31 Mart 2023 Cuma

 


 MANOS HACIDAKİS KİMDİR?




Hafta sonu 9 bölümden oluşan ADA VE MAESTRO dizisini izledim. İyi ki izledim. Daha önce adını hiç duymadığım dünyaca ünlü bir müzisyen ve müziğiyle tanıştım. Müziğini sevince, müzisyenle ilgili İnternette kısa bir araştırma yaptım. Manos Hacıdakis adını duyduktan sonra, ilgilenmeyip geçebilirdim de. Ancak bendeki bilgiye ulaşma merakı rahat bırakmadı ve araştırdım. Ne de olsa "merak" kediyi öldürür, beni ise öldürmeyip süründürür çok çok. :)

Manos Hacıdakis'i tanıtmadan önce, diziyle ilgili bir şeyler yazmak isterim. Pandemi nedeniyle kısıtlamaların olduğu 2022 yılında çekilen dizi Yunanistan yapımı. Dizinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Christopher Papakaliatis (Dizideki adıyla Maestro Orestis). Dizi, genel anlamda "romantik" olarak değerlendirebilir. Dizinin konusu şöyle: İyon denizinde bulunan İyon Adaları'ndan (nam-ı diğer Yediadalar) küçük Paksu Adası'nda turizmi canlandırmak ve adanın adını duyurmak için bir müzik festivali düzenlenmesine karar verilir. Festivalde orkestrayı yönetmek üzere müzik öğretmeni olan Orestis adaya davet edilir. Bu küçücük Paksu Adası adeta cennetten bir köşedir. Ada halkı, tüm ümidini Maestro'ya bağlamıştır. Festivalin ses getirmesi ve güzel geçmesi için ellerinden gelen yardımı esirgemezler. Ta ki, Maestro'nun kendisinden oldukça küçük adalı bir genç kıza aşık olmasına ve bu nedenle  adalıların gizemli dünyalarının içine girmesine dek.

Dizide aile içi şiddet, toplumsal baskı, rüşvet çarkının dönüşüyle kara paranın nasıl aklandığı, belediye başkanı olmak için aday olan bir siyasi figürün aile-siyaset-para üçlemesinde dengeyi sağlayabilmek adına sırlar içeren yaşamı son derece çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bu bağlamda diziyi beğendim. Oyunculuklar da iyi. Hele belgesel tadında çekilen ada görüntüleri muhteşem. Sırf bu görüntüleri izlemek için bile dizi seyredilebilir. Ayrıca, müziği seviyorsanız, müziğe doyacağınızı söyleyebilirim. Son bölümdeki orkestranın yaptığı müzik ve final sahnesi zihinlerden uzun bir süre silinmeyecek nitelikte...

Burada yazmadan geçemeyeceğim. Dizi bittikten sonra komşumuzla, toplumsal olarak benzer sorunları yaşadığımızı ama bu sorunları çözmek için ufak bir adım dahi atamadığımızı (istesek de) görmek, bana Bülent Ecevit'in "Türk-Yunan Dostluk Şiirini hatırlattı. Şiir, Türk-Yunan arasındaki ilişkiyi öyle güzel anlatıyor ki, başka söze gerek kalmıyor. İşte şiirden birkaç dize:

"Aramızda bir mavi büyü / Bir sıcak deniz / Kıyılarında birbirinden güzel / İki milletiz / ... / Önce bir kahkaha çalınır kulağına / Sonra Rum şiveli Türkçeler / O boğazdan söz eder / Sen rakıyı hatırlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Sıla derdine düşünce anlarsın..."

Şimdi, bu dizide adını ilk kez duyduğum müzisyen Manos Hacıdakis'i kısaca  tanıtabilirim. :)

Manos Hacıdakis, 1925'te İskeçe'de oldukça varlıklı bir ailede doğmuş. Babası ve annesi ayrılınca, 1932'de annesi ile birlikte Atina'ya taşınmış. Babası erken yaşta ölünce maddi sıkıntılar da başlamış. İşgal ve II. Dünya Savaş'ı yıllarında Manos çeşitli işlerde çalışmış. Savaş sırasında Yunan Direniş Örgütü'ne katılmış.

Klasik müzik eğitimine 4 yaşında piyano dersleri alarak başlamış. Sonrasında akordeon ve violin çalmayı öğrenmiş. Atina Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış. Üniversite yıllarında Nikos Gatsos, Yorgos Seferis ve birçok entelektüelle bir araya gelip, tartışmalar yapmış. En çok Nikos Gatsos'un söz yazarlığını severmiş. Ve uzun yıllar Gatsos ile birlikte çalışmış.

1946'da film müzikleri besteleyerek başladığı müzikal yolculuğunda, kent kökenli Yunan Halk müziğinin etkilerini görmenin mümkün olduğunu söylüyorlar eleştirmenler. Hacıdakis bu müzik dilini alıp Klasik Müzik eğitiminin olanaklarıyla çok daha ileri bir yere taşıdığını da ekliyorlar.

1958 yılında Nana Mouskouri ile çalışmaya başlamışsa da, 1966'da Yunanistan'daki askeri diktatörlüğe muhalefeti nedeniyle çalışmalarına New York'ta devam etmiş ve 1972'ye kadar ülkesine dönmemiş. Diktatörlüğün yıkılmasının ardından 1975-1981 yılları arasında Atina Devlet Orkestrası'nda, Ulusal Opera'da ve Ulusal Radyo'da çeşitli görevler üstlenmiş.

Manos Hacidakis, 15 Haziran 1994'te 68 yaşında Atina'da hayata veda etmiş. 

1961 yılında Amerikalı yönetmen Jules Dassin'in çektiği 1960 tarihli Pote tin Kyriaki (Türkçe: Pazar Günü Asla) filmi için bestelediği ve sözlerini de yazdığı "Pire'nin Çocukları" adlı şarkıyla En İyi Özgün Şarkı Oscar'ını kazanmıştır. Bu şarkı İngilizce konuşulan ülkelerde filmin adıyla anılır, yani "Never on Sunday."

Müziğini yaptığı 80 kadar film arasında Kayserili Elia Kazan'ın yazıp yönettiği "America America, 1963", çekimleri Türkiye'de yapılan ve yine bir Jules Dassin filmi olan "Topkapı, 1964", Metin Erksan filmi olan "Susuz Yaz,1964" ve Peter Üstinov'un yönetip oynadığı Yaşar Kemal uyarlaması "Memed my Hawk (İnce Memed, 1984" de vardır.

Bence, bu dizi film, Netflix'te yayınlanarak, Yunan kültür ve toplumsal hayatını, adaların coğrafi güzelliklerini ve Yunan müziğini dünyaya tanıtmakta başarılı olmuştur. Manos Hacidakis'i ve küçücük İyon adası "Paksu'yu ve bağlı olduğu Korfu Adası'nı tüm ihtişamıyla  görsel ve işitsel anlamda çok iyi anlatmıştır. Bir ülkeyi ve kültürünü tanıtmak için bundan daha güzel bir reklam filmi düşünemiyorum. İlginizi çekebildiysem eğer, keyifli izlemeler... 

Ayrıca, Hacıdakis'in yayınlanmış 4 tane de şiir kitabı vardır.

Notlar:

1- Dizide gösterilen İyon Adaları, Yunanistan'ın Osmanlı egemenliğine girmeyen az sayıdaki topraklarındandır. Venedik Cumhuriyeti ve İyon Adaları Birleşik Devletleri olarak İngiliz idaresinde kalmıştır (Merkezi idareye bağlı İyon Adaları ile karıştırılmamalıdır). 1864 yılında İngiltere tarafından Yunanistan'a hediye edilmiştir. Bu adalar Kuzeyden Güneye şöyle sıralanmaktadır: Korfu, Paksu, Aya Mavra (Lefke), İtake, Kefalonya (Bu adanın ismin ilk kez Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini kitabını okurken duymuş ve araştırmıştım), Zakintos ve Çuha.

2-Manos Hacıdakis'in müziğini araştırırken "Kemal" isimli bestesi karşıma çıktı ve dinlerken sözlerini anlamasam da hüzünlendiğimi fark ettim. Müzik içime işlemişti sanki. Sonrasında şarkının hüzünlü bir hikayesi olduğunu öğrendim. Burada o hikayeyi yazmayacağım. Arzu edenler kaynaklarda vereceğim linkten şarkının  hikayesini okuyabilirler. 

Manos Hacıdakis'in Hayat Hikayesini Yazarken Yararlandığım Kaynaklar:

--acikradyo.com.tr

--tr.wikipedia.org

--https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/12/22/bu-dunya-degistirilebilir-mi-kemal


28 Mart 2023 Salı

 


DOĞU'NUN KAFKA'SI SADIK HİDAYET'İN HAYATI




İzlediğim bir filmde oyunculardan biri Sadık Hidayet'in sözünü dile getirince ve ben sözü beğenince, yazar hakkında İnternette bir araştırma yaptım. Adını duymuş ama kitaplarını okumamıştım. Dolayısıyla geç de olsa Çağdaş İran Edebiyatı'nın bu dev ismini tanımış oldum. Tanımak için geç kalsam da, kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir. Dünyaca ünlü olan "Kör Baykuş" ile "Hacı Ağa" kitapları ülkesi İran'da yasaklanmış. Sonrasında ise yazarın diğer tüm eserleri yasaktan nasibini almış. Yasak günümüzde de devam etmekteymiş! Merakınızı uyandırabildiysem, şimdi yazarı tanıyabiliriz. :) 

İran edebiyatının en iyi psikolojik roman yazarı kabul edilen Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran'da doğdu. Fransız Lisesi'nden mezun olduktan sonra üniversite eğitimi  için Avrupa'ya gitti. Fransa ve Belçika'da dört yıl kaldıktan sonra üniversite öğrenimini yarıda bırakıp ülkesi İran'a döndü ve devlet memurluğuna başladı.

İran modern öykücülüğünün öncüsü olan Sadık Hidayet, Doğu'nun Kafka'sı olarak adlandırılır. Öykülerinde Batı üslubunu benimseyerek Fars kültürüyle harmanlamıştır. Böylece Farsçayı, Çağdaş Edebiyat alanına sokan ilk isim olmuştur.

Beethoven ve Çaykovski dinleyen, resim yapan, afyon bağımlısı olan yazar çoğunlukla depresif bir ruh halindedir. 25 yaşlarında iken Paris yakınlarında yaşamını sonlandırmak için kendini denize atar. Bir kayığın yetişip yazarı sudan çıkarmasıyla hayatı kurtulur.

Yaptığı resimler, yazarın ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Resimleri  kimileri için anlamsızken, kimilerine göre geleceğin resimleri olarak nitelendirilir.







Bir dönem Budizm'e merak salarak 1936 yılında Hindistan'a gitti. Orada Budizm konusunda yaptığı incelemelerini "Kör Baykuş" adlı kitabında yazdı. Kör Baykuş kitabı Bombay'da basıldı. Bu dönemde Buda'nın bazı yazılarını da Farsçaya çevirdi ve yayınlattı.

Sadık Hidayet, İran'ın gerilemesine sebep olarak gördüğü ruhban sınıfına ve monarşiye karşıydı ve eleştiriyordu. İran toplumunun giderek dindarlaşmasından rahatsızdı.  Hacı Ağa adlı eserinde bu rahatsızlığını özellikle vurgulamıştır.

Kendi kısa hikayesini şöyle anlatır Sadık Hidayet: "Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."

Ölümünü yakın arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu." Doğu'nun Kafka'sı, tıpkı Kafka'nın yaptığı gibi intihar etmeden önce tüm müsveddelerini yakmıştı.

Sadık Hidayet öldüğünde 48 yaşındaydı. Mezarı, Yılmaz Güney'in de yattığı Paris'teki Pere Lachaise mezarlığındadır.

Not: Sadık Hidayet'in intihar şekli bana Amerikalı gizdökümcü şair ve yazar Sylvia Plath'ın 1963 yılındaki benzer yöntemle intiharını hatırlattı. Plath, odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan ve içeriye gazın girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattıktan sonra mutfağa giderek gazı açar ve başını fırına sokar. 30 yaşında intihar eden Plath'ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyeneth Paltrow'un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı. Filmi izlemenizi öneririm. Naçizane. :) 

Bir başka şair, Cemal Süreya'nın Zelda'sı olan Nilgün Marmara, Boğaziçi Üniversitesi'nde bitirme tezini Sylvia Plath üzerine yazdı. Şair, 30 yaşında intihar eden Plath'tan etkilenerek 29 yaşında intihar etti.

Sadık Hidayet'in Sözlerinden Seçtiklerim:

-Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

-Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

-Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! Artık hiçbir şeye inanmıyorum.

-Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi, orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışmamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?

-Ruhunuz o kadar özgür değil; başkalarının lafını takılmış plak gibi tekrarlayıp duruyorsunuz.

-Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler, ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.


Kaynaklar:

kidega.com

1000kitap.com

sardunyalar.com (Sadık Hidayet'in resimleri)

listelist.com

meshursozler.com




23 Mart 2023 Perşembe

 


TERENTİNO NE ZAMAN VE NEDEN KARANTİNAYA DÖNÜŞTÜ?KARANTİNANIN KISA TARİHÇESİ




Covid19 virüsünün hızla yayılması, bulaşıcı ve salgın hastalığa dönüşmesi  nedeniyle 2020 yılının başlarında WHO, tüm dünyada pandemi ilan etti.  Virüs çok bulaşıcı olduğundan, ister istemez herkes evlere kapandı ve büyük, küçük, yaşlı, genç kim varsa  "karantina"yla tanışmış oldu. Doğal olarak insan, hayvan ve tüm canlılar var olduğu sürece bulaşıcı hastalıklar da varlığını sürdürecektir. Biri bitince, diğerinin başlayabileceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Pandemi ilanından üç  yıl sonra 2023'te pandemi kısıtlamaları tüm dünyada gevşetilmişken, şimdi de büyükbaş hayvanlarda şap hastalığı başladığı söyleniyor ve hastalığın olduğu bölgelerde karantina uygulanıyor.

Peki, İtalyanca 40 demek olan ve dilimize karantina olarak geçen kelime neyi ifade etmektedir? Yani karantina nedir?

Karantina kısaca, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbir amaçlı faaliyetlerin tümü, sağlık yalıtımı.

Avrupa 15. Yüzyılda salgın hastalıklarla boğuşurken, veba salgınında ölümlerle hızla azalan nüfusunu korumak için tedbirler alıyordu. Bunlardan biri "Terentino" idi. Bu önlem yeterli olmayınca, "Terentino", "Karantina"ya dönüştürüldü.

İşte karantinanın hikayesi:

Akdeniz'in yoğun limanlarından biri olan Ragusa'da (Hırvatistan'ın bugünkü Dubrovnik kenti) şehrin başhekimi Jacobo de Padua, tedavi için dışarıdan gelen yabancı hastalar için şehrin surları dışında bir alan oluşturulmasını tavsiye etmişti.

Bu tedbirler fazla etkili olmayınca, yeni bir uygulamaya geçildi. Bu uygulamanın adı ise "Terentino" idi. Buna göre, vebadan etkilenen bölgelerden kente giriş yapmak isteyenlerin 30 günlük bir yalıtıma alınması gerekiyordu. Bunun ardından 80 yıl boyunca benzer uygulamalar yapıldı.

Ancak Venedik Cumhuriyeti 1423'te bu uygulamayı geliştirdi. Kentte hastalık belirtisi gösterenler küçük bir adaya gönderildi.

Ekonomisi ticarete dayanan Venedik'e Doğu'dan pek çok ürün gemilerle geliyordu. Ancak bu gemiler salgın hastalıkları da beraberinde getiriyordu. 1361'den 1528'e değin Venedik'te 22 salgın kaydedildi. Venedikliler buna çözüm olarak, Lazaretto Vecchio adını verdikleri küçük bir adada tarihteki ilk yalıtılmış hastaneyi kurdular. Hastalık belirtilerini gösteren insanlar şehirden çıkarılıp, direkt adaya götürülüyor ve orada bırakılıyordu.

Bu uygulamanın dışında ise, Venedik Cumhuriyeti'nde başkente salgın hastalık bulaşmasın diye kente gelen gemiler 40 gün şehrin açıklarında denizde bekletilmeye başlandı.

Tüm yolcu ve tayfanın gemiden inmesi, yüklerin boşaltılarak adanın ortasındaki depoya taşınması, sirke, kaynar su ve şifalı bitkilerin tütsüsü ile dezenfekte edilmesi gerekiyordu.

Böylece Venedik Cumhuriyeti, dünyadaki ilk karantina sistemini uygulamış oldu. Yalıtma işlemi süresinin 30 günden 40 güne çıkarılması nedeniyle de "Terentino" ismi "Quarantino" ile değişmiş oldu ve bu kelime de "Karantina" olarak dilimize geçti. 


Kaynak: Dan Brown, CEHENNEM. Altın Yayınları, 1. Baskı.

Görsel, feniksdergi.org'dan alınmıştır. Roma'daki Museo Storico Nazionale Dell'Arte Sanitaria'daki İtalya'daki vebanın 17.yüzyılından tasviri. C: De Agostini/Getty 



20 Mart 2023 Pazartesi

 


ATATÜRK, "BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK" FİLMİ İÇİN NE DEMİŞTİ?




Savaş karşıtlığını en iyi anlatan kitaplardan biri olan Erich Maria Remarque'ın (1898-1970) "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı, değişik zamanlarda  sinemaya uyarlanmıştır. En son, 2023 Oscar Ödüllerinden dördünü kazanan Alman yapımı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmi, Remarque'ın aynı adlı romanından uyarlandığı için romanı, yeniden gündeme taşıdı. Roman, Batılıların "Büyük Savaş" diye adlandırdıkları I.Dünya Savaşı'nın vahşetini anlatıyor. 

9 dalda Oscar'a aday gösterilen filmin aldığı ödüller ise şöyle: 1- En iyi uluslararası film, 2- En iyi sinematografi, 3- En iyi film müziği, 4- En iyi yapım tasarımı. Eklemeliyim ki, Rusya-Ukrayna Savaşı sürerken, savaş karşıtı bu filmin 4 ödül almasını oldukça manidar buldum!

68 ve 78 kuşağının Remarque'ın bu romanını okuduğuna eminim. 88 kuşağı ile sonraki kuşakların romanın adını bile duyduğundan kuşkuluyum. Dolayısıyla vizyona girdiğinde bu filmi izlemelerini umuyorum.

Filmle ilgili olarak internette araştırma yaparken daha önce hiç duymadığım, bilmediğim çok ilginç bir bilgiye ulaştım. Yazacağım bu bilgiyi belki siz de ilk defa duyacaksınız. Bu bilgi, Atatürk'ün sinemayla ilişkisi olunca yazmak istedim. Özellikle, filmin 1930'lu yıllarda Türk-Alman siyasi ilişkileri bakımından önem arz ettiği düşünülünce.

Atatürk, 1930 yılı yapımı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmini İstanbul'daki Elhamra Sineması'nda izlemiş. Cumhuriyetin ilk yılları. 1930 yılında Naziler Almanya'da henüz iktidar değiller ama yine de yönetimde etkililer. Film savaş karşıtı olduğu ve militarist söylem ve eylemleri eleştirdiği için, Nazilerin karşı çıkmalarına rağmen film Almanya'da gösterime girmiş. Ancak Nasyonal Sosyalistler filmin gösterildiği salonlarda gürültü yaparak ve film karşıtı gösteriler düzenleyerek filmin gösterimden kaldırılmasını sağlamışlar.

Bu filmi ülkemize Osman S. Seden'in babası Kemal Seden getirir. Film henüz  sansür kurulundayken Kemal Seden, özel bir gösterimle Atatürk ve zamanın  Dahiliye Vekili  Şükrü Kaya'ya bizzat kendisi izlettirir. Atatürk filmi çok beğenir ama yanında oturan Şükrü Kaya'ya şöyle der: "Filmi çok beğendiğini, savaşın getirdiği felaketleri en iyi biçimde anlatan bir belge niteliği taşıdığını, fakat savaştan yeni çıkmış Türk halkına bu filmin gösterilmesini sakıncalı bulduğunu, bunun için vaktin henüz erken olduğunu söyler." (*)

Atatürk'ün düşünceleri, Kemal Seden'i etkiler ve film gösterime girmez. Ama asıl nedenin yeni yeni düzelmeye başlayan Türk-Alman ilişkilerinde diplomatik bir krize neden olmaması gösterilebilir. Bu bağlamda sansür kurulu filmin gösterime girmesine zaten izin vermeyecektir diye de düşünülebilir.

Ömrünü cephelerde savaşarak geçirmiş, savaşın ne olduğunu ve sonuçlarını iyi bilen Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, izlediği "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminin gösterime girmesinin sakıncalarını öngörmüş ve her zaman olduğu gibi yine milletini düşünmüştür. "Yurtta sulh, Cihanda sulh" diyen ulu önderimiz Atatürk'ü bu vesileyle sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum...

Notlar:

Araştırma sonucunda Atatürk'ün sinemayla ilişkisini anlatan bir kitapla da tanıştım. En kısa sürede alıp okumayı düşünüyorum. İlgilenenler için kitapla ilgili bilgi vereyim. YKY'dan çıkan kitabın adı: Gazi'nin Sineması. Yazarı Ali Özuyar.

"Gazi'nin Sineması" adlı bu çalışma, birinci el kaynaklardan yola çıkarak, Atatürk'ün sinemayla ilişkisini derinlikli ve bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor.

Okuyucu bu kitapta, sinema aracılığıyla, Cumhuriyet'in ilk yıllarına, dönemin sosyokültürel yapısına, Atatürk'ün sinemaya, bireysel ilgisinin yanı sıra, ulusal belleğin oluşumunda ve toplumun modernleşmesinde bir araç olarak atfettiği öneme, izlediği, senaryosunu yazdırdığı, bizzat rol aldığı, önerdiği ve yapımına destek olduğu filmlere ve beyazperdedeki son yolculuğuna tanıklık edecek. (**)

"Kitap altı bölümden oluşuyor. Ali Özuyar, önsözde şöyle diyor: Sinemayı ulusal belleğin oluşumunda etkili bir araç olarak gören Gazi, bundan dolayı Milli Mücadele'ye ve kendisine dair yapılan belge filmlerin tek bir merkezde (Harp Akademileri Film Çekme Merkezi) toplatılması için talimat vermiş ve içeriğini yetersiz bulduğu kimi belge filmlerin genişletilmesi için yapılan çalışmalara nezaret etmiş. Ancak vefatından sonra bu çalışmalar akim kalmış ve günümüze kadar geçen sürede de değişen bir durum olmamış." (***)


Kaynaklar:

(*) eksiseyler.com

(**) toplumsal.com.tr 

(***) diken.com.tr

Görsel, Everest Yayınlarının sayfasından alındı.




14 Mart 2023 Salı

 


KEMANLAR KRALI / KRALLARIN KEMANCISI HALİL DARVAŞ KİMDİR?




Bir kitap okudum ve daha önce adını hiç duymadığım dünyaca ünlü bir müzisyeni tanıdım; iyi ki tanıdım dediğim. Bu müzisyenin adı; Halil Darvaş. Bahsettiğim kitap; Altan Öymen'in hem kendi anıları hem de Türkiye'nin ve dünyanın o dönemlerdeki siyasi panoramasını akıcı bir dille kaleme aldığı sekiz kitaptan oluşan serinin üçüncü kitabı olan "Öfkeli Yıllar"dır. Öfkeli Yıllar, ülkemizdeki ilk iktidar değişikliğinden sonraki yılları anlatıyor; öfke dolu olan...

İlgilenenler için, Altan Öymen'in bu sekiz kitabının adını da vereyim. Eklemeliyim ki, bu serinin üçü hariç diğer beş kitabını okudum ve çok yararlandım. İşte kitaplar:

-Bir Dönem Bir Çocuk

-Değişim Yılları

-Öfkeli Yıllar

-Ve İhtilal

-Umutlar ve İdamlar

-Ve Diğerleri

-01 Adana

-Kayıp Yaz

Şimdi Halil Darvaş kimdir? sorusunu cevaplayabilirim. Adını öğrendikten sonra İnternet'te yaptığım araştırma sonucunda edindiğim bilgileri kısaca yazacağım. Onu tanıyınca ve müziğini dinleyince sizlerin de iyi ki tanıdım diyeceğinizi  düşünüyorum...

Halil Darvaş dünyaca ünlü keman virtüözüdür. Asıl adı Sergey olup Macaristan'da doğmuştur.

Macar Yahudisi Sergey, II. Dünya Savaşı sırasında Macaristan'dan kaçarak Türkiye'ye iltica etti. Kendisine Türk vatandaşlığı verildi. Nüfus cüzdanı İsmet İnönü tarafından imzalanan Darvaş, Halil adını aldı.

Çok değer verdiği kemanının zarar görmemesi için dirsekleri üzerinde saatlerce sürünerek sınırı geçtiği anlatılır. Rosevelt, Churchill ve Mussolini gibi devlet adamlarının huzurunda verdiği sayısız konserden dolayı Amerikan basını kendisinden "Kemanlar kralı", "Kralların kemancısı" olarak söz etmiştir.

Keman virtüözü Halil Darvaş, ilk dönemlerde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda görev aldı. Daha sonra, buradan ayrılarak Macar müziğini tanıtan programlar yaptı. Darvaş, Ankara'da Baba Karpiç diye bilinen bir Rus'a ait Karpiç lokantasında çalıştı. Masalarda kırmızı gül, Rus havyarı ve kızarmış ekmeğin eksik olmadığı bir lezzet ve zarafet ortamında, Macar rapsodisiyle başlayan, tangolarla devam eden bir müzik ziyafeti verirdi. 

İstanbul ve Ankara'da uzun süre çalışan Darvaş, daha sonra İzmir'e yerleşti ve dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik'in kızıyla evlendi. Alsancak'ta yaşayan çiftin evliliği uzun sürmedi ve bir süre sonra ayrıldılar. Ayrılığın nedeni olarak o sırada meydana gelen deprem gösterildi. Herkes deprem olurken eşini ve çocuklarını alıp dışarı çıkarken, yeni evli olmasına rağmen Darvaş, kemanını alıp dışarı çıkar ve eşini evde tek başına bırakır. 

Boşandıktan sonra Marmaris'e yerleşen Darvaş, Marmaris'in dünyaca tanınmasına da vesile oldu. 16 Ağustos 1984'te 72 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cenazesi Marmaris'te toprağa verilen Darvaş'ın çok sevdiği  paha biçilemeyen kemanı da Kanada'da yaşayan oğlu Kontrbas sanatçısı Attilla Darvaş'a gönderildi.

Halil Darvaş, Yeşilçam'da çok sayıda filmde kemancı olarak rol aldı. Belki hatırlayanlar olacaktır.


Görsel alıntıdır.



24 Ocak 2023 Salı

 


KORKUNÇ İVAN GERÇEKTEN KORKUNÇ MUYDU?




Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabını okurken, kısa ve öz olarak yazdığı Rusya tarihinde, Moskova'nın ilk kurucusu olarak bahsettiği Korkunç İvan oldukça ilgimi çekti. Kendi öz oğlunu işkence yaparak öldüren bir baba kimin ilgisini çekmez ki? Sadece kitapta okuduklarımla yetinmeyip internette de bir araştırma yaptım. Ve gördüm ki, bugün hala devam eden Rusya-Ukrayna savaşının temelleri ve de Ukrayna'nın Rusya için neden önemli olduğu sorusunun cevapları Rusya'nın tarihinde yatıyor! Merakınızı uyandırabildiysem eğer, Rusya tarihinde kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

Rusların ilk tarihi dokuzuncu yüzyılda (888-889) Kiev (Bugünkü Ukrayna'nın başkenti) Kinyazı Vladimir zamanlarında, Bizans Hristiyanlığının ve Rum alfabesinin, güneyden Rus ovalarına girişiyle başlar. O zamanlar bütün Ukrayna ovalarında Hunlardan arta kalanlar, Polvesler, Avarlar ve Kumanlar(Kıpçaklar) hakimdi. Slavlar daha çok Kiev ve çevresinde gruplaşmışlardı. Sekizinci yüzyılda bu ovalardaki kasaba ve şehirlerin başkenti Kiev'di. Gerek o zaman gerek daha sonraları Moskova'nın bu ovalardaki şehirlerin üstünde sivrileceğine dair hiçbir emare yoktu.

Rusların, Kiev'de bile hükümdarlık edecek hanedanları yoktu. Aslında birer köyden ibaret olan Rus şehirleri, hükümdarlarını daima diğer memleketlerin asil ailelerinden kiralarlardı. Örneğin; bir İsveçli olan Rurik sülalesi, sekizinci yüzyıldan itibaren Kiev'de ve diğer şehirlerde idareyi bu yoldan ele almıştı. Rus şehirlerini yöneten prenslerin hepsi aynı hanedandan olsa da bağımsız yaşarlardı. Bunların hepsi de en kuvvetli zamanlarında bile Moğol Hanlarına vergi verirlerdi. Bu vergi verme şekli sonucunda, şehirlerin hepsi Moğol Hanlarına tabi oldular.

Kiev çökünce, Moskova Kinyazları, Moğollara daha çok sadakat göstererek, Büyük Kinyaz(Büyük Prens) oldular. Kısaca, Moskova'nın asıl saltanatı Korkunç İvan'la başlar (1546-1584).

Travmatik bir çocukluk geçiren İvan, henüz üç yaşındayken babasının ölümü üzerine Moskova Knezliğinin başına geçer. Sekiz yaşındayken de annesi zehirlenerek ölür ve İvan yapayalnız kalır. Rus asillerine ve beylerine büyük bir nefret ve hırsla büyüyen İvan, 17 yaşında kendisini Rus Çarı ilan eder. Aşık olduğu eşi Anastasia Romanovna onun tek güvendiği kişidir. Anastasia onun hırslarını törpüler. Bu nedenle henüz kontrolden çıkmamıştır. Fakat Anastasia'nın erken ölümü ile birlikte İvan, geri dönemeyeceği bir karanlığa sürüklenir. İleri derecede paranoyaktır, gittikçe gaddarlaşır. Bu gaddarlığından ailesi de payını alır. Çevresindeki herkesin ihanet içerisinde olduğunu düşünen İvan, Anastasia'dan sonra sık sık evlenmiş, sonrasında eşlerini zehirletmiş, kalan aile üyeleri üzerinde son derece sadistçe işkenceler uygulamıştır.  

Korkunç İvan'ın annesi bir Moğol prensesiydi. Annesinin ölümünden sonra İvan, hemen tahta oturmadı. Kendi yerine tahta Kırım Tatarları'ndan olan Bek Polat'ı oturttu. Ona biat etti ve kendisi bir manastıra çekildi. Manastırda, asıl kendi saltanatının usul ve kuvvetlerini gizlice hazırladı. Önce Opriçnina denilen bugünkü silahlı polis gücünü hatırlatan, hem gizli istihbarat hem de terör işleriyle uğraşacak bir teşkilat kurdu. 

Mutlak bir hükümdar olmak ve her şeyden önce saltanatına engel olarak gördüğü beylerden intikam almak tek amacıydı. Tahta bunun için oturdu ama kapandığı manastırla da ilişkisini kesmedi.

Her gün kaba bir rahip elbisesi içinde, başını taştan taşa vurarak kendinden geçercesine ibadete dalardı. Sonra manastırın çan kulelerinde mecalsiz düşene  dek çan çalardı. Daha sonra eğlence alemleri başlardı. O zaman; Tanrı, din, İncil, kilise her şey unutulur, daha birkaç saat önce kendisiyle beraber ibadet edenler, bu kez mukaddesatı aşağılamak için birbirleriyle yarışırlardı. Gün sadizm krizleriyle devam ederdi.

Sadizm krizleri geldiğinde, işkence odalarına geçilirdi. Boyarların (beyler), asilzadelerin, esirlerin dilleri kesilirdi. Kemikleri kırılırdı. Derileri yüzülürdü. Her gün uygulanmak üzere yeni bir işkence metodu bulunurdu. Korkunç İvan'ın kendi oğlu bile bu işkencelerden kurtulamadı ve babasının elinde can verdi. Çünkü İvan, oğlunun kendisine ihanet ettiğini düşünüyordu.

Paranoyası o kadar ilerlemişti ki, 1569 yılında kendisine ihanet ettiğini düşündüğü Novgorod şehrini tamamıyla yıkmış, tüm halkı kılıçtan geçirtmiştir.

Korkunç İvan 1584 yılında çar olarak öldüğünde, Rusya'nın toprakları Çin sınırlarından, Baltık Denizi'ne, Kuzey Buz Denizi'nden Karadeniz'e kadar genişlemişti. Bu da devlet anlamında kafasının çok iyi çalıştığını gösterir.

Geçtiğimiz yıllarda İvan'ın kemikleri üzerinde yapılan araştırma sonucunda , kemiklerde yüksek miktarda cıva bulundu. Bazıları cıvayı ağrılarını dindirmek için kullandığını, bazıları ise çeşitli ritüellere katıldığını veya zehirlendiğini düşünüyor.

Tüm bu akli sorunlarına karşın İvan yine de Rusların ulusal kahramanıdır. Merkezi otoriteyi tesis etmesi ve askeri zaferleriyle Rusya'da başarılı bir hükümdar olarak kabul edilir.

İster korkunç olsun, ister Rusların ulusal kahramanı, yüzlerce yıl geçmesine rağmen İvan'ın mirasının bugün de ülke üzerinde bir etkisinin olduğu yadsınamaz...


Kaynakça:

- Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam. Remzi Kitabevi. (s:269-271)

- seyler.eksisozluk.com

- listelist.com



14 Ocak 2023 Cumartesi

 



MORYILDIZ, KUM ÇİĞDEMİ (ROMULEA TEMPSKYANA)



Familyası, Iridaceae (Süsengiller)

Çiğdeme benzeyen bu küçük soğanlı bitki, ülkemizde yetişen diğer Romulea türlerinden, çiçeklerinin büyük ve koyu mor renkli olması nedeniyle kolaylıkla ayırt edilebilir. Koyu mor renkli çiçekleri, sarı renkli çiçek boğazı ile çok gösterişlidir. Altı taç yapraklıdır.

Çiçeklenme Dönemi: Ocak-Mart

Çok yıllık otsu ve soğanlı bir bitkidir.

Bitki, deniz seviyesinde kumullar ve kıyılardaki maki topluluklarından, daha yükseklerde iğne ve geniş yapraklı ormanlara kadar değişik habitatlarda 30-500 m. arasındaki yüksekliklerde yetişir.

Anadolu'nun batısı ve güneyinde kıyı kesimlerinde yaygındır.

İlk kez 1894 yılında Kıbrıs'tan toplanan örneklerle, 1897 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Kıbrıs dışında Türkiye ve Filistin'de doğal olarak yetişen bir Doğu Akdeniz bitkisidir. Türkiye'de Soğanlı Bitkiler Yönetmeliği kapsamında ticari amaçlarla toplanması yasaktır. Ülkemizde sınırlı bir yayılış gösteren bu nadir bitki, doğal yaşam alanlarında koruma altına alınmalıdır. 






Kaynak: agaclar.net/akdeniz-bolgesi


Fotoğrafların tümü, 31 Aralık 2022'de Kaleköy (Simena)/Antalya'da tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.


BONUS: Sarıyıldız (Gagea Sp.)





12 Ocak 2023 Perşembe

 



ANDRİAKE ANTİK KENTİ / DEMRE / ANTALYA




Andriake, Demre kent merkezine yakın olan Çayağzı mevkiinde yer almaktadır. Andriake antik kenti, Myra'nın limanı olarak bilinir. Bölgede ticaretin yoğun olduğu liman kentinde birçok tarihi yapı dönemin ticari hareketliliğine ışık tutuyor. Kenti gezerken gördüğüm hamam, agora, sarnıç ve bir zamanların Granarium yapısı (tahıl ambarı) şimdilerin Likya Uygarlıkları Müzesi ihtişamıyla göz kamaştırıyor. Limanda bulunan ticaret gemisi sanki bizi tarih öncesine yolculuk yaptırmak için hazır bekliyor.

Andriake, antik dönemde ayrı bir kent olmaktan çok, Myra'nın bir dış mahallesi ve limanı konumundaydı.  Kent ilk olarak M.Ö 197 yılında, Seleukos Hanedanı Kralı III. Antiokhos'un daha önceleri Ptolemaioslar egemenliği altında bulunan kenti ele geçirmesiyle tarih sahnesine çıkmıştır. M.S 60 yılında Aziz Paulus Roma'ya giderken Myra'ya gelmiş ve Andriake'de gemi değiştirmiştir. Andriake, özellikle imparatorluk döneminde Phaselis ve Patara kentleri kadar önemli bir liman kenti olmuştur. Kentte bulunan Lykia Eyaleti'nin gümrük yasasını içeren, İmparator Nero (M.S 54-68) döneminden gümrük yazıtı Andriake'nin liman olarak bu dönemdeki önemini ortaya koymaktadır.

Antik dönemde Lykia Bölgesi'nin önemli limanlarından biri sayılan, fakat günümüzde Kokarçay'ın (Andriakos) taşıdığı alüvyonlar nedeniyle limanı kapanmış ve bir bataklık halini almış olan Andriake kentinin kalıntıları küçük bir koyun her iki yakasına yayılmış durumdadır. Andriake kentinden günümüze kadar korunabilmiş kalıntılar arasında en önemlisi ve en iyi korunmuş olanı şüphesiz İmparator Hadrianus'a adanmış olan Granarium'dur (Likya Uygarlıkları Müzesi). 
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


9 Ocak 2023 Pazartesi

 


CEMAL SÜREYA'NIN BİR İDDİA SONUCU KAYBETTİĞİ SOYADINDAKİ MÜKERRER "Y" HARFİNİN HİKAYESİ




Türk şiirinin usta kalemlerinden şair Cemal Süreya'yı tanımayan, gençliğinde aşık oldukları kızlara şiirlerinden bir mısra okumayan yoktur sanırım. :) Yoktur desem de, yanlış anlaşılmasın, bana okunmadı. Ben, kendim okudum; hayat hikayesini ve şiirlerini. Onu tanıyınca çok sevdiğim şairlerden biri oldu böylece...

Cemal Süreya, 1931 yılında Tunceli'nin Pülümür ilçesinde doğdu. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da öldü. Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1938 Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte Bilecik'e sürgün edildi. Şair, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olup Maliye Bakanlığı'nda müfettişlik yaptı. 1938 sürgününü;

"Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,

Bizi kamyona doldurdular,"

dizeleriyle başlayan bir şiirinde anlatır. Şiirin sonunda da annesi ve babasının sürgünde öldüğünü. Kim bilir, belki de "Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk" derken, çocukluğunun memleket özlemini dile getirmiştir.

Cemal Süreya'nın soyadındaki "y" harfinin çıkarılması meselesi kiminle yaşanmıştır aslında bir muammadır. Ama herkes tarafından kabul edilmiş iki ayrı hikaye anlatılır konuyla ilgili. 

Birinci hikaye şöyle: Cemal Süreya'nın günlüklerinde başka anlatılanlarda başkadır bu hikaye. Baştan belirteyim. "Elma" şiirinde, adındaki "Y" harflerinden birini attığını ilan etmiş Cemal Süreya. Kendi anlatımına göre, Nedeni, bir arkadaşıyla girdiği iddiayı kaybetmesiymiş. Hafızasına çok güvendiğini iddia eden şair, Üvercinka diye anılan kadının telefon numarasını hatırlayıp hatırlamadığı konusu üzerine iddiayı kaybetmiş. Böylece soyadındaki bir "Y" harfini de.

İkinci hikaye biraz daha farklı. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç efsanesi doğru ya da yanlış (emin olunmadan) anlatılıp durur. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdırlar. Sınıflarındaki "Muazzez Akkaya" adındaki kıza ikisi de gizliden gizliye aşıktırlar. Sınıfta bu kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Anlatmakla yetinmeyip Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk ikisi arasında iddia konusu olmuş. İddiayı kaybeden büyük bir bedel ödeyecek ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak diye anlaşmışlar.

Cemal Süreyya kazanırsa; Sezai Karakoç'un soyadı "Karkoç", Sezai Karakoç kazanırsa da Cemal Süreyya'nın adı "Süreya" olacakmış. 

Malumunuz, iddiayı Sezai Karakoç kazanmış ve Muazzez Hanım'la ilişkiye başlamış. Cemal Süreyya da soyadındaki "Y" harfini çıkarmış.

Peki, iddia sonrasında neler olmuş dersiniz? Muazzez Akkaya, Sezai Karakoç'un kendisiyle bir iddia üzerine sevgili olduğunu öğrenmiş. Biraz da psikolojik sorunları olan Muazzez Hanım, bu durumu kaldıramayıp okulu bırakmış ve memleketi olan Geyve'ye dönmüş. 

Sezai Karakoç bu duruma çok üzülmüş Muazzez Akkaya'ya ithafen "Mona Rosa" yı yazmış. Şair, bu şiiri üniversitede iddia konusu olmuş Muazzez Hanım'a 1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmış. Ancak, 2002 yılına kadar bu şiir yayımlanmamıştır.

İşte böyle anlatılan hikayeler. İki şair ve  şiirlere konu olan bir kadın sadece Muazzez Akkaya değil. Edebiyatımızda birçok şairin aşık olduğu, hakkında şiirler yazdığı kadınlar var. İlk aklıma gelenler; Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar, Tomris Uyar, Celile Hanım, Mevhibe Beyat, Leyla Erbil ve Piraye oldu.

Bugün 9 Ocak. Usta şair Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü. Anısına sevgi ve saygıyla. Onun dediği gibi; "Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık. Sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz." 


Kaynaklar: 

-NAZAN ARISOY, Cemal Süreya - Aşk Günü Doğdu. Dokuz. 61.baskı.

- LEYLA ŞAHİN, Cemal Süreya'da Dağlarca. Kaynak Yayınları. 



6 Ocak 2023 Cuma

 


DEMRE / MYRA ANTİK KENTİ VE AZİZ NİKOLAOS (NOEL BABA)



Antalya Valiliği'nin web sitesindeki bilgiye göre, dünyada bir şehir olarak içerisinde en çok antik tiyatro ve antik şehir barındıran kent Antalya'dır. Likya Birliği'nin en önemli şehirlerinden biri olan Myra antik kenti ve bu kentin limanı olan Andriake antik kentini 31 Aralık 2022'de gezdim. Her iki antik şehir, Antalya'nın Demre ilçesinde bulunmakta. Myra Antik Kenti'nin ve Demre'nin dünyaca tanınması ve ünlü olmasının nedeni gerçek Noel Baba'nın (Aziz Nikolaos) burada yaşamış ve ölmüş olmasındandır. 20. yüzyılda ise Aziz Nikolaos, Santa Claus'a, yani Noel Baba'ya dönüşmüştür.

Otuz yıl önce, Demre-Myra-Patara antik kentlerini gezmiştim. O zamanlar Myra'da bulunan Aziz Nikolaos'un lahti ziyarete açıktı. Böylece kalıntıları yerinde görmek ve oradaki ruhani havayı teneffüs etmek mümkündü. Antik kenti korumakla görevli olan bekçinin ziyaretçilere anlattığı ve unutmadığım, Aziz Nikolaos ve hakkında anlatılan birçok hikayeden en ünlüsünü burada yazmak isterim. 

Nikolaos çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak, Hristiyan inancına göre büyütülür. Anne ve babasını çok genç yaşta kaybeder. Nikolaos kendisine kalan mirasın tümünü hasta, yaşlı ve bakıma muhtaçlara yardım için kullanır. Hayatını Tanrı'ya ve insanlara hizmete adar. Bu sayede genç yaşta Myra Episkoposu olur. Bu yaptığı yardımlardan dolayı, Episkopos Nikolaos dünyaya, ihtiyaç sahiplerine karşı olan cömertliği, çocuklara olan sevgisi ve denizcilere olan kaygısından dolayı ün salmıştı.

Hikayeye gelince; Aziz Nikolaos'un yaşadığı kendi köyünde fakir bir adamın üç kızıyla ilgilidir. O zamanlarda bir genç kızın çeyizi ne kadar büyükse, evlilik şansı o derecede artardı. Eğer hiç çeyizleri yoksa, kızlar köle olarak verilirdi. İşte bu fakir adamın kızlarının hiç çeyizi olmadığı için köle olarak satılmak üzeredirler. Bir gün bu fakir adamın evinin penceresinden üç kese altın atılır. Bu keseler kurumak üzere sobanın önüne konulan ayakkabıların yanına düşer. Altın keselerinin Aziz Nikolaos tarafından atıldığı ortaya çıkar. Bu, günümüzde çocukların Aziz Nikolaos'un, yani Noel Baba'nın hediyelerini özlemle beklerken uydukları bir gelenek haline gelir. 

Episkopos Nikolaos 6 Aralık'ta (Miladi takvime göre 22 Aralık) vefat eder. Katolik, Ortodoks ve Anglikan kiliseleri kendisini önemli bir Aziz olarak kabul ederler. Bazı Avrupa ülkelerinde Aziz Nikolaos en çok kullanılan kilise ismidir.

Myra Antik Kenti özellikle Likya Dönemi kaya mezarları Roma Dönemi tiyatrosu ve Bizans Dönemi Aziz Nikolaos Kilisesi (Noel Baba) ile ünlüdür.

"M.Ö. 2'nci yüzyıl Myra'nın büyük bir gelişmeye sahne olduğu dönemdir. Likya Birliği'nin Metropolisi olan şehirde, Likyalı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı inşa edilmiş ve onarılmıştır. Bizans Dönemi'nde ise Myra, dini yönden olduğu kadar idari yönden de önde gelen şehirlerden biri olmuştur. Günümüze dek ulaşan ününü, Aziz Nikolaos'un (Noel Baba) M.Ö. 4'üncü yüzyılda şehrin piskoposu olmasına ve ölümünden sonra aziz mertebesine ulaşıp adına kilise yapılmasına borçludur." (*) Gezdiğimiz tarihte, Aziz Nikolaos'un lahtinin bulunduğu kilise ziyarete kapalıydı.

Ayrıca Myra'nın ünlü olmasının bir diğer nedeni de M.S 60 yılında Aziz Paulus'un Kudüs'te yarattığı huzursuzluğun hesabını vermek üzere Roma'ya giderken Andriake limanına ve anakent Myra'ya uğramasıdır. Myra'nın, M.S 2. yüzyılda Metropolis ünvanı alması, M.S 408-450'de Likya'nın başkenti ilan edilmesi Myra'nın tarihinin önemli olaylarından birkaçıdır. 
















Roma Dönemi tiyatrosu.

10.000 kişiyi aşkın kapasitesiyle bölgenin en büyüğüdür. Çok daha küçük olan Helenistik dönem tiyatrosunu altında bırakarak tamamen yeniden Roma tiyatrosu inşa edilmiştir. At nalı formundaki cavea, altta 29, üstte ise 9 oturma sırasına sahiptir. Myra tiyatrosu bölgenin en görkemli ve nitelikli dekorasyonuna sahiptir. Üç katlı sahne binası frizlerinde pek çok tanrı figürü kabartması yer almaktadır.




Not: Fotoğrafların tümü ve video tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz!


(*) kulturportali.gov.tr

 

4 Ocak 2023 Çarşamba

 


LİKYA YOLU; ÜÇAĞIZ - KALE(SİMENA) - KEKOVA(BATIK ŞEHİR)

"İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?"

Halil Cibran


Simena kalesinden görünüm.

Yıllar önce doğa yürüyüşüne Likya yolunun Adrasan-Karaöz-Olimpos-Çıralı etaplarını yürüyerek başlamıştım. Sonraki yıllar içinde de Likya  yolunun farklı etaplarını yürümüştüm. Pandemi nedeniyle uzun süre ara verdiğim doğa yürüyüşüne, yine Likya yolunun daha önce yürümediğim Üçağız-Kale(Simena)-Kapaklı etaplarını yürüyerek devam edeceğim. Üstelik bu yürüyüşüm, 2022 yılının son iki günü gerçekleşti. Ve yeni bir yıla Demre'de deniz kıyısında bir restoranda, üstelik ılık bir havada merhaba dedim. İşte size anlatacağım; bu özel ve güzel yerlerdeki gördüklerim, görüp fotoğrafladıklarımdır.

29 Aralık 21.30'da buz gibi bir Ankara gecesine hoşça kal diyerek yola çıktık. Ara ara molalarla on bir saat sonra Antalya'nın Demre ilçesine bağlı Üçağız köyüne vardık. Deniz manzaralı pansiyona yerleştik. Pansiyon portakal, limon ve greyfurt ağaçlarının ortasında yer almaktaydı ve havada mis gibi portakal-limon kokusu vardı. Kahvaltı yaptıktan sonra, yazdan kalma günlük-güneşlik bir havada Kaleköy'e (Simena) yürüdük. Deniz kıyısından bakınca kale heybetli görünüyordu. Kaleye  varmak için taş döşeli, yer yer antik basamaklı patikadan dik bir tırmanış yaptık.



Günümüzde Kaleköy olarak anılan  antik Simena 2400 yıllık bir tarihe sahip  stratejik bir nokta özelliği gösteren küçük bir Likya kıyı kenti. Kaleye ulaşmadan önce iki lahit dikkatimi çekti. Kale yolunda ve kalenin eteklerinde mor ve beyaz anemonlar açmıştı. Sanki kalenin etekleri anemon motifleriyle süslü bir halı gibiydi.  Kaleye ulaştığımızda doğal kayaya oyularak inşa edilmiş sarnıçları, kaya mezarları ve önce tapınak, ardından kilise ve en son cami olarak kullanılmış dini yapının izlerini gördük. Kaleden Kekova Adası(Batık Şehir) ve çevresinin görüntüsü muhteşemdi. Kıyıda su içinde Likya tipi lahitler, mendirek ve yapı kalıntılarını görmek ve sonrasında aşağıya Kekova'ya inmek ve bu antik kalıntıları yakından görüp, onlara dokunmak antik Likya'ya yolculuk yapmak gibiydi.




Kekova'ya doğru inişe geçtiğimizde her tarafta zeytin ağaçları vardı; kimisi uzun yıllardır var olan, kimisi genç ağaçlar. Yöre halkı zeytin hasadını yapmış, toplanan zeytinler mavi naylon kasalarda işlenmek üzere bekletiliyordu. Birinci derece sit alanı olan Kekova'da neredeyse köy evlerinin içinden geçerek, çeşitli çiçeklerin arasından sahile indik. Kekova'nın simgesi haline gelen su içindeki Likya'nın en yaygın mezar çeşidi olan semerdam (ters kayığı andırır biçimde olan) kapaklı lahiti yakından görmek beni heyecanlandırdı. Batık şehrin kalıntılarına yakından bakmak, 2400 yıl önce burada yaşayan insanların yaptığını düşündüğüm gibi ayaklarımı denize sokarak Kekova Adası'nın güzelliğini uzaktan izlemek(adaya çıkmak yasak) ne muhteşem bir duyguydu. Burada ve tüm doğa yürüyüşlerimde olduğu gibi, doğayı daha fazla gözlemleyerek onun tüm varlıkları ile devasa bir organizasyon olduğunun bir kez daha farkına vardım.




Teke Yarımadası denilen coğrafyada 2400 yıl önce yaşayan halka Likyalılar, bölgeye ise "Işık Ülkesi" anlamına gelen Likya denmekteydi. Antik Çağ'da, Likya'nın sahip olduğu kentler demokrasiye yön verecek olan Likya Birliği'ni kurmuştur. Bu birlikte yer alan 23 kent vardı. Bunlardan en güçlü olan kentler şunlardı: Patara, Xantos, Tlos, Olimpos, Pınara e Myra idi. Likya Uygarlığı Antik Kentleri 2009 yılında UNESCO Geçici Miras Listesi'nde yerini almıştır.

M.Ö Dördüncü yüzyıldan beri yerleşim yeri olarak kullanılan Kekova Adası ve Roma-Bizans dönemine ait batık şehre denizden tekne ile ulaşmak mümkün. Zamanımız kısıtlı olduğu için tekne ile gezinti yapamasak da Kekova'da deniz manzaralı bir kafede  kahve içip yorgunluğumuzu attık. Bu kahvenin bende kırk yıl hatırı olacaktır. :)

Hava kararmaya başladığında, pansiyona döndük. Akşam yemeğinden sonra dinlenmeye geçtik. Ertesi günü yürüyeceğimiz Likya yolunun Üçağız-Kapaklı arası etabı için hazırlıklarımızı tamamladık.

Not: Fotoğrafların tümü ve video tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz!