6 Kasım 2015 Cuma




EGO




Günümüzde en çok kullanılan sözcük hangisidir diye sorsalar bana, hiç düşünmeden "Ego"derdim. Anlamını bilen bilmeyen, sadece kulak dolgunluğuyla egonun varlığından haberdar olan, ancak yerli yersiz kullanarak anlamını aşındıran, kaydıran, hatta egoyu bir balona benzetip, balonu zevkle patlatacağını söyleyen bir çok insanla karşılaştım. Bu tür insanlarla sizler de karşılaşmışsınızdır muhakkak. Ha! Unutmadan EGO' yu, Elektrik, Gaz, Otobüs İşletmesinin kısaltması olarak söyleyenlerin varlığını da yazmalıyım, ki haksız da sayılmazlar. Çünkü başkentte belirtilen hizmetlerden sorumlu olan kurumun adının kısaltması EGO' dur gerçekten de.:)

Ego nedir, bizi nasıl etkiler, olmazsa ne olur, onu kontrol altına alabilir miyiz? gibi sorulara cevap bulabilmek için okudum da okudum. Neden mi? Ben de etten, kemikten oluşan bir insanım. Bazen "dünyayı ben yarattım." ya da "dünya benim etrafımda dönüyor." yanılgısına düştüğüm oldu. Sonuç; egom yerlerde süründü. Yerden toplamak da yine bana düştü.
Okuduklarımın bazılarını akademik bir dille yazıldığı için anlaşılmaz, bazılarını ise yalın bir dille yazıldığı için anlaşılır buldum. Bu durum, benim anlama özürlü olduğum anlamına gelmez tabii ki. (Egom yine yükseldi galiba. :))

Son okuduğum kitapta ego ile ilgili bir bölüm vardı ki, yazmadan edemeyeceğim. Kitap okuma isteğinin, kitabın hacmine (kalınlığına) göre değerlendirenlerin varlığını düşünerek, uzun  yazılan bir blog yazısının da  okunmadığı gerçeği tecrübemle sabit olduğundan, kısaltarak yazacağım. İşte Ego ve hakkında yazılanlar:

Ego, korkaktır. Ego, dostundan çok düşmanın olarak çalışırken," İnsan mı egosunu, egosu mu insanı kullanır?" soru işareti olarak kalır.

Dünyada, insanın sınırlı zamanında ona verilmiş kimliği, mevcut sistemdeki kimliği egonun ta kendisidir. Doğduğu aile, dini, dili, mesleği, kimliği oluşturan her ne varsa egoyu oluşturur ve ego onları yaşatır. Ego, insanın dünyevi kimliğinden fazlası değildir. Kıssadan hisse, ego seni açıklamaya, seni anlatmaya yetmez, çünkü sen kimliğinden, egondan ibaret değilsin. Ego, sen değilsin.

Egonun temeli "kaybetme korkusu" na dayanır. İnsan, biçimlendirilmiş zihniyetinden dolayı, tüm yaşamı boyunca, sadece ve sadece verilerle, değerlerle, tabularla yaşar ve ölür. Ego seni, insan eliyle yaratılan gerçekliğin, tek gerçek olduğuna inandırmaya çalışır.

Öğrenci üstadına sorar:
"Ego nedir?"

Üstat yüzünü buruşturarak öğrenciye döner ve "Bu ne kadar aptalca bir soru, bunu sadece bir aptal sorabilir." der. Öğrenci allak bullak olur, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştir. Üstat gülümser ve şöyle der:

"İşte ego budur!"

Ego son derece başarılı bir illüzyonisttir. Her şeyi kendisi için kullanıp, görüneni sana farklı yansıtmaya çalışır ve öyle var olur. Gerçekliğinin sorgulanmasından, sarsılmasından o kadar korkar ki, kendini kamufle etmek için dikkatini dışarıya yöneltir. Senin, içeriye bakmak yerine dışarıya bakman egonun varlığını sürdürebilmesi için elzemdir.

Egonun doğasında yoksunluktan, rekabetten, kıyaslamaktan doğan nefret vardır. Bu bazen farklı politik kimliğe sahip insana duyulan kızgınlıktan, işyerindeki diğer çalışanlara duyulan kıskançlığa, sevgiliye kırgınlıktan, yoluna çıkan bir böceği öldürmeye kadar farklı tezahür eder.

Olan sadece şudur:

İçerideki öfke, içerideki nefret, içerideki korku dışarıda olana yansıtılmaktadır. Ancak kaynak içeridedir. Dışarıda olanı affedebilmek için  önce içeride olanı affedebilmek gerektiği gibi. Örneğin aldatan sevgiliye duyulan öfke, o sevgiliyi seçtiği veya o sevgilinin kendi yetersizliklerinden dolayı gitmiş olduğunu hissettiği için insanın kendisine duyduğu öfkeden alevlenir.

Ego güvensizdir.
Ego korkar.
Ego kontrol eder.
Ego tedbir alır.
Ego tetikte yaşar.
Ego dinlemez.
En çok bildiğini yapar.
Ve çoğu zaman hoyratça direnir.

Aile, toplum, çevre suçluluk duygusunu, günahı, kuralları, şablonları hayatına sokarken egoyu güçlendirdi. Ego da her sıkıştığında bunları sana karşı kullandı. 
.......................................................
Dünyaya ve senin dünyana ait cevapların egonun sana göstermeye çalıştığı gibi dışarıda değil, senin içinde, çok daha derinlerde. Ego sana diyor ki, dışarısı kötü, insanlar anlayışsız, sen ve ben (ego) birlikte olarak halledebiliriz. Ayrışarak, bölünerek, gururla, kibirle, dünyada elde edeceklerimizden gelecek güçle.

Ego, seni dışarıya bağımlı kılar. O kadar korkuyordur ki yok olmaktan, dışarıdan destek ile yaşam alevini güçlendirmeye çalışır. Her zaman başkalarından destek almak zorunda hissettirir insanı. Seni takdir edecek, ne kadar güzel ya da ne kadar zeki olduğunu söyleyecek birileri...Böylece zeki, güzel, yakışıklı, başarılı, güçlü ve daha bir çok şeye inandırabilir seni.

Bu eşlik ettiğinde seni de içine çeken zavallı bir çırpınıştır. Çünkü bu dünyayı değiştirmeye çalışmak, sinemada görüntüsü kaymış bir filmi, beyaz perdeyi çekiştirerek düzeltme çabasıdır. Projektörü düzeltmek tek çözümdür.

Bir toplumun parçası olduğun sürece ego her zaman varlığını sürdürecektir, sürdürmelidir de. Ancak sen, egonun farkında olarak, onun sana sunduğunun, sana anlattıklarının çok daha fazlasının ve  gerçeğinin daha derinde olduğunun, görünenin arkasında gizlendiğinin farkındalığında tuzaklarına düşmeden onu yönetebilirsin. Bugün, birçok insan, egosunun kölesiyken, gerçek insan egosunun efendisidir.

ARET VARTANYAN, Yürüdüğün yollar hep aynı yere çıkıyorsa, yeni bir yol bulmak için GİTME ZAMANI (s: 389 - 392)


Şairin dediği gibi,"Dünya bir oyun sahnesidir ve bizler de birer oyuncu." isek, benim söyleyebileceğim;  EGO 'nun, zihnimizin bize oynadığı En Güzel Oyun olduğudur. Bu oyunda sanatçı biziz ve rolümüzü yorumlama biçimimiz de bizi ele verir...


Dip Not: EGO (En Güzel Oyun) açılımı bana ait olup, okuduklarımdan çıkardığım sonuçtur. Beğenebilir veya beğenmeyebilirsiniz. Yazarsanız sevinirim.

En Güzel Oyun' daki "oyun" un anlamı:
2- Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi. (TDK Sözlüğü)
TDK Sözlüğünde "oyun" sözcüğünün 10 anlamı var. 










2 Kasım 2015 Pazartesi

A Gigantic Jigsaw Puzzle: The Epicurean Inscription of Diogenes of Oinoa...




REKLAM ŞART!!
(Epikurosçulara Göre)





Lüksün gücüne karşı tavır alan Epikurosçular reklamın önemine inanmışlardı. 

İ.S. 120' lerde, Küçük Asya' nın güneybatı köşesinde yer alan 10.000 nüfuslu Oinoanda kentinin merkezine, 80 metre eninde, yaklaşık 4 m boyunda devasa bir taş duvar inşa edilmişti. Bu duvarın üzerine alışveriş edenlerin dikkatini çekmek için Epikurosçu sloganlar yazılmıştı. Sloganlar şöyleydi:

Lüks yiyecek ve içecekler...sizi kötü hastalıklardan korumadığı gibi bedeninizin sağlıklı kalmasını da sağlamaz.
Doğal olmayan zenginliklere sahip olmak, zaten taşmak üzere olan bir şişeye su eklemek kadar gereksizdir.
Gerçek değere, tiyatrolarla, hamamlarla, parfüm ve kremlerle değil...ancak doğa biliminin yardımıyla ulaşabilir.

Bu duvarı yaptıran kişi şehrin en zenginlerinden biri olan Diogenes' di. Diogenes, Epikuros ve arkadaşlarının Atina' daki bahçeyi satın almasından tam 400 yıl sonra, Epikuros' un felsefesinden öğrendiği mutluluk sırlarını şehirdeki öteki vatandaşlarla paylaşmak istemişti. Duvarın bir köşesine şöyle yazmıştı:

Hayatının sonbaharına ermiş, hatta yaşlılık yüzünden bu dünyaya gözlerini kapamaya hazırlanan biri olarak, ölüm beni almadan önca, hayatın bana sunduğu zevkler için bir şükran abidesi dikmek, böylece şu anda sağlığı yerinde olanlara yardım etmek istedim. Eğer kötü durumda olanlar yalnızca bir, iki, üç, beş hatta altı kişi olsalar, onlarla kişisel olarak görüşürdüm...Ama insanların çoğu sanki bir salgın hastalığa yakalanmış gibi. Hayatla ilgili yanlış fikirlere sahip olan bu kişilerin sayısı gün geçtikçe de artıyor çünkü koyunlar gibi hastalığı birbirlerinden kapıyorlar...Bu duvarı, kurtuluş getirecek çareleri herkese duyurmak için inşa ettirdim.


Bu devasa duvara Epikuros' un felsefesiyle ilgili yaklaşık 25.000 sözcük yazılmıştı; yazılarda Epikuros felsefesi her yönden ele alınıyor, dostluğun önemi vurgulanıyor, sıkıntıların enine boyuna irdelenmesi gerektiğine değiniliyordu. Kentin dükkanlarından alışveriş edenler, yaptıkları işin kendilerine pek az mutluluk getireceği konusunda uyarılıyordu.

Biz telkinlerden bu kadar etkilenen yaratıklar olmasaydık, reklam yapmak da o kadar gerekli olmayabilirdi. Biz insanlar duvarlarda güzel resimlerini gördüğümüz şeylere sahip olmak isteriz ama fazla sözü edilmeyen ya da başkaları tarafından övgü almayan şeylerle hiç ilgilenmeyiz. Lucretius' da, " isteklerimizi belirleyenin kendi duyularımız değil de, sağdan soldan duyduklarımız" olmasından üzüntü duyduğunu dile getirmişti.

Belki ancak sanat, bu görüşlerin değişmesine katkıda bulunabilir. Lucretius, Epikuros' un basit yaşantıyı savunmak için gösterdiği entelektüel çabaya, pahalı olmayan şeylerden de zevk alınabileceğini anlatan Latince bir şiirle destek vermişti:


"Bedenimizin gereksinimleri aslında o kadar az ki; bedenimizden acıyı uzak tutalım, kendimize yeni zevkler bulalım yeter. Doğamız bundan başka bir şey istemez; evimizin önünde, gecenin geç saatlerine kadar toplanmayan zengin sofrayı aydınlatan meşaleleriyle, altından genç adam heykelleri olmasa ne olur? Salonumuz gümüşlerle, altınlarla ışıl ışıl parlamasa, ud müziğinin yankılanacağı oymalı tavanlarımız olmasa ne olur? Oysa doğa bize ne lüksler sunar. İnsanlar dostlarıyla birlikte bir dere kenarında, çimenlerin üstünde, koca bir ağacın gölgesi altında oturup neredeyse hiç para harcamadan hoş vakit geçirip rahatlayabilirler. Hele de güneş parlıyorsa ve yılın o mevsiminde yeşil çimenlerin üzerinde çiçekler açmışsa, ne güzel."


Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi (s: 86-89) Luceritius' un şiirinin Latincesi kitapta mevcuttur.


Günümüzde büyük şehirlerde, metropollerde dev reklam panolarını görünce, lüksün gücüne karşı tavır alan Epikuros' a ve şiiriyle ona destek veren Luceritius' a doğanın bize bedava sunduğu lüksleri hatırlattığı için şükran duyuyorum. Bu, günümüz tüketim toplumunda, reklamcıların hoşuna gitmese de. Eğer insanlar kendilik bilincine sahip olsalar ve basit bir yaşantıyı, lüks bir yaşantıya tercih etseler tüketim düzeyi iyiden iyiye düşebilir ve gerçekte insan özüne, yani doğaya dönebilir. Bu dönüş, uygarlıkla birlikte doğadan iyice uzaklaşan insana iyi gelebilir...




Dip Not: Burada Epikuros' un felsefesini savunuyor değilim. Lüksün gücüne karşı tavrını reklamla güçlendirmesini  ve reklamın II. yüzyıldan itibaren insanlar üzerindeki etkisinin bilindiğini anlatmaya çalıştım sadece. Yoksa, günümüzde "Epikurosçu" sözcüğünün "gününü gün eden insan" anlamında da kullanıldığını ve "En üstün iyilik hazdır."  "En büyük kötülük acıdır." felsefesine dayanılarak Epikurosçulara "hazcı" denildiğinin bilincindeyim. Bu tartışmayı, felsefe yapanlara bırakmayı tercih ederim.

Epikurosçular' ın bir bahçede bir araya geldiklerinden bunlara "bahçe filozofları" da dendiğini eklemeliyim. :)

Video' yu, uzun olsa da boş bir zamanınızda mutlaka izlemenizi öneririm. Tarih hazineleriyle dolu güzel ülkemde gelmiş geçmiş nice filozoflar vardır, adını bilmediğimiz. Tanıtımda azıcık katkım olsun değil mi?








30 Ekim 2015 Cuma




 RÜZGAR


Sabahattin Ali, şiirlerinde dağ ve deli rüzgar imgelerini sıklıkla kullanır. Dağlar gibi başını dik tutar, yalnızlığını rüzgara fısıldar. "Dağ ve rüzgar imgeleri, şaire hayatın sıradanlığından, koşuşturmasından, yalancılığından ve telaşından apayrı; özgürlük, cesaret, güven gibi 'doğal' güçleri ifade eder. Doğaya ait bu imgeleri, aslında doğanın bir parçası olan ama yapaylıklarla, yalanlarla yoğrulduğundan kendini başka kılıklara sokan 'insan'a, özünü anlatabilmek için kullanır." (Didem Oktay, www.siirleraslabitmemeli.com)


"Şairin özgürlükle bağdaştırdığı imgeler genellikle tabiattan alınmıştır. Asım Bezirci Sabahattin Ali' nin şiir kitabının adını Dağlar ve Rüzgar koymasının tesadüfi olmadığına dikkat çeker. Gerçekten de gerek yüceliği simgeleyen dağlar, gerekse özgürlüğü anlatan rüzgar, kitaptaki şiirlerde sık sık geçer. Ayrıca, her iki imge de zaman zaman Sabahattin Ali' nin insanlardan uzaklaştığını, onlardan farklılaştığını anlatacaktır." (Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri. Hazırlayan: Atilla Özkırımlı.)

Zaman zaman insanlardan uzaklaşarak doğaya sığınan Sabahattin Ali, yalnızlık hissini "Rüzgar" şiiriyle ifade etmiştir. Şiiri okumaya ne dersiniz?




Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, ' O' na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

'Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
Etrafım da bana  asla kulak vermedi.
Senelerden beri hala anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

..........................

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete aşıkım ben de.
İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.
Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.

Sabahattin Ali - Bütün Şiirleri (Hazırlayan: Atilla Özkırımlı)
YKY Yayınları



Dip Not: Başın Öne Eğilmesin (Sabahattin Ali' nin Romanı), Hıfzı Topuz' un 2006 yılında çıkardığı ve 2007 yılında 36. Orhan Kemal Roman Ödülünü kazandığı kitabıdır. Sabahattin Ali' nin hayat öyküsünü ve öldürülüşünü anlatır. Kitabı okudum ve çok beğendim...







27 Ekim 2015 Salı

10.YIL MARŞI ve ATATÜRK




10. YIL MARŞI
(ÇIKTIK KALIN KABLOYLA)


Cumhuriyet' in 10. Yıl Kutlamaları için dosta düşmana görkemli bir tören hazırlığına girişilir. Dünyanın pek çok ülkesinden konuk, tabii ki Sovyetler Birliğin' nden de davetli çağrılır. Ruslar, Kurtuluş Savaşı' na destek verdikleri Türkiye' nin bu önemli gününe iki bakan gönderirler.

Bu arada Yutkeviç adlı bir yönetmen de Türkiye' ye davet edilmiştir. Yutkeviç' in görevi, yolculuğu ve etkinlikleri filme almak, bu tarihi olayı belgelemektir...

Ankara' ya gelen Yutkeviç, hazırlık yapmak için otelinden ayrılıp törenin yapılacağı hipodrama gider. Diğer meslektaşlarına ayrılan yere kamerasını kuran Yutkeviç, konuşmaların yapılacağı kürsüye kablo çekerken utanır. Rus kameramanın sıkıntısı kablosundan dolayıdır! Öyle ya, diğer kameramanların kablosu serçe parmağı kalınlığındayken, Yutkeviç' in neredeyse bir insan bileği kadardır. Ertesi gün, Cumhuriyet' in 10. yıl coşkusuyla dolu olan binlerce insan hipodromdaki yerini almış, Atatürk ve davetlilerin gelmesini beklemektedir. Gazi, bir otomobille girer hipodroma. Merdivenleri çıkar, toplulukla tokalaşmaya başlar ve kürsüye geçip konuşmaya başlar. Bu sırada Yutkeviç kamerasını çalıştırır, kayıttadır. Ama birden, etrafındaki meslektaşlarından feryat figan sesler yükselmeye başlar. Yutkeviç, gözünü kameranın vizöründen ayıramadığı için de ne olup bittiğini anlayamaz. Bir ara gözünü vizörden ayırır ve diğer kameramanların neden telaşlandığını anlar.

Atatürk' ü hipodroma getiren otomobil kamera kablolarının üstünden geçmiş, hepsini koparmıştır. Ortada bilek kalınlığında bir tek sağlam kablo vardır, o da Yutkeviç' in kablosudur.

İşte biz, o tek sağlam kablo sayesinde 10. Yıl Marşı fonundaki görüntü ve Ata' nın konuşmasını hala izler dururuz.


Nebil Özgentürk
Türkiye' nin Hatıra Defteri (1923' ten Günümüze)
DenizKültür Yayınları







15 Ekim 2015 Perşembe





MANTIKSIZ ADAM FİLMİ



9 Ekim 2015' te vizyona giren Mantıksız Adam (Irrational Man) , bir Woody Allen filmi ve benim kaçırmak istemediğim filmlerden. On kişilik grupla birlikte izledim filmi ve her zamanki gibi çok beğendim. Bir Recep İvedik filmi olsaydı, salon tıklım tıklım olurdu diye geçti aklımdan. Kış Uykusu filmini de üç kişi izlediğimi hatırlayınca. Sonra neden böyleyiz, bu ülke neden kaostan kurtulmuyor diye söylenip dururuz. Düşünmeyi, düşünen insanları sevmediğimiz için olabilir mi?

Filmlerinde içerik olarak kadın-erkek ilişkilerini, cinselliği, birbirini aldatan eşleri kullanması ve bunları dantel gibi ince ince işlemesiyle, olaylardan çok karakter analizleri üzerinde durmasıyla ve karakter analizlerini derinlemesine yapmasıyla ünlü 80 yaşındaki delikanlı Allen, Mantıksız Adam filminde varoluşsal sıkıntıları, hayatın anlamsızlığını sorguluyor. Hem de çok karmaşık konular diye düşündüğümüz bu konuları, hayata indirgeyerek, basit, somut bir biçimde yapıyor.

Film, Felsefe Profesörü olan Abe Lucas (Joaquin Phoenix) ders vermek üzere küçük bir kasabadaki üniversiteye gelmesiyle başlar. Abe, hayattan zevk almayı ve umudu kesmiş, yılgın, alkol bağımlısı ve iktidarsız bir adamdır. Bu haliyle de felsefe konuşmak gibi bir niyeti yoktur. Ona göre, okuldan mezun olup düzenin çarklarına kapılan kim felsefe düşünür ki?

Abe, ilk derste, felsefenin gerçek yaşamdaki zor sorulara cevap vermeyen bir lafazanlık olduğunu söyleyerek, Soren Kierkegaard ve Immanuel Kant gibi filozoflara değinir, kendi karamsarlığını unutarak. Ve öğrencilerine felsefeye ilişkin şunu söyler: "Felsefe, sözsel mastürbasyondur."  Soren Kierkegaard,"Felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir." dediğini düşünürsek, Abe' in felsefe hakkındaki bu sözünü anlamlandırabiliriz.

Abe, gönüllü olarak dünyanın sorunlu bölgelerine gitmiş, ihtiyacı olanlara yardım etmeye çalışmış, ancak arkadaşının Irak' ta öldürülmesiyle bu gezegendeki hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğinin farkına varmıştır. İşte bu farkındalık, onu hayatın anlamsızlığı üzerinde düşünmeye sevk ederek, karamsarlığa ve kaygılı bir kişiliğe dönüştürmüştür. Zaman zaman panik atak krizleri geçirmektedir.

Ancak, bir raslantı ve bir kısmet, ya da şans diyelim Abe' in geleceğini belirleyecektir.Jill ile Lunaparka giden ve bir şans oyununda kazanan Abe, öğrencisine şöyle der:" Yüzde 50, bazı insanların sahip olabileceğinin çok üstünde bir şanstır..." Bence bu sahne çok önemli ve filmin sonunu belirliyor. Şans mı? Şansızlık mı?

Abe ile ilişki kuran iki kadın vardır: İlki, sıkıcı evliliğinden, evliliğin monotonluğundan kurtulmak isteyen ama tek başına bunu gerçekleştiremeyeceğini bilen ve risk almayı göze alan Profesör Rita (Parker Posey)dir. Diğeri ise, zeki olduğu kadar, güzel olan genç öğrencisi Jill (Emma Stone) dir. Bu iki kadınla ilişkisi Abe' yi  fiziksel olarak değiştirir. Ruhsal değişimi; hayatı sevmesi ve anlamlı bulması ise Jill' le birlikte restoranda yemek yerken tesadüfen bir konuşmaya tanık olmasıyla gerçekleşir. Artık hayatta bir amacı vardır, hayat yaşanmaya değerdir. Tabii ki bu amacı söylersem filmi izleyecek olanları bu zevkten yoksun bırakmış olurum. Ama Felsefe Profesörü Abe' in bir Dostoyevski hayranı olduğunu ve Suç ve Ceza' daki Raskolnikov' a öykündüğünü söyleyebilirim sadece... Hayatı sevmeye, hayatın zevklerinden tat almaya başlayan Abe' in bu değişimi kendisine neler getirecek ya da kendisinden neler götürecektir? 

"Allen, fiziksel olarak da bir değişiklik gerçekleştirmiş. Joaquin Phoenix' in performansıyla Abe' in yer aldığı her sahneye huzursuzluk yüklüyor... Felsefe sözcüğünün ağırlığı altında kasaba ahlakıyla dalga geçerken, alttan alta insan doğasının suça yatkınlığının önünü açıyor... Seyirciyi inandırıp ikna ediyor, hatta suç ortağı yapıyor. Gerçek hayatın acımasız yüzü ve sürprizleriyle bir defa daha varoluşsal sorulara manalı tek bir yanıt veremiyor! 'Düzensiz düzenin' tuhaflığı, karanlığı ve karışıklığı içinde bizleri en çıplak halimizle yüzleştiriyor." (www.beyazperde.com/filmler/elestiriler)

Maç Sayısı, Mavi Yasemin filmlerinden sonra Allen' in izlenmeye değer güzel bir filmi; Mantıksız Adam (Irrationel Man). Bence sinemada izlemenin keyfini kaçırmayın. İyi seyirler...



Mavi Yasemin filmiyle ilgili yazdıklarımı  merak ediyorsanız, işte linki :

http://sahriye.blogspot.com.tr/2013/10/mavi-yasemin-blue-jasmine-vizyonda-bir_23.html








13 Ekim 2015 Salı

Bela Bartok´un derlemelerinden Mâvilim türküsü





BELA BARTOK' UN TÜRKÜLERİ

1936'nın baharında, Halkevleri' nin daveti üzerine gelmişti Bela Bartok. Uzmanıydı halk müziklerinin ve Anadolu' nun da türkü izini sürmesi istenmişti ondan.Zaten ülkede yeni bir kültürün inşaası sürüyordu. İkinci Savaş' ın ve faşizmin kapıya dayandığı tedirgin ülkelerden Macaristan' dan gelmişti.

Ön bilgiyle bir bölge seçti. Karacaoğlan ve Dadaloğlu' nun dağlarında türkü yaktığı Adana. Ve tabii ki Çardak Köyü...

Adnan Saygun' la zor yollara koyuldular, elde kayıt cihazları, bazen araba bazen eşek sırtında bazen yürüyerek vardılar dağlara. Şaşkındı köylüler, ama misafirperverlik zievedeydi. Kayıt başladı dilden dile, bir kuyumcu titizliğiyle.

Ama zor geçiyordu kayıtlar. Erkeklerin tarladan dönüşü bekleniyor, kadınlarınsa evlerinden köy meydanına çıkıp ikna edilmesi. İkna zordu, bir de bir köy efsanesi alıp yürümüştü. Sanki o ağıt ve türküler kayıt cihazına geçince köylülerin sesini yutacak diye düşünmüşlerdi... Ama sonunda derleme bitti. Bartok hayatının en mutlu günlerini geçirmişti Adana' nın köylerinde.
Yüzlerce türkü taş plaklara kaydedildi.

O türkü ve ağıtlar bugünlere kalan ve Çukurova' nın yazı efendisi Yaşar Kemal' e ışık veren.

Evet Bartok' un notları mükemmeldi, kaynak tamamdı ama savaşın kavurduğu ülkesine, Macaristan' a dönmek istemiyor, Anadolu' da kalmak geçiyordu gönlünden. İş bulup yerleşmek istedi ama olmadı, oldurulamadı!

Zaten, Türkiye  savaşın etrafında satranç oynamak durumuna gelmişti. Bartok' un gönlünden geçenler fark edilmedi bu hay huy içinde.

Barış ve türkü diye diye önce Macaristan' a gitti, ardından Amerika' ya göçtü 1940' ta. Beş yıl sonra da hayattan göçüp gitti.

Yaşar Kemal' se içinden dev romanlar çıkacak olan Bartok ışıklı Ağıtları' nı, yayınlayacaktı aynı yıl.

Ve zaten sonraki o dev romanlarda da, yani İnce Memed' lerde, Efsaneler' de Bartok' un izleri hep olacaktı, sanki Bartok' a teşekkür niyetine...

Ve hayat ki yıllar gelip geçecek, o ağıtlardan ve Bela Bartok hazinelerinden binlerce türkü popülerleşecek, o türküleri söyleyenlerin pek çoğuysa Bartok' tan bihaber kalacaktı.


Nebil Özgentürk
Türkiye' nin Hatıra Defteri (1923' ten Günümüze)
DenizKültür Yayınları




7 Ekim 2015 Çarşamba




İYİ PSİKOLOG


Psikoterapinin gizemli dünyasıyla ilk kez Irvin D. Yalom' un "Divan" romanını okurken tanışmış ve romanı keyifle okumuştum. Ve psikoterapi odasında neler olduğu konusundaki merakımı gidermiştim. Sonrasında ise Psikoterapi öykülerinin müdavimi oldum: Bu konuda yayımlanan yerli yabancı kitapları okumaya başladım. Son olarak okuduğum Noam Shpancer' in "İyi Psikolog" romanı ise en iyilerinden; anlaşılır, akıcı bir dili var ve yaşamdan örnekleriyle oldukça etkileyici bir kitap.

Tüm bu okumalarımdan öğrendiğim, psikoterapi konusunda teorik tartışmaların olduğu gerçeğidir. Yani, Noam Shpancer' in kitabında aksi Viyanalı diye bahsettiği Freud taraftarları, bilişselciler ve davranışçılar arasında varlığını sürdüren tartışmalar. Ancak iyi bir terapist, teorik tartışmaları terapi odasının dışında bırakır. Çünkü terapi odasında teorik tartışmalarla değil, insanla karşı karşıyadır. "Teorik tartışmanın bir sonuca ulaşmasını beklerseniz sonsuza kadar beklemeniz gerekir. Her şeyi bilemeyiz. Sadece bilinebilir olanı bilebiliriz ve bu alanda bile bildiklerimizin bir sınırı vardır. İşte bu yüzden terapi sularına dalmadan önce ideal anlayışa ve kesinliğe erişmeyi beklemek, evlenmeden önce ideal kadını bulana kadar beklemeye benzer. Her ikisi de bir insanla gerçek anlamda karşılaşmaya ilişkin korkuları temsil eder."  diyor, Noam Shpancer kitabında.
Bu konu hakkındaki tartışmaları uzmanlarına bırakıp romana dönelim:

Roman, bir psikoloğun çalıştığı anksiyete hastalarının tedavi edildiği merkezde, danışanı striptizci Tifanny (romanın ilerleyen bölümlerinde saat dört hastası olarak anılıyor) ile geçen (arada birkaç danışanın kısa öyküsü de var) terapileri anlatıyor. Kitapta bir bölüm terapi konuşmalarını diğer bölüm ise psikoloğun üniversitede verdiği "Terapi Prensiplerine Giriş" derslerini anlatırken psikoloğun eski sevgilisi Nina (ki o da bir psikologdur.) ile olan ilişkisi de gözler önüne seriliyor. Psikolog terapi esnasında ve sonrasında sınıfta ya da Nina' yı düşündüğü anlarda durmaksızın insan psikolojisine ait düğümleri çözüyor kafasında. Bunu öylesine basit ve anlaşılır hayattan örnekler vererek yapıyor ki, farkında olmadan kendi hayatınızı düşünüyorsunuz: Korkularınızı, kaygılarınızı, özgüveninizi ve daha da önemlisi hayattan gerçekte ne beklediğinizi, diğer bir deyişle ne istediğinizi sorgulamanıza neden oluyor. Dürüstçe, kendinizi kandırmadan...

Psikoloji Profesörü Noam Shpancer' in bu ilk romanı  "İyi Psikolog" dan seçtiğim sözleri yazmadan önce yeni romanlarını  beklediğimi de eklemeliyim. :)


Bazen bir kelimeye o kadar ağır anlamlar yüklenir ki, bu hastayı dumura uğratır, ona eziyet eder. Böyle bir kelimenin içinin bir miktar boşaltılması, basitleştirilmesi gerekir. 

Deneysel çalışmalar da göstermektedir ki eşlerimizi kendimize benzeyen ve yakınlarımızda bir yerlerde olan kişilerden seçiyoruz. İnsanlar mıknatıs değildir, karşıtlar en azından uzun vadede birbirini çekmez.

Cesaret de tıpkı korku gibi size aittir.Korku önemli bir danışman, ancak kötü bir liderdir.Tavsiyelerini dinleyebilirsiniz ama sizi yönlendirmesine izin vermemelisiniz. Cesaretse bilge bir liderdir. Onu izlemelisiniz.

Hiçbirimiz korkularımızdan kurtulamayız. Ama korkuyu doğru bir şekilde yönetmeyi, korku karşısında doğru tepki vermeyi, onunla barış içinde yaşamayı ve hatta onu lehimizde kullanmayı öğrenmeliyiz.

Terapi için ödediğiniz para pasaporttur, tedaviyse yolculuk.

Hafızanız bir kütüphane değildir. Aslında ne kadar fazla bilirseniz o kadar fazla hatırlarsınız.

Terapi başlı başına içgüdülerimize ters bir eylemdir ve amacına ulaşması ancak uzaklığın, yabancılığın değerinin anlaşılmasına bağlıdır. Karşındakinin yabancılığının iyileştirici bir gücü olmasa kim bir yabancıya en gizli sırlarını dökebilir ki?

İyi bir psikolog, insan hayranı değildir. İyi bir psikolog, insanlar hakkında kararsız duygular taşır.Çünkü onların doğaları gereği güvenilmez olduğunu, yıkıma sebep olma, hile yapma ve aldatma potansiyelleri olduğunu bilir.İyi bir psikolog, insanların iç dünyasına tam anlamıyla ve doğrudan girmeyi bilir. Heyecanlarınıysa kendine saklamalıdır.

"Her şeyi olabildiği kadar basit yapın ama olabileceğinden  daha basit değil."
 Albert Einstein

"Rüyalar devam ettiği sürece gerçektir."
 Havelock Ellis

Hayatta her şey pozitif değildir. Negatif olgular da vardır.Kırılan dal tekrar büyümez.Son tahlilde bu hayat, kronik ve ölümcül bir durumdur.

Hastayla iletişiminiz özel bir olaydır, bir tür sanattır.Hastanın hikayesi evrenin genel kurallarına ne kadar bağlı olsa da eşsiz ve somut bir deneyimdir.Aynı yolda yürüyenlerin admlarının uzunlukları, düşünceleri, bakışlarının izleri farklı olacaktır. Bir adam sahilde kendisinden önceki binlerce insan gibi yürür ama yine de ayak izleri derinlik ve boyut bakımından benzersizdir. Tek yumurta ikizlerinin bile belli bir andaki düşünceleri farlıdır ve fiziksel olarak aynı yeri işgal edemezler. Kanun ve genellemelerin dili, insan deneyiminin tümünü kapsayamaz.

Şunu unutmayın: Ne kadar bilinçli ve anlayışlı olursanız olun, terapi deneyimi ne kadar aydınlatıcı ve iyileştirici olursa olsun tüm bunlar hastayı ileri götürmeye yetmeyecektir. Haftada bir saat duvarlara vurarak inşası yıllar süren bir kaleyi delemezsiniz. Seansta öğrenilen dersler günlük hayatta uygulanmalıdır. Son tahlilde kişinin hayatının genel şekli, her günün toplamından oluşur.







5 Ekim 2015 Pazartesi




ACIMAK


İnsan doğası gereği, kendisinden zayıf ve kötü durumda olanlara acır. Acımak, başkasının acısına ortak olmak veya durumundan üzüntü duymak, başkasının uğradığı kötü duruma üzülmek ve merhamet etmektir diye tanımlanabilir. Eğer bir tanım gerekiyorsa. Sözlük anlamı kelimenin kendisini tanımlar, duygusunu değil elbette. Çünkü, kelime sadece sesten ibarettir. Ve o sese, anlam yükleyen biziz. 

Acımak duygusunda suje, ben değil, başkasıdır. Yani, başkalarının durumuna üzülür, acı duyarız. Ve bu duygu, öyle baskındır ki, bazen diğer tüm duyguların önüne geçebilir. Acaba, başkalarının durumuna üzülmekle "alt bilincimiz" de kendimizi mi rahatlatıyoruz? Bu soruyu Erich Maria Remarque, "İnsanları Sevmelisin" kitabında şöyle cevaplıyor:

"Yanı başında biri ölürken sen bunu duyamazsın. Dünyanın bahtsızlığı da budur işte. Acımak ıstırap değildir. Acımak, başkasının felaketi karşısında duyulan gizli bir sevinçtir. Bu felaket kendimize veya sevdiğimiz birisine gelmediği için aldığımız rahat bir soluktur."

Bir başka yazar Stefan Zweig, "Sabırsız Yürek" romanında acıma duygusunun iki tür olduğunu söyleyerek şöyle devam eder:

"Acımak- güzel bir duygu! Ama iki tür acıma duygusu vardır. Birincisi, duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. Bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur. Diğeri, tek gerçek acıma duygusu ise yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla, gücü yettiğince hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı bir insanın acıma duygusudur."

Fransız yazar Francois de La Rochefoucauld' a göre ise; "Acıma, çoğu kez başkalarının dertlerinde kendi dertlerini hatırlamaktır; uğrayabileceğimiz felaketlerin kurnazca bir tahminidir."

Ve bizden bir yazar, Refik Halit Karay acımayı, bir menfaat hissi olarak değerlendirip şöyle diyor:

"Merhamet de bir menfaat hissidir ya! ' Allah' ın hoşuna gider de beni kayırır' düşüncesi."

Şimdi, ünlü yazarların"acımak" duygusuyla ilgili söylediklerini okuduktan ve tek bir ortak noktada (Acıyarak kendimizi rahatlatmak, bir bakıma teselli etmek) birleştiklerinin farkına vardıktan sonra, acımakla ilgili ne düşünmeliyiz? Acıyarak, kendimizi mi rahatlatmalıyız? Zaten bunu, içgüdüsel savunma olarak yapıyoruz. Yoksa, "Merhametten maraz doğar." ve "Acıma! Acınacak hale düşersin." diyen Atasözlerimize kulak vererek acımayı bir kenara bırakıp acımasız mı olmalıyız? Sorunun cevabı, kişiden kişiye değişebilir elbette.  Benim görüşüm; acımanın dozunu iyi ayarlamak gerekir diyen ve şöyle devam eden Stefan Zweig' le aynı doğrultuda:

"Acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır, ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğimiz zaman, öldürücü bir zehir olabilir.
Acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur,aksi takdirde inanın bana ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. Bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler. 
Eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni alt üst olurdu. Acımak tehlikeli, çok tehlikeli bir duygu."

Ya sizin görüşleriniz? 



27 Eylül 2015 Pazar





DOĞADAKİ ALTIN ORAN: FIBONACCI DİZİSİ



"Omnia in numeris sita sunt" 
(Latince özdeyiş)
"Her şey sayılarda gizlidir."




Ünlü matematikçi Leonardo Fibonacci, bir problemi araştırırken bulduğu diziye kendi adını vermiştir. Fibonacci dizisi; her sayının kendisinden önce gelen iki sayının toplamı şeklinde yazılıp devam ettiği sayı dizisidir. Fibonacci Sayı Dizisi' nin bu kadar popüler olmasının  en önemli nedeni, doğada çokça rastlanması ve dizinin terimlerini kendinden sonraki terime bölünmesi sonucu elde edilen oranların giderek Altın Orana (1.618)  yaklaşmasıdır. Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol ise  ' dir.




Ayçiçeği(günebakan), papatya, çam kozalağı, tütün bitkisinin ve armut ağacının yapraklarının dizilişi, ananas, lahana, eğrelti otunda, salyangoz ve deniz kabuklarında (temelinde altın oran yatan sarmallar)  Fibonacci dizisi vardır. Ayrıca bu sayılar, müzikte, sanatta, mimaride ve biyolojide kullanılmıştır.





15 Eylül 2015 Salı





ÖLÜMCÜL KİMLİKLER


                                                            
                               
                                                                                                 






Son zamanlarda Türkiye' de yaratılmak istenen kimlik çatışmalarına (Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Müslüman-Hristiyan) bakış açımızı genişletebilir, konuyla ilgili bizi düşünmeye sevk edebilir umuduyla, yıllar önce okuduğum kitabı yeniden okuyarak, önemli gördüğüm satırları paylaşmak istedim. Belki bir yararı olur diye. Çünkü herkesçe malum olan bir şey varsa o da gidişatın kötü olduğudur. Bu konuda kaygılı olmama rağmen, yazımda kendi düşüncelerime değil, çok yönlü kimliğe sahip olan kitabın yazarının düşüncelerine yer vereceğim. Bunun nedeni, güzel ülkemde "İfade Özgürlüğü" nün olmamasına olan inancımın yanı sıra, konunun hassasiyeti ve bu hassasiyetle yazıma olmadık anlamlar yüklenebileceği çekincesidir. Bir zamanlar altı-üstü tartışılan kimlik sorunuyla ilgili yazılıp çizilenleri düşündüğümüzde haksız da sayılmam sanırım.

Ölümcül Kimliklerde Amin Maalouf, özetle; kimliğe, sanıldığı gibi sadece ırksal boyutta yaklaşılamayacağı, kimliğin bir çok unsurdan oluştuğu ve kişiden kişiye farklılık gösterebileceği, kimliğin ırk, din, dil, kültür, gelenek, yaşam tarzı gibi öğeleri bir arada bulundurduğu ve  bunlardan birinin çekilmesi halinde kişiliğin yok olabileceğini kendi yaşamından ve tarihsel olaylardan örneklerle anlatıyor.

Amin Maalouf, "Ölümcül Kimlikler" de kimlik sorununu çok yönlü ve saydam bir sorgulamayla anlatır. 1976' da Lübnan' ı terk edip Fransa' ya yerleştiğinden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendisine sorulan kendisini "daha çok Fransız mı, yoksa daha çok Lübnanlı" mı hissettiği sorusunun ne kadar çok sorulduğundan bahisle cevabının "Her ikisi de!" şeklinde hiç değişmediğini anlatarak başlar kitabına.

Kendisine soru soranlara sabırla Lübnan' da doğduğunu, yirmi yedi yaşına kadar orada yaşadığını, Arapça' nın anadili olduğunu, ilk sevinçlerini atalarının köyü olan dağ köyünde tattığını, ileride romanlarında esinleneceği bazı öyküleri orada dinlediğini açıklar. Ve devam eder: "Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık benim için asla yabancı bir ülke olamaz.

Yani, yarı Fransız, yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir "dozda" onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.

Bazen, bin bir ayrıntıya girerek tam olarak hangi nedenlerle aidiyetlerimin tümünü dolu dolu istediğimi açıkladığımda, biri yanıma gelerek elini omzuma koyup mırıldanıyor: 'Böyle konuşmakta haklısınız, ama içinizin derinliğinde ne hissediyorsunuz?'

Bu ısrarcı sorgulama beni uzun zaman gülümsetmiştir. Bugün buna gülümsemiyorum artık. Çünkü bu bana insanlarda pek yaygın ve benim gözümde tehlikeli bir bakış açısının ortaya konuluşu gibi geliyor. Bana 'içimin derinliğinde' ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin 'içinin derinliğinde' ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma 'kişinin derin gerçekliğinin' , doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan 'öz' ünün var olduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın - özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının - hiçbir önemi yokmuş gibi. Bugün çok sık yapıldığı üzere, çağdaşlarımız 'kimliklerini vurgulamaya' yöneltildiğinde, bununla onlara söylenmek istenen, içlerindeki, çoğu zaman dinsel ya da ulusal ya da ırkçı ya da etnik nitelikteki sözümona temel aidiyete dönmeleri ve bunu gururla ötekilerin suratına çarpmaları gerektiğidir.

Daha karmaşık bir kimlik talep eden herkes toplum dışına itilmiş bulur kendini. Cezayirli ana babadan Fransa' da doğan bir genç, içinde apaçık iki aidiyet taşımaktadır ve her ikisini de üstlenecek durumda olması gerekir. Lafı bulandırmamak için iki dedim ama onun kişiliğinin bileşenleri çok daha fazla sayıdadır. İster dil söz konusu olsun, ister inanışlar, yaşam biçimi, aile ilişkileri, sanat ve mutfak zevkleri, Fransız, Avrupa, Batı etkileri ondaki Arap, Berberi, Afrika, Müslüman etkilerine karışmış durumdadır... Bu delikanlı bunu dolu dolu yaşamakta özgür hissetse kendini, tüm çeşitliliğini üstlenmede cesaretlendirildiğini hissetse, zenginleştirici ve verimli bir deneyim; tersine, Fransızlığını vurgulasa, bazıları ona bir hainmiş, hatta satılmış gözüyle baktığından, ne zaman Cezayir' le olan bağlarını, tarihini, kültürünü, dinini ortaya koysa, anlaşılmamak, küçümsenmek tehlikesiyle ya da düşmanlıkla karşılaşacağından, yolu yıpratıcı olabilir.

Durum Ren' in öte yakasında daha da naziktir. Otuz yıl önce Frankfurt yakınlarında doğan, hep, dilini ailesininkinden çok daha iyi konuşup yazdığı Almanya' da yaşamış olan bir Türk' ün durumunu düşünüyorum. Benimsediği toplumun gözünde o bir Alman değildir; köklerinin geldiği toplumda ise artık tam olarak Türk sayılmaz. Sağduyu isterdi ki, o bu çifte aidiyeti tam anlamıyla talep edebilsin. Ama ne yasalarda, ne de zihniyetlerde hiçbir şey bugün onun bileşik kimliğini uyumlu bir şekilde üstlenmesine izin vermemektedir."

Sırp-Hırvat, Tutsi-Hutu, siyah baba-yahudi anne ve Avrupa' dan verdiği örneklerle devam eden Maalouf, seçtiği bu örneklerin özel bir yanı olduğunu kabul ederek şöyle diyor:

"Hepsi de içlerinde bugün şiddetli bir çatışma halinde olan aidiyetler taşıyorlar; bir bakıma içlerinden etnik, dinsel, ya da daha başka kırılma hatlarının geçtiği, sınırda insanlar. Aslında 'ayrıcalıklı' demeye dilimin varmadığı bu durum nedeniyle bağlar kurmak, anlaşmazlıkları gidermek, kimilerini mantığa davet etmek, kimilerini yatıştırmak, sorunları düzlüğe çıkartmak, barıştırmak gibi bir rol oynamak durumundalar...Çeşitli toplumlar, çeşitli kültürler arasında birleşme çizgisi, köprü, arabulucu olmaya çağrılırlar. Tam da bu yüzden, ikilemleri ağır bir anlam taşıyor; bu insanlar çok yönlü aidiyetlerini üstlenemiyorlarsa, sürekli olarak saflarını seçmek durumunda bırakılıyorlarsa, kabilelerinin safları arasına dönmeye zorlanıyorlarsa, o halde dünyanın gidişatı hakkında endişelenmekte haklıyız demektir.

'Seçmek durumunda bırakılıyorlar', 'zorlanıyorlar' dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafından da, aramızdaki herkes tarafından. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım yüzünden.

İçimden işte katiller böyle imal ediliyor' diye haykırmak geliyor! Kabul ediyorum, biraz hırçın ama sonraki sayfalarda açıkça ortaya koymayı tasarladığım bir doğrulama."

"Aidiyetlerimin her biri beni çok sayıda insana bağlıyor; buna karşın hesaba kattığım aidiyetlerim çoğaldıkça, kimliğim de özel bir durum olarak ortaya çıkıyor." diyerek aynayı kendisine tutan Maalouf gibi, biz de aynaya bakıp, aynadaki görüntüyü tutabilir miyiz?