11 Ocak 2014 Cumartesi




ÜNLÜ  YAZARLAR  HAKKINDA AZ BİLİNENLER



Genel kültürümüzün gelişmesine katkı sağlayan, okuduğumuz klasiklerin yazarlarının hayatları hakkında bilmediklerimizi veya az bildiklerimizi  çeşitli kaynaklardan araştırarak sizler için yazdım. Yazdığım bu bilgilerin bir kısmını belki, internette bulabilirsiniz ama bu bilgiler, kitaplardaki kadar doğru olmayacağı gibi, bu bilgilerin tümünü de bir arada bulamazsınız. Bu nedenle yazının uzunluğuna bakıp, okumaktan vazgeçmemenizi öneririm. Eminim, okuyacaklarınız "genel kültür hazinenizi" daha da zenginleştirecektir.


-İstanbul' da ilk Rus Elçiliğinin kurulması, İstanbul Antlaşması' yla mümkün olmuştur. I. Petro, elçilik görevi için soylu, ancak varlıklı olmayan Pyotr Andreyevich Tolstoy' u görevlendirir. P. A. Tolstoy, ünlü yazar Lev Tolstoy' un büyük büyük dedesidir. (1 ) 


-Yurttaşlık yasası, Napolyon' un ortaya koyduğu bir yasa olup, Avrupalıların toplumsal yaşamını bir düzene bağlamıştır. Stendhall ünlü romanı "Parma Manastırı" nı yazarken ; "anlatım biçimini bulmak ve daha doğal olmak için, her sabah Yurttaşlık Yasası' ndan iki ya da üç sayfa okurdum." demiştir. (2)

-19. yüzyılın başlarında, Rusya dışındaki Slavlar arasında edebi ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan Panslavizm, Slav halklarının kültürel ve siyasal birliğini ifade eder. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi yönü öne çıkan Panslavizm, 1870' lerin Avrupasında "Rusya' nın öncülüğünde bütün Slavların birleşmesi" olarak algılanır. Panslaviz' in Rus devleti ve toplumu tarafından benimsenmesi ise Kırım Savaşı( 1853-1856) yıllarına rastlar.
Gelelim, ünlü yazar Dostoyevski' nin Panslavizm' le ilişkisine. Ömrü boyunca Hristiyan teolojisini sorgulayan ve Çar' a isyan ettiği için Sibirya' ya sürülen Dostoyevski, hayatının son yıllarında halkçı, Çar taraftarı ve katı bir Ortodoks olarak karşımıza çıkar. Ölü Bir Evden Hatıralar, Karamazov Kardeşler ve Bir Yazarın Günlüğü adlı eserlerinde, Türklere ve Müslümanlara karşı eleştirel bir bakış ortaya koyar.
19. yüzyılda pek çok Rus aydını ve yazarı Panslavizmin etkisi altında kalırken, Tolstoy, Turgenyev ve Granovski bu akıma kapılmaz. Dostoyovski' yi çağdaşları Tolstoy ve Turgenyev' den ayıran en önemli özellik, Slav milliyetçiliği ve Hristiyanlık sevgisidir. Pek çok batılı araştırmacı tarafından Dostoyevski, Slav ruhunu en iyi betimleyen yazar olarak görülür.

Turgenyev, liberal, batıcı ve Avrupa hayranı bir yazar olarak karşımıza çıkar. O yıllarda Rusya' da başlayan Panslavizm hareketine katılmadığı için milliyetçi Rus aydınları tarafından eleştirilir.
Tolstoy ise Türklere ve Müslümanlara, özellikle de İslamiyete olan ilgisiyle dikkati çeker. Anna Karenina' da Karadağ ve Sırbistan' a giden Rus gönüllüleri sadece "serseri güruhu" olarak nitelemekle kalmaz, Slav meselesinin belirli çıkarlar peşinde koşan bir grup tarafından yaratıldığını, Rus gazetelerinde çıkan yazıların da abartılı olduğunu söyler.

Dostoyevski, eserlerinde Türkler hakkında gerçek dışı ve abartılı birçok şey söylemesine rağmen, Türk edebiyatında her zaman dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak görülmüştür. (3)

-Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin, 1799' da Moskova' da doğmuş ve 29 Ocak 1837' de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybetmiştir.
Puşkin' in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro' nun Arabı"dır. Puşkin' in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.Petro' nun Arabı olarak tanımladığı dede, Osmanlı' ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya' ya gönderilen siyahi bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın büyük dedeleri de, yaşamlarının bir dönemlerinde karşılaşmıştır böylece... Dede Tolstoy' un , dede Puşkin' i köle olarak" satın aldığı" yer İstanbul' dur.
Puşkin' deki Türk etkisi, ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin' in şiir sanatına farklı bir duygusallık kazandırır. Şairin Türkiye' den Rusya' ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza aşıktır da aynı zamanda.
Puşkin' in, 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı nedeniyle cepheye gitmesine izin verilmiştir.  1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" kitabı, şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Erzurum Yolculuğu, şair Ataol Behramoğlu tarafından Türkçe' ye çevrilmiştir. (4)


-" Kalemle, kılıcın yaptıklarından daha fazlasını yapabilirsiniz" diyen Harriet Beecher Stowe,  kendi adını bile geçecek olan yazdığı  "Tom Amca' nın Kulübesi"romanıyla Amerika' daki kölelik uygulamasına duyulan öfkeyi anlatıyor, bu sistemin hem beyazlar hem de siyahlar üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu.
ABD Başkanı Abraham Lincoln, kendisiyle karşılaştığında ona "Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz" demişti. Dünya genelinde 3 milyondan fazla satan eseri, etkisini İngiltere' de bile hissettirmişti. Kölelikle ilgili eserleri Kuzey Amerika' da kölelik karşıtlarını harekete geçirmiş, köleliği savunan Güney eyaletlerindeyse tepkiyle karşılanmıştı. Nihayetinde Amerika' nın Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın ardından kölelik kaldırıldı. Harriet Stowe, yazdığı bu eserle, Amerika' da köleliğin kaldırılmasında etkili bir rol  oynamakla kalmamış,dünya genelinde kölelik sisteminin gündeme gelmesini sağlamıştır. (5)

-Don Quijote adlı eseriyle ölümsüzlüğe kavuşan Cervantes, 1575' te, bir neferi olarak Levia adlı bir komutanın filosundaki dört gemiden biriyle ülkesine dönerken, Fransa karasuları içindeki "Üç Meryem" adı verilen bölgede, Deli Mehmet Reis adlı Türk korsanı tarafından esir alınan İspanyol denizcilerden biridir. Esirler arasında Cervantes' in kardeşi Rodrigo' da vardır.

İtalya' dan ayrılan Cervantes' in üzerinden, İspanya Kralı II. Felipe' ye yazılmış iki tavsiye mektubu çıkınca, bu durum Cervantes' in üst düzeyde, önemli bir insan olarak algılanmasına neden olur ve Türk korsanlar bu önemli adam için alacakları fidyeyi düşünürler. Cezayir' e getirilen Cervantes ve Rodrigo' yu kurtarmak için yoksul olan ailesi varını yoğunu, kızlarının çeyizini satarak topladıkları parayla ancak Rodrigo' yu kurtarabilirler.
Birkaç kez kaçmayı deneyen Cervantes, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından 500 altın karşılığında satın alınır. Hasan Paşa kaçma girişimlerinde bulunan Cervantes' i cezalandırmaz. Bunun nedeni olarak Hasan Paşa' nın Cervantes' deki zekayı, farklılığı, yaratıcılığı anlamış olabilmesinden kaynaklandığı görüşünde olan yazarlar vardır. Cervantes' in esaretten nasıl kurtulduğuna dair ise kesin bilgiler yoktur. (6)


Kaynaklar: (1), (3), (4) Orhun Şemin-Perihan Yücel, İki Kıyı, Bir Deniz (Türk-Rus ortak tarihinden kesitler) Deniz Kültür Yayınları.


(2) Jean- Louis Besson, Keşifler ve İcatlar. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.


(5) Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar


(6) Sunay Akın, Geyikli Park. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.



7 Ocak 2014 Salı





DEĞİRMENCİ  VE  ADALET


Potsdam'da Sansosi Sarayı


"Adalet, bir gün herkese lazım olur." Genel geçer doğruluğu tartışmasız olan bu söz, güzel ülkemde son zamanlarda çok fazla duyulur oldu. Dünün öznel adalet anlayışına sahip olan kişileri bile, bugün herkesin, hepimizin ortak ürünü olan "hukukun" adaletine güvenmek ve o adaletin nesnelliğine sığınmak zorunda kaldılar. Çünkü, adaletin terazisi adildir ve hiç bir ayrım yapmadan, herkes için eşit tartar. Yani, adaletin karşısında herkes eşittir." Hiç bir güç,hiç bir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir!" Bir değirmencinin  Alman Kralı II. Friedrich' e söylediği bu sözü okuduğumda, 18. yüzyılda totaliter bir rejimin kralına bu sözü söyleyen ve tarihe geçen değirmencinin cesaretine hayran kaldım; değirmenci adeta insanlığın sesini bu sözlerle kralın yüzüne haykırmıştı çünkü. Okuyacağınız hikaye, işte bu cesur değirmencinin hikayesidir.

Alman Kralı I. Friedrich, gelecekte yerine tahta geçecek oğlu ile bir türlü iyi geçinemez. Çünkü oğlu, soyluluğun gösterisi olan sporlarla ilgilenmez, askerlikten ve avdan hoşlanmaz. Üstüne üstlük oğlu, dönemin ünlü müzisyeni Bach' la yakın arkadaştır ve ondan flüt dersi almaktadır. Oğlunun davranışlarını içine sindiremeyen ve çileden çıkan I. Friedrich, bir gün kılıcını çekerek, öfkeyle oğlunun üstüne yürür!

1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich' in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa' nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich' in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar.

Almanya' nın güçlendiğini duyan Osmanlı Padişahı III. Mustafa, krala bir mektup yazarak, başarısının nedeni olan müneccimleri ister. Alman Kralı II. Friedrich, yanıt olarak üç müneccimi olduğunu söyler ve onları şöyle sıralar: " Tarih ve tecrübelerden istifade etmek, askeri her zaman savaşa hazır bulundurmak üzere talim ettirmek ve muharebe için hazinede para bulundurmak."

II. Friedrich, henüz beş yıllık kralken, Berlin yakınlarındaki Potsdam' da bir yazlık saray yaptırmaya karar verir. Bu sarayın adı Almanca olmayıp, Fransızca "kaygısız" demek olan Sanssouci' dir. Çünkü, II. Friedrich Fransızca konuşup yazabilmektedir.

Büyük Friedrich, sarayın daha büyük olmasına engel olan değirmenin satın alınarak yıkılmasını emreder. Ancak, sahibinin değirmeni satmaya niyeti yoktur. Kral, adamlarıyla değerinin çok üstünde para vereceği haberini gönderse de, değirmenci teklifi reddeder. Bunun üzerine II. Friedrich, değirmencinin yüzüne kendisinin kral olduğunu, istese değirmeni para vermeden de elinden alabileceğini haykırır. Değirmenci, büyük bir soğukkanlılıkla bunu yapabileceğini söyledikten sonra insanlık tarihinin en unutulmaz yanıtlarından birini verir:
" Ama unutmayın ki, Berlin' de hakimler var."
"Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir! Bir değirmencinin Alman Kralı II. Friedrich' e söylediği bu söz, adaletin karşısında herkesin eşit olduğu gerçeğini taçlandırmış ve totaliter rejimlerin yıkılmaya başlayacağı dönemin habercisi olmuştur."

Hikayeyi okudunuz ve görsele baktığınızda saray ve değirmenin yan yana durduğunu görünce kralın gözlerinin içine bakarak söylediği sözle hem değirmenini yıkılmaktan kurtaran, hem de adaletin herkesin karşısında eşit olduğunu cesurca krala hatırlatan bu onurlu değirmenciye saygı duymamak mümkün mü? Adalet, bir kral ile bir değirmenciyi komşu yapmıştır. Tabii ki bu görüntüde," değirmencinin karşısında II. Friedrich gibi sanata ve özgürlüklere düşkün, kitap okuyan, aydın bir kral olmasının payı büyüktür. Diktatör kafalı bir koltuk sevdalısının değirmencinin sözü karşısında alacağı tavır bellidir: "Atın zindana!"


Eminim bu öyküden herkesin alacağı bir ders vardır. Mehmet Akif' in dediği gibi; "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? "


Kaynak: Öykü, Sunay Akın' ın "Geyikli Park" kitabından alınmıştır.
Görsel  Linkedin'den  alınmıştır. 


3 Ocak 2014 Cuma




SEVGİYİ  ÇAĞIRMAK


Mutlu olmak mı istiyorsunuz? O zaman sevgiyi çağırın evinize ve girmesi için evinizin kapılarını ardına kadar açık bırakın. Nasıl mı yapacaksınız bunu? İşte böyle:

" Kadının biri evden dışarıya çıktığında kapısının önünde oturan aksakallı 3 ihtiyar görür. İçinden "Bunlar kesin aç kalmışlardır, eve çağırıp yemek ikram edeyim," diye düşünür ve onları eve davet eder. Yaşlı adamlardan birisi "Kızım, teşekkür ederiz. Ancak biz üçümüz birlikte gelemeyiz. Benim adım sevgi, yanımdakilerin adı da zenginlik ve başarı. Siz evinize dönün ve ailenizle konuşarak kararlaştırın ve aramızdan birine karar verin." der.

Kadın eve dönerek ailesine durumu anlatır. Eşi, zenginliği davet edelim, der. Çocukları başarıyı isterler. Kadın ise sevgiyi çağıralım der. Aralarında kısa süre tartışırlar. Sonunda sevgiyi davet etmeye karar verirler. Kadın dışarı çıkar ve "Adı sevgi olan eve gelsin," der. Adam ayağa kalkar ve eve girerken diğerleri de arkasından gelir. Bunun nedenini sorunca şu cevabı alır;

"İçimizden sevgi hariç diğerlerini çağırsaydın tek bir kişi içeriye girecekti. Ama sen sevgiyi seçtiğin için diğer arkadaşlarımda benimle birlikte gelmek zorunda." Ve şöyle devam eder;

"Çünkü, sevginin olduğu yerde, huzur da olur, sağlık da olur, başarı ve mutluluk da olur. İşte mutluluğun sırrı da budur!.."

Sevgi, hoşgörüyü, affedebilmeyi de beraberinde getirir. Dünyada barışın sağlanması için, bu üç sihirli sözcüğe (sevgi, hoşgörü ve affetme ) ihtiyacımız var. Bu nedenle:
2014 yılı, evlerine sevgiyi çağırmasını bilen herkese sağlık, mutluluk, huzur ve başarı getirsin...



Not: Öykü, Hüseyin Şahin' in "Güncel Problemlere Psikolojik Analizler" kitabından alınmıştır.



26 Aralık 2013 Perşembe




MACERA


Küçüktüm, küçücüktüm,
Oltayı attım denize;
Bir üşüşüverdi balıklar,
Denizi gördüm.

Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı:
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.
Büyüdüm, işsiz kaldım, aç kaldım;
Para kazanmak gerekti;
Girdim insanların içine,
İnsanları gördüm.

Ne yardan geçerim, ne serden;
Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama...
Bırakmıyor son gördüğüm, bırakmıyor geçim derdi.
Oymuş, diyorum, zavallı şairin
Görüp göreceği.

Orhan Veli Kanık


Orhan Veli, çocukluğundan başlayarak "geçim derdi" ne gelinceye kadar olan yaşam dilimini ne güzel anlatmış; macera tadında. Hayatı anlayabilmek için, çevreye, insanlara bakmak değil, onları görmek gerekir. Görmek içinse; bir şeyin varlığını algılamak, seçmek, anlamak, kavramak ve sezmek gerekir...Oltayı denize atıp, oltaya gelen balıklar aracılığıyla denizi görmek, uçurtmayı gökyüzüne salıp, uçurtmanın süzülüşüyle gökyüzünü görmek çocukluğumuzun, işsizlikten dolayı aç kalıp, para kazanmak için girdiğimiz işte insanları görmek ise büyüdüğümüzün kanıtıdır.
Geçim derdi, öyle bir dert ki, vazgeçmek istemesen de yardan, serden, denizlerden, gökyüzünden, hepsinden baskın çıkıyor; içimizdeki çocuğun oyun oynamasına izin vermiyor ve biz büyüyoruz. Bernard Shaw' un dediği gibi: " Büyüdüğümüz için oynamayı bırakmayız, oynamayı bıraktığımız için büyürüz."


Not: Şiir ,İlhami Soysal- 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisinden alınmıştır.




21 Aralık 2013 Cumartesi




ÇÖL  KRALİÇESİ
(Gertrude Bell)



Gertrude Bell (milliyetsanat.com)


Bugün size  masal gibi gelecek gerçeklerden söz edeceğim. Ben masal gibi anlatayım,  siz gerçek olarak okuyun... Masalın kahramanı; kızıl saçlı, mavi gözlü, oldukça çekici ve güzel bir İngiliz kadını. Adı: Gertrude Bell. Bu isim size tanıdık geldi mi? Gelmediyse eğer, Arapların kendisini çağırdığı ismiyle "Çöl Kraliçesini" tanımaya, söylem ve eylemleriyle bugünkü Ortadoğu' nun haritasının masa başında çizilmesine nasıl yardımcı olduğunu okumaya ne dersiniz?
Belki o zaman, Ortadoğu' nun niçin durulmadığı, kan ve gözyaşının neden son bulmadığı konusunda  düşünebilirsiniz.

Bir yıl önce, kitapçıda kitaplara göz gezdirirken Janet Wallach' ın " Çöl Kraliçesi" adlı kitabı dikkatimi çekti, kitabı inceledikten sonra satın aldım ve hızla okudum. Okumadan önce Gertrude Bell ismi bana bir şey ifade etmiyordu. Kitabı okuyunca, anladım ki, Ortadoğuyu anlatan onca kitap okumuş olmama rağmen ( Gilbert Sinoue' nin "Yasemin Kokusu" ve " Taşların Çığlığı" adlı  tarihi belgelere dayanan iki ciltlik romanı ile Sandy Tolan' ın " Limon Ağacı" adlı kitabı bunlardan bir kaçı) Gertrude Bell adını duymamıştım. Çünkü, okuduğum kitaplarda Ortadoğu ve Arap Yarımadası' yla birlikte anılan tek bir isim vardı. O isim; Yarbay Thomas Edward Lawrance ( Arabistanlı Lawrance) idi. Oysa, Lawrance' ın hocası, Gertrude Bell' di ve hiç evlenmemiş olan Bell, Lawrance' ı oğlu gibi itinayla yetiştirmişti. ( Lawrance, Arap aşiretlerinin Osmanlıya karşı ayaklanmasını sağlayan, onları yüreklendiren ve İngiltere' nin kendilerine her türlü yardımı yapacağını vaat eden ünlü İngiliz Casusudur.)

Magazin haberlerinde, "Çöl Kraliçesi" nin film çekimlerine başlandığını; film yönetmeninin Werner Herzog olduğunu, Gertrude Bell' i Oscar Ödüllü aktrist Nicole Kidman' ın canlandıracağı, Bell' in öğrencisi ve aynı zamanda manevi oğlum dediği Arabistanlı Lawrance' ı ise Alacakaranlık serisi filmlerinde vampir olarak izlediğimiz Robert Patinson' un canlandıracağını okuyunca, film vizyona girmeden önce Gertrude Bell' i yazmak istedim. Ve filmi sabırsızlıkla beklediğimi de belirtmeliyim. Çünkü Gertrude Bell, 19.yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başının en önemli kadın karakterlerinden biridir bence. Bu nedenle, Ortadoğu' nun şekillenmesinde bizzat parmağı bulunan Bell' in yaşamının beyaz perdeye aktarılması isabetli olmuştur.

Gelelim, İngiliz Gertrude Bell' in yaşam öyküsünü, masal tadında anlatan Janet Wallach' ın "Çöl Kraliçesi" kitabında yazılanlara: Gertrude Bell, Kraliçe Victoria Döneminin seçkin bir ailesinin çocuğuydu. Babası Hugh Bell, İngiltere' nin Demir İmparatoruydu. ( İngiltere, dünyanın en büyük kömür üreticisidir. Sanayi Devriminin burada başlamasına şaşırmamak gerek.)
Gertrude Bell, 1886' da Oxford Üniversitesi Tarih Bölümünü iyi dereceyle bitirmiş çok az kadından biriydi. Diplomat olan eniştesi( teyzesinin kocası ) sayesinde; Romanya-Bükreş, Tahran ve İstanbul' u gezdi. Bu gezilerinin birinde Binbaşı Dick Doghty Willie' yle tanıştı ve ona aşık oldu. Ne yazık ki, Binbaşı evliydi ve Bell' le görüşmeye devam etse de karısından boşanmıyordu. İlişkileri sürerken, Bell, Tahran' da çölle tanıştı ve ölünceye kadar çöl sevdasından vazgeçmedi. Sevdiği, aşık olduğu adam Binbaşı Dick Doghty Willie, Çanakkale Savaşı'nda vurulup ölünce, görevli(İngiliz Ajanı) olarak Kahire' ye gitti. Hiç evlenmedi ve kendisini ülkesinin çıkarlarını korumaya adadı. G. Bell, İngilizlerin, dünyayı yönetmek için varolduklarına inanıyor ve ulusu ile gurur duyuyordu. Ona göre, bütün dünya İngiltere' ya hizmet etmeliydi.Sevdiği adamın savaşta Türkler tarafından öldürülmesiyle, Türklere karşı nefret duygusu geliştirdiği düşünülebilir.

Gertrude Bell, Kahire, Irak, Suriye, Arap Yarımadası' nda zor koşullarda çölleri geçip, çeşitli aşiretlerin üyesi olan siyaset adamlarıyla ve dini liderlerle olduğu kadar halkla da kaynaştı. Bu çabaları I.Dünya Savaşı' nda(1914-1918) İngiliz İstihbarat Servisinin onu en uygun kişi olarak  (Doğu Sekreterliği) görevlendirmesiyle sonuçlandı. Arabistanlı Lawrance' ın akıl hocalığını yaparak bir anlamda yetiştiren Bell oldu.( Tanıştıklarında ikisi de Arkeolojiye ilgi duyuyorlardı ve Arkeolojik bir kazıda tanıştılar.)

Bell, günümüz Ortadoğusu' nun biçimlenmesinde (Irak(Mezopotamya)-Suriye-Kuveyt-Ürdün-Filistin) büyük rol oynadı. Başta Irak olmak üzere Arap Yarımadasındaki ülkelerin sınırlarının çizilmesinde belirleyici oldu. Çöl Kraliçesi, bir anlamda Osmanlıları Arap Yarımadası' nda arkadan hançerleyenin Lawrance' dan çok Bell olduğunu gösteriyor. Bu çabalarının amacı, İngiltere' nin petrol yataklarına egemen olması (çünkü kömür üretiminde dünya birincisi olan İngiltere' nin maalesef petrolü yoktu), Basra-Abadan petrol rafinerilerinin korunması ve Hindistan ticaret yolunun (deniz) güvence altında tutulmasıydı. Bu yüzden Mezopotamya (Irak) sınırları çizilirken ısrarla Basra-Bağdat ve Musul' un Irak' ta kalmasında ısrarcı oldu ve başardı.

Bugünkü Türkiye-Irak sınırı, 1924' te Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmayla çizildi ve bu sınır Bell' in eseridir. Bununla da yetinmeyen Gertrude Bell, Mekke Şerifi, Şerif Hüseyin' in oğlu Faysal' ı kral olarak Irak tahtına oturttu. Bu kral, kuklaydı tabii ki. Kral Faysal' ın yakın arkadaşı oldu ve Bağdat' a yerleşti. 1926' da 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı içerek intihar etti. Bağdat' ta gömüldü. Manevi oğlum dediği, öğrencisi Yarbay T. E. Lawrance ise, 1935' te 46 yaşındayken İngiltere' de geçirdiği bir motosiklet kazasında öldü.

Her masal mutlu sonla bitmez! Bell' in masalı da kendi özgür iradesini kullanarak sonlandırdığı yaşamıyla birlikte bitmiyor ne yazık ki! Masaldaki kötü adamların eylemleri bugün de devam ediyor, öyle görünüyor ki, yarın da devam edecek. Bu durum böyle daha ne kadar sürecek dersiniz?  Cevabım, klişe olsa da gerçek. Yani, petrole ihtiyaç kalmadığında ya da petrol yerine kullanılabilecek bir yakıt, bir enerji kaynağı bulununcaya kadar...







17 Aralık 2013 Salı




DÜĞÜN  GECESİ
(Şeb-i  Arus)


Bugün 17 Aralık ve Mevlana Celaleddin-i Rumi' nin aşk oduyla yandığı, bir an önce kavuşmayı dilediği Rabb' iyle vuslata erdiği gecenin 740. yıldönümü. Mevlana bu geceyi, Rabb' ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğünden "Şeb-i Arus", yani "Düğün Gecesi" olarak adlandırır. Onun için ölüm "vuslat" tır çünkü.

Günümüzde başta Batı dünyası olmak üzere, insanlık Mevlana' yı yeniden keşfediyor. Mevlana' nın öğretisi ve düşüncelerinden yararlanarak manevi olarak gelişebilmenin yollarını arıyorlar huzura ermek için. Bilgi çağında da olsa insan insandır ve arayışları hiç bitmez. Bu arayışlarında Mevlana onlara ışık tutuyor, yollarını aydınlatıyor ve hedefe ulaşmalarına yardımcı oluyor.

Burada Mevlana' dan uzun uzun bahsetmeyeceğim. Çünkü bu büyük düşünürle ilgili bilgiye isteyen herkes kolaylıkla ulaşabilir internette. Ve sözleri neredeyse ezbere biliniyor zaten. Ben, çok fazla bilinmediğini düşündüğüm sözlerini paylaşmak istiyorum sizlerle.Bu vesileyle de Mevlana' yı saygıyla, sevgiyle anmayı. Anadolu topraklarında böyle büyük bir düşünür yetiştiği için gurur duyarak...

Mevlana der ki...

"İnsanda güzel olan yüzdür,

Yüzde güzel olan gözdür,

Ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür..."

" Üzülme der Hz. Mevlana ve devam eder;

" Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır."

"Üzülme der, Mevlana...

"İstediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için... Ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur..."

"Niye kederlenirsin? der Mevlana...

"Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır."


Not: Mevlana' nın sözleri, Prof. Dr. Nevzat Tarhan' ın "Mesnevi Terapi" kitabından alınmıştır.

Görsel, www.mevlana.com adlı web sitesinden alınmıştır.






16 Aralık 2013 Pazartesi





İHTİYAÇ
İnsan neyin yoksunluğunu hissederse, ona ihtiyaç duyar.


Hayat denen kısa yolculuğumuza " Gerçekten ihtiyacımız nedir? " sorusuyla başlamamız, amaçlı bir hayat için gereklidir diye düşünüyorum. Bunun için de kendi gerçeğimizi ortaya çıkarmalı ve işimizde ona hizmet etmeliyiz. Çünkü herkesin gerçeği, ihtiyaç duyduğu şey farklıdır.  Gerçeği ortaya çıkarmak, düşünme ve eylem gerektirir. Aklımız düşünmeyi gerçekleştirse de, sevgiye ve mutluluğa giden yolu bize kalbimiz gösterir. Bazen kalbimizin sesini dinlememiz gerekir. 

İnsan, neyin yoksunluğunu hissederse ona ihtiyaç duyar ve yaşadığı sürece bu ihtiyaçlar hiç bitmez. Bir ihtiyaç giderildiğinde başka bir ihtiyaç ortaya çıkar çünkü. Kimi sevgiye, kimi paraya, kimi arkadaşa, kimi dosta, kimi güvende olmaya kimi de konuşmaya ihtiyaç duyar. Liste, insandan insana değişir; liste, bazen uzar, bazen  kısalır. Bu da insanların arzusuna bağlıdır. " Fakir insan malı az olan değil, arzusu çok olandır." der Seneca. Fakir ya da zengin olmak, öyle hissetmek, sizin arzularınıza bağlı olarak değişiklik gösterebilir.

İhtiyaçların kişinin ruhsal durumuna göre, an be an değişebileceğine dair güzel bir şiiri (İhtiyaç) paylaşmak istiyorum sizinle: 

Bu akşam içimde

tuhaf bir sıkıntı var,

dünyada sanki bir ben kalmışım,

sanki herkes

nerde keder varsa bırakmış,

ben nerde bulduysam

toplamış almışım.

Önümde söğüt ağacı

her zamanki haliyle, çaresiz,

havuzda su rahat,

insanlar susmuş.

Sessiz bir yağmur gibi başladı bende

konuşmak ihtiyacı.

A.KADİR (Meriçboylu)
( İlhami Soysal-20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi)


Konuşmak, yalnızca insana bahşedilen bir armağan olduğuna göre; konuşmak,  tüm ihtiyaçların giderilmesi, arzuların gerçekleştirilmesi için altın bir anahtardır. Anahtarın doğru kilidi açması koşuluyla...








14 Aralık 2013 Cumartesi




SEVDİĞİM  SÖZLER


" İnsanlar, yaşamı için çok özgün standartlar belirleyen kişilere her zaman öfke duyarlar; çünkü bu adamın kendine bahşettiği sıra dışı uygulama, onların kendilerini sıradan canlılar gibi aşağılanmış hissetmelerine yol açar."
Friedrich Nietzche


" İyimser bir insan ayakkabıları çalınınca 'ayaklarım var ya' diyebilen insandır."
Sokrates


" İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, içleri doldukça eğilirler."
Montaigne


"İnsan düşünmek, inanmak ve sevmek için dünyaya gelmiştir."
J.J. Rousseau


" Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor. Ne yazık ki."
Sigmund Freud


" Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar."
Arthur Schopenhauer





12 Aralık 2013 Perşembe




PEMBENİN  TARİHİ


Tarih denilince insanın aklına, savaşlar, savaşların sonunda imzalanan barış antlaşmaları ve bu antlaşmalardan sonra yapılan toprak paylaşımları gelir öncelikle. Bu nedenledir ki, Oscar Wilde" Tarih kitabı altında, çocuklarımıza dünyanın cinayet takvimini öğretiyoruz." demiştir. Bu söze katılır ya da katılmazsınız. Ancak ben bugünkü yazımı, sakinleştirici, umut verici ve gücün rengi olarak bilinen "pembe" nin tarihini yazmaya ayırıyorum. Dolayısıyla, tarih renkli olacak ...Ve bu renkli tarih, kadınları olduğu kadar erkekleri de ilgilendiriyor. Erkek olsanız da yazıyı okumanızı öneririm.

" Rönesans eserlerinde pembe, evliliğin; anne ile çocuk arasındaki ruhani birlikteliğin sembolüdür. 18. yüzyıldaki popülerliğinin sebebi ise 15. Louis' nin metresi olarak bilinen Madame de Pompadour' dur. Mavi ve pembeyi sarayın renkleri yapan Madame de Pompadour' dan sonra pembe, uzun yıllar romantizm ve baştan çıkarmanın rengi olarak kabul edilmiştir. 20. yüzyılda rengi açılmayan kimyasal boyaların bulunmasıyla ortaya daha koyu, iddialı ve canlı pembe tonları çıkar.

Beyaz ve kırmızının karışımından oluşan pembe, kırmızının bir tonu olarak kabul ediliyor. İsmi pink olarak ilk kez 17. yüzyıl sonlarında kullanılan renk adını aynı adlı çiçekten; pembe-beyaz bir karanfil çeşidi olan pink' ten alıyor. Aynı yıllarda, karanfillerin taç yapraklarının zikzaklı uçlarından esinlenen eyleme de 'to pink' (oyalamak) deniyor. Pembenin aşkla anılması ilk kez 1884 tarihli 'Çiçeklerin Dili' kitabında vuku buluyor. Kitapta pembe karanfilin anlamının 'bir kadının aşkı' olduğu yazıyor. Avrupa dillerinde pembe daha çok gülle özdeşleştiriliyor ve rose, rosa gibi isimler alıyor."

Tarihi kısaca böyle pembenin. Şimdi de pembe rengin ne anlama geldiği, ne ifade ettiğine bakalım: " Aşkın rengidir pembe. Sakinleştirici bir etkisi vardır. Mahkumları yatıştırmak için ABD' deki kimi hapishanelerde kullanıldığı bile söylenir. Onu oluşturan renklerin; hem beyaz hem de kırmızının özelliklerini taşır. Kırmızının gücü ve tutkusu, beyazın saflığıyla birleşmiştir. O nedenledir ki pembenin rengi koyulaştıkça enerjisi de artar. Pembe, renk psikolojisinde de 'umut' anlamına gelir. Pozitif bir renktir; tehditkar değildir. Gücünü ve zarafetini artırmak için koyu renklerle beraber kullanılması önerilir."

Sakura( kiraz ağaçları) Japonya' nın simgesidir. Ve bu pembe çiçekli ağaçlar, romantizmin doğaya yansıması olarak kabul edilir Japonlar tarafından. Ağaçların çiçek açtığı sürece Sakura Zensen adı veriliyor ve Japonya' da festivallerle kutlanıyor.

Erkekler uzun bir süre, pembeye mesafeli kalsalar da son yıllarda pembeye daha sıcak yaklaşmaya başladılar. Bunda, Kanye West ve Jay -Z  gibi popüler figürlerin yanı sıra ünlü erkek markalarının koleksiyonlarında pembe renkli modellere yer vermesinin payı da var. Bu nedenledir ki artık daha yumuşak tonlardaki pembelere erkek sokak modasında sıklıkla rastlıyoruz. Sokakta, pembe gömlek, tişört, ceket ve pantolonları giyinmiş erkekleri gördüğünüzde sakın şaşırmayın!.. Onları, özgüvenlerinden dolayı  takdir edin. Çünkü, saflığın ve romantizmin rengi olan pembeyi giyinme cesaretini göstermişlerdir. Günümüzde pembe, yalnız gençlere değil, rengi taşımasını bilen herkese yakışıyor...

Bütün bu açıklamalardan sonra," pembe, yalnızca bir renk değildir. Pembe, bir tavırdır." diyorsanız, pembe giyinmeden önce bir kez daha düşünün derim.


Kaynak: VOGUE Türkiye,(Tanıtım)




10 Aralık 2013 Salı





PORTEKİZ  VE  İSPANYA  SÖMÜRGE İMPARATORLUKLARI



" Misyonerler Afrika' ya geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizdeyse toprağımız vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız kalmıştı..."
Kenya' nın İlk Devlet Başkanı Jomo Kenyatta


Bugün İber Yarımada' sında küçük bir devlet olarak bilinir Portekiz. Tarihte ise Portekizlilerin 1415' te Cebelitarık' taki Ceuta adasını işgal ederek sömürgecilik sahnesine ilk çıkan ulus olduğunu ve 1999' da sahneden indiklerinde , geride 600 yıla yayılan bir sömürge geçmişi bıraktıklarını ve bu anlamda en uzun ömürlü sömürge imparatorluğuna imza attıklarını, bilinen anlamda ilk küresel imparatorluğun da mimarı olduklarını biliyor muydunuz? Gemilere atlayıp dünya denizlerine yelken açarak dünya denizlerinin hakimi olmak için merak, macera tutkusu ve keşif heyecanıyla hareket eden ulusun, yenilmez olarak bilinen armadasıyla İspanyollar olduğu bilinir genellikle. Oysa, Portekiz İmparatorluğu tarihin en uzun soluklu küresel imparatorluğuydu. Ve, dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşfini, gidilemeyen bölgelerine deniz yoluyla ulaşımını gerçekleştiren İspanyol ve Portekiz İmparatorluklarının genişlemesi coğrafi keşiflere bağlıdır. Bu nedenle, bu iki imparatorlukla ilgili gelişmeler, coğrafi keşiflerle birlikte incelenmeli ve yorumlanmalıdır. Bu yazımda, İspanyol ve Portekiz İmparatorluklarıyla ilgili çok fazla bilinmeyen bilgilere  kısaca değinmek istiyorum. Bugünkü dünya düzenini anlamamıza yarar sağlayacağını umarak.

- İspanyol İmparatorluğu, 15. ve 19. yüzyıllar arasında Avrupa, Amerika, Asya, Afrika ve Okyanusya' daki sömürgeleriyle, kendisine " üzerinde güneş batmayan imparatorluk" sıfatı yakıştırılan ilk imparatorluktu (Daha sonra bu sıfat İngiltere' ye yakıştırılacaktı.) III .Charles' ın iktidarda bulunduğu dönemde (1759-1788) imparatorluğun topraklarının genişliği 20 milyon kilometre kareye ulaşmıştı.

- İspanya tarihi on bin yıl öncesine kadar uzansa da ülke toprakları hep yabancı güçlerin işgalinde kalmıştı. Ülke 700-1400 yılları arasında İspanyolların "Moors" olarak isimlendirdiği Müslümanların idaresi altındaydı. İspanya'yı bağımsız olarak tek bir çatı altında toplayanlar, İzabel ve Fernando oldu.

- Batılı tarihçiler, 16. yüzyılda dünyanın en güçlü ülkesi olan İspanyol İmparatorluğunu üç kelimeyle özetler: Gold, God ve Glory! (Altın, Tanrı ve Şeref! )

- İspanyol ve Portekiz İmparatorlukları, küresel ticareti başlatan ilk ülkeler olmuşlardı. İspanyol para birimi düka, tarihin ilk küresel para birimiydi. Bu iki imparatorluğun Atlantik' i aşarak yaptığı seferler sonucu, Amerikalılar buğday, arpa, soğan, elma, karpuz, inek, koyun, at ve eşekle ilk kez karşılaşırken Avrupalılar da mısır, çikolata, patates, kırmızı biber, pul biber, domates, yer fıstığı, tütün ve hindiyle tanıştı.

- Denizaşırı sömürgeler dönemini başlatan coğrafi keşiflerde en büyük pay, Portekiz kraliyet ailesinin maceraperest prensi Henry' e aittir. "Haritacı" lakabıyla tanınan Henry, denizaşırı seferleri başlatmış, bunun sonucunda Atlantik Okyanusu' ndaki Madeira Adaları 1419' da, Azor Adaları da 1427' de keşfedilerek tarihin ilk denizaşırı sömürgeleri oldu. Henry' den önce denizciler, devasa deniz canavarlarına yem olmaktan ya da dünyanın "kenarlarından" aşağı düşmekten (dünyanın dümdüz olduğuna inanıyorlardı) korktukları için sadece kıyıları takip ediyorlardı.

- Portekiz ve İspanya' nın okyanuslara açılarak başlattığı Keşifler Çağı, Avrupa' da bin yıldır süren dengeyi değiştirmişti. Bu ikilinin başı çektiği denizaşırı maceralara kısa zamanda Atlas Okyanusu' na kıyısı bulunan Hollanda, Fransa ve İngiltere de katıldı ve bu beşli, dünya zenginliklerini asırlar boyunca kontrol ederek, bugün batı ile doğu arasındaki gelişmişlik farkının mimarları oldular.

- Portekiz ve İspanya' nın başlattığı bu süreç, tartışmasız bir şekilde,"sömürge paylaşım" ve onu izleyen "dünya" savaşlarının tetiğini çekti ve bugün içinde yaşadığımız dünyanın siyasi, dini, kültürel ve coğrafi çerçevesini çizdi.

- İngilizler, dünyayı keşfe Avrupalı diğer rakiplerinden daha geç başlamış olsalar da boynuz kulağı geçmiş ve tarihin gördüğü en büyük imparatorluğa imza atmışlardı. Bileği bükülmez bir donanma, devlet gibi bir "şirket", sanayileşmeyi arkasına alan ilk millet olmanın avantajı ve "parçala-yönet" siyasetiyle Amerika' dan Afrika' ya, Hindistan' dan Avustralya' ya uzanan devasa bir imparatorluk kuran İngiltere, 1921' de dünya nüfusunun ve topraklarının dörtte birini kontrol ediyordu.

Bugünkü dünya düzeninin kökenini biraz olsun anlatabildim mi? Ne dersiniz?


Kaynak: Ali Çimen- Tarihi Değiştiren İmparatorluklar (Popüler Tarih).



8 Aralık 2013 Pazar




BİR  SİLGİ  VEYA  KALEM  OLSAYDIN


Bir silgi olsaydın

ne silmek isterdin?

Hatalarını mı

Yoksa kötü anılarını mı?

Yoksa başarısızlıklarını mı?

Kalem olsaydın

kimi eklemek isterdin hayatına?

Seni dinleyecek birini mi...?

Sana küçük mutluluklar 

yaşatanları mı?

Yoksa her daim yanında olanları mı?

Şimdi durup bir düşün,

neler eklemek isterdin...?

Neler silmek isterdin...?

Nazım Hikmet


Bir silgi olsaydım eğer, silmek istediklerimi silene kadar silgim biterdi...Ve kalem olsaydım eğer, hayatıma eklemek istediklerimi ekleyene kadar kalemim biterdi...Silgi de olsam, kalem de sonuçta ikisi de bitiyor maalesef. Yaşanmışlıklarda buna "pişmanlık" deniyor sanırım. Ama pişmanlık da bir insanlık hali değil midir?


5 Aralık 2013 Perşembe




İNSAN  AHLAKİ  EYLEMDE  BULUNURKEN  ÖZGÜR MÜDÜR?


Bu soruyu cevaplamadan önce, genel geçer bir ahlak tanımına ihtiyaç vardır diye düşündüğümden, ahlakı; insanların toplum içindeki eylemlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla, toplum tarafından kabul edilen ilkeler bütünüdür diye tanımlamak yanlış olmaz. Böyle düşünüldüğünde, her toplum kendisine göre ahlaki ilkeleri belirler sonucuna ulaşılır, ki ahlak kurallarının toplumdan topluma değişiklik göstermesini de açıklar bu sonuca ulaşmak. 

Felsefenin bir alt disiplini olarak "ahlak felsefesi", ahlakın ne olduğunu, ahlaki davranışın nasıl oluştuğunu, insan davranışının temellerini, iyi ve kötü eylemlerin nedenlerini inceler. Ayrıca, insan ve o insanın içinde bulunduğu toplum için temel değer ve ilkelerin neler olduğu üzerinde durarak, insan için neyin iyi, neyin kötü olduğunu tanımlamaya çalışarak, olması gerekeni belirler.

Günümüzde, bilerek ya da bilmeyerek "ahlak" yerine "etik" sözcüğü sıklıkla kullanılır. Oysa etik, ahlaki davranışların temelindeki genel ilke ve yasaları araştıran "epistemoloji" temelli bir felsefedir. Buna göre, ahlak felsefesi davranışların ahlaki özünü ve yapısını incelerken, etik, davranışların arkasındaki ilke ve temelleri bilgi açısından araştırır.

Ahlak felsefesine göre iyi; ahlakça değerli olan,olumlu olandır. Kötü ise, iyinin karşıtıdır. Yine bu felsefi disipline göre özgürlük; hiçbir dış etki olmadan insanın kendi aklı ve iradesi ile, yapacağı eylemleri seçmesidir. Ahlaki eylem ise, ahlak yasasına uygun olarak yapılan eylemdir. Bütün bu tanımlamaları yaptıktan sonra, şimdi asıl soruya geçebiliriz. Bu soru, ahlak felsefesinin temel sorularından birisidir yalnızca. Yani, insan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür? 

Ben, burada bu zor sorunun cevabını derinlemesine irdelemeyeceğim. Çünkü bu düşünür ve filozofların işi. Amacım, bu soru üzerinde birazcık düşünmenizi sağlayarak, ahlak kurallarıyla ilgili farkındalık yaratmak. Hani, kendimizden farklı birinin, farklı davranışlarını gördüğümüzde "ahlaksız" yaftasını kolayca yapıştırırız ya. İşte bunu yaparken neyi, ne için yaptığımızı bilerek mi yapıyoruz, yoksa toplum tarafından ezberletilen ilkeler doğrultusunda körü körüne mi yapıyoruz?

İnsanlık tarihi boyunca, düşünürler ve filozoflar bu sorunun cevabını bulmak için düşünmüşler, kafa yormuşlar ama sonuçta hem fikir olamamışlar." İnsan iradesi özgürdür(İndeterminizm), yani insan eylemlerini kendi özgür iradesiyle seçer" diyen düşünürlerin yanında," İnsan iradesi özgür değildir(Determinizm) diyenler de vardır. İnsan davranışları üzerinde toplumsal normlar belirleyicidir. Bu nedenle insan, davranışlarından sorumlu tutulamaz" diyenler de olmuştur. Kant ise, bu iki yaklaşımı özerklik(autonomi) kavramı ile uzlaştırmaya çalışır. Bu görüşe "otodeterminizm" denir. Buna göre, özgür olma veya olmama bir kişilik sorunudur. Kişiliği gelişmiş olanlar gelişmemiş olanlardan daha özgürdür. Kant' a göre, birey evrensel ahlak yasası denetiminde özgür karar verebilir. Ancak bu görüşü  kabul ettiğimizde de şu soruyu cevaplamamız gerekir: Kişi vicdanı karşısında evrensel bir ahlak yasası var mıdır? Tahmin edeceğiniz üzere, bu konuda da evrensel ahlak yasasının varlığını kabul eden düşünürler olduğu gibi, evrensel ahlak yasasının varlığını reddeden düşünürler de vardır. Sonuçta yine bir uzlaşma mevcut değildir.

Bütün bu açıklamalardan sonra, sizce, insan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür? Soru çok zor olduğundan atlayabilirsiniz ya da cevabı boş bırakabilirsiniz. :) Düşünürlerin, filozofların bile üzerinde uzlaşamadığı sorunun cevabını sizden beklemek haksızlık olmaz mı?

Haksızlığı gidermek için, Nietzsche'nin sözüyle sonlandırmak en iyisi:
"Ahlak size ne söylenirse söylensin doğru olanı, din ise doğru ne olursa olsun size söyleneni yapmaktır."


2 Aralık 2013 Pazartesi




DESCARTES' İN KUŞKUCULUĞU



Felsefeyi mizah yoluyla anlatan, okunması zevkli, anlaşılması kolay, insanın mizah duygusunu geliştiren Thomas Cathcart & Daniel Klein' in " Platon Bir Gün kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer" kitabını okurken kimi zaman tebessüm ettiren, kimi zaman düşündüren yaratıcı fıkralarını çok beğendiğimi söylemeliyim. İşte! Sizin için seçtiğim o fıkralardan biri:

"Amerika' da her ceza mahkemesi hakimi jüri üyelerinden, savunmanın açıklamalarını neredeyse Descartes' inki kadar yüksek bir standartla sınamalarını ister. Böylece jüriden bir bakıma Descartes' in kesinlik arayışı sürecini yinelemelerini talep eder. Aslında jüri üyelerinin sorunu Descartes' inkiyle aynı değildir; hakim, sanığın suçluluğunun herhangi bir kuşkuya değil, akla yatkın kuşkuya açık olup olmadığını sorar. Ama bu düşük standart bile jürinin, Descartes' in uyguladığına benzer ve neredeyse aynı ölçüde köktenci bir zihinsel deneyim uygulamasını gerektirir.

Sanık, cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına karşın ortada ceset yoktur. Savunma avukatı, kapanış konuşmasında bir numara çekmeye karar verir.
' Baylar, bayanlar' der, ' sizlere bir sürprizim var: Bir dakika içinde, öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek.'
Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar. Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz. Avukat sonunda, ' Aslında' der, ' öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da, bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda 'suçsuz' kararı vermenizi talep ediyorum.'
Jüri karar için çekilir ve birkaç dakika sonra geri döner.
Sözcü ayağa kalkar ve kararı okur: 'Suçlu.'
Avukat ayağa fırlar ve bağırır: 'Ama nasıl olur? Kesinlikle kuşkunuz vardı... Hepinizin kapıya baktığını gördüm.'
Jüri sözcüsü sakindir. 'Evet, hepimiz baktık, ' der. ' Ama müvekkiliniz bakmadı.' "

Descartes, " Düşünüyorum öyleyse varım" cümlesini söylediğinde, dış dünyanın varlığından kuşkulanmakla başladığı deneyine, kendi varlığından kuşkulanmayı deneyerek ulaşmak istedi. "Fakat ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın, sürekli olarak bir kuşkucunun varolduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyordu. Bu kuşkucu kendisinden başka kim olabilirdi ki? Kendi kuşkulanmasından kuşkulanamıyordu!" Hangimiz kendimizden kuşkulanabiliriz ki? Eğer kuşkulanabilseydik herhangi bir konuda bilgi sahibi olduğumuzda o konuyla ilgili her şeyi bildiğimizden kuşkumuzun kalmamasını nasıl açıklayabilirdik?







30 Kasım 2013 Cumartesi




GÜZELLİK  BAKAN  GÖZDEDİR


" Padişahın biri, Mecnun' un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü Leyla' yı çok merak eder. Leyla' nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. Leyla' yı bulup getirirler. Padişah Leyla' yı görünce hayretler içinde kalıp sorar:
- Mecnun' un aşkından deli divane olup dağlara, çöllere düştüğü Leyla sen misin? Senin öyle fevkalade bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından hiçbir farkın yok. Hal böyle iken nasıl olur da Mecnun senin için deli divane olur?

Leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir:
- Padişahım sus!.. Çünkü sen Mecnun değilsin. Bendeki güzelliği görebilmen için sende Mecnun' un gözlerinin olması ve bana Mecnun' un gözleriyle bakman gerekir, der.

Padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır."
( Nevzat Tarhan, Mesnevi Terapi)


Güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu , güzellikte tek tip olmadığını, çeşitlilik olduğunu anlatan güzel bir hikaye. 

Bu hikayede, Leyla,kendisinin ne olduğunun farkındadır ve Mecnun' un kendisini abarttığının bilincindedir. Ama derler ya" aşkın gözü kördür" diye. Bu körlük, sevdiğine hissedilen yoğun duygular nedeniyle, onun kusurlarının görülememesi halidir ki, aksi olsaydı adı "aşk" olmazdı herhalde değil mi?

Gerçekten de güzellik bakan gözdedir, bakmasını bilene...Çünkü," insan kalbinde ne taşırsa dünyayı da öyle görür" der Goethe.


28 Kasım 2013 Perşembe




BİR  "SELFIE"  İSENİZ , DİKKAT !..


Selfie, Oxford Sözlüğü tarafından 2013 yılının "kelime"si seçildi. Selfie' nin Türkçe karşılığı "amatör otoportre çekimi" demek. Tahmin edeceğiniz üzere bugün güncel bir konuyu yazmak istedim.

Çevremde, yakınımda bulunan ergen gençlerin ellerinden düşürmedikleri oldukça pahalı ve çok amaçlı kullanımı olan android ve akıllı telefonlarla durmaksızın fotoğraf çekmelerini, sonra bu fotoğrafları instagram' da paylaşmalarını, aldıkları "like" larla sevinçten havaya zıplamalarını gördüğümde,  bu durumun yalnızca bize özgü olduğunu düşünüyordum. Bütün ergenler, sanki söz birliği etmişçesine aynı pozları veriyorlardı: Ördek dudak, Einstein gibi dil çıkarmak ve uykulu, mahmur gözlerle baygın baygın bakmak. Bir genç, nasıl bu kadar kendini çirkinleştirerek poz verir ya da otoportre çekip sosyal medyada paylaşabilir ve bunu neden yapar diye düşünüyordum. Zaman zaman yakınım olan gençleri de uyarıyordum. Taa ki, Vogue Türkiye Dergisinde Yaprak Aras' ın konuya ilişkin yazısını okuyana dek. İşte o yazıdan seçtiklerim: " Selfie, otoportre anlamına gelen self portrait' tan türetilmiş bir sözcük. Time dergisinin, 2012' nin en çok kullanılan kelimelerinden biri seçtiği selfie' yi, internetin muzip sözlükleri şöyle açıklıyor: ' Kişinin facebook gibi sosyal ağlara koymayı planlayarak çektiği otoportre. Bu karelerde fotoğrafı çekenin kolunu görebilirsiniz. Bu, kişinin fotoğrafını çekecek arkadaşı olmadığına işarettir. Bu insanlar kendi fotoğraflarını kendileri çekip sosyal medyaya koyarak internet arkadaşı edinmeye çalışırlar.' Amaç arkadaş veya hayran edinme...Veya en basitinden "like" alarak kısa süreli de olsa tatmin yaşama, beğenilme, onaylanma.

Selfi' lerin hem çekimi hem de paylaşımı son zamanlarda iyice arttı. Facebook ve Twiter' le başlayan fenomen, Tumbir ve özellikle de İnstagram' ın yaygınlaşmasıyla çığırından çıktı. İnstagram' da selfie etiketiyle arama yaptığınızda karşınıza 14 milyon sonuç geliyor. Bu rakama etiket kullanmayanların dahil olmadığını düşünecek olursak sosyal medyanın hızla bir selfie çöplüğüne dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz."

İnsan neden kendi fotoğrafını çeker? Otoportreciler, fotoğrafları kendilerini ifade etme yöntemi ve bazen de bir nevi oyunculuk olarak görüyorlar. Bu konuyla ilgili olarak aynı yazıda, Prof.Dr. Alper Hasanoğlu," Sosyal Medya, çok net bir şekilde var olan bir şeyin görünür hale gelmesini sağlıyor" diyerek selfie fenomenini narsistik kişilik bozukluğuna bağlıyor: " Bu insanlar başarısız narsistler. Başarılı narsistler, iyi kariyerleri ve iyi hayatlarını daha da görünür yapmak için çaba göstermez. Görünür olmayı zaten başarmıştır. Ama hem narsist hem de başarısızsa, üç-beş like ile anlık tatmin yaşarlar." Hasanoğlu, insanın kendini görmek istediğiyle yaşadığı gerçeklik arasında derin bir uçurum varsa depresif, mutsuz ve kıskançlık duygularıyla bezeli hale gelebileceğini söylüyor. " Görünür olarak da bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Ama bu bir kısır döngü. Çünkü bu sanal onaylanmalar kısa sürüyor ve kişi aynaya dönüp baktığında, gerçekte öyle olmadığını biliyor. Gerçek ' ben 'i görse, belki de like etmeyecek."

Selfie' ler, bu yazıyı okuyunca kızabilirler. Ancak, Prof.Dr. Alper Hasanoğlu' nun görüş ve analizlerine katılmamak mümkün değil...Eğer bir selfie iseniz, aman dikkat edin derim! Çünkü, paylaştıklarınız kişiliğinizi ele veriyor. Ördek dudak, uykulu gözler ve dil çıkarmış bir ağız kişiliğinizin deşifre edilmesine değer mi? Düşünün ve karar verin. Çekeceğiniz otoportrenin ışığı ve açısı ne kadar iyi olursa olsun "bir örnek" pozların orijinal olmadığının farkına varacak, gerçek "ben" i göreceksiniz...Sadece birazcık düşünün ve düşünmekten korkmayın lütfen.




26 Kasım 2013 Salı




MEMNUNİYET


Benden zarar gelmez

Kovanındaki arıya

Yuvasındaki kuşa;

Ben kendi halimde yaşarım

Şapkamın altında.

Sebepsiz gülüşüm caddelerde

Memnuniyetimden;

Ve bu çılgınlık delicesine

İçimden geliyor.

Dilsiz değilim susamam

Öyle ölüler gibi

Bu güzel dünyanın ortasında

Rüştü Onur ( 1920, Devrek-2 Aralık 1962, İstanbul. 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi-İlhami Soysal)


Yüzümdeki sebepsiz gülüşün nedenini merak edenler, şimdi anladınız mı beni...