Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2021 Salı

 


TAKMA ADI "İKİ KULAÇ DERİNLİK" ANLAMINA GELEN ÜNLÜ YAZAR



Kitap okurları arasında, sanırım Tom Sawyer'in Maceraları kitabını okumayan çok az okur vardır. Kimden bahsettiğimi hemen anladınız. Tabii ki Mark Twain'den. Bu isimle yazıp ünlü olduysa da yazarın asıl adı, Samuel Laghorne Clemens'tir. Mark Twain takma adı "iki kulaç derinlik" anlamına gelir, o günlerde ırmak ulaşımında kullanılan bir deyimdir bu. Mark Twain'in ilginç bir yaşam öyküsü var. Zirveyi de görmüş, en dibi de diyebileceğimiz türden hem de. Kısaca Twain'in yaşam öyküsünü aktardıktan  sonra, okumakta olduğum yazarın seçme öykülerinden oluşan "Adem'le Havva'nın Güncesi" kitabından bahsedeceğim.

Mark Twain, 1835'te ABD'nin Missouri eyaletine bağlı küçük bir köyde doğdu. 11 yaşındayken esnaflık ve avukatlık yapan babası ölünce, okulu bırakıp bir matbaada dizgici olarak çalışmaya başladı. Dizgicilikten sıkılınca işi bıraktıve Mississippi'deki ırmak gemilerinde dümenci olarak çalışmaya başladı. 

Amerikan iç savaşı yıllarında, ırmak ulaşımı durunca, işsiz kalır. Gönüllü askerlik yapar ve sonrasında Nevada'da gümüş madenciliğini dener. Yazarlığa da gazeteci olarak bu yıllarda başlar. 1865 yılında yayımladığı "Calaveras İlinin En Hızlı Sıçrayan Kurbağası" ilk öyküsüyle adını duyurur. 

1879'da çok sevdiği Olivia Langdon ile evlenir ve iki kızı olur. Mark Twain'in başlıca tutkusu milyoner olmaktır, ki bu tutku babasından geçmiştir. Sonraki yıllarda, konuşmalarından ve yazılarından büyük para kazanır. Kazandığı tüm parasını bir basımevine, yeni geliştirilecek olan bir baskı makinesine yatırır: varını yoğunu kaybeder. Yoksul bir adam olarak dört yıl boyunca sürekli borç öder. Bu arada karısı ve iki kızı ölür. Yalnız kaldığında,  çıkar düzeninin ikiyüzlülüğüne, ucuz taşra politikasına, yeteneksizliğe öfkesi gitgide artar ve yazılarındaki alaycılığının, güldürüsünün temelinde hep bu burukluk yankılanır.

Yaşamının sonuna doğru, eserlerinin geliriyle yine zengin bir adam olur. Connecticut'a yerleşir, varlıklı bir yaşam sürer ama çok yalnızdır. 1906'da başladığı otobiyografisini bitiremeden 1910 yılında zengin ama mutsuz olarak ölür. İsteği üzerine, eserlerinin çoğu, ölümünden sonra yayımlanır.

Mark Twain'in "Adem'le Havva'nın güncesi ve Seçme Öyküler" kitabı bir derleme. Ve bu derlemede, "Adem'le Havva'nın Güncesi"nin yanı sıra "Calaveras İlinin En Hızlı Sıçrayan Kurbağası", "1.000.000'luk Banknot", "Çalınan Fil" gibi ünlü öyküleriyle birkaç kısa öyküsü yer almakta.

Ben en çok "Adem'le Havva'nın Güncesi" öyküsünü beğendim. Çünkü yaradılış efsanesini farklı bir açıdan ele almış. Kadın-erkek ilişkilerinin "evrensel değişmezlerini", cennet bahçesinde var olmayan "ahlak duygusu"nun insanla beraber yeryüzünde nasıl hayat bulduğunu, Şeytan'a söylettiği "Ahlak duygusu ortaya atmasa, yanlış diye bir şey var olamaz" sözüyle aktararak, ahlakın iyi ve kötü yanlarını irdelemiş. Ve tüm bunları mizah duygusuyla kaleme almış. Adem'le Havva'nın cennetten kovulmasına neden olan Şeytanı da unutmamış.  Yazdığı Şeytan'ın Güncesi bölümünde yer alan şu satırları oldukça düşündürücü buldum:

"Zavallı bilgisiz yaratıklar. Ağaçtan geri durmalarını isteyen buyruklar hiçbir anlam taşımıyordu onlar için, çünkü çocuktular, küçük dünyalarının, dar yaşantılarının ötesindeki denenmemiş şeyleri, sözsel soyutlamaları anlayamıyorlardı. Havva elmaya uzandı! Elveda cennet bahçesi, senin günahsız sevinçlerine; verin elinizi acılar, açlık, soğuk, gönül kırgınlığı, ağıtlar, gözyaşları, utanç, kıskançlık, kavga, kötülük, onursuzluk, yaşlılık, yorgunluk, vicdan azabı; sonra umutsuzluk, ötelerde esneyen cehennem kapısına bakmadan ölümün salıverilmesi için yakarış!"

Havva elmayı ısırdıktan sonra, cennetten kovuldu ve sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Öyküyü bitirdikten sonra aklıma Oscar Wilde'ın şu sözü geldi; " Şeytan yalnızca sunar, insan isterse seçer."


İlgilenenler için not: Arkadya Yayınevince bastırılan "Şeytan Ve Şair" adlı dokümanter kitapta Shakespeare'in, Christopher Marlow'un eserlerini çalıp, onun kitaplarına kendi adını verdiği iddia ediliyor. Yazar bu iddiasını belgelendirmeye çalışarak soruyor: İnsanlığın en önemli isimlerinden biri olan eşsiz şair ve oyun yazarı Shakespeare, gerçekten bir dahi mi yoksa sahtekar mıydı? Bu iddiayı ortaya atanlardan biri, belki de ilki Mark Twain'miş. Mark Twain, yazdığı bir makalede "Shakespeare ile Şeytan'ı" kıyaslamış ve şöyle demiş; "Onlar bu gezegendeki gelmiş geçmiş en iyi bilinen bilinmeyenlerdir." 



4 Eylül 2019 Çarşamba




SHAKESPEARE GERÇEKTEN BİR DAHİ Mİ YOKSA BİR SAHTEKAR MIYDI?



Bir kitap düşünün, ki içeriği dolayısıyla  yazıldığı ana dilde  yayımlanmasın. Asıl adı Gene (E.C.) Ayres olan John Underwood tarafından yazılan Şeytan ve Şair kitabından söz ediyorum. İngilizce olarak yazılan kitabı ilk olarak İtalya yayımlama cesaretini göstermiş ve kitap çok satanlar listesinde yer almış.  İngiltere ve ABD'deki yayınevleri ise  kitaba temkinli yaklaşmışlar, içeriği nedeniyle. Şeytan ve Şair kitabı, şimdiye kadar altı dile çevrilmiş. Henüz anadilinde yayımlanmamış bir kitabın çevirisiyle çok satanlar listesinde yer alması ise, edebiyat dünyasında bir ilk niteliğindeymiş.(*)

Şeytan ve Şair'in Arkadya Yayınevince yayımlanan ilk baskısını okudum. Okudukça çok sarsıcı bilgilerle karşılaştım. Bu roman, gerçek belgelere dayandırılmış, yarı dokümanter, ezber bozan bir roman. Kitapta belirtildiğine göre, alıntı yapılmış bütün bulgular, belgeler, kitaplarla, el yazmaları gerçekmiş ve İngiliz Milli Arşivi, British Library veya başka yerlerde bulunabilirmiş. 

Romanın yazarı kitabında Shakespeare'in, Christopfer Marlowe'un eserlerini çalıp, onun kitaplarına kendi adını verdiğini iddia ediyor ve bu iddiasını belgelendirmeye  çalışarak soruyor; İnsanlığın en önemli isimlerinden biri olan eşsiz şair ve oyun yazarı Shakespeare, gerçekten bir dahi mi yoksa bir sahtekar mıydı? 
Aslında bu iddia yeni değilmiş ve iddiayı ortaya atanlardan biri, belki de ilki Mark Twain'miş. Mark Twain, yazdığı bir makalede "Shakespeare ile Şeytanı" kıyaslamış ve şöyle yazmış: "Biyografik yetersizlikleri göz önüne alındığında Şeytan ve Shakespeare'in birbirine bu kadar çok benziyor oluşu ne kadar garip ve ilginç bir tesadüftür. Onlar harikadır, eşsizdir, bağımsızdır, tarihte onlar gibisine rastlanmamıştır. Romantizmde ve hatta öğretilerde bile, kimse onların eline su dökemez. Ne kadar önemli bir konumları vardır ve bu iki Büyük Bilinmeyen, iki Ünlü Varsayım ne kadar üstün, ne kadar sınırları aşan ve yerlere göklere sığmayan bir azamete sahiptir. Onlar bu gezegendeki gelmiş geçmiş en iyi bilinen bilinmeyenlerdir."

Romanın adı da Mark Twain'in bu makalesine göndermede bulunuyor; Şeytan ve Şair.

Edebiyat, tarih ve polisiyenin harmanlandığı bu romanda yazılan Marlowe ve Shakespeare'in hayatıyla ilgili aldığım kısa notlar şöyle; okuyup iddianın gerçek olup olmadığı araştırabilirsiniz.

Okuryazar olmayan, hatta bir imza bile atamayan Shakespeare, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 23 Nisan 1564'te Stratford'ta dünyaya geldi. Stratford varoş, pis ve nüfusun büyük kısmının eğitimsiz olduğu bir köydü. Köyü yöneten on dokuz adamdan on üçü belgeleri onaylamak için "kendi işaretini" kullanmak zorundaydı, çünkü isimlerini bile yazamıyorlardı. 

Shakespeare (sahne-sarsan), aslında hiç okula gitmemiş,  Straford dışına bile çıkmamış. Hayatının ilk on sekiz yılı hakkında ise hiçbir şey bilinmiyor. Tamamen meçhul.

Cambridge mezunu olan Christopher Marlowe, Shakespeare ile aynı dönemde yaşamış ünlü bir şairdir. Marlowe, Cambridge'te teoloji okumasına rağmen ateistlikle suçlanmış, kilise ile ters düşmüş, yargılanmış ama Kraliçe I. Elizabeth'in yardımıyla idam cezasından kurtulmuştur. Ama herkese Marlowe'un öldüğü bildirilir, Kraliçe ve başdanışmanı hariç (Marlowe'un sözde ölümü:1593).  Oysa Kit Marlowe "Le Deux" takma adıyla, İtalya'ya sürgüne gönderilmiştir. Görünüşte Marlowe, Fransız Protestan ajanıydı. Le Deux, Kraliçe adına ve onun izniyle ajanlık yapmaktaydı (1595). Yani kendinin sözde ölümünden iki yıl sonra. Kit, otuz yıl, hatta daha fazla bir zaman İtalya'da yaşamıştır. 

Özetlemek gerekirse;
Shakespeare ve Marlowe 1564 yılında doğmuşlardı. İkisi de alt sınıftan geliyordu. Shakespeare, Stratford'ta bir eldivencinin oğluyken, Marlowe da Canterbury'de bir ayakkabıcının oğluydu. Ancak, Shakespeare'in aksine Kit, İngiltere'deki en iyi okullara girebilmek için burslar kazandı. İlk olarak İngiltere'nin en eski okulu olan Canterbury'deki King's School'a, ardından lisans ve yüksek lisans öğrenimlerini tamamladığı Cambridge Üniversitesi'ne gitti.

Marlowe, ilk kez kafiyesiz şiiri kullanan oyun yazarıdır. Eşcinsellere yapılan baskıyı konu alan ilk tarihi oyunu II.Edward'dır. İngiliz trajedisini başlatanlar ise yine Kit'in yazdığı  Dr.Faust ve Maltalı Yahudi'dir. 

Tüm ihtişamıyla, kral ve kraliçelerin taç giydiği ve gömüldüğü ünlü Westminster Manastırı'ndaki ünlü "şairler köşesi"nde Marlowe'un adı yoktur, menedilmiştir.

Shakespeare üzerine çalışan araştırmacılar hiçbir zaman bu güzel ve duygusal şiirleri, Shakespeare gibi evinden dışarı çıkmamış, sıradan ve sevgisiz bir hayatı olan biriyle özdeşleştirmeyi başaramamışlardır. Ancak, Shakespear'i tüm bu oyunların yazarı olarak gösteren kitap Folio'dur. Romanda Folio ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Yazar, Shakespeare oyunları ve trajedilerinin İtalya'da geçtiğine dikkat çekerek doğduğu kent dışına çıkmamış, öğrenim görmemiş olan Shakespeare'in bunları yazamayacağını iddia ediyor ve o dönemde iletişim araçlarının olmadığını düşünürsek, Shakespeare, İtalya hakkındaki bilgileri nasıl bilebilir diye soruyor. Ve uzun yıllar İtalya'da sürgünde olan ancak ülkesi İngiltere'de öldü olarak bilinen Marlowe'un eserlerine Shakespeare  adını yazdırarak, kendi yazmışçasına piyasaya sürmüş olabileceğini düşündürüyor. On altıncı yüzyılda kitapların nasıl oluşturulduğunu da anlatan yazar, Şeytan ve Şair kitabının konusuyla ilgili mantıklı ve açık fikirli tartışmaların yapılamamasının nedenini de şöyle açıklıyor: " Bu yalnız iki şey yüzünden olurdu; din ve para. Shakespeare, İngiltere halkı için olduğu kadar akademik çevre ve onların takipçileri için de bir din haline gelmişti. Paraya gelince, ancak tahmin edilebilirdi."

Romanı bitirdiğimde, Shakespeare hakkında bildiğim her şey alt üst olmuştu sanki. Kitap öyle gerçek kanıtlar sunuyor ki okuyucuya, ister istemez daha önceki bildiklerinizden şüphe ediyorsunuz ve araştırıyorsunuz. Bizlerden saklanan, gizli kalması istenen yalnızca Shakespeare ve Marlowe ait bilgiler, belgeler miydi? İnsanlık ve Dünya tarihiyle ilgili olarak doğru bildiğimiz yanlışlar var mıydı, varsa nelerdi ve hangi amaçla kamuoyundan saklanıyorlardı? Ya da okuduğumuz ve bize öğretilen tarihi olaylar ve  tarihi kişiliklerin ne kadarı gerçek, ne kadarı efsane, ne kadarı yalandı? Artık hiçbir şeyden emin değilim. Siz emin olabilir misiniz? Kitap bitti ama zihnimdeki sorular çoğaldı...


*www.geneayres.com






4 Haziran 2015 Perşembe




BEN  BİR  İNSANIM


"Ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir."

Terentius (Bu sözü ilk kez Eric Fromm kullanmış.)




Doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan insan, yaşamı süresince hiç ölmeyecekmiş gibi çalışır, çabalar. Sanki yaşam ona sonsuz bir armağan olarak sunulmuştur; değerini bilmediği bir armağan. Sürgit yaşamda insan olarak bir çok yanlışlar hatalar yaparız. Yani, "Hatasız kul olmaz" sadece bir Orhan Gencebay şarkısı değildir, gerçektir.

Hiçbir insan, en azından tanıdığım kadarıyla hatalarının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz. Ben de hoşlanmam. Adı üstünde "hata"; istemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, yanılma, yanılgı. Kim bilerek, isteyerek hata yapmak ister ? Aksini söylemek "kasti" bir davranış olur ki, bu kastın da  cezai müeyyidesi olacaktır kuşkusuz. 

Hatalı olduğumu düşündüğümde, karşımdakinden özür dilerim. Bu özür beni küçültmez, karşımdaki insana verdiğim değerin, kendi egomdan daha büyük olduğunu gösterir aslında. Yunus Emre' nin dediği gibi: "Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır."

Yunus Emre' den yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşamış büyük İngiliz şairi ve oyun yazarı William Shakespeare' in insan olmaya dair yazdıklarına katılmamak mümkün değil:

"En iyi değilim, en kötü de..
 En cömert değilim, en cimri de..
 En kibirli değilim, en mütevazı da..
 Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da..
 Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da..
 Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da..
 Çok başarılı olduğum günler oldu, dibe vurduğum da..
 Sevgi dolu değilim, nefret dolu da..
 Barışçıyım, biraz da savaşçı..
 Biraz güçlüyüm, biraz zayıf..
 Biraz iyiyim, biraz kötü..
 İyi, kötü.. İnsanım..."

Hayatım hatalarla dolu diye üzülmeyin! Bernard Shaw' ın söylediği söze kulak verin:
"Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur."








3 Şubat 2013 Pazar




KOMEDYEN-SOYTARI-APTAL
"Bu adam aptalı oynayacak kadar akıllı..."
                                 William Shakespeare
Günümüzde, sıradan insanların cesaret edip de medyada rahat rahat konuşamadığı etnik köken, din, politika ve cinsiyet gibi toplumun hassas olduğu konuları   komedyenler rahatça konuşabiliyor, bu konular hakkında espri yapabiliyor ve düşündüklerini nükteli bir şekilde topluma aktarabiliyorlar.
Eskiden, krala söylenmesinden korkulan konuları, saray soytarıları ince, bıçak sırtı bir espriyle kralı kızdırmadan söylerken, Shakespeare' in oyunlarında bu rolü aptallar üstlenir. Tabii ki bunu yapabilmek için, aptalı oynamak ama keskin bir zekaya sahip olmak gerekir: Söylendiğinde öfke yerine kahkaha yaratmak, zeka gerektiren tehlikeli bir iştir. Yani saray soytarılarının ve Shakespeare' in aptalının işi zordur.
Doğruları, gerçekleri söyleyebilmek, ifade özgürlüğünü rahatça kullanabilmek için illaki soytarı veya Shakespeare'in aptalı olmak mı lazım?