27 Eylül 2017 Çarşamba




TÜRK MİTOLOJİSİNDE KUTSAL KABUL EDİLEN BİR AĞAÇ: KAYIN AĞACI




Kayın ağaçları 


Çok bilinmese de kültürümüzde "kayın motifi", çok önemli ve yaşamsal ögeleri temsil eder ve Türk Mitolojisi'nde en önemli "köken mit"leri arasında yer almaktadır. Kayın ormanında yürürken bu köken mitini düşündüm. Ve çocukluğumun en güzel anılarını çağırdım zihnime; kayın sakızı yapılışını sabırsızlıkla beklediğim ve sonrasında keyifle çiğnediğim günleri...

Bilindiği gibi "mit"ler, özellikle de "yaşayan mit"ler, bir kültürün ve dolayısıyla bir dilin kendini idrakiyle başlayan süreçte ortaya çıkan dış dünyayı algılama ve kendini onun içinde kendince anlamlı bir yere oturtarak yorumlama alışkanlıkları olarak gelenekselleşen dünya görüşü veya halk felsefesi doğrultusunda bütün yenilenmelere rağmen tamamen ve kolayca ortadan kalkmazlar ve bir ölçüde hayatiyetlerini yeni oluşumlarda yer alan izleriyle devam ettirirler.

Bu bağlamda, Türk Mitolojisi'nde, Türklerin ortaya çıkışına dair köken mitlerinden birisi olarak yer alan "ağaçtan yaratılma" veya "kayın ağacı tarafından doğurulmuş olma" motifi ve buna bağlı olarak kayın ağacının "kutsal" kabul edilerek başta "adak" veya "dilek bezleri"yle dilek dilenmesi, kainatın kökleriyle "yeraltını", gövdesiyle "yeryüzünü" ve dal ve yapraklarıyla da "gökyüzü" şeklindeki "üçlü" tasnifini şahsında birleştiren bir yaşam sembolü ve kutsalı belirleyen, merkezi oluşturan axis mundi olarak "hayat ağacı" şeklindeki kabullerin "kayın ağacı" etrafında toplanması sonucunun nedenleri üzerinde yeterince durulmamıştır.

Kayın kelimesinin bütün Türk dillerindeki yaygınlığı, eskiliğinin ve erken dönemden itibaren Türk düşüncesindeki öneminin kolay kabul edilebilecek bir göstergesidir. Aynı şekilde "kayın" kelimesinin "kadın" anlamına gelmesi de onun doğurganlığının, dolayısıyla bir köken mitinin kaynağına dönüşmesinin doğal sonucudur. Ancak, asıl cevaplanması gereken soru; "neden kayın ağacı veya niçin kayın ağacı bu şekilde adlandırılarak etrafında söz konusu köken mitleri ve buna bağlı olarak çeşitli ritüeller ortaya çıkmış ve bu ağaç mitik zamanlardan beri gittikçe büyüyen bir kültün objesi olmuştur?" şeklindeki soru olmalıdır. (www.genelturktarihi.net)


Kayın ağacının pek bilinmeyen bir yüzü de, kabuk ve yapraklarıyla şifa dağıtmasıdır. Adeta tek başına bir eczanedir. Şimdi bu yeşil eczaneden şifa niyetine bir ilaç alalım. İlacımızın adı kayın sakızı olsun.

Kayın Sakızı
Sakız fabrikalarında üretilen ve çiğnendikçe lastik gibi uzayan sakızların haricinde, doğal yöntemlerle üretilen ya da doğadan ağıza  aracısız ulaşan sakızlar vardır; kenger  sakızı (kenger bitkisinden elde edilir), sakız ağacından elde edilen damla sakızı ve çam sakızı. Peki kayın ağacından elde edilen kayın sakızını duydunuz mu hiç? Duymadıysanız eğer yazımı okumaya devam. Benim için kayın sakızı ve çam sakızı demek, çocukluğumun en güzel yıllarını hatırlamam demek, çocukluğumun geçtiği cennet yerlerde yeniden  yaşamam demek...

Şimdi, halk arasında kara sakız da denilen kayın sakızının nasıl yapıldığını, çocukluktaki gözlemlerime dayanarak anlatabilirim. :)

Kayın ağacının üst kabuğunun altındaki ikinci kabuk soyularak bir kapta biriktirilir. Bu işlem yapılırken ağaca zarar vermemek için özen gösterilir. Toplanan ağaç kabukları (kalın talaş halindedir), ateşte kızdırılmış ve içinde tereyağı bulunan toprak güveçlere konulup karıştırılır. Kayın ağacı kabukları siyah renge dönüşene kadar kavurmaya devam edilir. Siyah renge dönüşen (katran karası) ve sakız haline gelen kabukların üstüne biraz su ilave edilerek soğutulur ve güveçten alınır. Kayın sakızımız çiğnenmek üzere hazırdır artık. 

Kayın sakızının iltihaplı yaraların üstüne konularak, kısa sürede iltihabın dışarı akıtılmasında kullanıldığı, eklem ve romatizma hastalıklarına da iyi geldiği (ağrıyan bölgeye kayın sakızı yapıştırılır) hatıralarım arasında yer almaktadır.


Kayın sakızı yapılması. (arsiv.kuzeyanadolugazetesi.com

Doğadaki doğal sistemin korunması ve bozulmaması için kayın ağaçlarına gereken ilgiyi göstermeliyiz. Bu sayede etkili bir oksijen kaynağı olan kayın ağaçlarından en verimli şekilde yararlanabiliriz. Kayın ağaçları aldığımız nefestir, diğer tüm ağaçlar gibi...


Not: Thomas Adams ve oğlu Küçük Tom, 1869 yılında tekerlekler için yeni bir lastik üretme umuduyla Meksika'dan ağaç özsuyu getirtti. Thomas, dalgınlıkla reçineden bir parça kopardı ve çiğnemeye başladı. "Hey, hiç de fena değilmiş!" dedi. Kısa bir süre sonra New York'un bir numaralı Adams Sakızları'nı üretmek için fabrika kurdular.
( www.ensonhaber..com 5 adımda sakız nasıl yapılır)









18 Eylül 2017 Pazartesi




BOZKIRIN ABDALLARI
Neşet Ertaş




Neşet Ertaş'ı bilmeyen, tanımayan yoktur sanırım; türkülere gönül vermiş olsun ya da olmasın. Asırlardır yaşatılan Türkmen geleneğinin bir garip abdalıydı O. Ölünce defnedildiği yer, Garipler mezarlığıydı. Kendisini rahmetle anıyorum bu vesileyle. 

Türküleri dilden dile dolaşan bu Halk Ozanı hakkında bilinmeyenleri bilir kılmak, Abdalların kim olduklarını, nereden geldiklerini ve yaşatmaya çalıştıkları gelenekleri tanıtmak için okuduğum güzel bir yazıdan derlediklerimi sizlere aktarmak isterim. Çünkü Neşet Ertaş bir Abdal'dı ve yaşamı süresince bir yandan   Abdalları toplumumuza, dünyaya tanıtmaya ve onları sevdirmeye çalışırken bir yandan da Abdal geleneğinin sürdürülmesine yönelik çalışmalar yaptı.   

Ey garip gönüllüm, dertli yoldaşım
Niye belli değil, baharın kışın
Var mıdır sormazlar, ekmeğin aşın
Zengin isen ya bey derler ya paşa
Karaysan ya aptal derler, ya cingan haşa...

Neşet Ertaş "Dertli bir yoldaş" türküsünde, Abdalların tüm derdini bir dörtlüğe sığdırmış. Asırlarca horlanmış, hatırı sorulmamış, iş verilmemiş, hakarete uğramış bir kavim Abdallar...

Abdallar, 11. yüzyıl sonundan itibaren, Moğol baskısıyla Ortaasya'dan Anadolu'ya gelip yerleşmiş bir Türkmen aşireti...Bir dönem misyonları, erenlerin hikmetini dervişler aracılığıyla en uzaktaki Türk topluluklarına ulaştırmaktı. Zamanla bu işi saz çalarak yapmaya başladılar.

Gün gelip sazı "şeytan işi" sayanlar ortaya çıkınca, zındıklıkla, inançsızlıkla suçlandılar; lakin yine de sazlarını elden bırakmadılar.

Asırlar sonra bugün bile o önyargılarla, asılsız suçlamalarla, aşağılamalarla baş etmeye çalışıyor Abdallar...Kırşehir'de, Yozgat'ta, Kaman'da, Keskin'de, Hacıbektaş'ta, yılın üç-dört ayında düğün çalıp, kazandıkları parayla yıl boyu geçiniyorlar.

Göçtükleri yerlerde sepet örüyor, kulunç kırıyor, temizliğe gidiyor, sünnet yapıyorlar. Ve dertlerini de, sevdalarını da saza dökerek, asırlık bir Türkmen geleneğini yaşatmaya çabalıyorlar.

Bulduk ve Yusuf ustayla başlayıp, Muharrem Ertaş'a, Hacı Taşan'a, Çekiç Ali'ye intikal eden o geleneğin son bayrağı Neşet Ertaş oldu.Onun sayesinde Abdallar önce gönüllere kuruldu, sonra adını dünyaya duyurdu, sonunda da Çankaya sofrasına oturdu.

Neşet, sadece Abdalları her kesime sevdiren bir örnek değil, aynı zamanda Abdalların, bozlakların ve onun ardındaki toplumsal damarın yaşatılması mecburiyetini kanıtlayan bir efsaneydi.

Yine onun sayesinde ve onun girişimiyle 2001'de Kırşehir Ustalar Müzik ve Oyun Topluluğu kuruldu; Abdal geleneğini yaşatacak bir okul oldu.

Neşet Usta, onlara el verip gitti; efsanevi bir halk sanatçısı olarak, halkın ve devlet erkanının elleri üzerinde, babasının dizinin dibine defnedildi.

Defnedildiği yer, Garipler mezarlığıydı.

Neşet gitti, garipler yetim kaldı.

Yiten gariplerin evlatları, boşalan köylerde, org çalınan düğünlerde, müziğin, içkinin yasaklandığı yerlerde, işlerini, mesleklerini kaybediyor bugün...

Yerleşik düzeni, düzenli bir işi özlüyorlar. Artık mezar taşlarında "Garip" yazmasın, Abdallık işsizlikle, yoksullukla, cahillikle birlikte anılmasın, bir koca gelenek yok olmasın istiyorlar. *

Neşet Ertaş'tan 'Veda'

Tükendi ömrümün çoğu gidiyor
Cahil ömrüm geldi geçti yel gibi
Sevdiğim uzaktan seyir ediyor
Beni görüp bakınıyor el gibi

Geçti günler, yıllar, ömürse doldu
Giden gitti bilmem geri ne kaldı
Ömrümün baharı sarardı soldu
Yandı kaldı garip bağrım çöl gibi

Veren, geri almak için gözlüyo
Her an her saniye beni izliyo
Garip bağrım için için sızlıyo
Sazımda inleyen sırma tel gibi

Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum
Ne kimseye küskün ne de dargınım
Bir ahu gözlüye candan vurgunum
Garip gönlüm kapısında kul gibi



Belki dikkatinizi çekmiştir; yazımın başındaki fotoğrafta Neşet Ertaş'ın fotoğrafının yerine heykelinin fotoğrafını paylaşmam. 6 Eylül 2003 tarihinde Kırşehir'de törenle açılan bu heykelin ilk tasvirine Neşet Ertaş'ın kendisinin bir itirazı olur. Ertaş'ın İtirazının nedenini okuyunca, sadece insanlara değil, hayvanlara da ne kadar değer verdiğini gördüm ve bu heykeli paylaşmaya karar verdim. İtirazı ise şöyle imiş:

"Heykelin ilk tasvirinde, İç Anadolu'yu eşeğinin sırtında gezen Muharrem Ertaş ve onun ardında yürüyen oğluyla ilgili bir anlatım vardı. Hatta heykelin önemli bir kısmı tamamlanmış, açılış tarihi de belirlenmişti. Fakat Neşet Ertaş, dönemin Güzel Sanatlar Genel Müdürü Bayram Bilge Tokel'i bir gece yarısı arayıp, "eşeğin de bir can olduğunu, canın cana eziyet etmemesi gerektiğini ve babasının eşeğinin sırtından indirilmesinin daha doğru olacağını" söyleyince, heykeltraş Tankut Öktem tarafından yeni bir çalışmaya başlandı. Bu kez, uzun bir yolculuğun ardından mola vermişti baba oğul...Yol arkadaşlarının yanına oturan baba sazını çalıyor, oğul Neşet Ertaş da babasına kulak veriyordu." **


Neşet Ertaş'ın sazıyla, sözüyle dile getirdiği gibi; "Yalan dünya. Ah!Yalan dünya"yı dinlemeden olmaz. Hepimiz bir yalanın ortasında yaşıyoruz ama "yalan"ın yalan olduğunu ya unutuyoruz ya da gerçekten bilmiyoruz...

Neşet Ertaş - Yalan Dünya [ Hata Benim © Kalan Müzik ] - YouTube


Kaynak:  - BİZ Kültür Yolcuları, Türkiye'nin yaşayan, solan renklerinin peşinde.
DenizKültür Yayınları No:32 (s: 126)

** a.g.e (s:133)

Fotoğraf: Prof. Tankut Öktem'in web sayfasından alındı.




7 Eylül 2017 Perşembe




GELEN AĞAM, GİDEN PAŞAMDAN 
PRENS'E  GÖNDERME!






"Gelen ağam, giden paşam" sözü, sadece hayatta kalmaya odaklı ve bu amaç için her türlü ahlaki yargıyı çiğnemeye hazır  bir Anadolu söylemi... Çocukken bu sözü duyduğumda hiçbir anlam veremezdim, ne anlama geldiğini de bilmezdim. Büyüyüp, gözlem yeteneğim gelişince çevremdekilerin siyasi iktidarlar değiştikçe çıkarlarını korumak için  bir bukelamunun renk değiştirmesini kıskandıracak bir biçimde görüş ve yaşam tarzlarından çark ettiklerini gördükçe "Gelen ağam, giden paşam" sözünün ne anlama geldiğini de kavradım. Hem de somut bir biçimde. 

Anadolu'da bu sözün hayat bulmasının ve günümüze kadar ulaşmasının nedeni, üzerinde yaşadığımız toprakların çok kültürlü olmasından ve tarih boyunca işgal ve savaş görmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? diye düşünmeden edemiyor insan. Belki de egemen kimse, ona boyun eğme zorunluluğundan... Yoksa dönemin siyasi iktidarlarının yaptığı zulümlere baş kaldıran nice yiğitlerin vatanıdır bu topraklar. Neden böyle bir söze ihtiyaç duyulsun ki? Bu söz, kanımca kişisel ve toplumsal hayatta  ikiyüzlülüğe, kaypaklığa davet ediyor insanları. Korku ve hayatta kalma içgüdüsü ağır basıyor ve sonuçta "gelen ağam, giden paşam" oluyor.

Bu sözü neden hatırladım ve neden üzerinde düşündüm? N. Machiavelli'nin "PRENS" ini kaçıncı kez okuduğumu hatırlamıyorum bile. Aklıma takılan bir konuyu Prens'ten yeniden okumak istediğimde, kitapta gözüme takılan bir cümleyle aklıma geldi bu Anadolu deyişi. Bir farkla ki, Prens'te yöneticiler (prens, kral) için söylenenler, Anadolu'da halk tarafından yani yönetilenler tarafından söyleniyor: Yöneteni ve yönetilenleri sözünden dönmeye, gerektiğinde iki yüzlü olmaya iten amaca ulaşmak için aşındırılan yollar. 

Machiavelli, Prens kitabında aslında açıktan açığa yazmadığı halde kısaca, politik amacın her türlü aracı mübah kıldığı denilebilecek "Makyavelizm" diye bilinen "devlet aklı" modeli ortaya çıkmıştır. Elbette, bu model çok tartışılmış ve tartışılmaktadır. 

Veysel Atayman, kitabın önsözünde bu tartışmalara yönelik şöyle yazmıştır:

"Metnin 3. bölümü (13-18) 'Makyavelizm' (Machiavelizm) tanımıyla politik literatüre giren, geçerli ahlaki normları, amaçlar karşısında geri düzleme itme, tezini karşımıza çıkartır. Yönetim ve egemenlik tekniklerini tanıttığı bu bölümde düşünür, politik bir buhranın önlenmesi ya da buhran ortaya çıkmışsa, aşılması için şart olması halinde, aldatmayı, kandırmayı, hileyi, verilen sözden dönmeyi ve şiddete, zora başvurmayı meşru çareler olarak görür. Ancak burada ince bir çizgiyi gözden kaçırmamak gerekir. Dikkatli okur, Machiavelli'nin tiranlığı sürdürmek değil de, toplumun varlığını daha iyi şartlara yöneltmek adına, gerektiğinde bu ahlakdışı yollara belli ve sınırlı bir süre içinde başvurmanın kaçınılmaz olabileceğini söylediğini gözden kaçırmayacaktır. Durum gerektiriyorsa prens, 'kurnaz tilki' ya da 'zorba aslan' gibi tepki göstermeyi bilmelidir. Machiavelli kötüyü güzelleştirmez, kötünün adını koyar ve amaca yönelik olarak nasıl kullanılacağını öğretir. Bu bağlamda yaptığı tavsiyelerin, verdiği öğütlerin, bir bakıma negatif bir antropoloji içinde anlaşılabileceğini söyleyebiliriz. Bu negatif antropolojide (ön işareti olumsuz insanbilimde) insanların, ancak ve sadece zorlandıklarında, ahlaki davranmaya razı oldukları anlayışı hakimdir. Çünkü erdemli kişinin öteki (tabiatı gereği kötü) insanlar arasında en ufak şansı bulunmamaktadır. Her ne pahasına ve her ne şart altında olursa olsun, iyiyi kollayan ahlaklı, erdemli davranmaya kararlı kişi iyi olmayan öteki çok sayıda insan arasında yok olup gitmekten kurtulamayacaktır. Bu nedenle, kendini kabul ettirmek ve tebasına hakim olmak isteyen bir prens, iyi olmama becerisini gösterebilmeli ve bu beceriyi duruma ve şartlara göre kullanmayı öğrenmelidir."

Bir söylemden yola çıkarak Anadolu'dan İtalya'ya bir yolculuk yapacağımı ve bu yolculuğun felsefi bir yolculuk  olacağını düşünmezdim. Ta ki Prens'i son okumama kadar. Ne diyebilirim ki? Ama unutmayınız, her yolculuk insana bir şeyler öğretir. Buna aracı olduysam ne mutlu bana.





2 Eylül 2017 Cumartesi




ELİA İLE YOLCULUKTAN ÖĞRENDİKLERİM
(Her yolculuk insana bir şeyler öğretir.)


Zülfü Livaneli'nin son kitabı Elia ile Yolculuk, bir solukta okunan, biraz deneme, biraz anılar, biraz biyografi, biraz sanat, biraz da yolculuk hikayesi içeren enfes bir mozaik sanki. Kitap da her rengi bulmanız mümkün; okurken bu renkleri izleyebilirsiniz de.




Kitaptan yapacağım alıntılara geçmeden önce Elia Kazan'ı tanıtmalıyım, ki kitapta sözü edilen ve Elia'yı köylü bir yaşlı amca sanan lise öğrencilerinin konumuna düşmesin bu ünlü yönetmeni tanımayanlar. :)

Elias Kazancıoğlu ya da bilinen adıyla Elia Kazan, Amerikalı film yönetmeni, oyuncu, film yapımcısı, senarist, roman yazarı ve tiyatro yönetmenidir. Özellikle Tennesse Williams ve Arthur Miller'in oyunlarını sahneleyerek tiyatroda büyük başarı kazanmış, etkileyici filmleriyle sinema sanatının ustaları arasına girmiştir.

Elia Kazan 7 Eylül 1909 tarihinde, Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak Kadıköy/İstanbul'da doğmuştur. Rum asıllıdır, babası George Kazancıoğlu ve annesi Athena Şişmanoğlu'da Kayserilidir. Annesinin köyü Kayseri'deki Germir köyüdür. Ailesi Elia henüz dört yaşındayken 1913 yılında Amerika'ya göç etmiştir. Yani anlayacağınız, pek çok oyuncuyu birlikte çalışmaya ikna ettiği "Anadolu gülüşü" dediği yetenegiyle   Elia, ya da İlyas veya Alia aslında bizden biridir.

Marlon Brando ve James Dean gibi efsane oyuncular yetiştiren Elia Kazan, 1952 yılında Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi'nce (HUAC) sorgulandı. Sinema sanayiinden komünist eğilimli sekiz arkadaşını ele vererek onların kariyerlerinin sona ermesine yol açmıştı. Kazan, Senatör McCarthy'yle işbirliği konusunda hiç geri adım atmadı. Zülfü Livaneli'nin yazdığı gibi; "Anadolu gülüşü yeteneği onu, hayatı boyunca taşıyacağı 'işbirlikçi' etiketinden kurtaramadı. McCarthy dönemindeki hataları, onu ömür boyu kovaladı."

Elia Kazan 28 Eylül 2003'te New York'ta 94 yaşında hayata veda etti. Anadolu topraklarında başlayan yaşamı Amerika'da son buldu.


Photo: twitter.com aydın_orak


Kitabı okurken neredeyse tüm satırların altını çizdim. İşte altını çizdiğim satırlardan seçtiklerim:

--Kos adasında bir çınar ağacı var, iki bin beş yüz yıllık. Altında Hipokrat ders verirmiş. Paramparça olmasına, taşıyamadığı ağır dalları demir direklerle desteklenerek güç bela ayakta durmasına rağmen, bir türlü ölemiyor duygusu veren, romatizma ağrıları içinde bir ağaç. Üstelik onu tedavi edebilecek Hipokrat da binlerce yıl önce ölmüş. (s:16)

--Kendisine Güneş Kral ünvanını veren, 21 santim yüksekliğinde topuklu ayakkabılarla gezen 14. Louis, 72 yıl tahtta kalarak Avrupa'nın en uzun hüküm süren tacidarı olması belki anlaşılabilir ama onca yıl 21 santim topuklu ayakkabı üzerinde gezmeye nasıl dayandığı bence meçhul. Hem de üzerindeki onca süse, püse ve büyük peruklara rağmen.

Güneş Kral her sabah iki kere uyanırdı. Bunlara Kralın Küçük Uyanışı ve Kralın Büyük Uyanışı derlerdi. Majestelerinin ilk uyanışlarında çevresinde soylu insanlar bulunurdu; prensler, üst düzey devlet görevlileri, bürokratlar, muhafızlar. Kral bu süslü püslü, bu şatafatlı insanlar arasında, tam ortada, altına uzatılan lazımlıkta hacet giderirken, onlar gündemi aktarırlardı. Kral bazen en önemli kararlarını o anda verirdi. Bu durum sindirim ve boşaltım sisteminin dünya politikasında taşıdığı büyük önemi ortaya çıkarıyor. Mesela Güneş Kral o gün kabızlık çekiyorsa, o sinirli haliyle bir savaşa karar verebilirdi. Kral doğrulduktan sonra, Güneş Kralın kıçını silme ayrıcalığına sahip en önemli saray görevlisinin vazifesi başlardı: Elindeki özel bir bezle -ipek ve işlemeli elbette- sonsuz bir hürmet içinde majestenin mabadına eğilen görevli, bu önemli görevini iç huzuruyla yerine getirir, bu görev dolayısıyla da "Güneş Kral'ın Baş Kıç Silicisi" olarak her yerde saygı görür, bütün soylularca kıskanılırdı. Yarım saat süren bu uyanışın ardından kral ikinci kez uyanırdı. Kralın ikinci uyanışı törenine 100 üst düzey saraylı katılırdı. (s:18-20)

--Elia Kazan'da, Maria Callas da Yunan soyundan geliyorlar ama Callas Ellas'tan, Elia ise Anatolia'dan. Birine Helen, ötekine Rum diyoruz, yani Roma'lı; Doğu Roma İmparatorluğu soyu. (s:29)

-- Yoksa aklıma"Her insan tekrar çocuklaşmak için yaşlanır." diyen Sophokles mi geldi? Bazı kız evlatlar yaşlı babalarına annelik ederler. (s:34)

--İstanbul'da evin bulunduğu semtin adına dikkatini çektim önce: Burası Tarabya! Rumcası Therapia; yani terapi. İstanbul'un birçok mahallesi gibi Rumca bir ad taşıyordu. (s:51)

--"1453'te Konstantinapol'ü Türkler aldığı zaman, Roma medeniyeti sona ermedi." diyerek ona tarihten, bugünümüzü belirleyen ilginç bir tarihten söz etmeye başladım. "Sultan Mehmet, yeni Doğu Roma imparatoru oldu. Zaten resmi ünvanı da Kayser-i Rum idi. Yani Roma Sezar'ı. Çok iyi Yunanca ve Latince biliyordu. Homeros okuduktan sonra Truva'ya giderek, Aşil'in mezarını ziyaret etmişti. Papa Pius'a, "Helenlere karşı Truva'nın ve Hektor'un öcünü aldığını" yazmıştı. Kendisini yetiştiren üvey annesi (Mara Brankoviç) ve karısı da Ortodoks'tu. Hiçbir zaman İslam'a dönmemişlerdi. Konstantinopol'ün adını değiştirmediği gibi, Aya Sofya ve Aya İrini gibi kiliselerin adlarına da dokunmadı. Aya İrini camiye de dönüştürülmedi. Yüzyıllarca kilise olarak kaldı. Yeni patrik seçimi yapıldı ve Mehmet ona saygı gösterdi. Ama daha da ilginç bir şey söyleyeceğim sana. Helen'in oğlu Konstantin'in kurduğu şehir, başka bir Helen'in oğlu, başka bir Konstantin tarafından kaybedildiğinde çok ilginç bir şey oldu. Savaşırken elde kılıç ölen Konstantin Paleolog'un iki yeğeni -ki zamanı gelince Bizans imparatoru olabilirlerdi- Mehmet tarafından vezir yapıldı. İkisi de yıllarca Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim kademelerinde en üstte yer aldılar. Mehmet de ölünce kendisini Büyük Konstantin, Justinianos, Theodora, Zoe ve diğerlerinin yattığı yere gömdürdü. Hristiyan karısını da." (s:51-52)

--Daha doğrusu bir yanımız Doğu Romalı! 18. yüzyıla kadar Bizans diye bir şey yoktu. Alman bir profesör bu adı verdi. Bu şehrin resmi adı, Konstantin'in ilan ettiği gibi 'Nova Roma' yani Yeni Roma'ydı." dedim ama onun bu işe ne kadar aklı yattı bilmem. (s:55-56)

--Yaşlanmakta olan erkek sanatçıların bir kısmında kadın düşkünlüğünün arttığı bilinir. Mesela Paris'te Rodin Müzesi'ni gezenler, üstadın son yıllarında hep genç kız heykeli yapmış olduğunu görürler. Bu genç kızlar öylesine uçucu, öylesine kırılgan, öylesine hayal gibidirler ki, insan onların yapıldığı malzemenin yüzlerce kilo mermer olduğunu aklına bile getiremez. Rodin, genç bir tenin yumuşak ve nemli dokusunu taşa geçirmeyi bilmiştir. Sevişen çiftleri gösterdiği heykellerinde, birbirine dolaşmış kollar bacaklar arasında erkek teniyle genç kadın teni rahatlıkla ayırt edilebilir. Oysa ikisi de aynı mermer blokundan oyulmuştur. Picasso'nun kadın düşkünlüğünü söylemeye bile gerek yok.  Roman Polanski, Roman adlı öz yaşam öyküsünde kendisini Lodz'daki okuldan dünya sinemasına taşıyan yolculuğun amacını sorar ve galiba her şeyi güzel kadınlara ulaşmak için yapmış olduğu sonucuna varır. Zaten, sanatın kökeninde iki cinsin birbirine kur yapması ve beğenilmek arzusu çok önemli bir rol oynamıyor mu? (s: 61-63)

--O anda kadını toplumdan çıkararak dışlayan İslam dünyasıyla, uygarlığı kadınla birlikte kuran Hristiyan kültürü arasındaki fark somut olarak belirdi gözümün önünde.İşte en temel sorun, en önemli farklılık buydu. Sadece erkeklerin rol aldığı, kadınların eve kapatıldığı ya da örtüler altında gizlendiği bir toplumda uygarlık kurulamıyordu. (s:64)

-- Ona diyorum ki, "Aramızdaki tek Osmanlı sensin!"
Bu sözüm bir şaka değil, gerçeğin ta kendisi. Elias Canetti, Yorgo Seferis, Mikis Theodorakis, Nicolas Sarkozy, Klaust Gülbenkyan, Charles Aznavour, hatta Kim Kardashian gibi onun da kökü Osmanlı'da. Çünkü Elia Kazan, 1909 yılında, Kadıköy'de dünyaya gelmiş. Yani o gün padişah efendimizin kullarına bir kişi daha katılmış. Gülüyor. "Doğru" diyor, "ben Osmanlıyım." (s:67)

--Yemekten önce Elia'yla bir Kayseri turu yapıyoruz. Meşhur Kayseri Kalesi'ni görüyoruz. Kaleyi MS 500 yılında Bizans İmparatoru Jüstinyen yaptırmış, diye anlatıyorum ona. Kayseri tarihine müthiş ilgi duyuyor, her şeyi öğrenmek istiyor. Hatta benim amatör bilgilerim ona yetmiyor, bu konuda bir uzmanla tanıştırmamı istiyor. "Tamam" diyorum, "böyle birini tanımıyorum ama araştırıp bulacağım, söz." Sadece şehrin adının Ceasarea, yani "Sezar şehri" olduğunu anlatıyorum. "Kayser, Sezar'ın Arapçası, biz de onu kullanıyoruz." Bu konuyu okumuş olduğum için Rus çarının da (tsare) unvanını aynı kökten aldığını, Almanların kayzerlerine kadar giden bağı anlatabilirim ama Elia'nın artık çok yorulduğunu görüyorum. Gözümüze ilişen güzel bir lokantaya giriyoruz. Kayseri'nin zengin mutfağından yemekler seçip, rakı söylüyoruz. Rakı işin olmazsa olmazı. Çünkü efkar dağıtır. (s:102)

Kitabı bitirdiğim zaman içimden şunları geçirdim: Teşekkürler Zülfü Livaneli. Zulme karşı dimdik durduğunuz, eğilmediğiniz için. Mazlumların sesini, kaleminizle, bestelerinizle dünyaya duyurduğunuz için. Ve güzel ülkemizi her platformda başarıyla temsil edip halkımızın aydınlık yüzü olduğunuz için. Bir sonraki kitabınızı merakla ve heyecanla bekliyoruz.





31 Ağustos 2017 Perşembe




KANLI KOLTAN :GELECEĞİN MADENİ Mİ?



Lise yıllarını geride bıraktığımdan beri kimyayla ilgilenmedim. Hoş, o yıllarda da kimyayı sevdiğimi söyleyemem. Dolayısıyla okuduğum bir kitapta geçen koltan cevheri benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Ta ki, nerelerde kullanıldığını ve bu cevherin nasıl kanla çıkarıldığını öğrenene dek. "Kanlı Elmas" filmini izlemiştim, koltanın da kanla çıkarıldığını okuduğumda yazıma bu ismi verdim. Üstelik her gün, her saat, her dakika elimde küçücük bir koltanı tuttuğumun farkında olmayarak. Acaba kaç kişi bunun farkında? Cep telefonlarından söz ediyorum.

Bu madeni bilmeyenler için Jean-Christophe GRANGE'ın "LONTANO" adlı romanında koltan cevherine ilişkin yazdıklarından  kısa bir özetle tanıtımına başlayayım:

Afrika'yla ve oradaki hammaddelerle ilgilenen yabancı yağmacılar, en başta da her şeyi alıp götüren Çin, ya da teknolojik faaliyetleri çok miktarda koltan gerektiren ABD veya diğer Avrupa ülkeleri, hatta Kore ya da Japonya'nın gözünü Kongo'ya dikmesinin nedeni işte bu kimyasal element koltanmış. Geleceğin ne kobaltta, ne manganezde, hatta ne altında ne de elmasta olduğunu söyleyen yazar geleceğin koltanda olduğunu belirtiyor ve koltanla ilgili şu açıklamayı yapıyor: Koltan cevheri tantal içeriyor, üç bin derecenin üstünde ergimeye giriyor, sıklıkla elektronik sanayiinde süperalaşımlarda kullanılıyor. Cep telefonlarının içinde bulunan devrelerin ve çiplerin bulunduğu plakaların hepsi birbirlerine küçük bir gümüş damlasıyla bağlanırmış. Bu gümüş damlaları kazıyınca altından siyah renkli bir başka metal çıkıyormuş ki, işte o metal koltanmış. Bütün elektronik ve uzay havacılığı sanayileri gelecekte bu metali çıkarmanın ve elde etmenin peşine düşeceklermiş. Koltanın en büyük rezervleri de Kongo'da bulunmaktaymış.
Lontano'nun devam kitabının adı ise "KONGO'YA AĞIT".

Artık koltanı tanıyordum ve internette bir araştırma yaptım. İşte savaş madenlerinden biri olan koltan ve Kongo'yla ilgili çarpıcı bilgiler:

Kongo'nun doğusundaki maden işçileri, insan sağlığına ve çevreye verilen zarara aldırmaksızın pisliğin içinde, yerdeki deliklerde ve sarp kayalıklarda elleriyle ya da kör kazmalarla altın, bakır, elmas ve koltan çıkarıyorlar. Alman Jeoloji ve Hammaddeler Kurumu Başkanı Hans-Joachim Kümpel bu madenlerin, asi milisler tarafından kontrol edildiğini anlatıyor. Kümpel, "Savaş madenleri derken, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki durumu kastediyoruz. O ülkede madencilikten kazanılan parayla silahlı çatışmalar finanse edilip körükleniyor", diyor.

Savaşların sermayesi

Bütün dünya madenlerin savaş için kullanılmasını kınıyor. Amma kanlı madenler yine de alıcısını buluyor. Örneğin, tantal içeren koltan cevheri. Yoğunluğu ve dayanıklılığı çeliğin iki katını bulan bu maden aynı zamanda son derece esnek ve ısıya da oldukça dayanıklı. Çelikle karıştırılıp, akıllı telefon, yassı ekran ya da dizüstü bilgisayar yapımında kullanılıyor. Avustralya ve Brezilya'da da bulunan bu madenin %18'inin Demokratik Kongo'dan alındığı tahmin ediliyor. Alman Metal İşletmeleri Birliği Başkanı Rallf Schmitz, bütün boykot çağrılarına rağmen Kongo'nun dışarıya koltan satmasının neden önlenemediğini şöyle anlatıyor: "Tüccara tantalı nereden aldığını sorduğumuzda, Kongo'nun adı pek geçmiyor. Çünkü Kongo tantalı Çin ve diğer ülkelere gönderilip orada dökümü yapılıyor. Dökümhaneden çıkan tantal da metal şeklinde dünya piyasasına sürülüyor. Parmak izi sadece cevhere uygulanabildiği için işlenmiş tantalın menşei belirlenemiyor." *

Teknolojik gelişmeler hızla devam ederken  hava sanayii ve teknoloji için gerekli olan koltandan vazgeçilebilir mi? Vazgeçilemezse, o madenlerde çalışan insanların çalışma şartları iyileştirilebilir mi? Kongo'daki savaş madenlerini asi milisler işletip bu madenlerden kazandıkları paralarla savaşı finanse ettiklerine göre Birleşmiş Milletler bu konuda bir şey yapamaz mı? Daha çok soru sorulabilir, sorabilirim ama teknolojik yarar-zarar ve insan hayatı arasında orta bir yol bulmak gerekir diye düşünüyorum. Stuart Chase'in dediği gibi; "Teknolojiyi tümüyle yermek, tuzdan arındırılmış deniz suyu ile yeşeren bahçeleri görmezlikten gelmek, onu gözü kapalı övmek ise Hiroşima'yı unutmak demektir."

Not: 2018 yapımı bir İspanyol filmi olan "Sara'nın Defteri" Kongo'da geçiyor ve koltan madeninin çıkarılması ve dağıtılmasındaki vahşeti anlatıyor. Vahşet diyorum, çünkü bazı sahneleri izlemekte zorlandım. :( İzlemenizi öneririm.






İtalik kısım ve fotoğraf için link: http://www.dw.com/tr/cevherlerin-parmak-izi/a-16399591

23 Ağustos 2017 Çarşamba




ÇİÇEKLERE YAKIŞTIRILAN İSİMLER:
DULAVRAT OTU, DÖVÜLMÜŞ AVRAT OTU, 
KADIN TUZLUĞU

Başlığı okuyunca, nereden buldunuz bu başlığı?, dediğinizi duyar gibiyim. Bu yakıştırmaların, bilinçaltında nasıl bir kaynaktan beslendikleri- ni merak ediyorum doğrusu ve kendimce bazı nitelemelerde bulunacağım bu konuda. Doğru veya yanlış içimden geçenleri yazacağım.

"Her kadın bir çiçektir" mottosu, özünde kadınları bakıma ve  korunmaya muhtaç varlıklar olarak gösterirken, bazı otlara halk ağzında verilen isimler ise kadınları aşağılayıcı niteliktedir. Doğa yürüyüşlerimde rastladığım ve isimlerini öğrendiğimde üzerinde düşündüğüm bazı bitkileri bu aşağılayıcı tavra örnek verebilirim: Güzelavrat Otu, Dulavrat Otu, Kadın Tuzluğu (Berberis Vulgaris), Dövülmüş Avrat Otu, Loğusa Otu gibi. 

Anadolu'da karı, eş anlamında kullanılan ''avrat'' sözcüğünden hoşlanmadım hiçbir zaman. Bana sanki "kaşık düşmanı" da denilen kadını küçümseme olarak gelmiştir bu sözcük. Arapçadan dilimize geçen "avrat" sözcüğünün halk ağzından anlamlarını araştırınca, erkeklerle alay etmek için de kullanıldığını gördüm. Örneğin, karısının sözüyle hareket eden erkeklere ve çok konuşkan, geveze, dedikoducu erkeklere de avrat deniliyormuş meğer. Yani bu sözcükten hoşlanmamamın haklı bir gerekçesi varmış.

Bilimsel adı Atropa belladonna olan bitki (İtalyanca belladonna, güzel kadın demek) her nasılsa İtalya'dan ülkemize yaptığı uzun yolculuk sonrası güzelavrat oluvermiş. Kadını şeytan olarak nitelendiren mantaliteye sahip olanların bu çok zehirli ota "güzelavrat" adını vermesi tesadüf olabilir mi? Hiç sanmıyorum. "Dışı seni, içi beni yakar" misali görünümü çok güzel, albenisi yüksek güzelavrat otunun cazibesine kapılıp da çiçeklerine dokunduğunuzda ya da meyvesini yediğinizde farkında olmadan zehirleniyorsunuz demektir. Hem de çok güçlü bir zehirle, ki bu zehirin adı atropindir. Siyah renkte kiraza benzeyen meyveleri olan, mor renkli çiçekler açan, boyu 1,5 metreye kadar ulaşabilen, nahoş kokulu ve zehirli bir bitki olan güzelavrat otunun kök ve yaprakları ilaç yapımında kullanılır. Özellikle, ağrı kesici ilaçların üretiminde bu ottan faydalanılır.



güzelavrat otu

Adı ''dulavrat'' olan bir diğer ot ise, çok eski zamanlardan beri bilinen ve hem doğu, hem de batı kültürlerinde alternatif tıpta kullanılan adeta mucize bir bitkidir. Latince adı Arctium lappa olan dulavrat otu papatyagiller familyasından olup soğuğa ve kötü hava koşullarına oldukça dayanıklıdır. Kim bilir, belki bu dayanıklılığından dolayı "dulavrat" diye adlandırılmıştır bu bitki. Hani dul kalan kadınlar her işlerini kendileri yapmak, kendi omuzlarında yükselmek için güçlü olmak zorundadırlar ya, o nedenle! Halk ağzında bu otun hepsi birbirinden manidar çeşitli adları vardır; dulkarı gömleği, hanımyaması, pıtrak gibi. Şimdi bu mucizevi bitkiye yakıştırılan isimler, kadınları küçümseyici ve aşağılayıcı isimler değil midir?

Bazı mutfaklarda dulavratotu sebze olarak kullanılır. Enginara benzetilen tadıyla dulavrat otunun kökünün besin değeri yüksektir. Bu nedenle sağlıklı yaşam diyetlerinde adına sıkça rastlanır. Dulavrat otu ve güzelavrat otunu kullanmadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Ordan burdan duyup aktardan alınıp kullanılabilecek bitkiler değildir bunlar.


dulavrat otu


Batı kültüründe, çiçeklere verilen isimler; Bella donna (güzel kadın), Madonna lily(beyaz zambak) iken (Madonna, Meryem Ana'ya verilen ad) bizim kültürümüzde bu çiçek ve bitkilerin güzelavrat, dulavrat, dövülmüş avrat ve kadın tuzluğu isimleriyle anılması sizce de rahatsız edici değil mi? Sanırım bu isimleri verenler, bitkiler dünyasında bile olsa "erkek" hegemonyasının sürmesini isteyenlerdir.



Dövülmüş Avrat Otu



Kadın Tuzluğu


Görseller alıntıdır.




9 Ağustos 2017 Çarşamba




HAVA ŞARTLARI DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?


2005 yılında güneyde bir deniz kıyısında tatil yaparken, şezlongda uzanmış bir turistin okuduğu kitap dikkatimi çekmişti; kitabı elinden bırakamıyordu. Çaktırmadan ismine baktım. Kitabın adı: ARE YOU AFRAID OF THE DARK? tı. Karanlıktan korkmadığım için, kitap neyi anlatıyor diye merak ettim. Eve döndüğümde, acaba bu kitabın Türkçe çevirisi var mı diye kitapçıları dolaştım ve Altın Kitaplar'dan "Karanlık Korkusu" adıyla yayımlandığını öğrendim.  Kitabı satın aldım, ve duraksamadan okumaya başladım. Kitap gerçekten de çok akıcıydı ve benim bilmediğim bir konuyu anlatıyordu: Hava koşullarını değiştirmeye yönelik deneyleri ve hava koşullarına ilişkin felaketlerin nelere neden olabileceğini. 

Sidney Sheldon'un yazdığı "Karanlık Korkusu" romanını okumamın üzerinden uzun zaman geçmişti, okuduğumu bile unutmuştum ki, yakın zamanda gerçekleşen İstanbul'u vuran sel felaketi (hem de yazın ortasında) sonrası yapılan açıklamaları dinleyince, okuyunca romanı hatırladım. Kitaplığımın arka raflarından romanı çıkarıp altını çizdiğim yerleri ve Son Söz'ü yeniden okudum. 

İşte kitabın Son Söz'ünde yazan gerçekler:

"Herkes hava koşulları hakkında bir şeyler söyler ama kimse bu konuda bir şey yapamaz diyen eski atasözü artık geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzde iki süper güç olan Birleşik Devletler ve Rusya dünyanın dört bir yanındaki hava koşullarını denetleyebilme yeteneğine sahiptir. Diğer ülkeler de onlarla yarışabilmek için canla başla çalışmaktadırlar.

1800'lü yılların başında Nicola Tesla'yla başlayan elementlerin hakimiyetiyle evrende elektrik enerjisinin iletilmesi artık gerçek olmuştur.

Bunun sonuçları çok önemlidir. Hava koşulları iyi amaçlı olduğu kadar ölümcül silahlar olarak da kullanılabilir.

Gerekli tüm unsurlar artık yerli yerindedir.

1969 yılında ABD Patent Bürosu "yapay deniz suyu buharının atmosfere düşme olasılığını arttıran bir yönteme" patent vermiştir.

1971 yılındaysa Westinghause Elektrik Şirketi'ne gezegenin dış yüzeyinin aydınlatılması için gerekli olan sisteme patent verildi.

Yine aynı yıl, Ulusal Bilim Konseyi'ne hava koşullarını değiştirme konusunda bir patent verildi.

1970'li yılların başında, ABD Deniz ve Kara Çevre Komitesi hava koşullarıyla iklimin değiştirilmesini içeren askeri bir araştırmayla ilgili olarak bir dava açılmış ve Savunma Bakanlığının denizaltı yer sarsıntısından ileri gelen büyük dalgaların nükleer silahlarla koordineli olarak kullanmayı planladığını ortaya çıkarmıştı.

Birleşik Devletler'le Rusya arasındaki sorunlar 1977 yılında doruk noktasına ulaşmış ve Birleşmiş Milletler nezdinde Birleşik Devletler'le Rusya arasında hava koşullarını değiştirme ve denetleme konusunun düşmanca amaçlar doğrultusunda kullanımı yasaklayan bir anlaşma imzalanmıştı.

Ne yazık ki, bu anlaşma hava koşullarına ilişkin deneylerin sona erdirilmesine neden olamamıştı. 1978 yılında Birleşik Devletler Kuzey Wisconsin'deki altıdan fazla eyalette sağanak yağmurların yağmasına neden olan bir deney yapmıştı. Fırtına rüzgarın saatte 175 mil hızla esmesine ve elli milyon dolarlık hasara neden olmuştu. Bu arada Rusya da kendi projeleri üstünde çalışmayı sürdürmüştü.

1992 yılında Wall Street Journal, Elat Bilgi Teknoloji Şirketi'nin "Sipariş Üzerine Hava Koşulları" sloganıyla hava koşullarını denetleyen ekipmanları satışa çıkararak özel gereksinimlerin karşılanabileceğini öne sürmüştü.

Deneyler her iki ülkede de süregelirken hava koşullarında somut değişiklikler gözlemlenmişti. 1980'li yılların başında hava koşullarında olağanüstü değişiklikler saptanmıştı.

"Son iki ay içerisinde Kaliforniya kıyılarından yaklaşık 800 mil ötede yüksek basınçtan ötürü Pasifik Okyanusu'ndan gelen  doğal nemli hava akışı engellenmiştir." Time dergisi, Ocak 1981.

"...Batıdan doğuya doğru akan hava koşullarının olağan akışını engellemek amacıyla durağan ve aşırı nemli hava bir engel olarak ortaya çıkmıştır." New York Times, 29 Temmuz 1993.

Hava koşulları bildiğimiz en güçlü güçtür. Bunu kim denetlerse denetlesin dünya ekonomisini sürekli yağışlar ya da kasırgalarla alabora edebilir; ekili alanlara zarar verebilir, depremlere, kasırgalara ve tusinamilere; uluslararası havaalanlarının kapanmasına neden olabilir."

Hava koşullarının denetlenmesi ve değiştirilmesine yönelik yapılan araştırmaları ve anlaşmaları okudunuz. Bunlar açığa çıkan ve bilinen gerçekler. Ya bilmediklerimiz ve gizli olanlar varsa? Bunun garantisini kimse veremez değil mi? 



Kaynak kitap: Sidney Sheldon - Karanlık Korkusu (s: 334-335)




6 Ağustos 2017 Pazar




BİR KİTAP TANITIMI



Bilgi pahalı olabilir, ama cehaletten çok daha ucuzdur.

Faydacı der ki: "Gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm."

Dogmacı der ki: "Ben kararımı verdim, gerçeklerle kafamı karıştırma."




İlk kez, satın aldığım bir kitabı okuyup bitirmeden tanıtımını yapmanın heyecanını duyuyorum. Elimde okumayı bekleyen hatırı sayılır miktarda kitap olmasına rağmen, kitapçıya girdim ve ne var ne yok diye kitapçı raflarını taradım; yeni çıkanları, çok satanları. Sonra, indirimde olan kitaplara baktım. İşte "Zırvalar"ı böyle gördüm. Kıyıda köşede sıkışıp kalmıştı sanki. Kitabı elime alıp incelediğimde, alanlarında uzman ve dünyaca ünlü dokuz bilim adamı  tarafından yazıldığını gördüm. Bu bilim adamlarının biyografilerini okuyunca da ilgimi çekti zırvalar. Kitap, "Kıyamet gözlükleriyle dünya" başlık yazısıyla başlıyor ve "Kıyamet yakın değil...Dünyanın sonu gelmedi..."arka kapak yazısıyla bitiyordu. İlginç geldi içindeki konular ve kitabı satın aldım. Diğer kitaplarımın yanına, okumada öncelikli sıraya yerleştirdim.

İşte arka kapak yazısıyla "Zırvalar"ın tanıtımı:

"Kıyametin eşiğinde olduğumuz fikri tarihin kendisi kadar eskidir. Kalkınma ve gelişme yolunda atılan her adım, doğa ile uyum içinde olduğu iddia edilen ilkel bir yaşam tarzından vazgeçmememiz gerektiği iddiasıyla karşı karşıya geliyor. Sanayileşme, modern tarım yöntemleri, genetiği değiştirilmiş ürünler, bilimsel tıp, nükleer enerji ve içten yanmalı motor uygarlığın sonunun işaretleri olarak kabul ediliyor. Günümüzde politikacılar ve etkili lobi örgütleri bu korku üzerine oynuyorlar. Bizi, ürettiğimiz karbondioksitin neden olduğu kaçınılmaz küresel ısınma felaketi ile korkutuyorlar. Obezite salgınının çocuklarımızı yetişkinliğe ulaşamadan öldüreceğini iddia ediyorlar. Doyumsuz hayat tarzımızla dünyanın değerli kaynaklarını tüketmekte olduğumuzu savunuyorlar. Ve bunun gibi daha pek çok kötü senaryo...

Bu iddia ve korkuların lehinde ve aleyhindeki kanıtları daha dikkatli incelemenin zamanı geldi. Alınmış olan önlemlerin bir kısmının haklı olduğu fakat çoğunun özgürlüğümüzü kısıtladığı görülüyor. Kanıtlar, sorgulamamız ve düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Bize verilen bilgilerin birçoğu gerçek kılığına sokulmuş hipotez veya inançlardan oluşuyor. "Bilim adamlarına" göre, özellikle "yeni araştırmalar gösteriyor ki" gibi ifadelerle başlayan veya desteklenen cümleleri daima şüphe ile karşılamalıyız.

Biz de kesinlikle suçsuz değiliz. Ne yazık ki pek çoğumuzun batıl inançları var; sorgulamıyor ve eleştirmeye korkuyoruz. Sağlığımızın ve güvenliğimizin tehlikede olduğu söylendiği anda mantıksız, eleştirmeyen ve düşünmeyen insanlara dönüşüyoruz. Ne yazık ki bu ciddi kusurumuz, insanların çoğunluğunu kandırmanın kolay bir şekilde mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Zırvalar ve Arkalarındaki Gerçekler insanları, gerçek diye körü körüne inanılan iddiaları sorgulamaya ve düşünmeye zorluyor. Özgür bir yaşam için şüphe duymanın, sorgulamanın önemine dikkat çekiyor. Bir an için soralım: Ürettiğimiz karbondioksit küresel ısınmaya yol açar mı? Böcek ilaçları okyanuslardaki hayatı yok edebilir mi? Yiyeceklerde kullanılan kimyasallar hepimizi zehirliyor mu? Cep telefonları ve enerji nakil hatları kanser hastalığına neden olur mu? Dünya'nın kaynakları tükeniyor mu?"

Kitabın amacı; okuyucunun sorgulamasını ve gerçek olduğunu düşündüğü gerçekler üzerinde bir kez daha düşünmesini sağlamak. Bakalım kitabı okumayı bitirdiğimde kitabın bu amacına ulaşabilecek miyim ya da özgürlüğümüzü kısıtlayan yerleşik doktrinlere meydan okuyabilecek miyim?






2 Ağustos 2017 Çarşamba




SABAHATTİN ALİ'NİN BESTELENEN ŞİİRLERİNİN HİKAYELERİ





Şair, yazar, çevirmen ve dramaturg Sabahattin Ali, yazdığı şiirleri kendinden beş yaş büyük arkadaşı Nazım Hikmet'e gönderir ve fikrini sorar. Nazım, şiirleri beğenir beğenmesine de Sabahattin Ali'yi hikaye ve roman yazması konusunda yüreklendirir, teşvik eder. Sabahattin Ali'nin kendisine verdiği "Bir Orman Hikayesi" başlıklı çalışmasını dikkatle okuyan Nazım Hikmet, hikayenin Alman romantizminin etkisi altında yazılmış olduğunu; ama konu ve içerik bakımından Türk edebiyatında bir yenilik oluşturduğunu fark eder ve Resimli Ay'ın sahibi Zekeriya Sertel'le görüşerek Sabahattin'in bu ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde yayımlanmasını sağlar. 

Şiir yazmaya (özellikle aşık olduğu kadınlara) devam eder Sabahattin Ali. Bunun yanı sıra hikaye ve roman yazmaya da başlar. İlk romanı Kuyucaklı Yusuf gezetede tefrika edilir ve çok tutar. Sonra kitap olarak basılır. Ardından Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan yayımlanır. Sabahattin Ali artık tüm memlekette tanınan ünlü bir yazardır.

Eğer genç yaşında öldürülmemiş olsaydı, devletin ve bürokrasinin derinlerinde ne tür hatalar yapıldığını, örnekleriyle anlatacağı "Ankara" ismini vereceği kitabını yazacaktı. Olmadı. Fırsat vermediler.

Çoğumuzun severek dinlediği ünlü şarkıcıların seslendirdiği o güzelim şarkı sözlerinin Sabahattin Ali'ye ait olduğunu biliyor muyuz? Ve o şiirlerin kime, hangi duygularla yazıldığından haberdar mıyız? İşte ben, bu şiirlerin şarkı sözüne dönüştüğü şarkıları ve  hikayelerini yazacağım bugün. 

Bu şiirlerin ilki; "Eskisi Gibi"

Sabahattin Ali'nin, İstanbul'da tanıştığı ve aşık olduğu; ama aşkına karşılık bulamadığı Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar'a yazdığı "Eskisi Gibi" şiiri, Nükhet Duru ve Ali Kocatepe tarafından bestelendi ve bu şarkıyı Nükhet Duru seslendirdi.

"Seneler sürer her günüm
 Yalnız gitmekten yorgunum
 Zannetme ki sana dargınım
 Ben gene sana vurgunum
 Başkalarına gülsem de
 Senden uzakta kalsam da
 Sevmediğini bilsem de
 Ben yine sana vurgunum."




İkincisi "Dağlar" şiiri

Bilinenin aksine önceleri, Sabahattin Ali ve Nihal Atsız yolları ayrılana dek yakın arkadaştırlar. Öyleki, Sabahattin Ali'yi Almanya'ya yolculayanlar arasında iki yakın arkadaşı vardı; Bunlardan biri, Pertev Naili Boratav, diğeri Nihal Atsız'dı. 

Çok sevdiği arkadaşlarından Nihal'in "Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır." mottosuyla çıkartmaya başladığı Atsız Mecmua için bir şeyler yazmalıyım diye düşünür. Çünkü Nihal Atsız, ısrarla dergisi için yazmasını ister. Nihal'in "Türk" motifini öne çıkartmasına takılsa da, bir motto yüzünden geçmişten gelen dostluğunu bitirmesinin doğru olmadığına karar verir ve tamamlanmayan çalışmalarından bir şiiri olgunlaştırır. "Dağlar" ismini verdiği şiirini yayımlanmak üzere Atsız'a gönderir. "Dağlar" şiiri Atsız Mecmua'nın 15 Aralık 1931 tarihli yedinci sayısında yayımlanır.

Sonradan ırkçı, Turancı görüşleriyle Türk milliyetçiliğinin bir numaralı ismi haline gelen Nihal Atsız'la araları açılır ve mahkemelik olur Sabahattin Ali.

"Başım dağ saçlarım kardır
 Deli rüzgarlarım vardır
 Ovalar bana çok dardır
 Benim meskenim dağlardır..."



Üçüncüsü ve dördüncüsü sırayla; "Çocuklar Gibi" ve "Melankoli"

Sabahattin Ali, Konya'da öğretmenlik yaparken on beş yaşındaki öğrencisi Melahat'a  (Muhtar) aşık olur. İlk olarak Konya'da yayımlanan Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilen "Bir Kadın Dalaveresi" ni okuyanları haberdar etti bu büyük aşkından genç yazar. Hikayesindeki on beş yaşındaki genç kızın adı Beria idi.

1932 yılında, Melahat için "Çocuklar Gibi" şiirini yazdı.

"Şimdi şiir bence senin yüzündür
 Şimdi benim tahtım senin dizindir
 Sevgilim, saadet ikimizindir
 Göklerden gelen bir yadigar gibi..."



Önüne gelene, deliler gibi aşık olduğu Melahat'tan bahseder olmuştu Sabahattin. Konya'da kendine yakın bulduğu insanları harekete geçirir ve Melahat'in ailesine duygularını ve düşüncelerini aktarmak üzere araya aracılar koyar. Melahat'in ailesi bu isteğe kesin bir dille karşı çıkar. Melahat ise, bu gelişmeden sonra öğretmenine karşı alabildiğine soğuk davranır.
Genç şair bir kez daha yıkılır. Aynı günlerde yazıp Ayşe ve diğer yakınlarına gönderdiği "Melankoli" adlı şiirde, yine Melahat'la ilgili gönül kırıklığını dile getirdi.

"Ne bir dost, ne bir sevgili
 Dünyadan uzak bir deli
 Beni sarar melankoli
 Kafamın içerisi ölür."



Beşincisi "Hapishane Şarkıları"nın beşincisi olan "Başın Öne Eğilmesin"

Kuyucaklı Yusuf romanı Cemal Kutay'ın sahibi olduğu Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilir ve roman çok tutulur. Ama Sabahattin Ali, parasını alamaz Cemal Kutay'dan. Bunun üzerine gazeteye romanın devamını vermez ve Kutay'la araları açılır. Kutay, Sabahattin Ali'den intikam almak için bir fırsatını kollar. "Memleketten Haber" başlıklı şiirinin Atatürk' e hakaret ettiğini öne sürerek Sabahattin Ali'yi şikayet eder Cemal Kutay. Mahkemede Cemal Bey'le başından geçenleri anlatır genç adam. Gazetenin satışını artıran, romanı "Kuyucaklı Yusuf"un tefrika edilmesine izin vermediği Cemal Bey'in kendine düşmanlık ettiğini, şahitlerin de onun yakını olduklarını söylediyse de bir yıl hapis cezası almaktan kurtulamadı. Temyize başvurup olanları tüm açıklığıyla anlattı ama on iki aylık cezası on dört aya çıkartıldı.

Konya Hapishanesi'nde beş ay kalan Sabahattin, 12 Mayıs 1933 tarihinde Sinop Hapishanesi'ne nakledilir. "Hapishane Şarkıları"nın ilkini Aydın Hapishanesi'nden çıktıktan sonra Konya'da yazmıştı genç şair. Ne yazık ki çok geçmeden tekrar hapse düşmüş ve Konya Hapishanesİ'nde o şiir demetine üç tane daha eklemişti. Serinin beşinci ve sonuncusunu ise, Sinop'ta yazdı ve Nazım Hikmet'e gönderdi.

"Başın öne eğilmesin
 Aldırma gönül aldırma
 Ağladığın duyulmasın
 Aldırma gönül aldırma..."





- "Leylim Ley"

"Bazıları bu şarkıyı, yazanı-söyleyeni belirsiz bin yıllık bir halk türküsü sanıyor...Oysa sözleri Sabahattin Ali'ye, bestesi Zülfü Livaneli'ye aittir ve neredeyse milli marş olmuştur."
(Ahmet Hakan, 24 Mart 2017 hurriyet.com)


-Göklerde Kartal Gibiydim (Hapishane Şarkısı -1)

"Göklerde kartal gibiydim.
 Kanatlarımdan vuruldum
 Mor çiçekli dal gibiydim,
 Bahar vatinde kırıldım..."


Bonus:

16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde Aliye Hanım'la nikahları kıyılır Sabahattin Ali'nin. Bunun üzerine, Mayıs ayını yücelten bir şiir yazar:

"Mayıs ayların gülüdür.
 Taze bir çiçek dalıdır.
 İçerim ateş doludur.
 Mayıs'ta gönlüm delidir."






Kaynaklar:
-Osman Balcıgil - Yeşil Mürekkep, Bir "Sabahattin Ali" Romanı.

-Hıfzı Topuz - Başın Öne Eğilmesin, Sabahattin Ali'nin Romanı.