Patates etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Patates etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2018 Perşembe





PATATES: SEN NEYMİŞSİN BE!



Büyük küçük hemen herkesin sevdiği, ucuz fiyatıyla yoksulun temel besinlerinden biri olan patates, kim derdi ki bir gün ülke gündemine damga vuracak. Bugünlerde manşetlerden düşmeyen patates fiyatları altın fiyatlarıyla karşılaştırılıyor; yarı şaka yarı ciddi olarak. Öyleki, artan patates fiyatlarını düşürebilmek için iç savaşı devam eden Suriye'den patates ithali yapılıyor (Tarım Bakanı açıkladı). Bütün bunları okumak, duymak ve daha önemlisi yaşamak içimi acıtıyor. Acımın nedeni, bir zamanlar tarım ülkesi diye bildiğimiz ülkemizin yarısı çöl olan bir ülkeden patates ithal eder duruma düşmesi. Eğer tarım ülkesi kategorisinden, sanayi ülkesi kategorisine geçmiş olsaydık, patatesi dert etmezdim. Bildiğim kadarıyla öyle bir durumda söz konusu değil. En iyisi mi ben, üzüldüğümle kalayım. Üzülmem kimin umurunda ki?

Patates gündemden düşmediğine göre, ona hak ettiği değeri vermek gerek diye düşündüm ve Avrupa'ya ilk getirildiğinde hayvan yemi olarak kullanılan patatesin nasıl , ne zaman popülerleştirildiğinin izini sürdüm. Bu izi takip ederken, bazılarınızın ilk kez duyacağı bilgilere ulaştım. Bakın neler buldum?

Kristof Kolomb, Amerika kıtasından (ki, oranın yeni bir kıta olduğunu bilmiyordu) domatesle birlikte patatesi de Avrupa'ya getirdi. Ancak bu yamru yumru kök ilk yıllarda beğenilmedi. Bir ara patates çiçeği konteslerin şapkasını süslediyse de bu moda kısa sürdü. Patatesi beğenmeyen Avrupalılar onu hayvan yemi olarak kullanmaya başladı.

"1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich'in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa'nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich'in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar."*

XVI. Louis'in kral olduğu Fransa'da halk açlık çekiyordu ve halkın yarısı açlıktan kırılıyordu. Bu açlık çeken halkı doyurmanın yollarından biri, patatesi onlara yedirtmekti, ama nasıl? XVI. Louis'in imdadına askeri eczacısı Parmentier  yetişti. Parmentier, Yedi Yıl Savaşları'nda esir düştüğü Almanya'da (ki o devirde Almanya'da patates, domuz yemi olarak kullanılıyordu ve esirlere de verilmiştir) patatesin doyuruculuğunun farkına vardı ve ülkesine dönünce patatesin ekimi için çalışmalara başladı. Derler ki XVI. Louis, patatesi halkın gözünde popülerleştirmek için elinden geleni yapıp, patates tarlalarının çevresine askerler dikip merak uyandırmak suretiyle aç halkının  patates yemesini sağlamıştır. Kraliçe Marie-Antoinette'in açlıktan ölen halkına; "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler) dediği ünlü sözünü bilmeyen yoktur. Ve bundan sonra olanlar malumunuz: 1789 Fransız İhtilali. Düşünüyorum da, eğer kraliçe, kocası XVI. Louis'in patates tarlalarına gösterdiği özeni destekleyip "Ekmek bulamıyorlarsa, patates yesinler" deseydi, tarihin akışı değişir miydi? Bilemeyiz elbette.

Fransız İhtilali'nden sonra patates ekimi, başta Fransa olmak üzere (İrlanda daha önce başlamıştı) özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'da yaygınlaştı.

Peki Avrupa'da bunlar yaşanırken, patates Avrupalılar tarafından insan yiyeceği olarak kabul görürken Osmanlı Devleti'nde durum neydi? Bir bakalım.

"İngiltere'deki Devonshire Üniversitesi Osmanlı ve Yakındoğu çalışmaları direktörü Lord Herbert Smith, Osmanlı devletinin çöküşüne, genelde kabul edildiği gibi, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi, Amerika kökenli altın arzının artışı dolayısı ile yaşanan devalüasyon, teknolojide geri kalma ya da padişahların yetersizliği gibi nedenlerin sebep olmadığını düşünüyor. Lord Smith'e göre sebep patates. Yanlış okumadınız patates."
Smith, şöyle devam ediyor: 
" Ne zaman patates yesem hayranı olduğum Fatih, Kanuni gibi padişahların Amerika'nın keşfinden sonra eski dünyaya gelen bu lezzeti bir kez bile tadamamış olmasına üzülürdüm. Birgün bunu düşünürken zihnimde bir şimşek çaktı, belki Osmanlı'nın o dönemki başarılarının altında  patatesle tanışmamış olması yatıyordu. Basit bir araştırma bu konudaki şüphelerimi daha da artırdı. Patatesin Avrupa'da yayılış haritası ile Osmanlı'nın sınırlarındaki küçülme neredeyse birebir aynıdır. Patates Avrupa kıtasına ilk kez 1577'de getirilmiş. Osmanlı Devleti'nin "Duraklama Dönemi"ne girmesi ise 1579. Tabi bu dönemde Osmanlı'da tüketilmiyor o yüzden de bu dönemde toprak kaybı yok. 1700'lerin başında yaşanan kıtlıktan sonra patates, Fransa'dan başlayarak Avrupa içlerine yayılmış, 1770'ler civarında Osmanlı sınırına dayanmıştır. Nitekim 1800'lerden kalma askeri kayıtlarda bilhassa batı bölgelerinde karavanalarda patates yemeklerinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren tüm yenileşme çabalarına, reformcu padişahlara hatta II. Abdülhamid gibi dirayetli bir hakana rağmen toprak kaybının durdurulamamasının ardındaki sebep patates tüketimi olabilirdi." **

Lord Smith, bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla araştırmalara başlamış botanik ve genetik alanındaki çalışmalar onu çok ilginç bir bulguya götürmüş. Şöyleki:

"Kendisi de Navajo yerlilerinden olan Arizona Stimson Üniversitesi genetikçilerinden Atekha Grimclaw 2010 yılında Amerikan yerlilerinin %82,4'ünde ortak olan bir genetik varyasyon saptamış. Bu varyasyona sahip yerlilerin kas yapılarında bir zayıflık bulan Gricmlaw, araştırmayı derinleştirince bu zayıflığın yerlilerde patatesin içinde bulunan Patatin maddesinin tüketiminden kaynaklandığını bulmuş. Üstelik patates tüketimi sınırlanan yerlilerin kas güçleri bir-iki ay içinde normale geliyormuş. Ancak Amerikan patates lobisi bu son çalışmanın saygın dergilerde yayınlanmasını engellemiş."

Bu araştırma sonucuna göre, Lord Smith diyor ki; "Amerika yerlileri 250 ila 100 bin yıl kadar önce Orta Asya'dan Amerika'ya göçtükleri düşünülürse, başka bir Orta Asya kökenli halk olan Türklerde de benzer genetik varyasyon olması kuvvetle muhtemeldir."

"Büyük bir Türk dostu olan Smith'in bir başka çağrısı da  Türk bilim adamlarına. " Patatin maddesine karşı hassasiyet geninin Türklerde araştırılması gerekir. Şüphem yok ki patates tüketiminin önlenmesi Türklerin dünya sahnesindeki hak ettikleri yeri almalarını sağlayacaktır."

Okuduğunuz gibi iz sürerek patatesin Avrupa tarihinin akışını nasıl etkilediğini gördük. Bugün rahatça patates yiyebiliyorsak bunu Alman Kralı "Büyük Friedrich"e ve Fransız Kralı XVI. Louis'e borçluyuz.

Lord Smith'in iddiasına ve bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla yaptığı araştırmalara temkinli yaklaşmakta yarar var. 600 yıl hüküm sürmüş koca bir imparatorluğun çöküşünü patatese bağlamak, bunu genetik varyasyonla açıklamak bana inandırıcı gelmedi. Bilime inanan biri olarak sormak isterim; Orta Asya kökenli olması nedeniyle genetik varyasyonunda patatin olan başka halklar yok mudur? Moğollar, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Afganlar için ne demeli? Araştırma sonucu bunlar içinde geçerli midir?
Yani Smith'in araştırmasının geçerliliğinden ve güvenilirliğinden şüpheliyim; şüphemi giderecek somut bilgilere ulaşıncaya dek. Bu benim düşüncem, katılmayabilirsiniz de elbette.   

Şimdi yazı başlığımı neden böyle koyduğumu anladınız mı? Haksız mıyım?

Kaynaklar:
* Sunay Akın - Geyikli Park.
** artfulliving.com.tr (Fırat Yağmurlu yazısı)
 





7 Ocak 2014 Salı





DEĞİRMENCİ  VE  ADALET


Potsdam'da Sansosi Sarayı


"Adalet, bir gün herkese lazım olur." Genel geçer doğruluğu tartışmasız olan bu söz, güzel ülkemde son zamanlarda çok fazla duyulur oldu. Dünün öznel adalet anlayışına sahip olan kişileri bile, bugün herkesin, hepimizin ortak ürünü olan "hukukun" adaletine güvenmek ve o adaletin nesnelliğine sığınmak zorunda kaldılar. Çünkü, adaletin terazisi adildir ve hiç bir ayrım yapmadan, herkes için eşit tartar. Yani, adaletin karşısında herkes eşittir." Hiç bir güç,hiç bir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir!" Bir değirmencinin  Alman Kralı II. Friedrich' e söylediği bu sözü okuduğumda, 18. yüzyılda totaliter bir rejimin kralına bu sözü söyleyen ve tarihe geçen değirmencinin cesaretine hayran kaldım; değirmenci adeta insanlığın sesini bu sözlerle kralın yüzüne haykırmıştı çünkü. Okuyacağınız hikaye, işte bu cesur değirmencinin hikayesidir.

Alman Kralı I. Friedrich, gelecekte yerine tahta geçecek oğlu ile bir türlü iyi geçinemez. Çünkü oğlu, soyluluğun gösterisi olan sporlarla ilgilenmez, askerlikten ve avdan hoşlanmaz. Üstüne üstlük oğlu, dönemin ünlü müzisyeni Bach' la yakın arkadaştır ve ondan flüt dersi almaktadır. Oğlunun davranışlarını içine sindiremeyen ve çileden çıkan I. Friedrich, bir gün kılıcını çekerek, öfkeyle oğlunun üstüne yürür!

1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich' in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa' nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich' in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar.

Almanya' nın güçlendiğini duyan Osmanlı Padişahı III. Mustafa, krala bir mektup yazarak, başarısının nedeni olan müneccimleri ister. Alman Kralı II. Friedrich, yanıt olarak üç müneccimi olduğunu söyler ve onları şöyle sıralar: " Tarih ve tecrübelerden istifade etmek, askeri her zaman savaşa hazır bulundurmak üzere talim ettirmek ve muharebe için hazinede para bulundurmak."

II. Friedrich, henüz beş yıllık kralken, Berlin yakınlarındaki Potsdam' da bir yazlık saray yaptırmaya karar verir. Bu sarayın adı Almanca olmayıp, Fransızca "kaygısız" demek olan Sanssouci' dir. Çünkü, II. Friedrich Fransızca konuşup yazabilmektedir.

Büyük Friedrich, sarayın daha büyük olmasına engel olan değirmenin satın alınarak yıkılmasını emreder. Ancak, sahibinin değirmeni satmaya niyeti yoktur. Kral, adamlarıyla değerinin çok üstünde para vereceği haberini gönderse de, değirmenci teklifi reddeder. Bunun üzerine II. Friedrich, değirmencinin yüzüne kendisinin kral olduğunu, istese değirmeni para vermeden de elinden alabileceğini haykırır. Değirmenci, büyük bir soğukkanlılıkla bunu yapabileceğini söyledikten sonra insanlık tarihinin en unutulmaz yanıtlarından birini verir:
" Ama unutmayın ki, Berlin' de hakimler var."
"Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir! Bir değirmencinin Alman Kralı II. Friedrich' e söylediği bu söz, adaletin karşısında herkesin eşit olduğu gerçeğini taçlandırmış ve totaliter rejimlerin yıkılmaya başlayacağı dönemin habercisi olmuştur."

Hikayeyi okudunuz ve görsele baktığınızda saray ve değirmenin yan yana durduğunu görünce kralın gözlerinin içine bakarak söylediği sözle hem değirmenini yıkılmaktan kurtaran, hem de adaletin herkesin karşısında eşit olduğunu cesurca krala hatırlatan bu onurlu değirmenciye saygı duymamak mümkün mü? Adalet, bir kral ile bir değirmenciyi komşu yapmıştır. Tabii ki bu görüntüde," değirmencinin karşısında II. Friedrich gibi sanata ve özgürlüklere düşkün, kitap okuyan, aydın bir kral olmasının payı büyüktür. Diktatör kafalı bir koltuk sevdalısının değirmencinin sözü karşısında alacağı tavır bellidir: "Atın zindana!"


Eminim bu öyküden herkesin alacağı bir ders vardır. Mehmet Akif' in dediği gibi; "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? "


Kaynak: Öykü, Sunay Akın' ın "Geyikli Park" kitabından alınmıştır.
Görsel  Linkedin'den  alınmıştır.