İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2023 Salı

 


DOĞU'NUN KAFKA'SI SADIK HİDAYET'İN HAYATI




İzlediğim bir filmde oyunculardan biri Sadık Hidayet'in sözünü dile getirince ve ben sözü beğenince, yazar hakkında İnternette bir araştırma yaptım. Adını duymuş ama kitaplarını okumamıştım. Dolayısıyla geç de olsa Çağdaş İran Edebiyatı'nın bu dev ismini tanımış oldum. Tanımak için geç kalsam da, kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir. Dünyaca ünlü olan "Kör Baykuş" ile "Hacı Ağa" kitapları ülkesi İran'da yasaklanmış. Sonrasında ise yazarın diğer tüm eserleri yasaktan nasibini almış. Yasak günümüzde de devam etmekteymiş! Merakınızı uyandırabildiysem, şimdi yazarı tanıyabiliriz. :) 

İran edebiyatının en iyi psikolojik roman yazarı kabul edilen Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran'da doğdu. Fransız Lisesi'nden mezun olduktan sonra üniversite eğitimi  için Avrupa'ya gitti. Fransa ve Belçika'da dört yıl kaldıktan sonra üniversite öğrenimini yarıda bırakıp ülkesi İran'a döndü ve devlet memurluğuna başladı.

İran modern öykücülüğünün öncüsü olan Sadık Hidayet, Doğu'nun Kafka'sı olarak adlandırılır. Öykülerinde Batı üslubunu benimseyerek Fars kültürüyle harmanlamıştır. Böylece Farsçayı, Çağdaş Edebiyat alanına sokan ilk isim olmuştur.

Beethoven ve Çaykovski dinleyen, resim yapan, afyon bağımlısı olan yazar çoğunlukla depresif bir ruh halindedir. 25 yaşlarında iken Paris yakınlarında yaşamını sonlandırmak için kendini denize atar. Bir kayığın yetişip yazarı sudan çıkarmasıyla hayatı kurtulur.

Yaptığı resimler, yazarın ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Resimleri  kimileri için anlamsızken, kimilerine göre geleceğin resimleri olarak nitelendirilir.







Bir dönem Budizm'e merak salarak 1936 yılında Hindistan'a gitti. Orada Budizm konusunda yaptığı incelemelerini "Kör Baykuş" adlı kitabında yazdı. Kör Baykuş kitabı Bombay'da basıldı. Bu dönemde Buda'nın bazı yazılarını da Farsçaya çevirdi ve yayınlattı.

Sadık Hidayet, İran'ın gerilemesine sebep olarak gördüğü ruhban sınıfına ve monarşiye karşıydı ve eleştiriyordu. İran toplumunun giderek dindarlaşmasından rahatsızdı.  Hacı Ağa adlı eserinde bu rahatsızlığını özellikle vurgulamıştır.

Kendi kısa hikayesini şöyle anlatır Sadık Hidayet: "Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."

Ölümünü yakın arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu." Doğu'nun Kafka'sı, tıpkı Kafka'nın yaptığı gibi intihar etmeden önce tüm müsveddelerini yakmıştı.

Sadık Hidayet öldüğünde 48 yaşındaydı. Mezarı, Yılmaz Güney'in de yattığı Paris'teki Pere Lachaise mezarlığındadır.

Not: Sadık Hidayet'in intihar şekli bana Amerikalı gizdökümcü şair ve yazar Sylvia Plath'ın 1963 yılındaki benzer yöntemle intiharını hatırlattı. Plath, odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan ve içeriye gazın girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattıktan sonra mutfağa giderek gazı açar ve başını fırına sokar. 30 yaşında intihar eden Plath'ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyeneth Paltrow'un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı. Filmi izlemenizi öneririm. Naçizane. :) 

Bir başka şair, Cemal Süreya'nın Zelda'sı olan Nilgün Marmara, Boğaziçi Üniversitesi'nde bitirme tezini Sylvia Plath üzerine yazdı. Şair, 30 yaşında intihar eden Plath'tan etkilenerek 29 yaşında intihar etti.

Sadık Hidayet'in Sözlerinden Seçtiklerim:

-Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

-Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

-Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! Artık hiçbir şeye inanmıyorum.

-Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi, orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışmamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?

-Ruhunuz o kadar özgür değil; başkalarının lafını takılmış plak gibi tekrarlayıp duruyorsunuz.

-Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler, ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.


Kaynaklar:

kidega.com

1000kitap.com

sardunyalar.com (Sadık Hidayet'in resimleri)

listelist.com

meshursozler.com




14 Ocak 2022 Cuma

 


FERHAT İLE ŞİRİN HİKAYESİNDEN DOĞAN FERHAT'IN ELMASI 




Ferhat ile Şirin'in hikayesi farklı kültürlerde (İran, Türkiye, Azerbaycan) benzer şekilde anlatılır. Bu hikayelerde  Ferhat ve Şirin'in adı aynı kalır, diğer kişilerin isimleri değişir ama sonuç aynıdır. Çünkü klasik Şark edebiyatı eserlerinin ortak özelliğini taşıyan, çift kahramanlı bir aşk hikayesi üzerine kurulmuş bir metindir. 

Güzel ülkemizde anlatılan Ferhat ile Şirin hikayesinde Ferhat bir nakkaştır. Şirin ise  kentin sultanı Mehmene Banu'nun kız kardeşidir. Ferhat, Şirin için yaptırılan köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine aşık olurlar. Sultanın bu evliliğe rıza göstermesi için Ferhat'a bir şartı vardır; Amasya'da bulunan Elma Dağ'ını delip şehre su getirecektir. Hikayenin devamını biliyorsunuzdur. Amasya'ya yolu düşenler, Ferhat'ın açtığı su kanalını görüp ziyaret edebilirler.

İran'da anlatılagelen Ferhat ile Şirin hikayesi ise şöyle:

Şirin bir Hristiyan'dı. O kadar güzeldi ki, bahçelerde ve çayırlarda dolaşmaya çıktığı zaman, çiçekler utanç ve kıskançlıklarından başlarını öne eğerlerdi. Bir süre sonra Şirin, İran'ın en kudretli hükümdarı olan Şah Hüsrev Perviz ile evlendi. Şahın karısı olduğu zaman, bir kafir kızının kraliçe olmasını hazmedemeyen halk, ona karşı ayaklandı. Fakat şah karısını o kadar çok seviyordu ki en amansız rakiplerini, Şirin'in çok iyi bir kraliçe olacağı konusunda ikna etmeyi başardı. Çünkü Hüsrev Perviz sadece çok iyi bir şah olmakla kalmayıp, aynı zamanda bilge bir hükümdardı; dünyadaki güzelliklerin gelip geçici olduklarının farkındaydı. Karısının büyüleyici çehresini ve ışık saçan bedenini ebediyen muhafaza etmek istediği için, zamanın en büyük heykeltıraşı olan Ferhat'ı çağırtarak, ona karısının olağanüstü güzelliğini mermere nakşetme görevini verdi. Günler boyunca kraliçenin güzelliği ile baş başa kalan genç heykeltıraş, sonunda ona aşık oldu. Fakat bu aşkın sonunun mutlu olmayacağı, daha en başından belli olmuştu. Nerede bulunursa bulunsun, ne yaparsa yapsın, ister uykuda, ister uyanık her daim kraliçenin güzelliğini karşısında görüyordu. Duygularını gizlemek istediyse de bunu başaramadı. Yarattığı heykel, modeline giderek daha çok benzedikçe, her şey onun aşkını açığa vuruyordu. Çalışma aşkı, bakışları, sesi, göğsünde kopan fırtınanın uğultusu...Şah bile günün birinde bunun farkına vardı. Kıskançlıktan çıldırmış bir vaziyette kılıcını çekerek Ferhat'ın üstüne hamle yaptı ama Şirin o anda ikisinin arasına girerek bedenini genç heykeltıraşa siper etti. Yarattığı heykelin mükemmelliğinden çok etkilenen Hüsrev Perviz, Ferhat'ın canını bağışladı. Fakat onu, hayatının sonuna kadar,  Kirmanşah yakınlarındaki ıssız Bisütun Dağlarına sürgüne gönderdi. Ferhat umutsuz aşkının verdiği ıstırapla, acıdan çıldırmış bir halde çekiç ve keskisiyle dağa Şirin'in resmini işlemeye başladı. 

Bu dev heykelin haberini alan şah, Bisütun Dağlarına bir haberci göndererek, Şirin'in öldüğü yalan haberini Ferhat'a ulaştırdı. Artık Ferhat için yaşamanın bir anlamı kalmamıştı. Dayanılmaz acı içinde baltasını havaya attı ve baltanın göğsünü yarması için altında durdu. Balta göğsünü boydan boya yararak yere düştü. Ferhat'ın kanına bulanan baltanın sapı, bir süre sonra filizlenerek yeşil yapraklar verdi ve çiçekler açmaya başladı. Bu ağacın meyvesi de nar oldu. Nar da ikiye ayrıldığında Ferhat'ın kalbi gibi kanamaktadır. Bu nedenle narın bir adı da "Ferhat'ın elması" dır.




Kaynak: Vladimir Bartol - Fedailerin Kalesi ALAMUT, Koridor.


Not: Edebiyat tarihçilerine göre, Ahmed-i Hani'nin yazdığı Mem ü Zin, kurgu olarak başka kültürlerden etkilenmemiş bir hikaye olarak Anadolu topraklarına aittir. Bu haliyle hikaye özgün bir nitelik arz etmektedir.