20 Ağustos 2015 Perşembe




ENTELEKTÜEL SÖZLÜK







Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim satırları, bilmediğim ya da ilk kez duyduğum bir sözcüğün anlamını TDK Sözlüğü' nden ve İnternetten araştırarak  defterime kaydederim; unuttuğumda bakıp hatırlayayım diye. Hepsi bir arada olduğu için de işim kolaylaşır. Derken, bir baktım ki, defterim dolmuş taşmış. Ee, ne yapayım? Tüm bunları kendime mi saklayayım? Olmaz! Bilgi paylaşılmalı. Paylaşılmalı ki, çoğalsın, "bilgi" "bilgiler" olsun... Kendimce bir sözlük hazırladım, dikkat çeksin diye de adına "Entelektüel Sözlük" dedim. 

Genelleme yapmanın yanlışlığını, istisnaların kaideyi bozmayacağını bilerek, şunu söylemek istiyorum: Güzel ülkemde, kime sorsanız, kitap okuduğunu ve TV'de belgesel izlediğini söyler. Ama kitap satış oranlarına ve belgesel kanallarının ratinglerine baktığınızda, söylenenin tersini görürsünüz. Peki insanlar neden bunu söylemek ihtiyacı duyarlar? Cevabı basit, bana göre. Çünkü, entelektüel olduklarını göstermek isterler, diğer insanlara. "Entelektüel" in TDK Sözlüğündeki anlamına bakınca onlara kızamazsınız bile. Herkesin bir konuda ya da her konuda mutlaka fikirleri vardır zira!!

Entelektüel (Fr. intellectuel) 1-Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel eğitim görmüş (kimse), aydın, münevver. 2-Fikir sorunlarıyla ilgili: Entelektüel bir çalışma.

Ha bir de benim argo olarak nitelediğim, kullanımını hoş görmediğim "entel" sözcüğü var. Hazır sözlüğü açmışken onun anlamına da bakalım.
Entel s. Fr. intellectuel' den. 1-Entelektüel olmaya özenen ancak bunun için gerekli olan niteliği kazanmamış. 2-Sahte aydın.

Sözlüğümün sözlük anlamını yazdığıma göre, sıra geldi kullanım sıklığına bağlı olarak notlarımdan seçtiklerime. Bazı sözcükler TDK sözlüğünde yer almadığından, İnternetteki değişik sözlüklerden yararlandığımı belirtmeliyim. Sözlük dediğime göre, usulüne uygun olsun. Yani alfabetik sıralı. (Sözcüklerin ilk harflerine göre)

Analoji: 1-Benzeşim, benzeşme.2- Andırış, andırışma. 3-Örnekseme.(Kıyaslama)

Alegori: Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme.

Aura: İnsan bedeni etrafındaki manyetik alan.

Arkaik: Antik ve klasik dönem öncesi.

Aforizm: Özlü söz, özdeyiş.
Aforizmaları ile ses getiren Friedrich Nietzsche tanımı şöyle yapmıştır: "Benim arzum başkalarının bir kitapta anlattığı şeyi, on cümlede anlatmaktır." Nietzsche ve Schopenhaur edebi yönü baskın aforizma yazarlarıdır.

Betimleme: Tasvir etmek.

Brutal: Barbar.

Carry Trade: Düşük faiz getiren bir para biriminden borçlanıp krediyi yüksek faiz getiren bir para birimine yatırmaktır. (Örnek: Japon Bankası' ndan 1000 yen borç alıp Amerikan Doları' na çevirdiniz. Ve Amerikan  hazine bonosuna yatırdınız. Amerikan bonosu %4,5, Japon bonosu %0 faiz ödüyor. Karınız %4,5' tir.)

De Facto: Uygulamada, fiili olarak.

Darb-ı Mesel: Atasözü.

Domestik: 1- Evcil. 2- İç, ülke içi.

Egzantrik: Tuhaf, sıra dışı.

Egzotik: Uzak, yabancı ülkelerle ilgili, bu ülkelerden getirilmiş, yabancıl.

Egzotizm:Bir eserde uzak, yabancı ülkelerle ilgili olayları, kişileri, yöresel görüşleri yansıtma, yabancıllık.

Egosantrizm: Dünyada bireyin benliğini merkez sayan felsefe görüşü, beniçincilik.

Ekstrem: 1- En uç, en son. 2- Aşırı, müfrit.

Enstalasyon: Yerleştirme sanatı. Özellikle sanat ve bienallerde kullanılıyor. Bir tema seçilip sanat eserleri ona göre yerleştiriliyor.

Ezoterizm: Bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara insiasyon yoluyla öğretilmesidir.

Filantropist (Yunanca): İnsan sevgisi. Günlük hayattaki karşılığıysa gönüllü bağışçılık.

Focus Grup: Toplum bilimsel araştırmalarda kullanılan bir yöntem. Bir ürün ya da bir konu ile ilgili olarak tüketici ya da ilgili kişilerin "iç görülerini" ortaya çıkarmaya yönelik bir araştırma yöntemi.

Görü:1- Görme yetisi. 2- Bir yerin çevreyi görme özelliği, nezaret. 3- Dolaysız kavrama, birden kavrama.

Grotesk: Tiyatro ve edebiyatta komik olanın bir çeşidi: Gülünç olan ile acıklı olanın yanyana yer aldığı, tuhaflık ve çarpıcılık kertesinde zorlanmış, bağdaşmaz komik durum. İtalyan Grotesk tiyatrosunda başlı başına işlenmiş, gerçeküstücü-avangart tiyatronun başlıca ögelerinden biri olmuş; saçma tiyatrosunda anlamlı bir biçimde kullanılmış, paradokslar kuramının özünü oluşturmuştur. (www.tiyatrotarihi.com)

Holografi: Laser ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Holografi adını Dennis Gabor vermiş olup "holos" Yunanca da bütün anlamına gelmektedir.

İçselleştirmek: Özümsemek, benimsemek.

İnsiasyon: Planlı, programlı, disiplinli eğitim.

Komprime: 1-Çoğu kez yassı veya silindir biçiminde katı ilaç, hap. 2-Bir konuyla ilgili olarak derinliği olmayan kalıplaşmış bilgi.

Konformizm: Yürürlükteki kurum, ölçüt veya şartlara kesin olmayan katı kalıplara, eleştirici bir değerlendirme yapmaksızın uyma, uymacılık.

Konzervatif: Muhafazakar.

Konjonktür: 1-Bir ülkenin ekonomik hayatının yükselme ve alçalma yönünde gösterdiği inişli çıkışlı, dalgalı hareketlerin bütünü. 2- Her türlü halin ve şartların ortaya çıkardığı durum.

Metafor: Bir şeyi başka bir şeye benzeterek anlatırken kullanılan unsurdur. Benzetmeyle arasındaki fark aleni olarak yapılmamasıdır, yani eğretilemedir. Cenap Şahabettin' in tiryaki sözleri buna güzel bir örnektir.

Nosyon: Bir şey üzerindeki gerekli bilgi, kavram.

Patetik: Dokunaklı, etkili.

Paradigma: (Dünya görüşü, model) Belli bir zaman dilimi içinde bir grubun ya da topluluğun düşünme biçimi ve davranışlarını belirleyen bir dünya görüşü, bir algı dayanağı, bir izlenceler bütünü, bir perspektif, bir model.
Paradigma kavramını yaygın hale getiren kişi Amerikalı Bilim Felsefecisi Thomas Khun' dur.

Paradoks: İki doğrunun veya yanlışın çelişkisi. Aslında doğru gibi görünen bir önerme veya fikrin tamamen yanlış olarak karşımıza çıkması ya da yanlış olanın doğru olarak çıkması. 
"Bütün Giritliler yalancıdır" diyerek ilk paradoks örneğini Giritli Epimendes vermiştir.

Pitoresk: Sözü, durumu ve görünüşü resim konusu olmaya değer (görünüş) anlamında kullanılmaktadır. Bu söze karşılık olarak; göz alıcı, resimsi kullanılabilir. Üslup için ise karşılığı renkli' dir.

Rustik: Kırsal.

Sinerji: Görevdeşlik. Birden çok etkinliği bir tek sonuç elde edebilecek biçimde bir araya getirerek araç tasarrufu sağlamak.

Sofistike: 1-Modayı ve trendleri takip eden. 2-Zor ve karmaşık konulardan anlayan kimse. 3-Yapmacık davranan kimse.

Sorunsal: 1-Çözümü belli olmayan. 2-Doğru olma ihtimali bulunmakla birlikte şüphe uyandıran, kesin olmayan, problematik.

Spritüel: İnsanın, kendi potansiyelinin farkına varması, düşünceleriyle yaşamını şekillendirebileceğini öğrenmesi. Bir nevi Neo-Kadercilik.

Yanılsama: 1-Yanlış algılama ve duyu yanılması. 2-psikol. Var olan nesne ve canlıyı yanlış, ayrımlı veya değişik olarak algılama, illuzyon.




-Bu sözcükler benim seçtiklerim. Siz de sözlüğe katkıda bulunmak isterseniz memnun olurum. :)






13 Ağustos 2015 Perşembe




YORGO  SEFERİS
( D: 13 Mart1900 İzmir - Ö: 20 Eylül 1971 Atina)





Yorgo Seferis adını ilk duyduğumda, henüz ortaokuldaydım. Türkçe öğretmenim, Batı Trakya' da görev yapmış, Yunan Edebiyatı' na aşina bir eğitimciydi.. Dolayısıyla, Yunan şairleri ve şiirlerini tanımamıza, daha doğrusu "çağdaş edebiyat" ı öğrenmemize, anlamamıza yardımcı olmak üzere kitap önerilerinde bulunurdu. Bu kitaplardan birini seçip okur ve sonra da kitapla ilgili incelememizi raporlaştırarak dönem ödevi olarak öğretmenimize teslim ederdik. Ben de Yorgo Seferis' in şiir, deneme ve anılarından oluşan "Üç Kırmızı Güvercin" kitabını almış, okumuş ve incelemiştim. Seferis' le işte bu kitapla tanışmıştım. Sonradan da,  Kazancakis ve Kavafis' le.

Yorgo Seferis 1900 yılında, o zamanlar oldukça zengin bir Rum topluluğunun oturduğu İzmir' de doğmuş. Birinci Dünya Savaşının çıkması üzerine, resmi makamların gözünde tehlikeli bir adam sayılan babası ailesini Atina' ya yerleştirme gereğini duymuş.

Genç Seferis 1918' de hukuk öğrenimi yapmak üzere Paris' e gitmiş. 1922' de Türklerle Yunanlıların arasındaki çatışmanın kızışması, İzmir' in yakılması, Yunanlıların bozguna uğrayarak kaçmaları ve binlerce yıllık bir geleneğin bir gece içinde yok olup gitmesi Seferis' in dünyasını altüst etmiş. Seferis hala Paris' te, fakat kendisini çocukluğuna bağlayan kökle ve anılardan birdenbire kopmuş bir sürgündür artık.Meslek olarak seçtiği diplomatlığın gereği yurdundan sık sık uzaklaşması da ayrıca yoğunlaştırmış bu sürgünlük duygusunu. Çağdaş Yunanistan' ın bu bölgede doğup büyüyen tek büyük şairidir Seferis. Bu yüzden Anadolu bozgunu hayatı boyunca sanatını etkileyen önemli bir yaşantı olmuş onun için. Hayatı başka bir ülkede başlayan birinin duyarlığı içindedir hep. 

Ne çağdaşları, ne de ondan sonra gelenler arasında Yunan Edebiyatının sınırlarını Seferis kadar genişleten ve bu edebiyat içinde çağdaş batı dünyasının şiir diline onun kadar yaklaşan bir şaire rastlayabiliriz. Seferis şiir diline yeni uyumlar ve sesler kazandırmakla kalmamış, sanatında hem en ince mecazlardan yararlanmış, hem de bütün bunları halk dilini kullanarak gerçekleştirmiş ve ülkesinde şiirin konuşulan dille yazılması gerektiği inancını tartışılmaz bir kesinlikle ortaya koymuştur.

Eleştiri ve deneme alanında da önemli bir yeri olan Seferis yaratıcılığın gizini araştıran az bulunur sanatçılardan biridir. Dokimes (1962) başlığı altında yayımladığı denemelerde gösterişsiz bir anlatımla, fakat aynı zamanda yoğun bir inançla bir şair ve insan olarak kendisini en çok ilgilendiren konular üzerinde düşüncelerini açıklamıştır. Ebedi eleştiri Yunancanın da yeterince işlenmiş eleştiri terimlerine sahip olduğu söylenemez. Bu yüzden, Seferis' in denemelerinin çoğu konferanslar, radyo konuşmaları ya da açık mektuplardır.
(Yorgo Seferis - Üç Kırmızı Güvercin, Şiir-Deneme-Anılar
 Derleyen ve dilimize çeviren: Cevat ÇAPAN)

Seferis ilk kitabı "Strofi-Dönüm Noktası"nı yayımladığında Yunanistan' da tutucu kesimlerin eleştirisini aldı. 1932' de yayımladığı "Sarnıçlar" ,"Destansı Öykü", "Ardıç Kuşu" önemli eserlerindendir. 1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü' nü alan Yorgo Seferis, 20 Eylül 1971' de Atina' da hayata gözlerini yumdu.

"Üç Kırmızı Güvercin" den seçtiğim Seferis'in  güzel bir şiiriyle yazımı sonlandırmak istiyorum. 

Deniz...deniz nasıl bu hale gelmiş?
Yıllarca dağlarda dolaştım,
gözlerimi kamaştırdı ateşböcekleri.
Birinin demirlemesini bekliyorum
şimdi bu kıyıda-
bir tekne parçasını, bir salı.

Ama deniz kokuşur mu hiç?
Bir zamanlar bir yunus yırtmıştı denizi
sonra başka bir kez
bir martının kanadı.

Oysa ne tatlıydı çocukken
dalıp yüzdüğüm dalgalar,
sonra delikanlılığımda
değişik biçimli çakıllar,
uyumlu sesler ararken
benimle konuşmuştu Kocamış Denizci:
"Senin ülkenim ben;
ne olmamı istersen o olurum
şu anda kimse olmasam bile."




Görsel (Yorgo Seferis' in Urla' daki evi -cafe-restoran olarak işletiliyor-) www.wordpress.com' dan alınmıştır.







8 Ağustos 2015 Cumartesi




SIRTINDAN  VURULMAK


Güvendiğimiz, dost bildiğimiz, arkadaş olduğumuzu sandığımız kişiler tarafından ihanete uğramayan  biri var mıdır hiç? Merak ettiğim için soruyorum. Yoksa cevabı üç aşağı, beş yukarı tahmin edebiliyorum. Çünkü, kıskançlık, hırs insanın doğasında vardır. Bu duygulardır, ki insanı ihanete sürükler. İster evrimsel bakın, ister teolojik, Habil ile Kabil' den bu yana insan, yeri geldiğinde kardeşine bile ihanet edebiliyor. Yeri geldiğinde diyorum, çünkü insandaki bencillik duygusu, bir başkasının duygularının ne olacağını  düşünmeyi arka plana itiyor. Neden "ben" denildiğini sanıyorsunuz ki?

Zıtlıklardır, birbirini var eden; zira, biri olmazsa diğeri de olmaz. İhanetin gerçekleşmesi için, önce güvenin olması gerekir. Güven...Kazanılması o kadar zor ki yılları alır ama kırılması saniyeleri. Ve bir kez kırıldıktan sonra toparlanması için insan ömrü yetmez. Kuşku girdi mi zihne, o ilişki iflah olmaz artık, ilişkiyi sürdürmek için tüm çabalar nafiledir. Bu duyguyu yaşayanlar iyi bilirler. Ya aldatıldıklarını bile bile oyunu sürdürürler ya da "mızıkçılık yapıyorsun" nidalarına aldırmadan oyunu bitirirler. Maskeli balolarına devam edenler, kendilerince toplumdaki itibarlarının sürdüğüne inanadursunlar (çünkü toplum; "Kol kırılır, yen içinde kalır" mottosunu dayatır bireylere,) oyunu bitirenler, insanlara yeniden güvenmek konusunda zorlansalar da, cesur olduklarının ve bu cesaretle özgürlüğe kavuştuklarının bilincine varırlar. Bu bilinç ise oyunu bitirmelerinin ödülüdür. İster arkadaşlar, ister karı-koca arasında olsun ihaneti bir kez affettiğinizde, emin olun ikinci, üçüncü kez aldatılacaksınız demektir. Çünkü ihanet eden kişi sizin bu zaafınızdan yararlanacak, "nasıl olsa affediliyorum, yine affedilirim" diye eylemine devam edecektir. İnanın, bu durum şaşmaz. Çünkü, aldatan kişinin, bundan sonra neleri nasıl yaşayacağına dair merakı ihanetten kaçmasına izin vermeyecektir. Bu durumu,  Ahmet Altan' ın "Aldatmak" kitabında nasıl dile getirdiğine bir göz atalım :

"Onunla bir kere daha buluşması, yaşadıklarını bir kaçamak olmaktan çıkaracak, kendisini bir labirent gibi içine alıp bu yaşananları bir daha kolay kolay dışına çıkılamayacak bir maceraya dönüştürecekti. Bunu hissediyordu. Kaçacaksa şimdi kaçmalıydı, daha sonra çok geç olacaktı. Böyle olacağını hissettiği, hatta bildiği halde kaçmak, istemiyordu. Yaşadıklarının yarattığı heyecan ve zevk kadar, hatta belki de daha çok, bundan sonra neleri nasıl yaşayacağına dair içindeki merak, kaçmasına izin vermiyordu."


İhanet, bence sırtından vurulmakla eş anlamlıdır, neredeyse. Biri bize; "Sırtımdan vuruldum" dediğinde aklımıza ilk gelen şey, o kişinin  ihanete uğradığı değil midir? Beynimiz, ihanetin ağırlığını hafifletmek ve bizi korumak için bakın ne faaliyetlerde bulunuyormuş. Buket Uzuner' in "TOPRAK" romanından okuyalım:


"İnsan, çok güvendiği için sırtını döndüğü eşi-dostu ve / ya adına kader demeyi tercih ettiği hayat tarafından ilk kez sırtından vurulduğunda, yere düşene kadar yaralandığına inanmaz. Zaten bu 'sırttan vurulma' denen felaket de öyle aniden gerçekleşmez. Kötülük, geleceğine dair bazı işaretler vermeye çok önceden başlar ama insan beyni, özellikle sevdiklerimiz, duygularımızla değerlendirdiğimiz yakınlarımızın ihanetini hafifleterek aktarır bize. Beynimizin amacı asla onları korumak ve bizi aptal yerine koymak değildir aslında. İnsan beyni sadece şok geçirip, delirmemizi önlemeye çalışırcasına 'sırtımızdan ihanetle vurulduğumuz anda' yaralı olarak bir süre daha sanki bir şey olmamış gibi zaman kazanmamıza uğraşır. Bu yüzden insan ilk anda 'vurulmuş' olduğuna hiç inanmaz, ancak yere düşerken durumu kavrar ve buna çok şaşırır. Şaşırmanın acısı, her zaman yaradan daha büyüktür. 'Nasıl olur da benim başıma bu gelebilir?' "


Ne diyeyim artık. Paul Auster' in dediği gibi demekten başka: " Sana bir kez ihanet edeni affedersen, seni yine kullanır; Çünkü ihanet bir ruh hali değil, karakterin dökülüş biçimidir."








6 Ağustos 2015 Perşembe




BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

(6)


-Hem Mozart' ı, hem de Beethoven' i etkilemiş olan Avusturyalı ünlü besteci J. Haydn' ın ölüsü daha soğumadan başını bedeninden ayırmışlar; kaçık mı kaçık bir bilgin, beynini çıkarıp, müzik dehasının nerede yer aldığını saptasın diye!  (1)


-A. Einstein, vasiyetini titizlikle yazarak, öldükten sonra kendisini yakmalarını istemiş. Bu isteğini yerine getirmişler, ne var ki, ona yürekten bağlı, özverili çömezi, ustasının bakışlarını üstünde duyumsamadan yaşamaya katlanamayacağını düşünmüş. Yakılmadan önce, cesedin gözlerini çıkararak alkol dolu bir şişenin içine koymuş, böylelikle, kendisi de ölünceye kadar ustasının ona bakmasını sağlamış.  (2)


- Michelangelo, Dante için; "Yeryüzüne ondan büyük bir adam gelmemiştir." demiş. "Sistine Şapeli ve Davut heykeli" yle tanıdığımız Michelangelo usta bir ressam ve heykeltraş olmanın yanı sıra, yaklaşık 300 şiir yazmış mükemmel bir şairdi. Dante adındaki şiirini, korkutucu cehennem tasvirleriyle Son Hüküm' e ilham veren Dante' ye ithaf etmişti. (3)


- Bangladeş, Bangal dilinde 'Bangal ülkesi' demekmiş. Bu ülkedeki evlerin mimari yapısına benzediği için, bugün tüm dünyada kullanılan 'bungalov' kelimesi de buradan gelmeymiş. (4)


-İngiliz Edward Jenner, aşıyı bulup, çiçek hastalığının kökünü kazıdı; bağışıklık fikrinin babası oldu. İneklerden kaynaklanan çiçek hastalığını aşı ile tedavi edebileceğini öne sürdüğünde, alaya alındı.Gazetelerde kendisini hicveden karikatürler yayınlandı. Çiçek aşısını denediği insanlar arasında 11 aylık bebeği de vardı. Çiçek aşısını bulunca, pahalı olur ve parası olmayanlar alamaz düşüncesi ile buluşunun patentini almadı.(5)


- Bilimsel çalışmaları sonucu maruz kaldığı radyasyondan hastalanıp ölmüş olmasından dolayı "bilim için ölen kadın" olarak anılan Marie Skladowska (Madam Curie), Nobel ödülü alan ilk kadın oldu. Radyoaktivite çalışmalarından dolayı, radyoaktivite birimine "curie" denildi. Kendisi ile anılır olan radyumdan çıkan ışınların kanserin bazı çeşitlerinde tümörleri iyi ettiği ortaya çıkınca, kanser tedavisinde, soyadından ilham alınarak, curieterapi (kemoterapi) olarak bilinen tedavi dönemi açıldı. (6)



Kaynaklar: 

1 ve 2  Milan Kundera - Kimlik
        3 Dan Brown - Cehennem
4   www.sabah.com.tr
5 ve 6 Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Bilginler



2 Ağustos 2015 Pazar




 KONUŞABİLSELERDİ, HAYVANLAR BİZDEN NE İSTERLERDİ?



Kimi insanlar, hayvansever sözcüğünü duyduğunda hayvan sevgisinin insan sevgisine alternatif teşkil ettiği şeklinde bir algıya sahipler. Sanki hayvansever insan sevmezmiş gibi. İşte, bu algının kırılması gerek. Çünkü, hayvanları sevmek, insanları sevmenin öncülüdür.

Aristoteles' in "İnsan ve hayvan arasındaki tek fark düşünmektir, düşünebilene", dediğini anımsatarak, hayvansever olsun ya da olmasın düşünebilen herkesin,"Eğer konuşabilselerdi, hayvanların bizden ricası ne olurdu?" sorusu üzerinde düşündüklerini varsayalım.(Özellikle, sahiplenilip daha sonra sahipleri bıktığı için sokağa terk edilen evcil hayvanları düşünelim) Birileri bunu yapmış, yani soru üzerinde düşünmüşler. Bir yerde okumuş ve çok beğenmiştim. İşte, hayvanların bizden 11 ricası:

-Benim hayatım 10-15 yıl sürer. Senden ayrılığım bana acı verir. Beni almadan önce bunu düşün.

-Bana, senin benden istediklerini anlayacağım bir süre ver,

-Benim içimde sevgi duygusu uyandır, ben bununla yaşarım.

-Bana hiçbir zaman uzun süreli darılma ve cezalandırmak için bir yere kapatma. Senin hayatında iş, eğlence ve arkadaşların var. Benim hayatımda ise sadece sen varsın.

-Arada sırada benimle konuş. Sözlerini anlamasam bile bana yönelttiğin sesi anlarım.

-Bana daima nasıl davranılması gerektiğini bil.

-Ben hiçbir zaman unutmam.

-Beni dövmeden önce aslında dişlerimle kemiklerini un ufak edebileceğimi, ancak asla böyle bir yola başvurmayacağımı düşün.

-Beni "isteksiz, tembel ve inatçı" diye azarlamadan önce düşün: Belki yediğim yemek dokunmuştur, belki güneşin altında uzun zaman kalmışımdır veya halim kalmamıştır.

-Yaşlandığımda benimle ilgilen, bir gün sen de yaşlanacaksın.

-Her zor anımda yanımda ol, "benim içim kaldırmaz" veya "ben görmeden olsun" deme çünkü benim için her şey seninle birlikte daha kolay.










23 Temmuz 2015 Perşembe




VİYANA (AVUSTURYA)



 
 
 
Doğa ve Kültür Ülkesi Avusturya. Ve sanat, mimari, müzeler, müzik, operaları dünyaca ünlü başkenti Viyana. Bu güzel şehre, turistik bir gezi yapmayı düşünüyordum. Ancak  bir süre burada yaşayacağımı hayal bile edemezdim bir yıl önce. Hayat böyle işte; her an sizi şaşırtabiliyor, ummadığınız şeyleri önünüze koyabiliyor. Hayatın gizeminin çözülememesi belki de bundandır; sürprizlerle dolu olmasından yani. 
 
Avusturya' da yaşayacaklar için Entegrasyondan Sorumlu Bakanlığın hazırlamış olduğu kitapçıktan bu güzel  ülkeye dair  bilgileri aktaracağım öncelikle. Ülkeyi daha iyi tanıyabilmek için.
 
Avusturya Cumhuriyeti, dokuz eyaletten oluşan bir Federal Devlettir. Avrupa' nın ortasında yer alan Avusturya' nın yüzölçümü 83.854 kilometre karedir. Ve nüfusu 8.43 milyon kişi olup hemen her beş  kadın-erkek Avusturyalıdan biri başkent Viyana' da yaşamaktadır. Avusturya' da yaşayan insanların % 18' inden fazlası göçmen kökenlidir.

Devletin resmi dilinin Almanca olmasının yanısıra Avusturya' nın belirli bölgelerinde hukuken tanınmış halk gruplarının dilleri de devlet dili olarak aynı düzeyde geçerlidir. Avusturyalıların kadın-erkek ortalama % 66' sı katolik, aşağı yukarı % 6' sı müslüman, % 4' e yakını protestandır. Avusturyalıların % 10 kadarı herhangi bir dine mensup değildir.

Avusturya, Avrupa' nın kalbinde modern ve democrat bir ülkedir. Politik güç ve yetki halktan çıkmaktadır. Devlet dini kurallarla hareket etmez, bilakis anayasanın prensiplerine ve doğrudan seçilmiş parlamenterlerin çoğunluğunun iradelerine göre hareket eder.

Bütün yasalara kişiler bireysel olarak hem de devletin kendisi mecburen uymak zorundadır. Bu garanti altına alınmıştır, örneğin rüşvet verme rüşvet alma kesinlikle yasaktır ve ağır şekilde cezalandırılır.

Avusturya' da erkek ve kadın - örneğin aile içinde, boş zamanlarda, eğitim ve meslekte- eşittir. Erkekler ve kadınlar eşit şeref ve haklara sahiptir. Oyları mahkemeler önünde ve demokratik seçimlerde eşit sayılır. Hiçbir cinsiyet diğerinden daha üstün değildir. Bunu başka kültür soyundan gelmek de değiştirmez. Vasilik veya kadınlara baskıya Avusturya' da yer yoktur.

Başka insanlara bedensel şiddet uygulamak veya gözdağı vermek kesinlikle yasaktır. Sözle hakaret veya psikolojik baskı Kabul edilemez. Şiddet uygulayan kişi polis tarafından evden uzaklaştırılabilir ve ona belirli bir süre için eve dönme yasağı getirebilir.

Çevre koruma Avusturya' da büyük rol oynar. Bu iklimin korunmasını da kapsar. Çevrenin, insan hayatının temeli olarak korunması ve muhafaza edilmesi önemlidir. Her insan kendi sorumluluk bilinci içinde davranmalı, çöplerini yeniden değerlendirmeye uygun olarak ayırmalı, toplu taşıma araçlarını kullanmalı, yerel ürünleri ve evde daha az enerji tüketen malları almalı.

Çevreyi korumanın yanı sıra Avusturya' da hayvanlar da kesinlikle korunur. Pek çok sayıda yasa ile hayvanların nasıl besleneceği ve hastalanmaları veya yaralanmaları durumunda nasıl bakılacağını belirler. Hayvanlara eziyete karşı birçok kural vardır.

Kısacası, bu ülkede yaşayanların, insanca bir yaşam için; insan hakları, demokrasi ve daha birçok haklar nedeniyle şanslı olduklarını düşünüyorum. Düşünmekle kalmayıp, gözlemliyorum da.


 
 
 


28 Haziran 2015 Pazar




EMPATİ

Eskiden,  "Empati" kavramı  sakız gibi çiğnenmezden önce, bir yakınının ya da arkadaşının acısını, sevincini, hüznünü anlamadan, dinlemeden peşin hüküm verip onları yargılayanlar için " Bir de O'nun yerine koy kendini" derlerdi. Adam Fawer' in "Empati" kitabının peynir-ekmek gibi satılmasından mıdır, yoksa sosyal medyada çokça paylaşılmasından mıdır, bilemiyorum; sohbetlerde, günlük konuşmalarda "Empati kur" söylemi adeta salgın halini aldı. Anlamını bilen de kullanıyor, bilmeyen de. Hem de yerli yersiz! Üşenmeden araştırdım ve  9. Baskı TDK Türkçe Sözlüğün Birinci cildinde, "empati" sözcüğünün yer almadığını gördüm. Evet, doğru okudunuz. Sözlükte,Türkçeleşmiş veya çok kullanıldığı için Türkçe' ye geçmiş onca sözcüğün anlamının bulunmasına rağmen, empati sözcüğü  yok! Hal böyle olunca da, sözcüğün yerli yersiz, doğru-yanlış kullanılmasını doğal karşılamak gerek. Yılmadım: "Duygudaş-duygudaşlık" sözcüklerinin anlamlarında var olabilir mi empati ?, diye tekrar baktım sözlüğe; ama yok! Üstelik, empati ve duygudaşlık farklı anlamlara sahip. Duygudaşlık; "Aynı duyguları paylaşma, (psikol) Bir insanın bir başkasına karşı doğrudan doğruya bir eğilim duyması, sempati," demek.  Yani empati ile sempati farklı iki kavram. Şöyleki;  Empatide anlamak, hissetmek, hissettirmek, sempatide ise anlamış olalım ya da olmayalım, hissedelim ya da hissetmeyelim karşıdaki kişiye hak vermek söz konusudur. 


Temel İletişim Becerilerinden biri olan "Duyguların Yansıtılması", karşıdaki kişiye onu önemsediğimizi, değer verdiğimizi, yaşadıklarını anlayabildiğimizi ve neler hissettiği konusunda ilgilendiğimizi iletir ki, bunu yapabilmek için de karşıdakini dinlemek, anlamak ve empati kurmak önemlidir. Duyguları yansıtmak ise karşıdakinin ifade ettiklerini kendisine yansıtabilmekle beraber, aynı zamanda da onun duygularını anlamak ve anladığımızı ona hissettirebilmekle mümkündür. Peki "Empati" nedir? Sağlıklı iletişim kurmak için neden empatinin kurulması gerekiyor? 

"Her ne kadar farklı şekilde tanımlansa da empati özetle, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir. Bu nedenle de duygusal zeka ile ilişkili olduğu ve duygusal zekası gelişmiş bir insanın empati kurmada da daha başarılı olduğu düşüncesi yaygındır."

"Genel olarak empati şu özellikleri içerir:

- İç görüyü içeren bir eylemdir. Bu manada, insanın iletişim kurduğu ikinci kişinin ruhunu okuyabilmesidir ki, bunu "altıncı his" olarak ifade edenler de vardır.

- Otomatik bir tepkiden değildir. Ancak, duygusal ve zihinsel bir çabadır.İnsan çaba göstermediği, ilgili olmadığı müddetçe karşısındaki kişi ile empati kuramaz.

Empati kurulması halinde, yanlış anlaşılma en az düzeyde söz konusu olacağından, ilişkilerde hata yapma oranı çok düşük bir ihtimaldir. Çünkü, zaten empati kişilerin birbirlerini anlamalarını sağlayan bir iletişim yöntemidir.

- Empatinin gerçekleştiği bir iletişim; kişiyi sosyal paylaşıma, dayanışmaya ve genel anlamda sosyalleşmeye yönlendirir; anti sosyal davranış ve alışkanlıkları ise onarıcı bir etki oluşturur.

- Aralarında empati kurmayı başarmış olan kişiler; bencillikten uzaklaşarak, gittikçe sosyal anlamda kabul gören özellikler kazanmaya yönelir.

- Karşısındaki ile empati kurmaya kararlı olan bir kişi, daha objektif ve gerçekçi olmaya başlar. Bunu başaran kişi ise, önyargılı düşüncelerden gittikçe uzaklaşarak, daha uyumlu ve uzlaşmacı olmaya başlar.

- Sağlıklı bir iletişimin ön koşullarından birisi de "empati" dir. Eğer karşınızdaki kişi ile olan ilişkinizin sorunsuz olmasını istiyorsanız; kendinizi, karşınızdaki insanın yerine koyabilmeli, mümkün olduğunca onun gibi düşünebilmeli; kendi doğrularını, düşüncelerini ve duygularını da karşısındakine açık ve doğru bir şekilde iletebilmelidir.

- Bütün bu özelliklerin gerçekleşmesi için kişilerin, "iletişim sürecinde empati" konusunda özel olarak kendisini eğitmesi ya da bu içerikteki bir eğitimden yararlanması uygun olacaktır.
(Hüseyin Şahin-Uzm Psk/Danışman - Güncel problemlere Psikolojik Analizler)

Kısacası; "Empati; kişiyi gerçek, doğru ve istenilir bir iletişim ile insanlarla olan ilişkilerinde en iyiye, en güzele ve en doğruya yönlendirir."
Yani, "empati kur" demek  kolay, ama onu kurabilmeyi başarmak ise o kadar kolay değil. Hele de "duygusal zeka"gelişmemişse...









22 Haziran 2015 Pazartesi




KONSTANTİNİYYE  OTELİ' NDEN SEÇTİKLERİM




İstanbul ile ilgili yazılmış olan yerli- yabancı kitap ve romanları okumayı seviyorum. Çünkü ortasından denizin geçtiği dünyadaki tek şehir olmasının yanında kadim uygarlıklara ve çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış. Benim için İstanbul' un tarihini bilmek, dünya tarihini bilmekle eş anlamlıdır neredeyse.


İşte bu nedenle, Ömer Zülfü Livaneli' nin son kitabı "Konstantiniyye Oteli" ni alıp  okudum. Kitap hakkındaki görüşlerimi yazarın kitabında yer verdiği kendi yazdıklarıyla aktaracağım. Çünkü roman hakkında aynı fikirdeyim yazarla: " Başka tarihi kentlerde tek baskın kültür var,burada ise dünya tarihi üst üste yığılmış; pagan, Yahudi, Ortodoks, Katolik, İslam.Bir zamanlar bu kentin sokaklarında otuz dokuz dil birden konuşulurmuş biliyor muydun? İnsanın büyülenmemesi mümkün mü? Aslında yıllardır bu şehri anlatan bir roman konusu dönüp duruyor zihnimde ama öyle bir biçim bulmalıyım ki şehrin hem bugününü kapsamalı, hem de geriye giderek Osmanlı'yı, Roma' yı, Bizans'ı içine almalı.Tarihsel değil ama tarihi de içeren bir roman."

Evet, roman tarihsel değil ama tarihi de içeriyor. Yazar bu romanı  üç yılda yazmış. Milliyet gazetesine verdiği bir röportajda şöyle diyor kitaba dair; " En zorlandıklarımdan biri. Konusunu anlattığımda Yaşar Kemal 'Zor iş, ama yap' dedi." Bunun zorluğunu romanı okurken anlıyoruz. 2014 yılının Aralık ayında erken yılbaşı kutlamasıyla birlikte açılışı yapılan Konstantiniyye Otelinin seçkin davetli listesinde hemen hemen her kesimden insan vardır; zengin ve ünlü olması koşuluyla. Salonda otuz masa ve her bir masada on kişi bulunmaktadır. Yazar toplamda üçyüz kişiyi tek tek anlatamayacağı için, masalarda oturanlardan  niteliklerine göre seçtiği karakterleri anlatıyor. Anlayacağınız üzere, zengin bir insan panoramasıyla karşı karşıya kalıyoruz, romanı okurken. Kendi adıma, roman karakterlerinden daha çok, tarihi olaylar ve İstanbul' la ilgili bilmediğim ama okurken öğrendiğim konular kaldı aklımda, kitap bittiğinde.

Konstantiniyye Oteli' nden seçtiklerim ise şöyle:

- Milion Taşı, dünyanın sıfır noktasıymış, dördüncü yüzyılda İmparator Konstantinos tarafından dikilmiş. Doğu Roma' da bütün mesafeler buradan başlayarak hesap edilirmiş, yani evrenin sıfır noktasıymış. Her yol Roma' ya çıkar sözü burası için söylenmiş.


- Çemberlitaş, Bizans devrinde idam aracı olan demir boğanın olduğu yerin yanı, İsa' nın haçının bir kuyuda saklandığı yer. Oradaki ellerin hikayesini anlatmiş mıydım sana? Porno kelimesinin de buradan çıktığını biliyor muydun? Pornai sokağında fahişeler, topuklarına "beni izle" yazısı kakılmış ayakkabılarla dolaşırlarmış; çamurda, toprakta, kumda bu iz kalırmış: Beni izle.


-  .....Forum Tauri, yani Boğa Meydanı denilen şimdiki Beyazıt-Çemberlitaş' ın altıydı. Doğu Roma döneminde o meydandaki boğaya giden yolda iki el heykeli vardı. İmparatorun dünyevi yetkisi o ellerle birlikte sona erer, ellerin öteki tarafına, yani boğaya doğru geçen kişiyi imparator istese de kurtaramazdı artık. Çünkü o kişi Tanrı' nın alanına girmiş oluyordu.Kıpkızıl kesilen demir boğanın içindeki mahküm çığlıklar atarak kızartılırken, halk bu idamı izleyerek eğlenirdi. Çünkü içeriden çıkan dumanlar, boğanın burnunun iki deliğinden fışkırır, ona öfkeli bir kızıl  boğa görüntüsü verirdi. Mahkümun yankılanan çığlıkları da boğuk homurtulara benzediğinden boğa canlıynış duygusuna kapılırdı insanlar.


- Fatih unvanı verilen Mehmed şehri alınca adını değiştirmedi; peygamberinin hadisindeki isme sadık kaldı, paraların üstüne Konstantiniyye yazdırdı. Ayasofya, Aya İrini gibi kiliselerin adlarını da değiştirmedi. (...) Kendi unvanını da Kayser-i Rum yani Roma Sezar' ı olarak tescil etti.


- Abdülhamid devrinin bir şairi, "Abdülhamid 'burun' diyeni yakalatıp hapse attırırdı ya da menfaya gönderirdi" dedi. "Acaba çok iri, haşmetli bir burnu olduğu için miydi, yoksa aynı şehirde hüküm sürmüş Bizans imparatorlarının burunlarının kesilmesi miydi bilinç altına sinen korku. Bueun deyip geçmeyelim beyler, imparatorluk alametidir.


- Ankara Üniversitesi' nde ders vermiş olan Ernst Reuter ne demişti biliyor musunuz?

 "Türkiye' de önemli insanlar değersizdir, değerliler ise önemsiz." demişti.








11 Haziran 2015 Perşembe




GÜNEY AMERİKA ÜLKELERİNE İSİMLERİNİ VERENLER


Güney Amerika, diğer adıyla Latin Amerika her zaman ilgimi çekmiştir; kültürüyle, müziğiyle, danslarıyla ve coğrafyasıyla. Bu nedenledir ki, Güney Amerika Ülkeleri' nin isimlerinin nereden geldiği, kimler tarafından verildiğini merak etmişimdir hep. Kendi merakımı gidermemi sağlayan bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Tabii, siz de merak ediyorsanız.


"Kolombiya, ülke topraklarına ayak dahi basmamış bir İtalyan olan Kolomb' a; Bolivya, ülkede sadece iki hafta geçiren İspanyol asıllı Venezualalı Simon Bolivar'a; Ekvator ise hayali bir çizgiye ithaf edilmişti. Bir zamanlar Kolombiya' nın Pasifik kıyısında yaşamış olan Biru' ya ithafen Peru adını alan ülkede, Peru kelimesi gerçek Perulular için değil, Kızılderililer için kullanılıyordu. Amazonlar, Türkiye' nin kuzeyinde ya da Bulgaristan' da yaşamış savaşçı kabilelere dair anlatılan Yunan efsanelerine; genel anlamda Kızılderililer, gezegenin diğer ucunda bulunan bir ülkeye; Amerika kıtaları, 1499 ile 1502 yılları arasında Kuzey Amerika' da yapılan birkaç keşfe imza atmış İtalyan Amerigo Vespucci' ye; Latin Amerika ise fethedilen çoğunluğa değil de fetheden azınlığa ithaf edilmişti."

Mark Mann, GEZGİNLER (Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi)

"Venezuella, İtalya' nın Venezia (Venedik) şehrinin İspanyolca adıdır ve Küçük Venedik demektir.

Paraguay, bir kızılderili dili olan Guarani dilinde bir sözcüktür ve 'denizi doğuran ırmak' demektir.

Uruguay, adını Uruguay Nehri' nden alır ve kızılderili dilinde 'kuş nehri' demektir.

Brasil (Brezilya), Amazon ormanları' nda yetişen ve kırmızı renkli olan bir ağacın kızılderili dilindeki adıdır. Bu ağaç, Portekiz koloniciliğinin ilk on yılında, dışarıya götürülen (kaçırılan desek daha doğru olur) en önemli üründü. Portekizliler bu ülkeyi kastettikleri zaman bunu bu ağacın adını anarak yaptıkları için, ağacın adı, ülkenin adı oldu.

Argentina (Arjantin) adı, beyaz 'keşifçilerin' bu ülkeye taktığı Latince bir isimdir ve 'gümüş ülke' demektir. Nitekim ülkenin en başta gelen nehirler inin bir adı da ' Rio de la Plata' olup, İspanyolca' da ' gümüş nehir' demektir.

Chile (Şili) adının kökeni, bir kızılderili dili  olan kuechua dilindeki 'çili' (Şili) sözcüğüdür ve 'dünyanın sonu' demektir. Şili, hakikaten dünyanın son bulduğu noktadır.

Surinam, adını Surinam Nehri' nden alır. Bu isim, aynı zamanda, Avrupalı sömürgecilerden önce burada yaşayan halkın etnik adıydı.

Guyana, kızılderili dilinde 'çok su ülkesi' demektir. Kızılderililer' de ayrıca ' guainazes' kelimesi vardır ve bu da 'değerli halk' (değerli insanlar) anlamına gelir.


www.sabah.com.tr/kultur-sanat






4 Haziran 2015 Perşembe




BEN  BİR  İNSANIM


"Ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir."

Terentius (Bu sözü ilk kez Eric Fromm kullanmış.)




Doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan insan, yaşamı süresince hiç ölmeyecekmiş gibi çalışır, çabalar. Sanki yaşam ona sonsuz bir armağan olarak sunulmuştur; değerini bilmediği bir armağan. Sürgit yaşamda insan olarak bir çok yanlışlar hatalar yaparız. Yani, "Hatasız kul olmaz" sadece bir Orhan Gencebay şarkısı değildir, gerçektir.

Hiçbir insan, en azından tanıdığım kadarıyla hatalarının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz. Ben de hoşlanmam. Adı üstünde "hata"; istemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, yanılma, yanılgı. Kim bilerek, isteyerek hata yapmak ister ? Aksini söylemek "kasti" bir davranış olur ki, bu kastın da  cezai müeyyidesi olacaktır kuşkusuz. 

Hatalı olduğumu düşündüğümde, karşımdakinden özür dilerim. Bu özür beni küçültmez, karşımdaki insana verdiğim değerin, kendi egomdan daha büyük olduğunu gösterir aslında. Yunus Emre' nin dediği gibi: "Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır."

Yunus Emre' den yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşamış büyük İngiliz şairi ve oyun yazarı William Shakespeare' in insan olmaya dair yazdıklarına katılmamak mümkün değil:

"En iyi değilim, en kötü de..
 En cömert değilim, en cimri de..
 En kibirli değilim, en mütevazı da..
 Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da..
 Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da..
 Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da..
 Çok başarılı olduğum günler oldu, dibe vurduğum da..
 Sevgi dolu değilim, nefret dolu da..
 Barışçıyım, biraz da savaşçı..
 Biraz güçlüyüm, biraz zayıf..
 Biraz iyiyim, biraz kötü..
 İyi, kötü.. İnsanım..."

Hayatım hatalarla dolu diye üzülmeyin! Bernard Shaw' ın söylediği söze kulak verin:
"Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur."








28 Mayıs 2015 Perşembe




USSAL  DAVRANIŞLAR



Usun, mantığın gereklerine uygun, sorun çözme yeteneği yüksek olan davranışlar ussal davranışlardır. Bazen, karşımızdaki kişinin davranışlarını akıl dışı olarak nitelendirebiliriz. Bu nitelendirmeyi neye göre yaparız? İçinde doğup, büyüdüğümüz kültüre göre tabii ki. Us dışı davranışlar, belirli bir toplumun davranış kurallarına uyması anlamını taşıyan davranışlardır ki, bu da toplumdan topluma değişir. Örneğin; iki eskimonun burun buruna selamlaşması, bir Tibetli' nin selam verirken dilini çıkarması gibi. Yani, Eskimo ve Tibet' liye ussal gelen bir davranış, bize us dışı gelebilir. Bu da değişik kültürlerden kaynaklanmaktadır.

Us dışı davranışları, us' a aykırı davranışlarla karıştırmamak gerekir. Ruhi bunalıma düşenler (bunalımlar - engellemeler nedeniyle) us' a aykırı davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların kültürle bir ilgisi bulunmamaktadır. Değişik kültürlerde, us' a aykırı davranışlar hemen hemen aynı biçimde seyreder. Yani,  Us' a aykırı davranışlar aynı iken kültürler farklıdır. Ne garip değil mi? Us dışı davranışlar, kültür farklılıkları nedeniyle  çatışmalara neden olurken, us' a aykırı davranışlar farklı kültürlerde  aynı davranışları gösterdiği halde çatışma nedeni olmamaktadır. "Delidir, ne yapsa yeridir," sözü değişik kültürlerde de hayat bulmaktadır kısacası.

Kültür farklılıklarının yol açtığı çatışmaları şöyle sıralayabiliriz:

-Bir Arap' ın kültürü gereği yemek yerken ısrar etmesi.

-Hindistan' da  çocuğun akmayan suda yıkanması.

-Hindistan' da birine elle dokunmanın iyi sayılmaması.

-Güney-Doğu Asya' da (Vietnam) başın kutsal sayılması.

-Zamana verilen önemin kültürden kültüre değişmesi.

-Günlük konuşmalarda, sesin yükseltilmesinin kültürden kültüre değişmesi.Bir Çinli için ses yükseltmek kabalıktır. Oysa, Amerika' da bir noktayı vurgulamak için ses yükseltilir.

-Latin Amerikalılar biriyle konuşurken fazla yaklaşırlar. Amerikalılar ise bunu normal karşılamazlar.

-Gözlerinin içine bakmak, bizde, doğu ülkelerinde ayıp sayılırken, batı kültüründe bir saygıdır.

Sıralamayı daha da genişletebiliriz. Ancak, bunların bir kısmının çatışmalara yol açmasını engelleyemeyiz. Öyleyse ne yapmalıyız? Farklılıkları zenginlik saymalı, bizim kültürümüz dışındaki kültürlerin varlığını da kabul etmeli, farklı kültürlere saygı duymalı ve en önemlisi halkı eğitmeliyiz. Çünkü davranışların ussallığını artıran EĞİTİM dir. Eğitimsiz kişilerde us dışı davranışların görülmesi daha fazladır.





23 Mayıs 2015 Cumartesi





HÜRRİYETE DOĞRU


Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Deniz kızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli KANIK
(İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi)







19 Mayıs 2015 Salı





İLK DEMOKRASİLER VE SOKRATES' İN YARGILANMASI
  

Son günlerde hemen herkesin ağzından düşürmediği ve sanırım hayalini kurduğu bir kavram var; "ileri demokrasi." İyi, güzel de  demokrasiyi henüz içselleştirememiş bir toplumda demokrasinin "ileri" oluşu nasıl sağlanacak? Çoğunluğun "kendine demokrat " olduğu ya da olmak istediği bir ülkede,bu sorunun cevabını vermek kolay değil, maalesef. 

Demokrasiye inanan, biraz da okuyan biri olarak, "ileri demokrasi" kavramından önce "ilk demokrasiler"in nasıl ortaya çıktığını, nasıl işlediğini bilmek gerekiyor, diye düşünüyorum. İşte  o zaman dünden bugüne demokrasinin gelişimini izler ve daha ilerisinin nasıl olması gerektiğine kafa yorabiliriz. Ne dersiniz? Başlayalım mı?

"Yunanistan eski büyük günlerinde tek bir devlet değildi; küçük devletlerden, şimdi verdiğimiz isimle şehir devletlerinden ibaretti. Etrafı bir arazi parçasıyla çevrili tek bir kent vardı; gün içinde herkes kente girebilirdi. Yunanlılar bizim bir kulube ait olmamız gibi, bir devlete ait olmak istiyorlardı: Devlet bir cemiyetti. İşte ilk demokrasiler bu küçük şehir devletlerinde ortaya çıktı. Bunlar temsili demokrasiler değildi; parlamentonun bir üyesini seçmiyordunuz. Bütün erkek vatandaşlar kamu işleri hakkında konuşmak, yasalar ve politikayla ilgili oy kullanmak için bir yerde toplanıyorlardı." (1)

"Sokrates, Platon ve Aristoteles MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda, Atina' da demokrasi olduğu sıralarda yaşadılar. Hepsi de demokrasiyi eleştirdi ve Sokrates' in demokratik Atina' yla başı derde girdi.Tanrıları önemsemediği ve gençlerin ahlakını bozduğu için yargılandı. Savunmasında hiç kimseyi görüşlerini benimsemesi için zorlamadığını, yalnızca insanların inançlarının bir nedene dayanması için onları sorguladığını söyledi. 501 vatandaştan oluşan jüri onu suçlu buldu ama oylar birbirine yakındı. Jüri bu durumda ne ceza verileceğine karar vermek zorundaydı. Davacı ölüm cezası istedi. Bu noktada suçlanan kişinin özür dilemesi, karısı ve çocuklarını öne sürüp müsamaha için yalvarması beklenirdi. Sokrates onların ayaklarına kapanmayı reddetti. Dedi ki, sizi zihinsel ve ahlaki yönden gelişmeye teşvik eden birine verilecek uygun ceza nedir? Belki de bir hayatın sona erdirilmesi! Bana sürgün cezası verebilirsiniz, ama bir şehirden sürülürsem diğerinde de aynı şeyi yaparım. Nerede olursam olayım, dedi Sokrates, sorgulamadan yaşayamam: İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez. Para cezası verebilirsiniz ama verebileceğim çok az şey var; zengin bir adam değilim. Umutsuzluğa kapılan takipçileri ortaya atılıp para cezasını ödemeyi teklif ettiler. Ancak jüri beklendiği gibi ölüm cezasını tercih etti." (2)

Peki Sokrates' e ölüm cezası veren jüri nasıl ve kimlerden oluşuyordu?
"Sokrates' in davasında görevlendirilen jüri üyeleri uzman değildiler. Jüri daha çok yaşlı savaş malüllerinden oluşuyordu; bunlar ek gelir sağlamak için sıklıkla mahkemelerde jüri üyeliği yapan kişilerdi. Mahkemede çalıştıkları gün başına üç altın alıyorlardı. Aslında bu para bir işçinin aldığından bile azdı ama eğer altmış üç yaşındaysanız ve evde oturmaktan sıkılıyorsanız fena para da sayılmazdı. Jüri üyesi olmak için yalnızca şu özellikler aranıyordu: Yunan vatandaşı olmak, sağlam bir zihne sahip olmak ve hiç kimseye borcu olmamak. Gerçi üyelerin sağlam bir zihinsel yapıya sahip olup olmadıkları Sokrates' in ölçütlerine göre değerlendirilmiyordu; buradaki tek ölçüt jüri üyeliği için başvuranların düz bir çizgi üzerinde yürüyebiliyor ve adları sorulduğunda doğru yanıt verebiliyor olmalarıydı.Jüri üyeleri duruşmalar sırasında uyukluyorlardı; neredeyse hiç birinin benzer vakalardan ya da ilgili kanun maddelerinden haberi yoktu; üstelik kendilerine bir karara nasıl varmaları gerektiği konusunda hiçbir eğitim verilmiyordu.

Sokrates' in duruşmasında görev yapacak jüri üyeleri korkunç önyargılarla mahkemeye gelmişlerdi. Aristofanes' in Sokrates' le ilgili oyunundan hayli etkilenmişler ve bir zamanlar dünyanın en güçlü kenti olan Atina kentinin felaketler yaşamasında filozofun çok büyük etkisi olduğuna inanmışlardı." (3)

Dini bir bayram nedeniyle infazı ertelenen Sokrates kaçabilirdi ve yetkililer az da olsa kaçmasını diliyorlardı.Sokrates bu gerçeği reddederek şöyle dedi: "Eğer sonsuza dek yaşayamayacaksam, neden hayata tutunmak için uğraşayım ki? Amacım yaşamak değil, iyi yaşamak. Atina' nın yasaları altında iyi bir yaşam sürdüm, cezamı kabul etmeye hazırım."

Baldıran zehriyle idam edilecekti; celladın getirdiği zehri, gayet soğukkanlı bir şekilde en ufak bir tiksinme göstermeden yuttu. Baldıran zehri çok çabuk öldürür.

Sokrates' in öldürülmesine,"Sokrates' in Savunması" nda, politika arka düzleminden bakış' ta şunlar yazmaktadır:
"Sokrates' in hukuksal yönden öldürülmesinden, Atina' nın Peleponnes savaşlarında yenilgiye uğramasından beş yıl sonra, anlayacağımız Yunanistan tarihinin dönüm noktalarından birinde gerçekleştirilmiş olması, bir raslantı değildir. Bu hukuksal cinayetin arkasında sayısız neden, çok farklı koşullar bulunmaktaydı. Bunların başında, savaşın beklenmeyen kötü sonucu ve bu yenilginin ardından gelen iç politika gerginliklerinin yol açtığı korku ve endişe ikliminin yanı sıra, bu iklimin egemen dünya görüşünü sarsması; güvensizlik, belirsizlik duygusu yaratmasıydı. Öte yandan Atina hukuk sisteminin ve kurumlarının önemli zaaflarını, Sokrates' in uzlaşmaz, küstahlık olarak algılanan tavır ve tutumuyla birleşince, ortaya bu sonucun çıkması kaçınılmazlaşmıştı." (4)

"Sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır:
Çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.
Eğer onun izinde gider ve yalnızca mantığın söylediklerini dinlersek arzuladığımız en büyük ödülü kazanabiliriz." (5)


KAYNAKLAR:

(1) John HIRST, Kısa Avrupa Tarihi -( s:12)

(2) Age (s:61)

(3) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi-(s:45-46)

(4) Platon, Sokrates' in Savunması (Akvaryum Dünya Klasikleri s:10)

(5) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi- (s: 55)


Görsel, Google'den alıntıdır.



17 Mayıs 2015 Pazar




ŞEHİRLER  VE  SEMBOLLERİ



Şehirleri özel kılan ayrıntılardan biridir sembolleri. Öyle ki bazı şehirlerin adlarından önce, sembolleri akla gelir. Şehrin sembolü adeta şehrin kişiliğini de yansıtır. Bana göre her şehrin bir kişiliği vardır; kimisi huzurlu, kimisi eğlenceli, kimisi hüzünlü, kimisi ağır başlı, kimisi isyankar ruhlu, kimisi de hayalet kadar sessizdir. Ve siz, şehrin sokaklarında dolaşırken, tarihi  yerlerini gezerken onun kişiliğini tanımaya başlarsınız, ruhunu hissedersiniz. Hissettiğiniz  neyse, siz o şehri sever ya da sevmezsiniz. 

 İşte, ruhunu hissederek görmeyi istediğim, üç şehir ve bu üç şehrin sembolleri: 

-VARŞOVA (Polonya)
Kültür ve Bilim Sarayı (Palace of Culture and Science)


Polonya' nın en yüksek yapısı olan Kültür Sarayı' nda 3000' den fazla oda bulunmaktadır. Bu devasa saray' ın 30. katında ise Varşova' yı olabildiğine görebileceğiniz muhteşem manzaraya sahip bir teras bulunuyor. 1952-1955 yılları arasında  Sovyet Birlikleri tarafından inşa edilmiş ve Joseph Stalin kendine adamış ve isminin de "Stalin Sarayı" olmasını istemiştir. Ancak Sovyet sistemine girmeyen Polonya tarafından bu isim değiştirilmiş ve Kültür Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. 42 katlı saray 230,5 metre yüksekliğindedir. Ofislerin Akademik Bilimler Merkezinin, sinemanın, yüzme havuzunun, kütüphanelerin ve tiyatroların, postanenin ve müzelerin bulunduğu Kültür ve Bilim Sarayı kesinlikle görülmeye değer. ( www.polonyadan.com)

-SYDNEY (Avustralya)
Opera House

Sidney Opera Evi (Sydney Opera House), Sidney' in sembolü ve 20. yüzyılın en ünlü yapılarından biri. Danimarkalı ünlü mimar Jorn Utzon bu eseriyle 2003 Pritzker Mimarlık Ödülünü kazanmıştır. UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine eklenmiştir.


-MOSKOVA (Rusya)
 Aziz Vasili Katedrali ve Kızıl Meydan


Kızıl Meydan' ın bir köşesinde tüm görkemi ile Aziz Vasili Katedrali yer alıyor. Bu katedral, 1554-1560 yılları arasında Korkunç İvan tarafından yaptırılmış. Rengarenk soğan kubbeleri ile masal kitabından fırlamış gibi görünüyor. Bu katedralin projesini de Korkunç İvan çizmiş. Bir rivayete göre katedralin bitiminden sonra Korkunç İvan, burayı yapan mimarların gözlerini başka bir benzerinin yapılmasını önlemek amacı ile kör etmiş. (www.gezimanya.com)