William Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
William Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2017 Pazartesi




ÖMER HAYYAM'IN RUBAİLERİYLE AYNI TEŞBİHİ YAPAN DÜŞÜNÜRLERİN SÖZLERİNİ KARŞILAŞTIRMA





Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim ya da kitap köşesine düştüğüm notları zaman zaman okurum. Ömer Hayyam kitabını yeniden okurken, Hayyam'ın rubailerinin yanına diğer düşünürlerin benzer sözlerini - tabii zihnimde çağrışım yapanları yazmış olduğumu fark ettim.(Belleğimin gücü kendini göstermiş demek ki.) Ve bu karşılaştırmaları yazmaya karar verdim.

Ben, sözleri karşılaştırırken, kronolojik olarak sözü önce söyleyen kişinin kaynak olduğunu düşünürüm, doğal olarak. Bu nedenle aşağıda yazacağım sözlerin kime ait olduğunu yazdıktan sonra, o düşünürün doğum ve ölüm tarihlerini de yazacağım ki yorum yapabilesiniz. Ve yorumunuza katkı sağlayabilecek Ömer Hayyam'ın yaşadığı dönemle ilgili şu bilgiyi de eklemeliyim:

"Hayyam'ın yaşadığı dönemde İran'da birisi eski İran inançlarından, Zerdüşt dininden, öteki de yeni yaygınlaşan İslam düşüncesinden kaynaklanan iki düşünce ve şiir anlayışı vardı ve birbirleriyle çatışıyorlardı. İslam düşüncesi şeriata, eski İran inanışları ulusal ve tarihsel geleneklere dayanıyordu. Şiirde eski İran inanışlarının başlıca kaynağı, Firdevsi'nin Şehnamesi'ydi. Eski İran inançlarını, söylencelerini, geleneklerini konu alan bu yapıtın temelini, Zerdüşt'ün kişiliğinde biçimlenen çoktanrıcılık oluşturuyordu. İslam düşüncesinin beslendiği görüşlerse, Farabi, İbni Sina gibi aydınlar aracılığıyla bir felsefeye, tasavvuf öğretisine dönüşmüştü. Hayyam, bu düşünürlerden öğrendiklerini yeni bir yaşama anlayışıyla (rubaileriyle) şiirleştirmiş ve sergilemeye çalışmıştır.

Hayyam'da, Eski Anadolu-Yunan felsefesinden, özellikle Epikuros'un yaşama  anlayışından izlerin ve bilimsel çalışmaların etkisi ve katkısı şiirlerinde görülmektedir. Bu çalışmalarla, Hayyam, akılla ve algıyla kavranılan bir evrenin gerçekliği sorunuyla karşı karşıya gelmiş, bu nedenle de şiirlerinde odak konu, ahiret denilen öteki dünya olmamış, içinde görülen, bilinen, tanınan, duyularla kavranan bir evren olmuştur. Evrene gerçekçi bir açıdan bakan Hayyam için yaşamın amacı, mutlu olmak, her türlü inançtan, gelenekten, bağnazlıktan kurtulmak olmuştur. Şiirlerinde de bu izler asıl olmuş ve sevgi, mutluluk, hoşgörü, dostluk, özgürlük, barış ve insanın sorunları şiirinin belkemiğini oluşturmuştur." (Öner Yağcı / Hayyam'la Sürdürmek Aydınlığı, Ömer Hayyam, s: 141)

Hayyam'ı yorumlarken dikkate almanız gereken küçük bir not daha eklemeliyim. Yani kim kimden etkilenmiş anlamanıza yardımcı olabilir diye. Edward Fitzgerald'ın 1859 basımı kitabıyla birlikte tüm Batı dünyası Ömer Hayyam'ı tanımıştır. Ya Doğu dünyası? Hayyam rubailerini ve eserlerini Farsça yazdığına göre, Doğu'da zaten biliniyor, tanınıyordu. 

*******
"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
 Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
 Oyuna çıkyoruz birer ikişer;
 Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."

 Ömer Hayyam (D: 18 Mayıs 1048 - Ö: 4 Aralık 1131)


"Bütün dünya bir sahnedir...
 Ve bütün erkekler ve kadınlar
 sadece birer oyuncu...
 Girerler ve çıkarlar.
 (...)"

 W. Shakespeare (Doğum tarihi bilinmiyor. Vaftiz: 26 Nisan 1564 - Ö: 23 Nisan 1616) "Nasıl Hoşunuza Giderse Oyunu, 3. Bölüm, 7. Tragedya


*******

"Bilimin ışığından ben hiç yoksun kalmadım
 Aklımın yetmediği çok az giz kaldı sandım
 Yetmiş iki yıl gece gündüz düşündüm durdum
 Sonunda şunu bildim, hiçbir şey bilmiyordum."

 Ömer Hayyam


"Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir."

 Sokrates (D: M.Ö. 469 - Ö: M.Ö.399)


*******

"Benim varlığım senin yaptığın bir nakış,
 Türlü garip renklerini hep senden almış
 Kendimi düzeltmeye nasıl varsın elim
 Senden güzelini yapmak bana mı kalmış"

 Ömer Hayyam


"Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar."

Arthur Schopenhauer (D:22 Şubat 1788 - Ö: 21 Eylül 1860)
Irvin Yalom - Bugünü Yaşama Arzusu, Scopenhauer Tedavisi)


*******

"Sen sofusun, hep dinden dem vurursun
 Bana da sapık, dinsiz der durursun
 Peki, ben ne görünüyorsam oyum
 Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?"

 Ömer Hayyam


" (...)
 Ya olduğun gibi görün
 Ya da göründüğün gibi ol"

Mevlana Celaledin-i Rumi (D: 30 Eylül 1207 - Ö: 17 Aralık 1273) Mevlana'nın Yedi Öğüdü Şiiri.



"Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
 Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
 Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
 İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün."

 Ömer Hayyam


"Niye kederlenirsin?
Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır."

Mevlana (Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Mesnevi Terapi)



********

"Bu kokulu güller yoktur, ben olmayınca,
 Yoktur bu kırmızı dudaklı güller de.
 Yoktur bu tadı, kokusu güzel şaraplar da
 Ben düşündüğüm sürece vardır bu dünya."

 Ömer Hayyam


"Düşünüyorum, öyleyse varım. (Cogito, ergo sum.)"

 R. Descartes (D: 31 Mart 1596 - Ö:11 Şubat 1650)


*******

"Yaşadığın anın değerini bil
 Ve zamanını hoşça geçirmeye bak
 Çünkü geçmiş bir hiç olmuştur
 Geleceğin de ne olacağı belli değildir."

 Ömer Hayyam


"Carpe diem (Anı yaşa), Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius'un bir dizesinde geçen gününü gün et, zamanın tadını çıkar, günü yakala, anı yaşa veya günü yaşa gibi anlamlardaki özdeyiş. Bu sözün çok geçtiği Ölü Ozanlar Derneği filminde "Sadece bir tane hayatınız var ve şimdi yapmayacaksanız da ölünce mi yapacaksınız*" ifadeleri ile anın değerinin bilinip ona göre hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor." (tr.wikipedia.org)

Hayyam da şöyle der: "Yaşadıklarınızı bir daha yaşamayacaksınız, belki o kadar da yaşamayacaksınız, öyleyse salın kendinizi zamana."


Kendimizi zamana salmak mı? "Öğretirken öğrenmeli, öğrenirken öğretmeli" düşüncesinin bilinçli ve dirençli savunucusu Hayyam'ın şu rubaisi, kendimi zamana salmamı engelliyor. :)

"Dünyada bir gün bile özgür olmuş değilim,
 Yaşamdan bir an bile tad almış değilim,
 Şu dünyada ömrümce hep öğrenci idim,
 Hala da işimin ustası olmuş değilim."


Eğer, Ekrem Ataer'in Besteleriyle ÖMER HAYYAM (Kaynak Yayınları) kitabını okumasaydım ve güzel müziğini dinlemeseydim bu yazı yazılmayacaktı. Kitabı okurken, sayfa kenarlarına almış olduğum notlardan böyle bir karşılaştırma yapma fikri geldi aklıma. Fikir tamamıyla bana ait ve yazımda adı geçen kitapların hepsini okudum, çok beğendim. Ömer Hayyam'ın rubailerinin tamamını Ekrem Ataer'in kitabından aldım. Hayyam'dan bugüne kalan iki yüz rubai (gerçekten kendisine ait olan) detaylı incelense, daha çok karşılaştırma yapılacak bilgilere ulaşılır sanırım. Benim ki sadece bu kitapla sınırlı kaldı. Kim bilir, belki bir gün bu konu(karşılaştırma) üniversitelerin edebiyat fakültelerinde ve filolojilerde tez konusu yapılıp derinlemesine incelenir. Hayyam bunu fazlasıyla hakediyor çünkü.



Not:
Genellikle, güzel ülkemde filozofla felsefe profesörü aynı tutulur. Oysa, filozof, düşünce üretir, profesör ise üretilen bu düşünceleri öğretir, irdelenmesini sağlar. Yani her felsefe profesörü, filozof değildir. Bazen bu iki kavramın karıştırıldığına tanık olmuşumdur. Söz  filozoflardan açılmışken sevdiğim, düşüncelerinden etkilendiğim filozof ve düşünürlerin isimlerini de yazayım bari. Bu filozoflar: Ömer Hayyam, Halil Cibran, Jean-Jacques Rousseau, Arthur Schopenhauer, Seneca ve Montaigne'dir. A.Schopenhauer, Seneca, Montaigne ve Ömer Hayyam' la ilgili daha önce yazdım. Sırada Halil Cibran var, yazılmayı bekleyen. :) 






15 Şubat 2014 Cumartesi




LADY  MACBETH




İnsan olup da, ihtirası olmayan var mı? Eğer varsa, bu insanların yaşamdan beklentilerinin olup olmadığı sorgulanabilir; çünkü, ihtirası olmayan canlılar yalnızca bitkiler ve hayvanlardır. İnsan, doğası gereği, takdir edilmek, saygı görmek, sevmek ve sevilmek ister. Bu ihtiyaçları karşılandıktan sonra da, ideallerini ve yeteneklerini gerçekleştirmek ister. İşte tüm bu ihtiyaçlar, insanın davranışlarına yön verir. İdealleri ve yetenekleri gerçekleştirebilmenin yolunun başlangıcında ise ihtiras vardır ki, bu güçlü istek olmazsa yolun tamamına ulaşmak neredeyse olanaksızdır. İş ki, başarının kıvılcımını ateşleyen ihtiras "hırs"a dönüşmesin...İhtiras, hırsa dönüşürse eğer, sonu gelmeyen istekleri, öfke ve kızgınlığı da beraberinde getirir çünkü. Bu öfke ve kızgınlıkla, amacınıza ulaşmak için, her yolu mübah sayarsınız. Hırs ve açgözlülük öylesine bürümüştür ki gözlerinizi, insana ait saf duygular da sona ermiştir içinizde. 

Shakespeare ünlü oyunu "Macbeth" de insan hırsının nelere yol açabileceğini, bu uğurda cinayet işlemekten bile sakınmayacağını anlatırken, aynı zamanda evrensel ve ahlaki değerler açısından bakmamızı da sağlıyor Macbeth' e. Oyunun kısaca özeti şöyle: Norveç ordusunu yenip bir isyanı bastıran Baron Macbeth, ülkesine dönerken yolda karşılaştığı üç cadı, onu kral olarak selamlar. Bundan etkilenen Lady Macbeth, kocasını kral yapmaya karar verir ve İskoçya Kralı Duncan' a bağlılık yemini etmiş olan kocasını ikna etmeyi başarır. Karı koca iktidar hırsıyla önce Kral Duncan' ı öldürürler ve Macbeth, İskoçya Kralı olur. Hırs için işlenen cinayet, başka cinayetlere de neden olur. Ancak, bu hırslarının sonucu onlara mutluluk değil, felaket getirecektir.

Macbeth, hırsının esiridir artık ve kötülüğe giden yolda, işlediği her cinayetten sonra azap çekmekte, ahlaki değerlerden ne denli uzaklaştığını bile bile yoluna devam etmektedir. Hırslı, tabuları olmayan, gözü doymayan, başarı için her yolu zorlayan, Kral' ın öldürülmesinden hemen sonra,kocasından daha soğukkanlı olan Lady Macbeth' in de bir vicdanının olduğu oyunun sonunda delirerek, canına kıymasından anlaşılır; O soğukkanlı kadının vicdanı, onu için için kemirir ve uyurgezer olmasına neden olur. Uykusunda gezerken, cinayet gecesini sürekli yaşayan Lady Macbeth, ellerindeki "kan kokusundan" ve aslında var olmayan" kan lekelerinden"  rahatsızdır. Ondaki bu değişim, onun da bir insan olduğu ve sadece hırslarına ve insani zaaflarına yenildiğinin göstergesidir. Şu replik bunu çok güzel açıklar:

" kendini boşa harcamış olur insan
  dilediğine erer de sevinç duymazsa
  yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi
  yıkmakla kazandığın şey kuşkulu mutluluksa"

Lady Macbeth' in vicdanına yenik düştüğü o uyurgezer sahnesini  izlerken, Shakespeare' den iki yüzyıl sonra yaşamış olan Dostoyevski' nin "Suç ve Ceza" romanındaki Raskolnikov' u hatırladım ister istemez. Bu romanın baş kahramanı Raskolnikov da, Macbeth' den farklı nedenlerle, kendisine göre,toplumsal amaçlı olarak cinayetler işler. Raskolnikov' un tefeci kadını öldürme nedeni; toplumu kan emici "bit"lerden kurtarmak, kötü birini ortadan kaldırmak ve onun paralarını alarak yoksul insanlara yardım edeceğine olan inancıdır. Cinayeti gören tefeci kadının masum olan kız kardeşini de kendisini ele verir korkusuyla öldürür. Aylarca vicdan azabı çeken Raskolnikov, vicdan azabına dayanamayarak, suçunu itiraf eder ve cezasını çekmek üzere Sibirya' ya sürgüne gider.Lady Macbeth, kendi cezasını kendisi vererek canına kıymış, Raskolnikov ise cezalandırılmasını ve cezasını çekerek huzura ereceğine inanmıştır.Macbeth' deki cinayetler, bireysel hırs için, Suç ve Ceza' daki cinayetler toplumsal amaç için işlenmiş olsa da sonunda, vicdan azabına dayanamayan insanın vicdanı galip gelmiştir. Çünkü  vicdan, dünyadaki tüm yasalardan, değerlerden üstündür ve çok etkilidir...Her insanın içinde bir "Lady Macbeth" vardır. Akıllı olanlar, vicdan azabı çekmemek için, içindeki "Lady Macbeth" i, dizginleyebilenlerdir.



Görsel, fineartamerica. com adlı web sitesinden alınmıştır.