Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2021 Pazartesi

 


STEFAN ZWEİG'İN  SON GÜNLERİ 



Benim için iyi bir kitap, başka bir kitabın ya da kitapların öncülüdür. Okuduğum kitabın içinde yer alan ve  adı geçen şair ve yazarlar hep ilgimi çekmiştir. Dolayısıyla, eğer bu şair ve yazarlardan tanımadıklarım varsa eserleri hakkında bilgi sahibi olmak için öncül kitabımın ardından bu eserleri okumaya çalışırım. Bu nedenle, bana göre bir kitap, sadece bir kitap değil, birkaç kitap demektir; kitapçıdan alırım bir tane, okumaya başlarım bin tane gibi. Yeni bitirdiğim Stefan Zweig'in otobiyografisi olan "Dünün Dünyası" da bu kitaplardan biri. Kitabı okurken, dünyaca ünlü bir yazarın yaşam öyküsünü değil de sanki kısa bir Avrupa tarihini, Avrupa edebiyatının yıldız isimlerinin eserlerini  de okur gibiydim. Bunun yanı sıra, iki dünya savaşı arasında geçen tarihi olayların  panoramik görüntüsü de cabası. 

Dünün Dünyası, Nazilerin Polonya'ya saldırmasıyla II.Dünya Savaşı'nın başladığını yazan gazete başlıklarını okuyan Zweg'in, beş yıldır bulunduğu Londra'dan ayrılmaya karar vermesiyle sonlanır. Kitabın son iki cümlesi ise çok manidardır: " ...Ama her gölge, sonuçta bir ışığın çocuğudur. Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir."

Zweig'in eşiyle birlikte intihar ettiklerini önceki okumalarımdan biliyordum. Ama Londra'dan New York'a gidişleri, oradan Brezilya'ya geçip yerleşmeleri ve oradaki yaşamları hakkında ise  bilgim yoktu. Vatansız bir sürgün olarak nasıl karşılanmış ve orada neler yaşamıştı? İşte tüm bu sorularıma cevap verebilecek ve merakımı giderebilecek kitabı da otobiyografisinin hemen ardından okudum. Kitabın adı; Stefan Zweig'in Son Günleri, yazarı, Laurent SEKSIK. Zweig'in ve eşi Lotte'nin New York ve Brezilya günlerini okumak, insanın yüreğini burkuyor. Hele de gerçek olduğunu bilerek okumak çok daha hüzünlü...

1934 sonbaharında, Avusturya polisinin silah sakladığı gerekçesiyle evini aramasından sonra Zweig, Salzburg'daki evinden ayrılıyor ve Londra'ya yerleşiyor. Zweig'in arkasından, yurdunu terk edip gittiği için korkak muamelesi yapılıyor; vatanında kalıp Freud ve diğer yazarlar gibi mücadele etmediği ve kaçmayı seçtiği için. İşte bu suçlamalar, nereye giderse gitsin Zweig'in peşini hiç bırakmıyor ve kendisini içten içe kemirip suçluluk duymasına neden oluyor.

Zweig, ünlü bir yazardı ve kitapları altmış milyondan fazla satmıştı ama artık kendi ülkesinde kitapları okunmuyordu, çünkü Hitler tarafından yasaklanmış, mevcut kitapları da yakılmıştı. O bir yazardı ama artık yalnızca çevrilmek için yazıyordu. Bir zamanlar, dünya çapında en çok okunan yazardı oysa. Kitapları yaklaşık otuz dile çevrilmişti. Richard Strauss'un libretto yazarı olmuştu, Jeremias'ı Burgtheater'de alkış yağmuruna tutulmuştu. Münih'teki Staatstheater'de dostu Rilke'nin anısına resmi söylevi o vermiş, Moskova'da Tolstoy'un evinin açılışını yapmış, Londra'da Freud'un cenazesinin başında konuşmuştu. Hermann Hesse'yi yazmaya yeni başladığında teşvik etmişti. Umutsuzluğun batağına saplanmış olan Joseph Roth, onun yardımı olmazsa, Radezkymarsch'ı ını asla bitiremezdi. Einstein bile Zweig'le tanışmak istemiş, 1930 Haziran'ında Berlin'deki bir restoranda akşam yemeği yediklerinde Einstein ona; onun bütün kitaplarına sahip olduğunu itiraf etmişti.

Şimdi ise yersiz yurtsuz olarak Londra'da sürgündeydi, üstelik pasaportunu da kaybetmişti. Ve bundan sonra İngilizlerin vereceği beyaz bir kağıda muhtaçtı. Bir şekilde o beyaz kağıdı alır. İkinci eşi olan Charlotte, ağır astım hastasıydı ve Londra'nın havası ona iyi gelmemişti. Üstelik, kaçtığı Almanlar da yaşadığı Londra'ya yaklaşmaktadır. Bunun üzerine, yaklaşık altı yıl kaldığı Londra'dan eşi Lotte ile birlikte ABD'ye gitmeye karar verirler. Bir  gemiye binerler ve 1940 yılının Haziran'ında New York'a varırlar.

Lotte uğruna terk ettiği eski eşi Friderike'de New York'tadır. Zweig, otobiyografisini yazmaya karar vermiştir ve eski karısından yardım ister, çünkü elinde avucunda hiçbir belge yoktur, kaçarken yanına alamamıştır. Yirmi yıl evli kaldığı, iki kızının annesi olan Friderike'nin hafızasına güvenmektedir; o her şeyi hatırlardı. New York'ta kaldıkları sürede, Zweig "Dünün Dünyası"nı (otobiyografisini) yazmaya başlar. 

New York'un kirli havası Lotte'ye yaramamış, astımı ilerlemiştir. Tekrar gitmeleri  gerekmektedir. 15 Ağustos 1941 günü için Rio'ya  gitmek üzere bilet alır. Evet, Zweig yine kaçıyordu. Reich'ten kaçmıştı, sonra Londra'dan kaçmıştı, şimdi de New York'tan kaçıyordu. Bu gidişin sebepleri arasında Lotte'nin sağlığı vardı elbette. Ama aynı zamanda yöneticilerin verdiği tedirginlikler de vardı, düşman bir ülkeden gelmiş bir yabancıydı o. Hakim olduğu, kitaplarını yazdığı o lisan vardı; Almanca. Ayrıca, New York'un hayhuyundan, gürültüsünden ve havailiğinden de yakınıyordu.

Rio'ya vardıklarında, karı-koca daha önceden kısa bir ziyaret yaptıkları ve havasını bildikleri  Petropolis şehrine yerleşirler. Çiftin son altı ayı burada kiraladıkları evlerinde geçer. Hatta Lotte ile evliliklerinin ikinci yılını da bu küçük evde kutlarlar. İki yıl önce Bristol yakınındaki Bath'ta evlenmişlerdi. 

Zweig, kendisine ve eşine oturma izni veren ve doğasını çok sevdiği Brezilya'ya,  kaleme aldığı "Brezilya, Geleceğin Ülkesi" kitabıyla teşekkür etmek ister. Ancak bu kitabı Brezilyalılarca eleştirilir; devletin siparişi üzerine yazıldığı, Brezilya'ya methiyeler düzmek için cumhurbaşkanından para aldığı yönünde dedikodular yapılır.

28 Kasım 1941'de Zweig, altmışıncı doğum gününü kutlar; bu yaş onu yılgınlığa uğratır, yaşlandığını düşünmektedir çünkü. Doğum gününü kutlamak için evlerine gelen birkaç arkadaşına o gün için yazdığı şiirini okur.

Altmışlığın Şükranları

Daha yavaş döner saatler,

Saçlara kır düşmüşse çoktan,

Kadeh boşaldığında ancak,

Görülebilir dibindeki altın, Yaklaşan karanlığın önsezisi

Korkutmaz, rahatlatır!


Dünyayı seyre dalmanın sevincini

Artık hiçbir arzusu kalmayan tadabilir bir tek,

Nereye geldiğini artık sormayan

Kaybettiklerine artık ağlamayan

Yaşlanmayı gidişinin habercisi olarak gören.


Gözler hiç olmadığı kadar ışıltılı ve hür

Günbatımının ışığında,

Hayat hiç olmadığı kadar içten sevilir

Vazgeçişin gölgesinde.


Zweig, Petropolis'in sakinliğinde kitaplarını yazmaya devam etmektedir. Montaigne'in biyografisi, Satranç kitabının yazımı tamamlanmış Clarissa ise yazılmaktadır (Clarissa, intiharıyla yarım kalan tek kitabıdır). Bir taraftan da hayran olduğu ve yazmayı düşündüğü Balzac'ın biyografisi için Petropolis kütüphanesinde araştırma yapmaktadır. Londra'da bulunduğu yıllarda, Balzac'a ilişkin yaptığı inceleme ve araştırmalarına ait sandıklar dolusu bilgi notlarının ve belgelerin, Londra'dan yola çıkan gemiyle Petropolis'e ulaşmasını beklemektedir. Atlantik'te savaş tüm şiddetiyle sürdüğünden geminin bir Alman denizaltısıyla batırıldığını düşünmektedir. Çünkü beklediği sandıklar, çok uzun bir zaman geçmesine rağmen Petropolis'e ulaşmamıştır. Oysa Londra'daki arkadaşı, sandıkları kendi elleriyle gemiye teslim ettiğini bildirmiştir. 

Bunları düşünüp karamsarlığa kapıldığı bir anda, radyodan ABD'nin savaşa katıldığını duyar. Roosevelt, Japonya ve Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Tarih 8 Aralık 1941'dir. Zweig ve eşi için artık sürgün günleri sona erecek, vatanına geri dönebilecektir. Zafer, müttefik devletlerin olacak, Hitler yenilecektir; böyle düşünüyordu. Daha bir şevkle yazmaya devam eder ama sevinci fazla uzun sürmez. Çünkü başkent Rio'da Alman casuslarının kol gezmekte olduğu, otellerin Gestapo ajanlarıyla kaynadığı haberini almıştır dostlarından. Kısa sürede kendisine ulaşabileceklerini tahmin eder, ki tahmininde yanılmaz; on gün içinde üç tehdit mektubu alır. Üçüncü mektupta şunlar yazmaktadır: " Seni bulduk. Seni geberteceğiz; seni de, Yahudi kancığını da."

Birkaç gün önce gazeteler yazmıştı; orada sürgünde olan Alman Komünist Partisi eski üyesi Arthur Wolfe, limanda kafasına bir kurşun sıkılmış halde ölü bulunmuştu. Bunu okuduktan sonra, korku ve kaygıları artan Zweig, kendi kendisine bir söz verir; Gestapo'nun eline asla canlı olarak geçmeyecektir. Bunun üzerine her daim yanında taşıyacağı bir Veronal şişesi hazırlar. Veronal onların, izi sürülenlerin büyülü iksiridir sanki. Şişeyi hazırlarken de Romain Rolland'ın son mektubunda söylediklerini hatırlar; " Sizi Brezilya'ya yerleşmiş olarak düşünemiyorum. Orada derin kökler salmak için hayatınızın çok geç bir dönemindesiniz. Ve köksüz olunca, insan bir gölgeye dönüşüyor."

Kudretli olan yazar ve şairlerden ziyade Zweig'in ilgisini lanetliler çekiyordu. Sonu trajik biten şairlere sınırsız bir hayranlık besliyordu. En iyi denemesini onlar için yazmıştı: Kendileriyle Savaşanlar; Kleist, Nietzsche ve Hölderlin'i anlatmıştı. Kleist'e olan hayranlığı ise başkaydı; Kleist'te ilk karısı Marie'yi terk edip son yoldaşı olarak kendinden genç ve hasta bir kadını seçmişti. Kendisi de aynısını yapmıştı.

Zweig çifti, 1942 yılının 16 Şubat'ında başlayan Rio Festivaline katılırlar ve eğlenceli zaman geçirirler. 17 Şubat sabahı gazetelerin birinci sayfasında Singapur'un düştüğünü ve Japonlara teslim olduğunu okurlar. "İngilizler savaşı kaybetti" diye alt başlık atan gazeteler, başlığın altında ise; "Son kale düştü. Dünya barbarların ayakları altında şimdi. Singapur düştü. Petrol yolu Japonlara açılıyor. Savaş sona erdi. Almanlar Süveyş Kanalı'na doğru saldırıya geçiyorlar. Bir yıl içinde barbarlar Rio'da olacak" yazıyordu. Bu haberi okuduktan sonra Zweig, acı ve keder içinde düşünür; onları uçurumun kenarında durduran hiçbir şey kalmadı artık. Bu dünyadan ayrılma, Petropolis'e dönme vakti geldi.

Rio'dan ayrılıp Petropolis'teki evlerine dönerler. Kahya kadına yol verirler. 1942 yılının 22 Şubat  Pazar günü Zweig, ilk karısı Friderike'ye ve birkaç dostuna son mektuplarını yazar. Karar vermiştir; bugün dünyaya veda edecektir, isterse karısı da bu yolculuğunda ona katılabilir. Pazar günü olduğu için spor bir takım elbise giyinir; kahverengi bir gömlek, düz renkte bir kravat, golf pantolonu. Saçını tarar, traş olur. Karısı Lotte, yolculuğunda yanında olacağını ve onu yalnız bırakmayacağını söyler. Yolculuk için en sevdiği çiçekli elbisesini giyinir ve kocasına hazır olduğunu işaret eder. Küçük beyaz kristallerle dolu iki şişecik hazırlayan Zweg, önce kendisi içer ve yatağa uzanır. Arkasından Lotte beyaz kristal dolu şişeciği bardağa boşaltıp içer ve kocasının yanına uzanır. Artık ikisi de özgürdür; ne kaçmaları gerekecek ne de saklanmaları.



11 Haziran 2015 Perşembe




GÜNEY AMERİKA ÜLKELERİNE İSİMLERİNİ VERENLER


Güney Amerika, diğer adıyla Latin Amerika her zaman ilgimi çekmiştir; kültürüyle, müziğiyle, danslarıyla ve coğrafyasıyla. Bu nedenledir ki, Güney Amerika Ülkeleri' nin isimlerinin nereden geldiği, kimler tarafından verildiğini merak etmişimdir hep. Kendi merakımı gidermemi sağlayan bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Tabii, siz de merak ediyorsanız.


"Kolombiya, ülke topraklarına ayak dahi basmamış bir İtalyan olan Kolomb' a; Bolivya, ülkede sadece iki hafta geçiren İspanyol asıllı Venezualalı Simon Bolivar'a; Ekvator ise hayali bir çizgiye ithaf edilmişti. Bir zamanlar Kolombiya' nın Pasifik kıyısında yaşamış olan Biru' ya ithafen Peru adını alan ülkede, Peru kelimesi gerçek Perulular için değil, Kızılderililer için kullanılıyordu. Amazonlar, Türkiye' nin kuzeyinde ya da Bulgaristan' da yaşamış savaşçı kabilelere dair anlatılan Yunan efsanelerine; genel anlamda Kızılderililer, gezegenin diğer ucunda bulunan bir ülkeye; Amerika kıtaları, 1499 ile 1502 yılları arasında Kuzey Amerika' da yapılan birkaç keşfe imza atmış İtalyan Amerigo Vespucci' ye; Latin Amerika ise fethedilen çoğunluğa değil de fetheden azınlığa ithaf edilmişti."

Mark Mann, GEZGİNLER (Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi)

"Venezuella, İtalya' nın Venezia (Venedik) şehrinin İspanyolca adıdır ve Küçük Venedik demektir.

Paraguay, bir kızılderili dili olan Guarani dilinde bir sözcüktür ve 'denizi doğuran ırmak' demektir.

Uruguay, adını Uruguay Nehri' nden alır ve kızılderili dilinde 'kuş nehri' demektir.

Brasil (Brezilya), Amazon ormanları' nda yetişen ve kırmızı renkli olan bir ağacın kızılderili dilindeki adıdır. Bu ağaç, Portekiz koloniciliğinin ilk on yılında, dışarıya götürülen (kaçırılan desek daha doğru olur) en önemli üründü. Portekizliler bu ülkeyi kastettikleri zaman bunu bu ağacın adını anarak yaptıkları için, ağacın adı, ülkenin adı oldu.

Argentina (Arjantin) adı, beyaz 'keşifçilerin' bu ülkeye taktığı Latince bir isimdir ve 'gümüş ülke' demektir. Nitekim ülkenin en başta gelen nehirler inin bir adı da ' Rio de la Plata' olup, İspanyolca' da ' gümüş nehir' demektir.

Chile (Şili) adının kökeni, bir kızılderili dili  olan kuechua dilindeki 'çili' (Şili) sözcüğüdür ve 'dünyanın sonu' demektir. Şili, hakikaten dünyanın son bulduğu noktadır.

Surinam, adını Surinam Nehri' nden alır. Bu isim, aynı zamanda, Avrupalı sömürgecilerden önce burada yaşayan halkın etnik adıydı.

Guyana, kızılderili dilinde 'çok su ülkesi' demektir. Kızılderililer' de ayrıca ' guainazes' kelimesi vardır ve bu da 'değerli halk' (değerli insanlar) anlamına gelir.


www.sabah.com.tr/kultur-sanat