31 Mart 2014 Pazartesi




MONTAIGNE' İN  KÜTÜPHANESİ



Montaigne ünlü "Denemeler" ini yazdığı, yeni bir felsefe geliştirdiği kütüphanesini şöyle tanımlar: " Kütüphanem, evimin bir kulesinin üçüncü katındadır. Kulenin ilk katında ibadet yerim bulunur. İkinci katta, zaman zaman yalnız kalmak istediğimde kullandığım yatak odam vardır. Kütüphanemin olduğu yer eskiden evin en işe yaramaz kısmıydı. Şimdi ise, günlerimin çoğunu ve her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.
Kütüphanem ovaldir. Tek boş duvar masamın ve sandalyemin olduğu duvardır. Oval olduğu için etrafımda beş kat raf üzerinde düzenlenmiş tüm kitaplarımı aynı anda görmem mümkün olur." (1)

Okumak hayatının tesellisi olan Montaigne' in yaşamıyla ilgili daha fazla şey öğrenmek için, onun, oval kütüphanesinin içine daha doğrusu kütüphanesinin tavanına dikkatlice bakmak, hatta  tavanı incelemek gerekir." Çünkü Montaigne 1570' lerin ortalarında, İncil' den ve klasiklerden seçtiği 57 kısa alıntıyı tavanı bölen kalaslar üzerine yazdırmıştı. Bunlar akla sahip olmanın insana çok büyük faydalar sağladığı yolundaki görüşlere şüpheyle yaklaşan kişiler tarafından söylenmiş sözlerdi:

-Ben bir insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.
 Terence

-En mutlu yaşam düşünmeden geçirilen yaşamdır.
 Sophokles

-Bilge olduğunu sanan bir adam mı gördün? Bir deliden beklemeyeceğin davranışları bu adamdan bekle.
 Atasözü

-Kesin olan bir tek şey vardır, o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.
 Pliny

-Her şey insan aklının kavrayamayacağı kadar karmaşıktır.
 Vaiz " (2)

"Kütüphanenin tavanında yazan sözlerin hepsi Latince' dir. Sonuncusu hariç. Kendi dilinde, Fransızca yazan o söz:

"Ne biliyorum? " dur." (3)

Montaigne geliştirdiği yeni felsefesinde; " pek çok antik çağ filozofunun iddialarına zıtlık oluşturacak biçimde, biz insanların mantıktan, sükunetten ne denli uzak olduğunu gözler önüne seriyordu. Sağlık ve erdem gibi konularda hayvanlar bize örnek olabilirlerdi; oysa biz genellikle duygularını denetleyemeyen, yoldan çıkmaya müsait, kibirli, huzursuz yaratıklardık. İşte felsefenin görevi bu gerçeği yansıtmaktı ama ne yazık ki bunu yapan çok az filozof vardı:
Yaşamımızın bir yanına çılgınlık, bir yanına da bilgelik hakim: Yaşamla ilgili bir şeyler yazan herkes, saygıda kusur etmemek ve kuralların dışına çıkmamak için yaşamımızı oluşturan şeylerin yarısından çoğunu bir kenara bırakıyor.
Eğer zayıflıklarımızı kabul eder, olmadığımız halde üstün olduğumuzu iddia etmekten vazgeçersek, Montaigne' in o zenginliklerle dolu, yol gösteren felsefesinden şu dersi çıkarabiliriz: Aslında biz bu yarı bilge, yarı ahmak halimizle bile yetersiz değiliz. " (4)


Kaynaklar:(1),  Montaigne-Aforizmalar (Tutku Yayınevi)
(2), (4), Alain de Botton-Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık)
(3), (Montaigne) Stefan Zweig, Çeviren:Ahmet Cemal (Can Yayınları)



27 Mart 2014 Perşembe




MONTAIGNE' İN  BAHÇESİ


File:Michel de Montaigne 1.jpg



Baştan söyleyeyim; Montaigne adını görünce, derinlikli bir yazı okuyacağınızı düşünüyorsanız, yanılırsınız. Ben, yalnızca ondan cesaret alarak, kendime ilişkin duygu ve düşüncelerimi gözden geçirdiğimi, iç sesime kulak vermeyi öğrendiğimi belirtmek istiyorum. Beklentiniz yüksekse, bu yazıyı okumamanızı önerebilirim sadece...

Montaigne ile tanışmam eskiye dayansa da, onu, yazdıklarını daha iyi anlayıp kavrayabilmem için yeniden tanışmam gerekti kendisiyle. Aslında, o hep yanıbaşımda duruyor, kendisine merhaba dememi bekliyormuş meğer. Tabi ki, başucu kitaplarımdan biri olan Alain de Botton' un "Felsefenin Tesellisi" kitabından söz ediyorum sık sık başvurduğum. Düşkırıklığı mı yaşadım? İlacı; Seneca. Zorluklarla başa çıkma da mı zorlanıyorum? İlacı; Nietzsche. Kalbim mi kırıldı? İlacı; Schopenhauer. Yeterince paraya sahip olmadığımı mı düşünüyorum? İlacı; Epikuros. Anlayacağınız üzere "Aspirin" gibi bir kitap, her derde deva olan. En çok Schopenhauer' i okuduğumu söylesem, kırılan kalbimin tesellisi olduğunu, bana inanır mısınız? Birinin ya da birilerinin kalbini kırmaktan özellikle sakınmama rağmen, benim kalbim hep kırıldı. Öyleki, kırılan kalbimin acısını dindirebilmek için, Irvin D. Yalom' un "Schopenhauer Tedavisi" kitabını da okudum. Yararı oldu sanırım.

Seneca, Nietzsche, Schopenhauer, Epikuros' un, ruh halime uygun olan düşüncelerini okuyup, düşünme egzersizleri yaparken, söz konusu kitapta Montaigne' e ayrılan bölümü okuyup geçmiş olduğumun farkına vardım. Demek ki, kendimi yetersiz hissetmemişim hiç diye düşündüm. Çünkü Montaigne, kendini yetersiz hissedenlerin ilacıydı.

Montaigne' e hayran olmamın nedenlerinden biri," Denemeler" in her satırında Ben, Kendim diye konuşması ( hem bilincini hem de öz varlığını çekinmeden biz okurlarla paylaşması), diğeri ise  kitaplara olan düşkünlüğüdür. Kitaplara o kadar düşkündü ki Bordeaux Parlamentosu' nda 13 yıl danışman olarak çalıştıktan sonra (1582-1585 yılları arasında Bordeaux Belediye Başkanlığı da yapmıştı) kendini kitaplara adamak için emekliye ayrıldı. Okumak hayatının tesellisiydi:
 " Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de  sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından  
 kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız 
 düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

Bu aralar okumak benim  hayatımın da tesellisi olunca kitaplığımın baş köşesinde bulunan "Denemeler" i indirdim ve okumaya başladım. Fransızca aslından derleyerek çeviren Sabahattin Eyüboğlu' nun çevirisi  yalın ve  akıcı. Üstelik muhtelif tarihlerde yazdığı dört önsözle, Montaigne' in düşüncelerini daha iyi anlamamıza ve kavramamıza yardımcı oluyor: Önsöz II de:
  ............. ............
 " Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini anlatırken insan düşüncesini yeni bir 
  yola sokuyor, köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, 
  dünya sevgisine, müspet düşünüşe, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir insanda bü-
  tün insanlığın meseleleri bulunduğuna inandığı için kendini anlatırken, yalnız kendini 
  düşünmüş olmuyordu.Kendini değil de başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler' de 
  yine aynı düşünceler, aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve 
 doğayı keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti."
 .......................

" Denemeler' de hiçbir şüphenin, kararsızlığın izini taşımayan, her biri bir sistemin temeli olacak kadar sağlam, kendinden emin hükümler çoktur. Ruhla bedenin ayrılmazlığı, hayatın sürekli bir değişme olduğu, tabiatın aşmakla değil ona uymakla yenilebileceği gibi.
..........................
Denemeler' in her satırında Montaigne babacan bir eda ile hep SERBEST DÜŞÜN, RAHAT SÖYLE der gibidir."( Önsöz III)
............................

Sabahattin Eyüboğlu' nun deyimiyle;" Montaigne' in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler yapabilir." Montaigne şehir hayatından kaçmış, Denemeler' i keyfi için yazmıştır. Keyifle yapılan her iş gibi Denemeler' de çok başarılı olmuş, Montaigne' in bahçesi dörtyüz yıldır bakım görmediği halde ilk günkü kadar yeşilliğini ve canlılığını korumuştur. Ben de sizlere, bu güzel bahçeden derlediğim küçük bir buketi vermek istiyorum. Buketteki çiçekleri tamamen kendime göre seçtim. O çiçekler ki "ben"i anlatıyor:
...........................
" Konumu (kendimi) hep aynı halde bulundurmak elimde değil. Tabii bir sarhoşlukla, salına serpile yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa yahut halkın dediği gibi "yedi yıldan yedi yıla" geçişi değil, günden güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da değişebilir. Benim yaptığım ,değişen ve birbirine benzemeyen olayları, kararsız ve bazen çelişmeli fikirleri yazıya dökmektir. Acaba benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konuları ayrı şartlara ve ayrı bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden ayrıldığım oluyor.Fakat, Demades' in dediği gibi, doğrudan hiç ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.

Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi alelade ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır." ( KİTAP III, BÖLÜM II )

Yazım oldukça uzadı, ama Montaigne bir sayfada nasıl anlatılabilir ki? Montaigne' in yaşam öyküsünü okurken, bilmenizi isterim ki, Montaigne - La Boetie dostluğuna ve arkadaşlığına çok imrendim, birazda kıskandım galiba. İnsanların çoğu Montaigne' de düşkırıklığına yol açmış, kendini onlardan sakınmak zorunda kalmıştı. Onun için La Boetie' nin dostluğu çok kıymetliydi. Yıllar sonra, Montaigne, La Boetie' ye olan sevgisinin neden kaynaklandığını şöyle dile getirmişti:
" Yalnızca o benim gerçek yüzümü görme ayrıcalığına sahipti."

Yani, bütün başka arkadaşları arasında bir tek La Boetie onu tam olarak anlıyor, Montaigne' in olduğu gibi davranabilmesini sağlıyor, dostuna kendisi gibi olma olanağı sunuyordu. La Boetie ölünce, Montaigne bir daha böyle bir dostluk kuramadı ama bunu telafi etmek için Denemeler' de, kendi gerçek yüzünü, bir tek La Boetie' nin tanıdığı gerçek kişiliğini ortaya koydu. Bu nedenle, Denemeler' i okuyan herkes  Montaigne' in dostu sayılır ve La Boetie' nin sahip olduğu ayrıcalığa sahiptir diye düşünüyorum.

Az sayıda da olsa dostlarım oldu. Yeni dostluklar, arkadaşlıklar kurmak istedim. Ancak onlara, serbestçe düşündüklerimi, rahatça söyleme gafletinde bulundum. Diğer bir deyişle, onlara olduğum gibi göründüm. Sonuç ne mi oldu? Bilmiyorum; bunu zaman gösterecek...


Kaynaklar: 1-Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi.  2- Montaigne - Denemeler (Fransızca aslından derleyerek çeviren: Sabahattin Eyüboğlu) 
                         


Not: Montaigne' in kütüphanesinin tavanını bölen kalaslara yazdırdığı 57 alıntıdan seçtiklerim bir sonraki yazımın konusu olacak.



21 Mart 2014 Cuma




NASIL  İNSAN  OLURUZ?


Hiç düşündünüz mü, insan ne demek, ne anlama geliyor? Hepimiz insan olduğumuza inanırız ve öyle kanıksamışızdır ki bu durumu, üstünde düşünme ihtiyacı duymayız bile. Ve insanı diğer canlılardan ayıran şeyin, sözle anlaşma,akıl ve düşünme yeteneği olduğunu biliriz de, nasıl insan olunacağını bilemeyiz. Çünkü, insanın bir anlamının da; huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli kimse olduğunu unuturuz çoğu zaman. Unuttuğumuz için de, insanlığımızı kaybeder, içgüdülerimizle, dürtülerimizle hareket etmeye başlarız diğer memeliler gibi. Bazen, biri veya birilerinin insan olduğumuzu hatırlatması gerekir bu durumda. Ben de size, nasıl insan olunacağını anlatan güzel bir öykü anlatmak istiyorum.

Eski zamanların birinde, bir bilgeye" Nasıl insan oluruz?" diye sormuşlar.
"Üç adım atmakla" diye cevap vermiş bilge kişi:

"Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir; insanlığa attığın ilk adım budur...

Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise, ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.

Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insansın ve insan olursun..."

Dürüst olmam gerekirse;ben, birinci ve ikinci adımları hep attım, atmaya devam ediyorum. Sıra üçüncü adıma geldiğinde ise; bana iyilik ve kötülük yapanlar arasındaki farkı, fark etmeden duramıyorum...Fark etmem, onlara karşı hissizleşmemi engelliyor. Bu durumda, yerimde sayıyorum ama kendimden umutluyum: İnsanım ve insan olmak için, üçüncü adımı atacağım bir gün mutlaka gelecektir.


Öykü, Cevdet Kılıç' ın "Bilgelik Hikayeleri" kitabından alıntıdır.




17 Mart 2014 Pazartesi




DÜNYANIN  ÇATISI: EVEREST

Geçtiğimiz pazar günü, çalışan ya da çalışmayan herkes mışıl mışıl uyurken, erkenden kalktım ve şehrin gürültüsünden, karmaşasından uzaklaşıp, doğanın huzurlu kollarına atmak için kendimi, trekking yapacağım grupla buluştum. Kısa bir yolculuktan sonra, yürüyüşe başlayacağımız noktaya ulaştık. Küçük bir dağı tırmanırken sarf ettiğim efor, kullandığım güç ve sınırlarımı zorlama arzusu, ister istemez dağcıların neden zirveye çıkmak için her türlü tehlikeyi göze aldıklarını düşünmeme neden oldu. Nedir dağcıların zirveye ulaştıklarında yaşadıkları duygu?  Ve zirveye daha önce ulaşanları, yeniden aynı yere tırmandırmaya çalışan, o zirvede yaşadıkları duyguyu yeniden tatmayı arzulatan şey nedir? Zirveye ulaştığımda,daha önce yaptığım zirvede yaşadığım aynı duyguları yaşadığımda aldım cevabımı: Mutluydum, özgürdüm ve büyülenmiştim gördüklerim karşısında. Zirvede olmak, oraya tırmanmak için çektiğim zorlukları unutturmuştu. Dağın en keskin ve en dar yeridir zirvesi. Orada uzun süre kalamazsınız, buna izin vermez çünkü. İzin verdiği tek şey; kaldığınız o kısacık sürede, adeta zamanın durduğunu hissetmenizdir. Bu duygularla inişi gerçekleştirdim. Öyle ya, doğanın yasasıdır; her çıkışın bir inişi vardır.

Eve döndüğümde, dinlenirken Everest' e tırmanan dağcıların çektikleri çileleri ve karşılaştıkları zorlukları düşünmeden edemedim. Çünkü hemen hemen herkes bilir ki, dünyanın en yüksek tepesi Himalayalarda bulunan Everest' tir.(8 bin 848 metre) Bu yükseklik, Everest' in dünyanın çatısı olarak anılmasını sağlamıştır.Bu öyle bir çatı ki, 28 Mayıs 1953 gününe kadar hiç bir insanoğluna geçit vermemiş. Zirvesi bugünkü yolcu uçaklarının seyir yüksekliğinde olan dağ için bölge halkı tarafından kullanılan başka isimler olsa da, İngiliz İmparatorluğu dağın isim babası olma ayrıcalığını kimseye bırakmamış. Dağ, 19. yüzyılda kraliçe adına Güney Asya' da keşfe çıkan Sir George Everest' ten hareketle bugünkü adını almıştır.

"İngilizlerin dağa olan ilgisi eskiden beri vardı. İlk tırmanış denemesini 1921' de yapan İngiliz ekibi kar fırtınasına yakalandığından fazla bir şey yapamasa da, en azından zirveye uzanan bir rota keşfedebilmişti. Bu ekipteki gezginlerden George Leigh Mallory' ın gazetecilerden birinin "Neden Everest' e çıkmaya çalışıyorsunuz?" şeklindeki soruya verdiği cevap, bir bakıma, Batı' nın dünyayı keşfetme iştahının da özeti gibiydi. "Çünkü orada!" demişti Mallory..."

İlerleyen yıllarda yine Mallory' nin de yer aldığı birkaç ekip daha Everest' in zirvesini zorlamış, ama başarılı olamamışlar." Edward Norton, zirveye bir saat mesafeye kadar çıkmayı başarmış, üstelik bunu oksijen tüpü kullanmaksızın gerçekleştirmişti! Ondan dört gün sonra Mallory ve Andrew Irvine bir kez daha zirveyi zorladı. Maalesef bir daha onları canlı gören olmayacaktı. Yine de bu durum keşfetme aşkıyla yanıp tutuşanları durdurmadı." Maceracılar Tibet üzerinden zirveyi zorlamaya devam etti. İkinci dünya savaşından sonra Tibet rotası yabancılara yasaklandı. 1949' da Nepal, kapılarını dış dünyaya açtı. İngilizler kaldıkları yerden devam etti ve 1950-51 yıllarında keşif amaçlı iki tırmanış daha yaptılar. 1952' de İsviçreli bir ekip Khumbu Buzulu üzerinden zirveyi hedef alan bir tırmanış gerçekleştirdi. İki dağcı, Raymond Lambert ve şerpa(Everest ve civarındaki dağlarda dağcılara rehberlik yaparak geçimini sağlayan yerli halka verilen ad)  Tenzing Norgay, zirveye çok kısa bir mesafe kala malzeme eksikliğinden dolayı dönmek zorunda kalacaklardı. Yüce dağın zirvesi, fethedilmekten bir kez daha kurtulmuştu. Öte yandan dağın zirvesi kadar insanoğlunun merakı da inatçıydı. İsviçrelilerin başarıya ramak kalan bu seferi, İngilizleri korkutmuştu. Zirveye ne olursa olsun onlar çıkmalıydı. İmparatorluğun şanıydı söz konusu olan. Bu kez aralarında Yeni Zelanda' dan George Lowe ve Edmund Hillary gibi isimlerinde olduğu İngiliz Uluslar Topluluğunun en iyi dağcıları bir araya getirildi. Zirve deneyimi olan şerpa Tenzing Norgay da kadrodaydı." (Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Günler-Popüler Tarih)

1953 Mayısı'nda zirveye doğru yola koyulan ekip, Khumbu Buzulu' ndan açılan yeni bir koridordan geçti. Everest, insanoğlunun soluğunu ensesinde hissetmeye başlamıştı. 28 Mayıs' ta Tenzing ve Hillary nihayet dünyanın çatısına çıkmayı başarmışlardı!  Zirveye ilk adımını atan Hillary olmuş; iple çektiği Tenzing, dünyanın en yüksek noktasından aşağı bakan ikinci insan olma ayrıcalığını tatmıştı. Haber süratle ana kampa, oradan Londra' ya ulaştı. Ertesi günse tüm dünya öğrenmişti. Ertesi yıl Hillary ve Hunt, Kraliçe Elizabeth tarafından şövalye ilan edildi. Kraliçe için bu başarının ayrı bir önemi vardı çünkü kendi tebaasından olan Hillary' nin zirveye adım attığı gün, Elizabeth de tahta çıkmıştı. İngiliz Uluslar Topluluğu vatandaşı olmayan şerpa Tenzing' se ikinci dereceden bir İngiliz İmparatorluğu madalyasıyla yetinecekti.

Dünyanın çatısına, Everest' in zirvesine ulaşma başarısı, Hillary ve Nogay' dan sonra tırmanacak dağcıları yüreklendirmiş, onlara cesaret vermiştir: Yüreği keşif aşkıyla yanıp tutuşanlara imkansız denen bir şey olmadığını kanıtlamışlardır çünkü...İnsanoğlu; azmi, keşif merakı, ego' su ve yenme arzusuyla beslenen inatçılığı sayesinde doğaya boyun eğdirmeyi başarabilmiştir...




12 Mart 2014 Çarşamba




NERGİS  ÇİÇEĞİNİN MİTOLOJİK  ÖYKÜSÜ




             

Yurt genelinde yağmur ve kar yağışları devam etse de, soğuk rüzgarlar esse de nafile. Üçüncü cemre toprağa düştü bir kere. Artık ne yağan kar tutar ne de yağan yağmurlar üşütür insanı. Havanın  boz bulanık, soğuk olmasına inat kırlar, bayırlar çiçeklerle donanmış, meyve ağaçları çiçekler açmış; olası bir don tehlikesine aldırmadan. Doğa uykusundan uyanıyor, hareketleniyor ve bu uyanış insana yaşama sevinci aşılıyor. Umut vadeden" her kışın sonu bahardır" sözünü doğrularcasına...

Baharla birlikte çiçekçilerde bulunan çiçekler de değişiyor, çeşitleniyor. Çiçekçiden bir buket nergis aldığımda ve kokusunu derin derin içime çektiğimde nergisin o çok bilinen mitolojik öyküsünü anımsamadan duramam. Aslında her çiçeğin bir öyküsü vardır ya da insanoğlu tarafından bazı çiçeklere bazı anlamlar yüklenmiştir; vereceği çiçekle sevdiğine duygularını ifade edebilmek için...

Nergis çiçeği, Yunan Mitolojisinde narsizmi temsil eder. Freud, narsizmi tanımlarken Yunan mitolojisindeki Narkissos' tan etkilenmiş ve nergis çiçeğinin öyküsünü metafor olarak kullanmıştır. Gelelim öyküye:

"Mitolojik bir kahraman olan Narkissos çok yakışıklı bir avcıdır. Peri kızı Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Fakat Narkissos, Ekho' nun aşkına karşılık vermez ve peri kızı kara sevda ile günden güne eriyerek ölür. Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve ve Narkissos' u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos bir gün su içmek için nehre eğildiğinde sudaki yansımasını görür ve bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Kendine aşık olmuştur. Yansımasını izlediği için nehrin kenarından tek bir an bile ayrılamaz. O da Ekho gibi günden güne erir, kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeğine dönüşür." (Prof.Dr.Nevzat Tarhan-Yunus Terapi)

Güzelim nergis çiçeğinin öyküsü böyle. Bu öyküde, kendine aşık olma hali bir ceza olarak anlatılıyor. Narsist kişi, kendine aşık ve hayrandır, kendini herkesten üstün görür, her zaman kendine değer verilmesini ister ama başkalarına değer vermez ve bencildir.Dünyanın merkezinde yalnız kendisi vardır çünkü.

Bir gün, nergis çiçeği aldığınızda veya size verildiğinde bu öyküyü anımsayın olur mu? Çiçeği kendiniz almışsanız sorun yok! Ama, biri size armağan ediyorsa, anlamının üstünde düşünmeniz gerekir...


Görsel, ciceksepeti.com'dan alındı.




7 Mart 2014 Cuma





KADININ  ADI  VAR!
(İZMİR KADIN MÜZESİ)




İlklerin kenti İzmir, bir ilke daha ev sahipliği yaparak Türkiye' nin ilk "Kadın Müzesi" ni hayata geçirmiş. Müze, 23 Ocak 2014 tarihinde açılmış ve  Butik Müze olarak hizmete sunulmuş.
Müze yeni açılmıştı ve o sıralar İzmir'de bulunmaktaydım. İzmir' de bulunup da, bu küçük ama anlamı büyük olan müze gezilmez mi hiç? Ben de gezdim, gördüm ve gördüklerimi sizinle paylaşacağım. 

İzmir' in Basmane semtinde bulunan yüzyıllık üç katlı bina restore edilip Konak Belediyesi tarafından Türkiye' nin ilk "Kadın Müzesi" olarak açılmış. Bu müze, İzmir' in antik dönemdeki adı olan "Smyrna" ya çok uymuş ve yakışmış güzel kente. Kültepe Höyüğünden çıkarılan çivi yazılı tabletlerde adı geçen "Smyrna" bir Hitit Prensesi' dir çünkü. Bazı kaynaklara göre ise, Smyrna bir Amazon kraliçesidir. İster Hitit Prensesi olsun, isterse Amazon Kraliçesi, kente ismini veren Smyrna, bir kadındır sonuçta...

Müzede; Antik Dönem Kadınları, Anadolu' da Kadın, Öncü Kadınlar, Koleksiyon Eserler ve Protesto Odası gibi bölümler yer alıyor. Antik Bölümde, Hera' nın ve Pandora' nın (Mitolojiye göre ilk kadın ve adı; Tanrılar armağanı anlamında) öyküsü anlatılıyor. Ben, özgürce içinden geleni söyleyerek, açık ve yürekli tutum sergilemiş olan Antik Yunan Lirik Şairi ve ilk eğitmen kadın olan Sappho' dan oldukça etkilendim diyebilirim. Ve müzede yer alan, Sappho' nun güzelliğe ve iyiliğe ilişkin düşüncelerini anlatan  şu dizesini yazmadan edemeyeceğim:

" Görüldüğü sürece güzeldir güzel kişi
  Şimdi iyi olan oysa iyidir yarın da."

Antik Dönemde Anadolu' da Kadın bölümünde; savaşçı kadınlar olarak bilinen, daha iyi ok atabilmek uğruna güzel görünümlerinden vazgeçerek sağ memelerini kestiren Amazonları görmek mümkün ve doğurganlığın, üretkenliğin simgesi olan Ana Tanrıça figürlerini de ve antik dönemde Anadolu'daki "Anaerkil" toplumsal yapının ürünlerini de...


Heredot' un metninde Amazonlar kendilerini şöyle tanımlamışlar: " Biz, sizin evlerinizdeki kadınlarla bir arada oturamayız. Törelerimiz farklıdır. Biz ok atar, mızrak fırlatır, ata bineriz ama kadın işleri bilmeyiz. Sizin kadınlarınız kadın işleri yaparlar, arabalarının içine kapanıp otururlar. Ne ava giderler ne de başka bir yere..."

Koleksiyon eserler bölümünde; Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi kadınlarının eşyaları, eserleri yer alıyor. Bu eşyalardan bir kısmı müzeye bağışlanmış.





Öncü Kadınlar ve Türkiye' de bir ilki gerçekleştirmiş kadınlar bölümünde  yer alan kadınlarımızın hepsinin adını burada yazamayacağım ama, seçtiklerime yer vermek istiyorum. İşte! O cesur kadınlarımız:

- Keriman Halis Ece: İlk dünya güzeli. ( Ece soyadını Atatürk veriyor.)
- Aliye Berger: İlk kadın gravür sanatçısı.
- Safiye Ali: İlk kadın doktor.
- Cahide Sonku: İlk kadın film yönetmeni.
- Benal Nevzat Arıman: İlk Türk kadın milletvekili.
- Sabiha Bengütaş: Türkiye' nin ilk kadın heykeltraşı.
- Hale Asaf: Cumhuriyet tarihinin ilk kadın ressamlarından.
- Selma Emiroğlu: İlk kadın karikatüristimiz.
- Afife Jale: Darül Beda-i' ye ilk çıkan tiyatro sanatçısı.
- İnci Özdil: İlk kadın orkestra şefi.
- Selma Rıza Hanım: İlk kadın gazeteci.
- Zehra Kosova Durmaz: İlk kadın sendikacı.
- Halet Çambel.: İlk kadın arkeolog.
- Üner Teoman: Olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcu.
- Melahat Ruacan: Dünyanın ilk kadın yargıtay üyesi.
- Ayşe Saffet Alpar: İlk kadın üniversite rektörü.
- Müfide İlhan: İlk kadın belediye başkanı.
- Naciye Hanım: İlk kadın fotoğrafçı.

Protesto Odası' nda ise, İzmir Kent Müzesi' ne ait belgeler, gazete kupürleri yer alıyor ve bu belge ve kupürler   kadınlarımızın toplumsal yaşamdaki direnişlerini anlatıyor. Bunlar arasında "Cumartesi Anneleri" ve "Gezi Parkı" nın kırmızılı kadını da var. Enstalasyon Odası' nda gezi direnişinin videosu izlenebiliyor.


Müzede ayrıca, Aile Tarihinden Belgeler Sergisi yer almakta. Bu sergide; Müslim ve Gayrimüslimlere ait evlilik ve doğum belgelerini görmek mümkün.


İzmir' e yolunuz düşerse eğer, müzeyi ziyaret etmeden dönmeyin sakın. Ziyaret ettikten sonra, "Kadının adı var" diyebiliyorsunuz ve kadınsanız, bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz çünkü...Anadolu'nun, Ege'nin prensesine de bu yakışırdı.




4 Mart 2014 Salı




RAHATI  KAÇAN  AĞAÇ




Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Melih Cevdet ANDAY


Karanlığa ışık tutabilsin diye, bırakın; kitaplar, rahatınızı kaçırsın. Kaçırsın ki, karanlıklar aydınlığa çıksın ve mutluluğun adını herkes duysun... 



Şiir, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisinden alınmıştır.





28 Şubat 2014 Cuma




DUNNING-KRUGER SENDROMU
Cahil Cesareti

Bir süredir İzmir' deyim. Türkiye' nin aydınlık yüzü güzel İzmir' de. Ankara' nın kasvetli, soğuk havasından ve kaotik ortamından uzakta. Dağlarına bahar gelmiş, kırları, bayırları çiçeklerle donanmış. İzmir' in havasını solumak bile insana huzur veriyor. Ve bu solukla, kendinizi apayrı bir coğrafyada, apayrı bir dünyada hissediyorsunuz. Körfez' in derin, mavi sularını izlerken kafanızı boşaltıyor, rahatlıyorsunuz. Bu rahatlama, akşam haberlerini izleyinceye kadar sürüyor. Haberleri izlediğinizde artık, nerede, hangi şehirde olduğunuzun bir önemi kalmıyor ve gerçeklerle yüzleşiyorsunuz; içiniz daralıyor, ruhunuz sıkılıyor ama ne çare? 

İşte, bu duygularla, 2000 yılında Psikolojide Nobel Ödülü alan Dunning-Kruger' in çalışmalarını yeniden okumak ihtiyacı hissettim, azıcık rahatlamak için.  

Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning' in tarihe geçen çalışmalarının özeti şu: " Cehalet gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." Ülkemizde bu durum "cahil cesareti" diye adlandırılsa da, literatür' de "Dunning-Kruger Sendromu" olarak geçer. Dunning ve Kruger' in yapmış olduğu bu çalışmalar; metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılmış ve şu bulgulara ulaşılmıştır:

- Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
- Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
- Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
- Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Uzman psikologlar Dunning ve Kruger, bu teorilerini test etme fırsatı da bulurlar. Cornell Üniversitesi' nden 45 öğrenciye bir test yaparlar, çeşitli sorular sorarlar. Ardından öğrencilerin "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını, tahmin etmelerini" isterler.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60' ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70' e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıkar.
En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçak gönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70' ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görülür. 
(Dr. Serra Menekay Öncel'in yazısından kısaltıldı.)

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan" yetersiz, haddini bilmez ama cesur" insanlar, her işte öne çıkmaktan, kendi bilgi birikimini aşacak görevlere talip olmaktan en ufak bir rahatsızlık duymayacaklardır. Çünkü bunu kendilerine "hak" olarak göreceklerdir. Onlar için görevde yükselmede "liyakat" ın bir önemi yoktur, kendilerine güvenleri tamdır.
Bilgili, yetenekli olanlar ise, bir üst göreve kendiliğinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler, beklentilerinin gerçekleşmediğini gördüklerinde de kırılacaklar ve çalışma şevkleri azalacak, hatta küseceklerdir. Bu yetenekli ve bilgili insanlar, cesur olmadıkları için mi yüksek görevlere talip olmazlar? Tabii ki hayır. Onlar, içleri dolu olan başakların başlarını eğmesi gibi, mütevazi olduklarından, dolu fıçının az ses çıkarması gibi az çıkan seslerini duyuramadıklarından yüksek görevlere talip olmazlar. Elbet bir gün, kıymetimizi bilen, bilgiye, yeteneğe değer veren birileri çıkar diye bekleyip dururlar. Oysa bu bekleyiş nafile bir bekleyişten öteye gitmez ne yazık ki...

Şöyle bir çevrenize baktığınızda, örneklerini çokça görebileceğiniz bu durum değişir mi? Bilmiyorum, ama değişmesini umut etmekten vazgeçmiyorum...




20 Şubat 2014 Perşembe




REKLAM  ÖNEMLİDİR


TV' de güzel bir film, dizi, belgesel veya sevdiğiniz bir programı izlerken araya giren reklamlara gıcık olmayanınız var mı? Ben gıcık olanlardanım. Reklamlar devreye girdiğinde "hop" kanal değiştiririm o derece yani. Ancak bu davranışım, reklamın önemli olduğu konusundaki düşüncemi etkilemez. Çünkü biliyorum ki, ticaret ve satışın temelinde pazarlama ve reklam faaliyetlerinin önemi çok büyüktür. Öyleki, iyi bir ürüne sahip olmanız, o ürünü kolayca satabileceğiniz anlamına gelmez.

Reklam ve pazarlama konusunda yaratıcı düşünceye sahip olanlar, hedef ürünün varlığını, hedef tüketiciye bildirerek amaçlarına ulaşırlar. Bu bildirimi, TV, Dergi, Gazete, İnternet, v.s gibi iletişim araçlarıyla yaparlar. Bazen de araçsız, direkt olarak yapılan bildirimler vardır. Aşağıda anlatacağım öykü buna güzel bir örnektir.

Bir bahar günü, Brooklyn Köprüsü' nde kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Tabelanın üzerinde, "doğuştan kör" yazılıymış. Herkes dilencinin önünden geçip gidiyor ama para vermiyormuş. Oradan geçen bir reklamcı bunu görmüş. Tabelayı alarak, arkasına bir şeyler yazmış; olduğu yere tekrar bırakmış.

Ne olduysa ondan sonra olmuş...Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya...

Bir cümle yetmiş, onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına...

Tabelada: "Güzel bir bahar günü...Ama ben ne yazık ki baharı göremiyorum." yazıyormuş.

Kıssadan hisse: Önemli olan, söylenenin ne olduğu değil, nasıl söylendiği ve söylenenin  nasıl anlaşıldığıdır.



15 Şubat 2014 Cumartesi




LADY  MACBETH




İnsan olup da, ihtirası olmayan var mı? Eğer varsa, bu insanların yaşamdan beklentilerinin olup olmadığı sorgulanabilir; çünkü, ihtirası olmayan canlılar yalnızca bitkiler ve hayvanlardır. İnsan, doğası gereği, takdir edilmek, saygı görmek, sevmek ve sevilmek ister. Bu ihtiyaçları karşılandıktan sonra da, ideallerini ve yeteneklerini gerçekleştirmek ister. İşte tüm bu ihtiyaçlar, insanın davranışlarına yön verir. İdealleri ve yetenekleri gerçekleştirebilmenin yolunun başlangıcında ise ihtiras vardır ki, bu güçlü istek olmazsa yolun tamamına ulaşmak neredeyse olanaksızdır. İş ki, başarının kıvılcımını ateşleyen ihtiras "hırs"a dönüşmesin...İhtiras, hırsa dönüşürse eğer, sonu gelmeyen istekleri, öfke ve kızgınlığı da beraberinde getirir çünkü. Bu öfke ve kızgınlıkla, amacınıza ulaşmak için, her yolu mübah sayarsınız. Hırs ve açgözlülük öylesine bürümüştür ki gözlerinizi, insana ait saf duygular da sona ermiştir içinizde. 

Shakespeare ünlü oyunu "Macbeth" de insan hırsının nelere yol açabileceğini, bu uğurda cinayet işlemekten bile sakınmayacağını anlatırken, aynı zamanda evrensel ve ahlaki değerler açısından bakmamızı da sağlıyor Macbeth' e. Oyunun kısaca özeti şöyle: Norveç ordusunu yenip bir isyanı bastıran Baron Macbeth, ülkesine dönerken yolda karşılaştığı üç cadı, onu kral olarak selamlar. Bundan etkilenen Lady Macbeth, kocasını kral yapmaya karar verir ve İskoçya Kralı Duncan' a bağlılık yemini etmiş olan kocasını ikna etmeyi başarır. Karı koca iktidar hırsıyla önce Kral Duncan' ı öldürürler ve Macbeth, İskoçya Kralı olur. Hırs için işlenen cinayet, başka cinayetlere de neden olur. Ancak, bu hırslarının sonucu onlara mutluluk değil, felaket getirecektir.

Macbeth, hırsının esiridir artık ve kötülüğe giden yolda, işlediği her cinayetten sonra azap çekmekte, ahlaki değerlerden ne denli uzaklaştığını bile bile yoluna devam etmektedir. Hırslı, tabuları olmayan, gözü doymayan, başarı için her yolu zorlayan, Kral' ın öldürülmesinden hemen sonra,kocasından daha soğukkanlı olan Lady Macbeth' in de bir vicdanının olduğu oyunun sonunda delirerek, canına kıymasından anlaşılır; O soğukkanlı kadının vicdanı, onu için için kemirir ve uyurgezer olmasına neden olur. Uykusunda gezerken, cinayet gecesini sürekli yaşayan Lady Macbeth, ellerindeki "kan kokusundan" ve aslında var olmayan" kan lekelerinden"  rahatsızdır. Ondaki bu değişim, onun da bir insan olduğu ve sadece hırslarına ve insani zaaflarına yenildiğinin göstergesidir. Şu replik bunu çok güzel açıklar:

" kendini boşa harcamış olur insan
  dilediğine erer de sevinç duymazsa
  yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi
  yıkmakla kazandığın şey kuşkulu mutluluksa"

Lady Macbeth' in vicdanına yenik düştüğü o uyurgezer sahnesini  izlerken, Shakespeare' den iki yüzyıl sonra yaşamış olan Dostoyevski' nin "Suç ve Ceza" romanındaki Raskolnikov' u hatırladım ister istemez. Bu romanın baş kahramanı Raskolnikov da, Macbeth' den farklı nedenlerle, kendisine göre,toplumsal amaçlı olarak cinayetler işler. Raskolnikov' un tefeci kadını öldürme nedeni; toplumu kan emici "bit"lerden kurtarmak, kötü birini ortadan kaldırmak ve onun paralarını alarak yoksul insanlara yardım edeceğine olan inancıdır. Cinayeti gören tefeci kadının masum olan kız kardeşini de kendisini ele verir korkusuyla öldürür. Aylarca vicdan azabı çeken Raskolnikov, vicdan azabına dayanamayarak, suçunu itiraf eder ve cezasını çekmek üzere Sibirya' ya sürgüne gider.Lady Macbeth, kendi cezasını kendisi vererek canına kıymış, Raskolnikov ise cezalandırılmasını ve cezasını çekerek huzura ereceğine inanmıştır.Macbeth' deki cinayetler, bireysel hırs için, Suç ve Ceza' daki cinayetler toplumsal amaç için işlenmiş olsa da sonunda, vicdan azabına dayanamayan insanın vicdanı galip gelmiştir. Çünkü  vicdan, dünyadaki tüm yasalardan, değerlerden üstündür ve çok etkilidir...Her insanın içinde bir "Lady Macbeth" vardır. Akıllı olanlar, vicdan azabı çekmemek için, içindeki "Lady Macbeth" i, dizginleyebilenlerdir.



Görsel, fineartamerica. com adlı web sitesinden alınmıştır.




11 Şubat 2014 Salı




İCAT  EDİLMESELERDİ, HAYAT  NASIL  OLURDU?


Günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız şeylerin kim veya kimler tarafından icat edildiğini ya da ilk kez kimler tarafından kullanıldığını merak etmeyiz bile.Kullandığımız o şeylerle kaynaşmışızdır veya kanıksamışızdır onların varlığını. Bu yazımda icatlardan söz edeceğim; yaşamımızı kolaylaştıran, insanoğlunun ilerlemesine itici güç sağlayan icatlardan. Tabii ki fazla bilinmeyen, basit ama, bence önemli olanlardan. Okuyunca, kendinize şu soruyu sorup düşünmelisiniz: Bunlar icat edilmeselerdi, gerçekte hayatımız nasıl olurdu?

Alfabeyi, M.Ö. 1050 Yılında Fenikeliler(bugünkü Lübnanlılar) bulmuş, Yunanlılar tarafından yeniden gözden geçirilmiştir. Adını Yunan alfabesinin ilk iki harfinden alır: Alfa ve beta.

Aeolipil, ilk buharlı, tepkili makinedir. MS 80 yılında Heron bulmuştur. Bu makinenin yararı çok sonra, o zamanlar sayıları çok fazla olan tutsakların pek pahalı olmayan enerjileri bitip tükendiğinde ortaya çıkacaktır.

Müzik notaları Latince yazılmış bir ilahinin sözlerine göre, Benedikten Tarikatı keşişi Guido d'Arezzo tarafından bulunmuş bir sistemdir.
Do daha sonra ut' un yerine geçecektir. Anglo-Sakson ülkelerinde ise A, la' nın eşdeğeri olduğundan, A, B, C, D, E, F harf sistemi tercih edilecektir.

1607 yılında, Monteverdi müzik yazısını bulur ve beş çizgili porte üzerine Orfeo' yu (ilk opera) yazar.

1316 yılında çok iyi görmeyen yaşlı insanlar için yakını gösteren mercek bulunmuştur. Miyopların gözlük takabilmek için 1450 yılını beklemeleri gerekecektir. Aynı yıl, cam sırla kaplanarak ayna icat edilmiştir.

Matbaayı Çinlilerin 800 yılına doğru bulmuş oldukları söylenir. Avrupa' da, alfabenin harflerini ayrı ayrı ağaçtan oymayı tasarlayan Laurent Coster adlı bir Hollandalıdır. 1423' te, pazar dualarıyla birlikte alfabeyi doğru bir şekilde içeren sekiz sayfalık bir kitapçık basar. Ama ne var ki ismi anılacak olan Coster olmayacaktır.
Birkaç yıl sonra Gutenberg, erimiş kurşunla dökme harfler oluşturarak bu yöntemi geliştirir. Kollu baskı makinesini bulur, onunla 1448' de Mayence' da "kırk iki satırlı" o ünlü Kutsal Kitap' ını basar.

Mikroskop, 1610 yılında Hollanda' da Cornelius Van Drebbel tarafından bulunmuştur.

1658' de Banknot, Stockholm Bankası tarafından İsveç' te piyasaya sürülür. Fransa' da, 1914 yılına kadar altın karşısındaki değerine göre değiş tokuş edilecektir.


Klozet, 1778 yılında Joseph Bramah tarafından bulunmuş olup İngiltere' de patenti alınmıştır. Gündelik kullanıma ise 1860' da kanalizasyon tesisatından sonra Londra' da girmiştir. 


1846 yılında Boston' lu doktorlar William Morton ve John W. Jackson ameliyatlarda anestezi olarak eter kullanmışlardı. Otuz yıl sonra, Sigmund Freud adında 28 yaşındaki genç bir doktor lokal anesteziyi gerçekleştirecektir.

1946 yılında Eniac tarafından bulunan bilgisayar on basamaklı iki sayıyı üç mikronsaniyede çarpar. Ama buna karşılık, 30 ton ağırlığında olup, 18.000 lambayla çalışmaktadır.



Kaynak: Keşifler ve İcatlar, Jean - Louis Besson ( TÜBİTAK - Popüler Bilim Kitapları )


3 Şubat 2014 Pazartesi




ŞAPKANIN  ALTINDAN  GÖRÜNEN...


Şapka deyip geçmeyin! Onun altından görünen, şapkanın sebep olduğu ne hikayeler vardır; absürd, hüzünlü, komik hikayeler. Benim anlatacağım ise ülkemizde yapılan "Şapka Devrimi" ne karşı isyan bayrağı açarak, ülkelerini terk eden devrim karşıtlarının hikayesi.

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, 29 Ekim 1923' te Cumhuriyet ilan edilmiştir. Sıra, uygar ülkeler düzeyine erişebilmek için yapılması gereken yeniliklere ( devrimler) gelmiştir. Bu devrimlerden birisi de " Şapka Devrimi " dir. Ve bu devrim, çiçeği burnunda Cumhuriyet ülkesinde çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü, adı "Şapka devrimi" olan uygulamayla fes düşmüş, şapka görünmüştür. Mustafa Kemal Atatürk, şapka devrimiyle hem halkın nabzını ölçmeye karar vermiş hem de bu devrimin diğerlerine zemin hazırlayacağını düşünmüştür.

Düşüncesini uygulamak üzere Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1925' te Kastamonu' ya düzenlediği gezide, şapkayla halkın arasına girer. Öyle ki, şapka evrensel medeniyete katılma simgesidir ve kafaların içini değiştirmeye işaret etmektedir. Aynı zamanlarda anayurdun dört bir yanında ve özellikle Kastamonu' da " şapka geldi, din elden gidiyor! " çığlıkları başlar. Bir yandan şapka giymek istemeyenlere hafif tedirginlik yaratmak amacıyla havaya sembolik atışlar yapan ve Karadeniz Limanı' na demirleyen Yavuz zırhlısına " Atma Yavuz atma! Vergi de vereceğum, şapka da giyeceğum! " diye tempo tutanlar... Bir yandan da " Gavurun serpuşunu giymek istemeyen arkamdan gelsin! " diyen Kastamonu Küre köyü imamının ardına takılan şapka karşıtları...

İmam ve beraberindekiler, pek çok bölgeden kendilerine katılan insanlarla birlikte Suriye' nin sınır kentlerine kadar uzanırlar. Zorlu bir yolculuktan sonra, önce Fransız himayesindeki Antakya' ya ( Hatay, 1939' da Türkiye sınırları içerisine katılmıştır.), ardından Suriye' ye varırlar imamın kafilesindekiler! İmam, varını yoğunu köylerinde bırakan taraftarlarına, " Padişahımız nasıl olsa geri dönecek, o zaman köylerimize döneriz." diye buyurur. Elbette, gidenler bir daha dönemeyecektir köylerine. Binlerce Cumhuriyet ve şapka karşıtı Anadolu insanı, Şam' ın Etrak, yani Türk mahallesinde o günden bugüne yoksulluk içinde yaşamaya devam ederler! Çocuklara, torunlara karışmış olarak. Şapkanın sürüklediği Osmanlı' nın çocukları olarak...

 Bir süredir, ülkemiz ve dünya gündeminden düşmeyen Suriye ile ilgili haberleri okuduğumda, izlediğimde nedense " Etrak mahallesi " nin hikayesini anımsıyorum. Şapka deyip geçmemek gerek, temsil ettiği simgesel değerler düşünüldüğünde.. Ve diyorum ki, şimdi " Şapkayı önümüze koyup, düşünmek zamanı."


Kaynak: " Türkiye' nin Hatıra Defteri- Nebil Özgentürk " Deniz Kültür Yayınları.No: 25






30 Ocak 2014 Perşembe




TİLKİ  İLE  KİRPİ  


Anlatacağım Tilki ile Kirpi hikayesi bir yerlerden size tanıdık gelebilir. Zaten hikayelerde biraz kendimizden izler bulmaz mıyız? Buluruz da, hikayenin verdiği dersi anlar mıyız, yoksa anlarız da anlamamazlıktan mı geliriz?  Anlamak ya da anlamamak...İşte bütün mesele bu!  Kendi adıyla anılan masalların anlatıcısı Ezop' un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi "Tilki ile Kirpi" nin hikayesini anlatarak nasıl savunduğunu Aristotales' ten öğreniyoruz. Hikayeyi anlatmakta ki amacım siyasi bir göndermede bulunmak değil. Amacım sadece, savunmanın isterse ne kadar başarılı olabileceğini, suçluyu bile beraat ettirebilecek güce sahip olduğunu anlatmaktır. Gelelim hikayeye:

"Tilki, sırtındaki pirelerden şikayet edip duruyormuş. Kirpi, tilkiye acıyarak dilerse kendisine yardım edebileceğini, onu pirelerden kurtarabileceğini söylemiş. Tilki, "istemem, sağol" deyince, kirpi "neden" diye sormuş. Tilki şu cevabı vermiş.
"Sırtımdakilerin karnı doydu, daha fazla kanımı emmezler. Yerlerine geçecek olanlar daha aç olacaklar." 

Mahkemede bu hikayeyi anlatan Ezop, jüri üyelerine dönerek, sözlerini şöyle bitirmiş:
" Dolayısıyla saygıdeğer jüri üyeleri, müvekkilimi cezalandırırsanız onun yerine onun kadar zengin olmayan birileri gelir ve sizi daha beter soyar." (*)

Ezop, bu kısa hikayesiyle jüri üyelerini büyüler ve yolsuzluktan yargılanan siyasetçi beraat eder.

Ezop' un M. Ö. 6. Yüzyılda yaşadığı düşünülürse, geçmişten günümüze dek pek bir şeyin değişmediğini söylemekle yetineceğim. Ve insan vicdanının bütün kanunların üzerinde olduğuna olan inancımı belirttikten sonra F. Nietzche' nin şu sözünü yazmadan edemeyeceğim: " Vicdanlı olmak, hesaplı olmaktan iyidir. Hesap insanı makam sahibi yapar da, vicdan daha önemli bir işe yarar, insanı insan yapar." 
                                                                                                                     
İnsan, insansa eğer hırsızlık yapıp yapmaması tamamen vicdanına kalmıştır. Tabii o insanın vicdanı varsa...

(*) Tilki ile kirpi masalı, Aristoteles, Retorik. YKY. Çeviren: Mehmet H. Doğan.


27 Ocak 2014 Pazartesi




SARDUNYA
(FAKİR  ÇİÇEĞİ)




Sıcağı, güneşi seven, kolay yetiştirilebilen ve her mevsim açtığı katmerli, rengarenk çiçekleriyle ve sinir sistemini gevşeten o güzelim yapraklarının kokusuyla, insanı mutlu eden güzel görüntüsüyle ne mütevazi çiçektir sardunya. Mütevazi olduğuna bakmayın! Hayata meydan okur adeta; kırıldıkça dalları, yeniden yeşerir daha bir güçlü. Kırılsa da dallarım, ölmedim, ölmeyeceğim der inatla. O, bazı çiçekler gibi çiçek açmak ve yaşamak için itina istemez, özel ilgi beklemez. Sevgi vermeniz yeterlidir ona. Sevildikçe daha bir parlak olur çiçekleri, daha bir güzel kokar yaprakları. İşte, bu yüzden severim sardunyaları...

Köylerin, kentlerin kenar mahallelerinde pencere önlerinde, yol kenarlarında eski kaplara, teneke kutularına dikilmiş görürsünüz sardunyaları. Evlerinin güzel görünmesini isteyen dar gelirli insanların tercih ettiği bir çiçek olduğundandır ki, adı "fakir çiçeği" diye de anılır. Görüyorsunuz ya! Her koşulda ve her yerde yaşamını sürdürebilen daha doğrusu, hayatta kalabilmek için değişime ayak uydurmasını becerebilen bu güzel çiçeğe tevazusundan dolayı bu isim yakıştırılmıştır. İşte bu yüzden severim sardunyaları.




Sardunya, ülkemizde bir çok sanatçıya  ilham perisi olmuş, adına güzel şarkılar bestelenmiş, şiirler yazılmıştır. Sardunyayı seven ve ona özenen şair Halim Yağcıoğlu, bakın "Sardunya" isimli şiirinde ne güzel anlatmış duygularını:

Bir sardunya olmak isterdim şu dünyada
Kırıldıkça kırıldıkça yeşeren
Öylesine al al veren
Bir sardunya

Bir sardunya olmak isterdim şu dünyada
Bir avuç toprağım olsun ama benim olsun
İster bir saksıda olsun ister dağda olsun
Yeter ki gönlüm rahat olsun 


Hayat, yaşadığı sürece insana her zaman adil davranmıyor: Kırılıp dökülüyorsun, yere düşüp kalkıyorsun, göğe yükselip yere iniyorsun ve her şeye rağmen yaşıyorsun. Tıpkı sardunya gibi. Kırıldıkça kırıldıkça yeşeriyorsun...





Not: Sardunya şiiri, 20. yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi' nden (İlhami Soysal) alınmıştır.
Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



23 Ocak 2014 Perşembe





HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR-NAZIM HİKMET'İN ROMANINDAN ATATÜRK İLE İLGİLİ BİR ANI


Hıfzı Topuz, "Hava Kurşun Gibi Ağır - Nazım Hikmet' in Romanı" kitabında yazdı: Nazım Hikmet ve arkadaşı Vala Nurettin  Milli Mücadeleye katılmak için Ankara' ya giderler. Ankara' da Büyük Millet Meclisi' nin salonunda Mustafa Kemal ile tanıştırılırlar. Mustafa Kemal, Nazım ve arkadaşı Vala' ya; "Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız," der.

Aradan yıllar geçer, Milli Mücadele başarılı olur, düşmanlar ülkeden çıkarılır, Saltanat ve Halifelik kaldırılır, Cumhuriyet kurulur. Cumhuriyet İdaresi' nin oturması ve Türk Ulusu' nun uygar ülkelerdeki ulusların seviyelerine ulaşabilmesi için devrimler yapılır. Atatürk Cumhurbaşkanıdır. O yıllarda (1930' lu yıllar) Nazım yazdığı şiirlerle oldukça ünlüdür, şiirleri her yerde coşkuyla okunmaktadır. Nazım' ın hayranları, şairin şiirlerini kendi sesinden dinlemek isterler, çünkü şairin sesini çok merak ederler. Ama o dönemde ne teyp vardır, ne kaset, ne de CD. Sahibinin sesi Columbia firması, Nazım' ın sesiyle şiirlerinin plağa alınmasını önerir. Nazım bu öneriye sıcak bakar; "Bahri Hazer ve Salkımsöğüt" şiirleri plağa alınır. Plak kısa sürede kapışılır ve çok satar.


Cumhurbaşkanı Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nda açılan resim ve heykel sergisine gelirken (20 Eylül 1937)


İşte o günlerde, plağın ünü Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa' ya kadar ulaştı. Gazi, bir akşam Dolmabahçe Sarayı' nda sohbet ederken söz Nazım' dan açıldı. Sofrada bulunan devrimci arkadaşlarından biri;
"Paşam, dedi, hani şu Nazım Hikmet var ya, hani 1921 yılı başlarında Ankara' da mecliste size de tanıtmışlardı. Şimdi onun şiirlerini kendi sesiyle plağa almışlar, her yerde çalıyorlar, çok hoş bir plak."
"Evet, hatırladım, bana iki genç şair tanıtmışlardı, ben de onlara gayeli şiir yazmalarını önermiştim. Çok merak ettim, o plağı dinlemek isterim."
Gazinin çevresindekiler sağa sola emirler verdiler, plak bulunup getirildi ve gramofona kondu.
"İnsanlarda bir takım ince, yüksek ve asil duygular vardır ki insan onlarla yaşar. İşte o ince, yüksek, derin ve asil duyguları en çok duyabilen ve diğer insanlara duyurabilen şairdir." diyerek şairlere verdiği önemi dile getiren Mustafa Kemal şiirleri dikkatle dinledikten sonra;
"Bu şair sizlere benzemiyor," dedi, "kendisini yakından tanımak isterdim. Bulup getirsinler, şiirlerini bu akşam bize kendisi okusun bakalım."
Vakit gece yarısını geçiyordu. Vali Muhittin Üstündağ Kadıköy Polis Merkezi' ne telefon ederek; "Derhal Nazım Hikmet' i bulup saraya getirin," dedi."Kendisini Paşa Hazretleri emrediyor."
Kadıköy polisi seferber oldu, gece yarısı şairin evine bir ekip gönderdiler. Nazım uykudaydı. kalkıp karşısında polisleri görünce hiç şaşırmadı.
"Emniyete mi gidiyoruz?" diye sordu."Beş dakika izin verin çantamı hazırlayayım." dedi.
Polis memuru,"Reisicumhur Hazretleri sizi emretmişler, şiirlerinizi dinlemek istiyorlarmış!" dedi.
Nazım rahat bir nefes aldı ve düşündü, gitsin mi, gitmesin mi? Davete uyarak  kalkıp saraya gitse ne olacaktı? Ne olabilirdi? Bütün bu belalardan kurtulur, artık başı hiç derde girmez, hapislere düşmez, belki de rejimin yarı resmi şairi olurdu. Ama o, bunu kabul edecek yaradılışta bir adam mıydı? Bir an düşündükten sonra;
"Oğlum dedi, "Reisicumhur hazretlerine benden selam söyleyin. Ben Denizkızı Eftalya değilim."
Polis ayıp olacağını söylese de Nazım" Oğlum, ben ne diyorsam onu yap," demekle yetindi.
Polis şaşkın bir vaziyette geri çevrilmenin üzüntüsüyle evden ayrıldı ve olayı merkeze bildirdi. Merkezdeki komiser de Nazım' ın cevabını Vali Muhittin Bey' e iletti, o da Gazi' ye.
Masadakiler merak içindedir. Peki, Gazi ne yapacaktı? Ne yapması beklenirdi? Hele diktatör diye adı çıkmış bir devlet başkanından ne beklenirdi? Şairi zorla getirmesi mi, tutuklatması mı?
Hayır, hiçbiri değil. Mustafa Kemal;
"Aferin çocuğa," dedi, "işte şair dediğin böyle olur."

"Sanatkar el öpmez; sanatkarın eli öpülür!" diyebilecek kadar sanatı ve sanatçıyı önemseyen, sanatı güzelliğin bir ifadesi olarak gören Mustafa Kemal' den söylediğinin aksi bir söz veya bir davranış beklemek mümkün değildir zaten...


Nazım Hikmet, Mustafa Kemal' in tavsiyesine uygun "gayeli şiirler" yazmış, Türk şiirinde devrim yaratmış bir şair olarak, düşüncelerinden asla taviz vermemiş,  yazdığı şiirler, savunduğu fikirler nedeniyle ömrünü hapishanelerde geçirmiş, suçsuz olmasına rağmen, haksız olarak hüküm giydiğine inandığı için ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Ve nihayetinde, o çok sevdiği vatanına hasret duyarak hayata veda etmiştir. 
  


Not: Denizkızı Eftalya kimdir? Denizkızı Eftalya (Atanasia Yeorgiadu), Darülelhan, bugünkü adıyla Konservatuar adına plak dolduran ilk Rum sanatçıdır.(1930' lu yıllarda) Mehtaplı gecelerde, saz çalan babasıyla birlikte boğazda sandal gezileri yapar, bütün gece şarkı söylermiş. Geceleri, bu sandalın arkasına 20-30 sandal takılır, Eftalya' yı dinlerlermiş. Fakat hiç kimse onun kim olduğunu bilmezmiş. İncecik sesiyle şarkı söyleyen bu gece şarkıcısı beş yaşındaki Eftalya' ya "Denizkızı" demeye başlamışlar. Ve Atanasia Yeorgiadu, "Denizkızı " Eftalya olmuş.