilenenler okuyabilirler). Bu nedenle kısaca yazacağım. 

Leningrad (St. Petersburg), 8 Eylül 1941'de Nazi Almanyası tarafından kuşatılmıştı. Kentten dışarıya çıkmak mümkün değildi. Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü 9 Ağustos diye ilan etmişti. Leningrad'ın düşüp düşmeyeceği Sovyetler Birliği için bir ölüm kalım meselesi haline gelmişti. 

10 Ağustos'ta Leningrad bir destan yazmıştı. Dimitri Şostakoviç'in 7 numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti. Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve adı Leningrad Senfonisi'ydi.

Eser şehrin meydanında seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü. Bu çok önemli çabanın haber ve hikayesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi. İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti. Kent düşmemiş, aksine yükselen moralle daha da güçlü direnir olmuştu. Leningrad Senfonisi seslendirildikten sonra şehir, Alman kuşatmasına karşı sekiz ay daha direndi. 27 Ocak 1944'te Almanlar geri çekilmek zorunda kaldı. 

Tarih yazan bir diğer şarkı günümüzde Fransa Ulusal Marşı olan La Marseillaise'dir. Hikayesi bir başka yazı konusu olacak kadar uzun olduğundan ben kısaca değineceğim.

1792 yılında Fransa'nın Avusturya ve Prusya ile savaştığı dönemde, Claude Joseph Roget de Lisle tarafından Fransa'nın Ren Ordusu adına Strasbourg'ta bestelenen "La Marseillaise", 1795 yılında Fransa Ulusal Marşı olarak kabul edildi. Napolyon ve III. Napolyon tarafından devrimci fikirler içerdiği gerekçesiyle yasaklanan marş, 1879 yılında tekrar ulusal marş ilan edildi. Fransız İhtilali'nin melodisi kimliğine bürünen marş, önceleri Marsilya sokaklarında bağıra çağıra söylenirken, Marsilya sınırlarını aşarak Paris'e ulaşmış, kısa sürede tüm Fransa'yı sararak ulusal marş ilan edilmişti. Dönem dönem yasaklansa da marş, yüzyıllara meydan okuyarak günümüze ulaşmıştır.

Ve son olarak dünyaca ünlü Finli besteci Jean Sibelius'tan(D: 8 Aralık 1865 - Ö: 20 Eylül 1957) söz etmek istiyorum. Lise yıllarında edebiyat öğretmenimin önerisi üzerine okumuş olduğum Grigory Petrov'un yazdığı "Ak Zambaklar Ülkesi" kitabıyla tanımıştım Finlandiya'yı. O tanışıklıkla Finlandiya'nın tarihi, coğrafyası, gezilip görülecek yerleri her daim ilgimi çekmiştir. Ulusça büyük bir çaba ve özveri göstererek yokluk ve yoksulluktan, dünyanın sayılı güçlü ülkeleri arasına girmesini başaran Finlilere karşı hep bir sempatim olmuştur. :) İşte Jean Sibelius'u da bu sempati sayesinde tanıdım. Belki Sibelius'un eserleri, Kıta Avrupası ve Rusya'daki Klasik Müzik bestecilerinin ki kadar fazla seslendirilmiyor ve daha az tanınıyor olabilir ama onun yazdığı "Finlandiya" adlı uzun senfonik şiiri, Fin halkı üzerinde büyük bir etki yaratmış ve bu etki Finlandiya'nın ulusal kimliğinde büyük rol oynamıştır. Başka söze gerek var mı?

Hikayelerini anlatmaya çalıştığım bu şarkı ve bestelerden sonra Tarkan'ın "Geççek" şarkısı için neden fırtınalar koparıldığını anlamaya çalışıyorum. Anlamak için, yıllar önce Cer Modern'de "Varlığın Yeniden İnşası" adlı sergisini gezdiğim Meksikalı  sanatçı Jorge Marin'in beğendiğim "Ayna" heykelinin yanına koyduğu sözü bir kez daha okuyup sizlerle paylaşmak istiyorum. 

"Bir sanat yapıtının,her gözlemcinin farklı suret bulduğu bir ayna görevi gördüğüne inanıyorum. Her bir insan, kişisel arzularına, belirsizliklerine ve düş kırıklıklarına karşılık gelen ne varsa onlarla karşı karşıya gelir."




9 Şubat 2022 Çarşamba

 


İNÖNÜ MAĞARALARI / GÜDÜL / ANKARA



Ankara ili, Güdül ilçesi, Kirmir Çayı kenarında İnönü mevkiinde bulunan, Bizanslılar döneminden kaldığı tahmin edilen, dağın içini oymak suretiyle yapılan bu mağaralarda, merdivenlerle kat kat yukarılara çıkılmaktadır.

İç Anadolu'daki Ürgüp-Göreme mağaralarıyla benzerlik gösteren İnönü Mağaraları, merkezi yerdeki kilisesi ile bir köy topluluğunu andırmaktadır. Kirmir çayının zamanla altını oyduğu dağın parçalanmasıyla yukarı katlara çıkan merdivenlerin bazıları açıkta kalmış tarihi bir görünüm sergilemektedir.

M.Ö. 2000 yıllarında Etiler'in burada hüküm sürdüğü tahmin edilmektedir. Hatta kayalardaki mağaraların Etiler döneminde kullanıldığı öne sürülmektedir. (gudul.gov.tr)













Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, iznim olmadan kullanılamaz.



1 Şubat 2022 Salı

 



KARANFİLLİ ŞİİRLERDEN DİZELER




Benim güzel yabani karanfillerim. İlkbaharda çekmiş olduğum fotoğraflarına bakmaya kıyamıyorum. Güzellikleridir ki, edebiyatımızda hep güllerle yarıştırılmışlardır. Gül, sümbül, bülbül adları daha çok "Divan Edebiyatında", karanfil ise genellikle "Cumhuriyet Dönemi" şairlerinin şiirlerinde yer bulmuştur.

Ahmet Haşim "Karanfil" adlı şiirine;

"Yarin dudağından getirilmiş

Bir katre alevdir bu karanfil..." diye başlar.

Melih Cevdet Anday "Anı" adlı şiirinde:

"Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil" diye seslenir Rosenberglerin anısına.

Edip Cansever'in "Yerçekimli Karanfil" adlı şiirinde geçen; "Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi..." dizesini ezbere bilmeyen var mı?

Ya Ahmed Arif'in "Karanfil kokuyor cigaram" diyerek dağlarına bahar gelmiş olan memleketine özlemini karanfil üzerinden anlattığı o ünlü şiirinden haberiniz var mı?

Nazım'ın sevdiğine mor menekşe almak için ayırdığı parasını karnı aç olan dostlarının karnını doyurmak için harcadığını anlatan şiiri gibi, Ataol Behramoğlu da "Mozart, Mayakovski, Peynir, Ekmek, Karanfil Vs.." adlı şiirinde, cebindeki son bozukluklarını, sevdiğine koşarken aldığı karanfillere yatırıyor:

"Yine de koşarken

Bir karanfil almayı unutmam sana

Akşamüstü otobüste

Akrobatik hareketlerle

Kurtarırım ezilmekten

Cebimdeki son bozuklukları

Yatırdığım karanfili

Seni

Kan ter içinde kucaklarım"

Ve karanfilli şiirlere son noktayı "Karanfil" adlı şiirinde , Ahmet Haşim'e de bir gönderme yapan Nurullah Genç'in dizeleri koysun...

"Beyaz bir buluttan bir gün ansızın..

Bir karanfil düştü parmaklarıma.

Gözlerine kuşlar doldu bir kızın

Elleri karıştı ırmaklarıma..

Islak bir yürektir bende bende karanfil

Ruhum, kokusunun dilencisidir..

Haşim, bu bir alev damlası değil

Büyük yangınların habercisidir.."




Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir(Yabani karanfiller).



30 Ocak 2022 Pazar

 


YÜKSÜK OTU


 

Yaklaşık 20 türü bulunan bir bahçe bitkisi olan "yüksük otu", tıp alanında kullanılan önemli bitkilerden biridir. Yüksük otu, özellikle kalp hastalıkları için çok fazla etkili ilacın bulunmadığı 18. yüzyılın sonlarında kalp yetmezliğinde mucizevi bir etkiye sahip olduğu anlaşılan ve bugün bile kullanılmakta olan bir bitkidir.

1785 yılında William Withering, yüksük otunun bu özelliğini keşfetmeye başlamış ve ardından Yüksük Otunun Önemi ve İlaç Olarak Kullanım Alanları ile Ödemin ve Diğer Birçok Hastalığın Önlenmesi Hakkında Kullanışlı Bilgiler adlı eserler yayınlamıştır. Bu eserlerinde, yüksük otundan elde edilen "digitalis" adlı bir maddenin kalp üstünde harekete geçirici bir etki yaptığına ve kalp yetmezliğinde ortaya çıkan ödemi azalttığına dair bilgiler vermektedir. Hatta William Withering, nefes darlığı ve kalp yetmezliği nedeniyle vücudunda ödem oluşmuş elli yaşındaki bir kadını yüksük otu çayıyla tedaviye başlamış, on gün sonra hastanın ödem şişliği inmiş ve kendini iyi hissetmeye başlamış. 

Günümüzde yüksük otu hem konjestif kalp yetmezliğinde hem de taşikardi tedavisinde kullanılmaktadır. Kuru yüksük otu yaprakları bugün hala satılsa da, bitkinin fazla kullanımı oldukça tehlikeli olabileceğinden doz ayarlaması çok büyük dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bugün yüksük otunun kullanıldığı en yaygın ilaç, digoksindir. Bu ilaç mutlaka uzman bir doktor tarafından önerilmeli ve dozları da yine doktor tarafından belirlenmelidir. Aksi halde ilaçtan kaynaklı zehirlenme de olabilir. Hatta ilacın yan etkileri ölüme sebebiyet verebilir. Neyse ki ciddi yüksük otu zehirlenmeleri için özel bir panzehir geliştirilmiştir.

Yüksük otunun etki mekanizmaları oldukça karmaşık ve anlaşılmazdır. Fakat milyonlarca kalp hastasına şifa dağıtmaktadır. Doktora danışılmadan yüksük otu çayı da kullanılmamalıdır; çayın dozu ayarlanmadığı takdirde zehirleyebilir çünkü.

Kaynak: TIBBİ MUCİZELER - Tıp Tarihinden Yaşamı Değiştiren 100 Gelişme -  Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus. ABDİCA / domingo.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.



19 Ocak 2022 Çarşamba

 


DÜNYACA ÜNLÜ SANATÇILAR VE DOKTORLARI


İki yıldır tüm dünya koronavirüs salgınıyla mücadele ederken, salgında en büyük görev ve özveri doktorlara ve sağlık çalışanlarına düştü. Bir insanın hayatını kurtarabilmek için doktorlarımız, kendi hayatlarını riske atarak gece gündüz çalıştılar, bitmeyen salgın nedeniyle hala çalışmaya devam ediyorlar. Buna rağmen, gün geçmiyor ki, güzel ülkemde doktorlar darp edilmesin, saldırıya uğramasın, tehdit edilmesin. Yapanın yanına kar kaldığı için de doktorlarımızın çalışma koşullarının ağırlığı yetmezmiş gibi kendi can güvenlikleri konusunda endişe duymaktalar. İşte bunları düşünürken aklıma geldi; ünlü sanatçıların doktorları ve bu sanatçıların kendilerini tedavi eden doktorlarına sanatlarıyla nasıl teşekkür ettikleri. Darısı ülkemizdeki doktorların başına diyerek, konuyla ilgili bir araştırma yaptım.

Araştırma sonucunda gördüm ki, sanat tarihi hasta-hekim hikayeleriyle dolu. Hepsini  yazmam uzun süreceği için, mevcut hikayelerden seçtiklerimi yazacağım. Bu doktorların şansı, dünyaca ünlü sanatçıları tedavi etmeleri nedeniyle ünlenmeleri ve isimlerinin "sanatçıların kendileri için ürettiği eserlerde" ölümsüzleşmesidir...

Jose Carreras ve Doktoru Emilio Monserrat

Dünyaca ünlü İspanyol tenor Jose Carreras, 1987 yılında akut lösemi hastalığına yakalandı. Bu hastalığını Barcelona'daki doktoru Dr. Emilio Monserrat'tan öğrendi ve tedavisi ABD'de tamamlandı. Yapılan kemik iliği nakli sayesinde hastalığı yenerek yeniden müziğe döndü. Ayağındaki aksaklık, kortizon tedavisinin kalça ekleminde bıraktığı izdi. 

Dr. Monserrat ile Carrera'nın hastalığının tedavisi sürecinde başlayan dostluğu, akut lösemi hastalığıyla mücadelenin de başlangıcı oldu. İspanyol tenor, Uluslararası Jose Carreras Kan Kanseri Vakfı ve Uluslararası Jose Carreras Dostları Kan Kanseri Vakfı'nı kurdu. Bu kuruluşlar, bugün akut lösemi konusunda yapılan araştırmalara büyük maddi destek sağlıyor, burslar veriyor. (gunceltip.blogspot.com)

Francisco Goya ve Doktoru Eugenio Arrieta

İspanyol ressam ve gravür sanatçısı F. Goya da doktorunun bir portresini yapmıştı. 1820'de yaptığı Dr. Arrieta'nın Portresi doktoruna duyduğu sevginin ifadesiydi.  

Romantizm akımının önde gelen isimlerinden İspanyol ressam Goya, 1820'de kendini, doktoru Eugenio Arrieta'nın kollarında yarı baygın bir halde resmetmişti. Üstelik portrenin altına da şöyle bir not eklemişti: " Goya 73 yaşında onu tehlikeli bir hastalıktan kurtaran arkadaşı Arrieta'ya bu tablosu ile teşekkürlerini sunuyor." 

Bu not, Katolik kültürde yer alan "ex-voto" resimlerine atıfta bulunuyor. Ex-voto resimler, ilahi bir müdahale ya da doğaüstü güçler yoluyla çözülen felaketler sonunda bir tür adak olarak sunuluyor. Bu geleneğin temel mesajı, felaketten kurtulup hayatta kalabilen kişinin onu kurtarana her zaman minnettar kalacak olması. (medyascope.tv)



Goya- artsandculture.google.com


Vincent Van Gogh ve Doktoru Felix Rey

1888 Noel Arifesi'nin sabahında ağır yaralanan bir adam Hotel Dieu Arles'e getirildi. Nöbetçi doktor Felix Rey'di ve ağır yaralı hasta da Van Gogh'tu. Ünlü ressam ustura ile sol kulağını kesip bir fahişeye götürmüştü. Doktorun yanına getirildiğinde sadece kan kaybından değil gördüğü halüsinasyonlardan da muzdaripti. Bir polis ressamın kopan kulağını doktora verdi ve daha sonra yapılan bir röportajda Dr. Rey'e göre, çalındığı güne kadar ofisinde alkol kavanozunda tutuldu.

On beş gün hastanede kaldıktan sonra evine dönen Vincent, kendisiyle çok ilgilenen doktorun resmini yapmaya başladı. Dr. Rey, portreyi hediye olarak kabul etmesine rağmen, sonraki yıllarda hiç hoşlanmadığını itiraf etmiştir. Aslında doktorun annesi bu tabloyu tavuk kümesindeki bir deliği kapatmak için kullanmıştır. 1901'de, Van Gogh'un izlerini süren ve Arles'e giden, Henri Matisse'in arkadaşı olan sanatçı Charles Camoin'e satılmıştı. Şimdi Moskova'da bulunan Devlet Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nin koleksiyonundadır. (sanatlaart.com)



Van Gogh - sanatlaart.com

Vincent, sık sık Dr. Rey ile kardeşi Theo'ya mektup yazmıştır. Doktor da Van Gogh'la defalarca ilgilenmişti. Vincent yakındaki Saint-Remy'de iltica başvurusu yapmaya karar verdiğinde, Dr. Rey ona destek vermiş ve geçişi kolaylaştırmıştır. Postacı Roulin ve Protestan Rahip F. Salles ile birlikte, Dr. Felix Rey, ünlü ressamın Arles'te geçirdiği son aylarda  birkaç arkadaşından biriydi. ( sanatlaart.com)

John Bellany ve Doktoru Professor Calne

İskoç ressam John Bellany, karaciğer nakli olmak için hastaneye yattı. Operasyon olacağı günün gecesinde tablosuyla uğraştı. Bir yakının söylediğine göre, "Yoğun bakımdan çıktığı gün, ağrı kesici yerine kağıt kalem istemişti." İyileştiğinde "Bonjour Professor Calne" adlı tablosunu yaparak, tabloda arka planda görülen doktoru ve hemşiresini ölümsüz kıldı. Tabloda Bellany'i hasta yatağında bitkin bir halde görürken, Professor Calne ve ekibini de kapıda onu gözlerken görüyoruz. Bellany'nin başının üstünde "Merhaba Professor Calne" yazısı, elinin altında ise "Hepinize teşekkürler" notu var.

John Bellany, 1991 yılından bu yana organ nakliyle ilgili çok sayıda resim ve heykel yaptı. 



John Bellany - nationalgalleries.org


Frida Kahlo ve Doktoru Leo Eloesser

Hayatının büyük bir bölümünü hastalık ve acılarla geçiren ressam Frida Kahlo, tıbbi danışmanı olarak bilinen tanınmış bir göğüs cerrahı olan Dr. Leo Eloesser'a adanmış iki eser üretti. "Dr. Leo Eloesser'in Portresi" adlı tablosunu 1931'de yaptı. Doktorunun yelkenliye olan tutkusunu bilen Kahlo, doktoru bir yelkenli maketinin yanında resmetmişti.

"Dr. Elosser'e Adanmış Otoportre" adlı 1940 tarihli ikinci tabloda ise Kahlo kendini dikenli bir kolye takmış, yalnız ve melankolik bir halde resmetmişti. Tıpkı Goya gibi Kahlo'da resmin altına bir not düşmüştü; "Bu portremi 1940 yılında dostum ve doktorum Dr. Leo Elosser için tüm kalbimle yaptım. Frida Kahlo." (medyascope.tv)



Frida Kahlo - pivada.com

Edvard Munch ve Doktoru Dr. Jacobsen

Norveçli sanatçı Edvard Munch, 1908'de paranoya, depresyon ve alkolizmle boğuşurken bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Burada geçirdiği sekiz aylık süreçte kendini defalarca Dr. Jacobsen ve asistanı Schacke tarafından elektroterapi görürken resmetti. Bu eskizlerin birinde Munch şöyle bir not düşmüştü: "Profesor Jacobsen, ünlü ressam Munch'a elektroterapi uyguluyor, böylelikle kırılgan zihnine pozitif maskülen güç ve negatif feminen güç veriyor." (medyascope.tv)

Birçok eleştirmene göre Edvard Munch'ın en önemli çalışması kabul edilen "Çığlık" tablosuyla tanıyoruz.


Horace Pippin ve Köy Doktoru (Country Doctor, 1933)

Bir işçi çocuğu olan ressam Horace Pippin, 1933 tarihli Country Doctor (Köy Doktoru) tablosunda, karlı bir gecede hastasına giden cesur bir köy doktorunu tasvir ediyor. Bu tablo Boston'da bulunan bir müzede sergilenmektedir. (medyascope.tv)





14 Ocak 2022 Cuma

 


FERHAT İLE ŞİRİN HİKAYESİNDEN DOĞAN FERHAT'IN ELMASI 




Ferhat ile Şirin'in hikayesi farklı kültürlerde (İran, Türkiye, Azerbaycan) benzer şekilde anlatılır. Bu hikayelerde  Ferhat ve Şirin'in adı aynı kalır, diğer kişilerin isimleri değişir ama sonuç aynıdır. Çünkü klasik Şark edebiyatı eserlerinin ortak özelliğini taşıyan, çift kahramanlı bir aşk hikayesi üzerine kurulmuş bir metindir. 

Güzel ülkemizde anlatılan Ferhat ile Şirin hikayesinde Ferhat bir nakkaştır. Şirin ise  kentin sultanı Mehmene Banu'nun kız kardeşidir. Ferhat, Şirin için yaptırılan köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine aşık olurlar. Sultanın bu evliliğe rıza göstermesi için Ferhat'a bir şartı vardır; Amasya'da bulunan Elma Dağ'ını delip şehre su getirecektir. Hikayenin devamını biliyorsunuzdur. Amasya'ya yolu düşenler, Ferhat'ın açtığı su kanalını görüp ziyaret edebilirler.

İran'da anlatılagelen Ferhat ile Şirin hikayesi ise şöyle:

Şirin bir Hristiyan'dı. O kadar güzeldi ki, bahçelerde ve çayırlarda dolaşmaya çıktığı zaman, çiçekler utanç ve kıskançlıklarından başlarını öne eğerlerdi. Bir süre sonra Şirin, İran'ın en kudretli hükümdarı olan Şah Hüsrev Perviz ile evlendi. Şahın karısı olduğu zaman, bir kafir kızının kraliçe olmasını hazmedemeyen halk, ona karşı ayaklandı. Fakat şah karısını o kadar çok seviyordu ki en amansız rakiplerini, Şirin'in çok iyi bir kraliçe olacağı konusunda ikna etmeyi başardı. Çünkü Hüsrev Perviz sadece çok iyi bir şah olmakla kalmayıp, aynı zamanda bilge bir hükümdardı; dünyadaki güzelliklerin gelip geçici olduklarının farkındaydı. Karısının büyüleyici çehresini ve ışık saçan bedenini ebediyen muhafaza etmek istediği için, zamanın en büyük heykeltıraşı olan Ferhat'ı çağırtarak, ona karısının olağanüstü güzelliğini mermere nakşetme görevini verdi. Günler boyunca kraliçenin güzelliği ile baş başa kalan genç heykeltıraş, sonunda ona aşık oldu. Fakat bu aşkın sonunun mutlu olmayacağı, daha en başından belli olmuştu. Nerede bulunursa bulunsun, ne yaparsa yapsın, ister uykuda, ister uyanık her daim kraliçenin güzelliğini karşısında görüyordu. Duygularını gizlemek istediyse de bunu başaramadı. Yarattığı heykel, modeline giderek daha çok benzedikçe, her şey onun aşkını açığa vuruyordu. Çalışma aşkı, bakışları, sesi, göğsünde kopan fırtınanın uğultusu...Şah bile günün birinde bunun farkına vardı. Kıskançlıktan çıldırmış bir vaziyette kılıcını çekerek Ferhat'ın üstüne hamle yaptı ama Şirin o anda ikisinin arasına girerek bedenini genç heykeltıraşa siper etti. Yarattığı heykelin mükemmelliğinden çok etkilenen Hüsrev Perviz, Ferhat'ın canını bağışladı. Fakat onu, hayatının sonuna kadar,  Kirmanşah yakınlarındaki ıssız Bisütun Dağlarına sürgüne gönderdi. Ferhat umutsuz aşkının verdiği ıstırapla, acıdan çıldırmış bir halde çekiç ve keskisiyle dağa Şirin'in resmini işlemeye başladı. 

Bu dev heykelin haberini alan şah, Bisütun Dağlarına bir haberci göndererek, Şirin'in öldüğü yalan haberini Ferhat'a ulaştırdı. Artık Ferhat için yaşamanın bir anlamı kalmamıştı. Dayanılmaz acı içinde baltasını havaya attı ve baltanın göğsünü yarması için altında durdu. Balta göğsünü boydan boya yararak yere düştü. Ferhat'ın kanına bulanan baltanın sapı, bir süre sonra filizlenerek yeşil yapraklar verdi ve çiçekler açmaya başladı. Bu ağacın meyvesi de nar oldu. Nar da ikiye ayrıldığında Ferhat'ın kalbi gibi kanamaktadır. Bu nedenle narın bir adı da "Ferhat'ın elması" dır.




Kaynak: Vladimir Bartol - Fedailerin Kalesi ALAMUT, Koridor.


Not: Edebiyat tarihçilerine göre, Ahmed-i Hani'nin yazdığı Mem ü Zin, kurgu olarak başka kültürlerden etkilenmemiş bir hikaye olarak Anadolu topraklarına aittir. Bu haliyle hikaye özgün bir nitelik arz etmektedir.



11 Ocak 2022 Salı

 


BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?


-İspanyol futbol takımı Deportivo La Coruna takımının İspanya'daki lakabı "Türkler"dir(Los Turcos). Taraftarları sık sık maçlarda Türk bayrağı sallar. Bunun sebebi, takımın ait olduğu İspanya'nın Galicia bölgesinde yaşayanların, zamanında Barbaros'un (Barbaros Hayrettin Paşa) İspanyollara karşı verdiği savaşı desteklediğine inanılmasıdır. Bu yüzden ezeli rakipleri Celta Vigo taraftarları, biraz da aşağılamak amacıyla, Coruna taraftarlarını "Türkler" olarak isimlendirmiş ama zamanla Corunalılar, bu hitaba(kulüp olarak da resmen) sahip çıkmışlardır. Türk bayraklarının da boy gösterdiği bu atışma, Celta Vigo ve La Coruna maçlarında sık sık göze çarpar.

-Aztek İmparatoru Montezuma, elinden düşürmediği içecekten, ülkesini işgale gelen ve sonrasında Aztek İmparatorluğu'nu yıkan Hernan Cortes ve adamlarına da ikram etmişti. Bu yeni tattan çok etkilenen İspanyol kaşif, içeceğin yapıldığı bitkinin tohumlarını İspanya'ya gönderdi. Yeni içecek kısa sürede Avrupa'ya yayıldı. Bu içecek kahveydi.

-Oliver Cromwell, 17. yüzyıldaki İngiliz İç Savaşı'nda parlamento yanlısı güçleri yöneterek Kral I. ve II. Charles taraftarlarına karşı zaferler kazanmış; bu zaferleri, İngiltere'de kısa süreli de olsa(beş yıl) cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. 1653'ten itibaren, kendisine parlamentonun da üzerinde bir güç verecek "Lord Protector" unvanını kullanmaktan çekinmedi. Cromwell, kralcıları ezdi. 3 Eylül 1658'de 59 yaşında Londra'da sıtmadan öldü. Kral I. Charles'in oğlu II. Charles 1660'ta iktidarı eline geçirip krallığı tekrar kurdu. Kral II. Charles, babasının intikamını almak için babasının idamının yıldönümü olan 30 Ocak 1661'de Cromwell'in mezarından çıkarttırdığı cesedini darağacında astırdı.

-Osmanlı'nın "Deli", Batı'nın "Büyük" dediği Petro (1672-1725), Rusya'yı dünya devi yaptı. Petro, batılılaşma hamlesi esnasında sakal uzatmayı yasaklamış; hatta hızını alamayarak, ülkenin önde gelen soylularından birkaçını kendisi tıraş etmeye kalkmıştı. Sakal bırakmakta ısrar edenleri vergiye bağladı.

-Josef Stalin sinemayı severdi. Clark Gable, Johnny Weismüller, Charlie Chaplin ve Spencer Tracy'ye hayrandı. Kovboy filmleri ile ünlenmiş olan John Wayne'den ise komünist ideolojiye zarar verdiğini düşündüğü için nefret ederdi. Öyle ki, Wayne'i öldürmesi için iki KGB ajanını görevlendirmişti! 1953' te geçirdiği kalp krizi sonucu ölmesi ve yerine geçen Nikita Kruşçev'in emri ile Wayne operasyonu iptal edildi.

- Berlin'e askeri ataşe olarak atanan ve sonrasında bitmeyecek Alman hayranlığı olan Enver Paşa, saray damadı olduktan sonra (Şehzade Süleyman'ın kızı Naciye Sultan'la evlenmişti) Harbiye Nazırlığına yükseldi. Onun Alman hayranlığı Osmanlı İmparatorluğu'nu Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na soktu; Almanların savaşı kazanacağından emindi. Enver Paşa'nın zapt edilemez hırsı Doğu Cephesi'nde Allahuekber Dağları'nda ve Sarıkamış'ta binlerce askerimizin şehit olmasına sebep olmuştu. "Ne olursa olsun Rusları yenin!" talimatı vermişti çünkü.

Askerlerimiz Allahuekber Dağları'nda tek bir Rus askeriyle çatışmadan aşırı soğuk ve tifüsten şehit olurken, Almanlar Kayzer Wilhelm'in tabiriyle "Alman ordusunun tüfeğine süngü olmuş" Türklerin ülkesine giden trenlerin üzerine, "Enverland'a (Enver'in Ülkesi'ne gider" yazmışlardı. 

Orduda "Enveriye" denilen askeri başlıkların kullanılmasını uygulamaya soktu.

"Enveri" adı verilen ve Arap harflerinin birbirinden ayrı yazılması esasına dayanan yeni bir alfabeyi kullanıma sokarak, kendince okuma ve yazmayı yaygınlaştırmak istedi. 

Enver Paşa'nın Tacikistan'daki naaşı 1996 yılında Türkiye'ye getirilerek, ölüm yıldönümü olan 4 Ağustos 1996'da Şişli Abide-i Hürriyet Tepesi'ne defnedildi.


Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Askerler (Genişletilmiş 16. Baskı), Popüler Tarih,  Ekim 2021 / TİMAŞ.



7 Ocak 2022 Cuma

 


 EİNSTEİN HAKKINDA AZ BİLİNENLER



Günümüzde ünlü olan kişilerin magazin haberleri çok merak ediliyor, videoları milyonlarca tıklanıyor. Sosyal medya hesaplarını milyonlarca kişi takip ediyor. Peki ama neden? İnsanlar sırf ünlülerin  günlük yaşamlarını merak ettikleri için. Televizyon ve internet sayesinde politikacılar ve ünlüler hakkında neredeyse bilmediğimiz şey yok. Einstein'ın yaşamı içinse durum böyle olmadığı halde(TV yok, İnternet yok, Sosyal Medya yok) hiçbir bilim insanına nasip olmamış bir tanınma seviyesine ulaşmıştı. Ancak bu tanınmışlık Einstein'ın kişisel yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi olduğu anlamına gelmiyor. Kendisi daha çok bilim insanı kimliğiyle tanınıyor. Bilim insanı da olsa Einstein da insandı ve tıpkı sıradan insanlar gibi zayıf yanları vardı. İşte bu yazımda Einstein'ın sıradan insanlarda da mevcut olan özelliklerini yazacağım. Bilimsel yönleri çok yazılıp çizildi çünkü.

Einstein'ın kardeşi Maria (lakabı Maja) Einstein Winteler, 1924'te ünlü erkek kardeşinin biyografisini yazmasaydı, Einstein'ın çocukluğu ve gençliği hakkında muhtemelen çok az bilgimiz olacaktı. Albert'ten iki yaş küçük olan Maria, onun en sevdiği kardeşiydi. İşte kardeşinin anılarında yer alan Einstein'a ait az bilinen bilgiler:

Albert Einstein 14 Mart 1879'da Ulm kentinde dünyaya geldi. Anne ve babası orta sınıf bir Alman-Yahudi çiftiydi. Albert çiftin ilk çocuğuydu. Anne ve babası eğitimliydi ve onlar çocuklarının eğitimine de çok önem veriyorlardı. Einstein on bir yaşındayken normal okul derslerinin yanında felsefe ve din okuyordu. Amcası Jacob sayesinde matematiği, dayısı Ceaser sayesinde de fen bilgisini sevmişti.

Einstein, yirmi üç yaşındayken babası öldü. Einstein daha sonra babasının ölümünün, hayatındaki en büyük şoklardan biri olduğunu anlatacaktı. Babasının ölümünün ardından kendini tamamen çalışmalara verdi.

Başarılı bir piyanist olan annesi müzik sevgisini çocuklarına da aşıladı. Einstein altı yaşında keman derslerine başladı. Bunun yanı sıra piyano dersleri de aldı. İlk başlarda kemandan çok hoşlanmayan çocuk Einstein, ilk öğretmenine sinir kriziyle sandalye fırlatmıştı. Daha sonraki yıllarda keman çalmaya devam eden Einstein amatör müzisyen oldu. Princeton'da sık sık elinde keman çantasıyla görüldü. En sevdiği bestecilerin Mozart, Bach ve Handel olduğu söylenirdi.

Karmaşık matematik problemlerini çözerken, rahatlamak için "Lina" adını verdiği kemanıyla doğaçlama çalıyor ve müziğe sığınıyordu. Hatta kimileri Einstein'in keman sevgisi olmasa, görelilik teorisine asla ulaşamayacağını savunur.

Einstein'in öğrenme güçlüğü çektiğine dair birçok hikaye ve mitler vardır. Gerçek olan şu ki, Einstein tam olarak yürüyene kadar konuşmayı öğrenememiştir. Belki de bu nedenle onun disleksi olduğunu iddia edenler olmuştur. Einstein kendisini sözlü olarak ifade ederken zorlanmıştır, ki doğrudur. Bu da onu bir çocuk gibi utangaç kılmıştır. Ancak sonraki yıllarda bu sorunun da üstesinden gelmiştir.

Einstein, 1898 yılında Eidgenössische Tchnische Hochschule'de (ETH) "kitap kurdu" olarak tanınan sınıf arkadaşı Sırp asıllı Macar Mileva Maric'e aşık oldu. Mileva, Einstein'dan dört yaş büyüktü, yürürken aksıyordu ve güzel değildi ama Einstein'ı büyülemişti. Einstein'ın entelektüel fikir alışverişinde bulunabileceği bir bilim insanına aşık olması doğaldı. Mileva, ETH'deki en parlak öğrencilerden biriydi ve birçok kişi tarafından mükemmel bir fizikçi olarak kabul ediliyordu. Mileva ile Einstein uyumlu olmalarına rağmen ikisi de farklı dini kökene sahipti; Mileva, Doğu Ortodoks Hristiyan geleneğine, Einstein ise katı olmasa da Yahudi geleneğine göre büyütülmüşlerdi. Bu nedenle olsa gerek  annesinin  evliliğe şiddetle karşı çıkmasına rağmen Einstein, Mileva ile 1903'te evlendi. 

Einstein annesinin gönlünü almak için Mileva ile evliliği süresince tatillerini annesinin yanında geçirdi. Mileva ise tatillerde çoğunlukla yalnız kalıyordu. Bize çok tanıdık gelen gelin-kaynana anlaşmazlığına Einstein ancak on altı yıl dayanabildi ve çift 1919'da boşandı.

Einstein ve Mileva'nın ilk çocukları Ocak 1902'de doğdu. Lieserl adını verdikleri kızları, Mileva'nın Sırbistan'daki ailesinin evinde dünyaya geldi. Kızları doğduğunda evli değillerdi. Doğumu, Einstein'in kariyerini tehlikeye atmamak için duyurmadılar, sakladılar.

Lieserl Einstein'e ne olduğunu hiç kimse bilmiyor ancak tahminen Sırbistan'da evlatlık verildiği düşünülmektedir. Kimi araştırmacılar Lieserl'in uzun yıllar yaşadığını düşünürken, kimileri ise doğum esnasında ya da birkaç yıl içinde öldüğü fikrindedir. Bazıları da, Mileva'nın yaşı nedeniyle Lieserl'in zihinsel engelli veya Down sendromlu doğmuş olabileceğini düşünmektedir. 

Açıkçası Lieserl'le ilgili doğrulanabilir bilgi eksikliği olmasından dolayı, çok fazla spekülasyon yapılmıştır.

Albert ve Mileva çiftinin ilk oğlu 1904'te doğdu. Adını Hans Albert (D:1904 - Ö:1973) koydukları oğulları ilginç bir hayat yaşadı. Kısmen babasının ayak izlerini takip etti. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde hidrolik mühendisliği profesörü oldu. 1971 yılında ABD Tarım Bakanlığı tarafından verilen Liyakat Belgesi gibi sayısız ödül ve onur nişanı aldı. İlk eşi Frieda ölünce yeniden evlendi. 

Hans Albert babasıyla iyi anlaşıyordu. Babası gibi büyük bir müzik hayranıydı. Yelken ve yürüyüş yapmayı, arkadaşlarıyla eğlenmeyi seviyordu. Hans Albert, 1973 yılında geçirdiği kalp krizinden bir ay sonra öldü.

Einstein ve Mileva çiftinin ikinci çocukları Eduard, 1910'da doğdu. Eduard, ağabeyi Hans Albert gibi bilimde başarılı olamadı. Eduard'ın Shakespeare'nin eserlerini beş yaşındayken kendi başına okuduğu söylenir. Eduard, Einstein ailesinin en hassas üyesi olarak kabul edilmiştir. 

Eduard üniversitede tıp hazırlık okudu, psikolog olmayı düşündü. Ancak bu sürede, şizofreni başlangıcı veya ciddi depresyon vakası olduğu belirlenen zihinsel bir çöküntü yaşadı. Einstein, oğluna gerekli ilgiyi ve sevgiyi gösteremedi. Oysa bilindiği kadarıyla babası ve annesinin 1914'te ayrı yaşamalarına dek babasıyla yakındı.

Eduard'ın hastalık döneminde Freud'un resmini yatağının baş ucuna astığı ve onu taparcasına sevdiği söylenirdi. Eduard, annesinin 1948'de ölümüne dek onunla birlikte yaşadı. Ardından Zürih'teki bir kliniğe yerleştirildi. 1965'te ölene dek, kalan yıllarını bakım evlerinde ve klinikte geçirdi. 

Einstein işine olan tutkusuna rağmen, ailesine önem ve değer veriyor, çocuklarını seviyordu. Tabii bir bilim insanın ailesine zaman ayırabildiği kadarını ancak ayırabiliyordu. Bebeği ağladığında bile çalışmaya devam edebilmesiyle ünlüydü.

Einstein Zürih'in saygın okullarından ETH'ye ikinci başvurusunda kabul edildi. 1896'da başladığı okulun fizik ve matematik bölümlerinde okudu. Sınıftaki en düşük not ortalamasına sahip olsa da ETH'den 1900'de mezun oldu.

Einstein mezun olduktan sonra Zürih'ten Bern'e taşındı. Burada iş ararken oldukça zor bir dönem geçirdi. Üniversitedeki hocaları, öğrencilik yıllarında birçok derse girmediğini bildiklerinden, öğretmenlik yapabilmesi için tavsiye mektuplarını yazmayı kabul etmiyorlardı. Evini geçindirebilmek, faturalarını ödeyebilmek için bir işe ihtiyacı vardı. Sonunda üniversitedeki yakın arkadaşının babası sayesinde Bern'de bulunan İsviçre Patent Bürosu'nda memur olarak işe başladı. Yıl 1902 idi. 1902'den 1909'a kadar patent bürosunda çalıştı ve en önemli araştırmalarından bazılarını bu dönemde yaptı.

1905 yılında Einstein doktorasını Zürih Üniversitesi'nde tamamladı ve 1905'ten itibaren "Moleküler Boyutların Yeniden Tespiti" adlı doktora tezi de dahil olmak üzere beş önemli makalesini yazdı.

Bazı tarihçiler 1905 yılını, Einstein'ın mucize yılı -annus mirabilis- olarak adlandırır. Fizikte devrim yapan İsviçreli patent memuru klişesi doğrudur. Patent memuruyken yazdığı beş makalenin ilki fotoelektrik alanındaydı ve bu çalışması ona Nobel Ödülü'nü kazandıracaktı.

Einstein 1909'da Zürih Üniversitesi'nde doçentlik unvanını aldı ve patent bürosundaki işinden ayrıldı.

Bilim alanında şöhret merdivenlerini hızla tırmanırken Einstein'ın kadın avcısı şöhreti de bilimdeki şöhretine paralel olarak gelişiyordu.  

1903-1919 yılları arasında evli kaldığı Mileva'ya bilindiği kadarıyla ilk yıllarda çok aşıktı. Einstein  Mileva'ya şöyle yazmıştı: "İçinizde benim kadar güçlü ve bağımsız bir canlı bulduğum için ne kadar mutluyum." Karşılıklı hislerine rağmen Einstein karısına sadık kalmamıştı. 1912'de Berlin'e gittiğinde orada uzaktan kuzeni olan Elsa ile tanıştı ve ilişkileri başladı. Einstein'ın 1917 yılındaki hastalığında onunla karısı değil, Elsa ilgilendi ve 1919'da Mileva'dan boşandıktan kısa bir süre sonra Elsa ile evlendi.

Ayrıca, Elsa'yla evlilikleri süresince de(Elsa bu ilişkileri bildiği halde göz yumuyordu) çok sayıda ilişkisi olduğu söyleniyordu. Hatta bir söylentiye göre, Elsa'nın kızı Ilse'yle - Ilse o sıralarda yirmi iki yaşındaydı- çok yakınlaşmıştı; Ilse tarafından reddedildikten sonra Elsa ile evlenmişti. 

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı Einstein'ın hayatını da değiştirdi. Ünlü bilim insanı Max Planck tarafından kendisine Berlin'deki Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü müdürlüğü teklif edildi. Einstein teklifi kabul edip 1933 yılına kadar bu görevi sürdürdü. Aile Berlin'e taşındı, ancak İsviçre'ye tatile giden Mileva ve iki oğlu savaşın çıkması üzerine Berlin'e geri dönemediler ve savaş süresince İsviçre'de kaldılar. Bu zorunlu ayrılık çiftin zaten iyi olmayan aralarını iyice açtı.

Elsa ile Einstein 1912'de Berlin'deki ilk karşılaşmalarında Elsa evliydi ve iki kızı vardı. Elsa ve Einstein kuzen olmaları nedeniyle çok uyumluydu. Aynı ekonomik ve kültürel geçmişe sahip olmalarının yanı sıra aynı yemekleri seviyor, aynı şeylerden hoşlanıyorlardı. 1914'te başlayan ilişkileri üç yıl sonra Einstein'ın hastalanması ve Elsa'nın ona hemşirelik yaparak sağlığına kavuşmasına yardımcı olması nedeniyle aşklarını daha da güçlendirdi. Bu durum, Einstein'ın Mileva'dan boşanmasına kesin karar vermesinde önemli bir etken oldu.

Einstein ve Elsa'nın evlilikleri 1936'da Elsa'nın ölümüne kadar sürdü. Einstein hayatı boyunca kadın peşinde koşmasına rağmen Elsa ile evliliğinde mutlu görünüyordu. Elsa onunla rekabet etmemiş, ona rahat çalışabilmesi için gerekli ortamı ve duygusal yakınlığı sağlamıştı. Hiç ortak çocukları olmasa da, Mileva ile beraber yapamadığı tatilleri ve gezileri Elsa ile birlikte yaptı. Bunlardan biri, buharlı bir SS Kitano Maru gemisiyle yaptıkları 1922 Japonya yolculuğuydu. 

Einstein, Kaiser Wilhelm'deki görevinin yanında 1914'te Berlin Üniversitesi'nde profesör olarak görevlendirildi. Birinci Dünya Savaşı başladığında Einstein, savaşa karşı olan ve desteklemeyen  az sayıdaki Alman akademisyenden biriydi ve bunu açıkça ifade ediyordu.

Albert Einstein'ın Mileva ile evliliğinden olan iki oğlundan başka iki üvey kızı daha vardı, Ilse (D:1897- Ö:1934) ve Margot (D:1899- Ö:1986). Bunlar Elsa'nın ilk evliliğinden olan kızlarıydı. Elsa ile evlendikten sonra iki kızı resmen evlat edinen Einstein, onlara kendi soyadını verdi. 

Albert ve Elsa, Nazilerden kaçmak için ABD'ye taşındıktan kısa bir süre sonra, Paris'te kalan Ilse 1934'te bir hastalık yüzünden genç yaşta öldü.

1930'ların başında Colombia Üniversitesi'nde heykeltıraşlık okuyan Margot, alanında uzmanlaşmış bir sanatçı oldu. Margot ABD'ye taşındıktan sonra Einstein'ın evinde yaşamaya başladı. 1936 yılında annesi ölünce Einstein'ın sekreterliğini yaptı. Kütüphanesini ve diğer koleksiyonları yönetmesine yardımcı oldu. Einstein ölünceye kadar onun yanında kaldı. Margot Einstein 1986 yılında öldü ve onun ölümünden sonra Einstein'ın kütüphanesi, İsrail Ulusal Kütüphanesi'ne bağışlandı.

Einstein'ın oğlu Hans Albert'ten üç torunu vardı; Klaus, Bernard ve Evelyn. Klaus çocukken öldü. Bernard dedesi gibi fizikçi oldu. Evelyn ise Orta Çağ Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 

Einstein 18 Nisan 1955'te New Jersey Princeton'da abdominal aort anevrizması nedeniyle uykusunda öldü. Cenaze töreni ya da mezar taşı istememişti; cesedi yakıldı ve külleri New Jersey'deki bir nehre saçıldı.

Öldükten sonra Einstein'ın beynine ne oldu? 1955'te Princeton Üniversitesi'nde baş patalog olan Dr. Thomas Harvey, Einstein'ın dehasına neyin yol açtığını öğrenme ümidiyle Einstein'ın beyin otopsisini yaptı ve sonra da beyni eve götürüp muhafaza etti. (Bu konuda daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, Michael Paterniti, Einstein'ın Beyni adında bir kitap yazmıştır.)


Yararlandığım Kaynaklar:

- EINSTEIN Hakkında Bilmediğiniz 101 Şey - CYNTHIA PHILLIPS, SHANA PRIWER. Orenda.

- Bilim Dünyasından Bir Hayat EINSTEIN (Biyografi) - Michael White, John Gribbin. İNKILAP.