Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2023 Pazar

 


TOLSTOY'DAN SEÇTİĞİM 12 SÖZ



Bütün Mutluluklar Birbirine Benzer, Tolstoy'un eserlerinden derlenmiş bir seçki. Ben de, bu seçkiden özenle seçtiklerimi paylaşmak istedim. :)

1- "Ben mi başkalarının göremediklerini gördüğüm için deliyim, yoksa tüm bu gördüklerimden sorumlu olan onlar mı deli?"

2- "Özgür düşünen insanlar önyargılara yenilmeksizin akıllarını kullanmaya gönüllüdürler ve kendi inançlarına, geleneklerine ya da haklarına ters düşen şeyleri bile anlamaktan korkmazlar. Bu dürüm pek yaygın değildir, fakat doğru düşünme için olmazsa olmazdır."

3- "Çoğunluğun ona inanması, bir yanlışın, yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez."

4- "Öyle kötü bir insandı ki ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunluluğunun verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı." 

5- "Güç, kitlelerin isteklerini bir özet halinde hızlı veya stratejik bir şekilde yine kitleler tarafından seçilen liderlere devredilmesidir."

6- "Bir rahibin sözleri: 'Hepimiz kardeşiz, fakat ben hırsızları ya da hayat kadınlarını yargılamak, kınamak hatta idam etmek için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben sırf zenginlerin ve tembellerin lüksleri karşılanabilsin diye zavallı işçilerden vergi toplamak için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben kendim bile inanmıyorken; insanların gerçek dini anlamasına engel olan sahte bir Hristiyanlıkla ilgili vaaz verdiğim için maaş alıyorum.'"

7- "Bir tanıdığımızın yakınının ölüm haberini alınca hepimizi bir ölüm düşüncesi sarar. Ama bu düşüncenin içinde ufak da bir rahatlama vardır, neyse ki bizim sevdiklerimiz hala hayattadır."

8- "Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsiniz. Fakat kim bilir belki de birisi için, onu hayata bağlayan tek gerçeksiniz."

9- "Şikayet ettiğiniz yaşam, belki de başkasının hayalidir."

10- "Temelde hepimizin amacı aynıdır; para ve şöhret. Kimse çıkıp da 'benim için önemli değil' demesin. Her insanın bilinçaltında bunlar vardır."

11- "İyilik yapsak hatırlanmaz, yanlış yapsak unutulmaz. Biz en iyisi kimsenin yapamazsınız  dediklerini yapalım, çünkü onlar asla akıllardan çıkmaz."

12- "Halk o kadar düşük bir maddi ve manevi gelişme düzeyinde bulunuyor ki, kendisine yabancı olan her şeye karşı çıkmak zorunda kalıyor."



13 Nisan 2021 Salı

 


TOLSTOY'UN KARISINA YAZDIĞI VEDA MEKTUBU, EVİNDEN KAÇIŞI, ÖLÜMÜ VE MEZARI



Dev eserlere imza atan dünyaca ünlü Rus yazar 82 yaşındaki Leo Tolstoy, evden kaçışının üçüncüsünde geri dönmemeye kararlı olarak bir daha görmek istemediği karısına bir veda mektubu yazmıştı. Mektubu kısaca şöyleydi:

"Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yan ısıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terk edip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.(...)

"Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin de durumunu kötüleştirir ama benim kararımı değiştiremez. (...)

"Benimle birlikte namusluca geçirdiğin kırk sekiz yıllık yaşam için sana teşekkür ederim ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim, senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öğütlerim. Bana bir haber iletecek olursan Saşa'ya söyle, o beni nerede bulacağını bilecek ve gerekeni iletecektir. Ama benim nerede olduğumu açıklayamaz, çünkü bulunduğum yeri hiç kimseye söylememek konusunda bana söz verdi."

Tolstoy, karısına yazdığı bu veda mektubunu istasyonda aceleyle yazmış ve mektubu arabacıyla göndermişti. Tolstoy, 28 Ekim 1910 günü sabahın altısında Yasnaya Polyana'daki evinden gizlice kaçar. İstasyonda adını T. Nikolayev olarak söyler, çünkü kimse tarafından tanınmak istemez. Trenle Şamardino Manastırı'nda rahibe olan kız kardeşinin yanına gider ve onunla da vedalaşır. İki gün sonra yanına kızı gelir. 31 Ekim'de sabahın dördünde, birdenbire kızını uyandırarak daha uzağa, nereye olursa olsun gitmek, kaçmak istediğini söyler. Bulgaristan'a, Kafkasya'ya, yabancı ülkelere, insanların, şan ve şöhretin artık kendisine ulaşamayacağı, sonunda yalnız kalabileceği, kendini ve Tanrı'yı bulacağı yerlere gitmek için ısrar eder.  Kızıyla trene binerler ama trende büyük ustayı tanıyanlar olur ve şehirden şehire telgraflar işlemeye başlar. Trenin geçeceği istasyonlar gazetecilerle dolup taşar ve Tolstoy'un sınırdan geçmesine izin verilmez. Astapova İstasyonuna vardıklarında Tolstoy aniden titremeye başlar, tükenmiş bedeninin her tarafından ter fışkırır. Hastanın daha uzağa gidemeyeceği anlaşılınca istasyon şefinin evindeki küçücük çalışma odasına yatırılır. Dışarıda meraklılar, gazeteciler, gözcüler, polisler, jandarmalar, bir papaz ve çarın gönderdiği subaylar beklemektedirler. Tolstoy'un yanında ise kızı ve doktoru vardır. 4 Kasım gecesi, hasta olan Tolstoy, son bir kez kendine gelir ve içini çekerek; "Peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?" diye sorar ve üç gün sonra 7 Kasım'da son nefesini verir. Karısı Sofiya'nın, Tolstoy'u görmesine ise  ancak ölümünden sonra izin verilir. *

Hayat ne gariptir ki, "Leo Tolstoy, 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve "Karanlıkta Bir Işık" başlığıyla yayınlanıp sahnelenen bir tiyatro eseri, kendi hayatını yansıtacak bir dram yazmaya başlar. Bu yarım kalmış dram, Tolstoy'un evinde yaşadığı kendi dramının büyük bir açıklıkla anlatılmasından başka bir şey değildir ve şairin bunu, tasarladığı bir kaçışı haklı göstermek ve aynı zamanda da karısını bağışlamış olmak için yazdığı açıktır; büyük bir ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi biçimde yansıtan bir eserdir bu." 

Eserde geçen olayların büyük bir bölümü hayal ürünü olsa da Tolstoy'un bu dramı yaşamsal sorunlarından kurtulmak için yazdığına kuşku yoktur. Tolstoy, dramının eksik kalmış son perdesini tamamlamayı hiç düşünmedi, ama bundan çok daha önemlisini yaptı: Onu yaşadı. Kendisiyle yaptığı dramatik bir hesaplaşma sonucunda ve düştüğü bunalımın pençesinde tam zamanında evinden kaçıp kurtuluyor. Ve hayatı küçük bir tren istasyonunda son buluyor. **

Tolstoy'un vasiyeti üzerine, naaşı, yaşadığı Yasnaya Polyana'da kendi diktiği ağaçların altına gömülür. Stefan Zweig, yapmış olduğu Rusya gezisinde Tolstoy'un mezarını ziyaret eder ve Dünün Dünyası kitabında mezarla ilgili şunları yazar:

"Ben Rusya'da Tolstoy'un mezarından daha muhteşem, daha etkileyici bir yer görmedim. Ormanın derinliklerine yerleştirilmiş bu yüce kutsal mekan tek başına ve yapayalnızdı. Hiç kimsenin uğramadığı ve hiç kimsenin korumadığı, sadece birkaç büyük ağacın gölgelediği, dikdörtgen biçimindeki bir toprak yığınından başka bir şey ifade etmeyen bu tepeye, dar bir patika yoldan gidiliyordu. Torununun mezarı başında bize anlattığına göre, boylu boyunca uzayıp giden bu ağaçları Lev Tolstoy kendi eliyle dikmişti. Erkek kardeşi Nikolay ve kendisi, çocukluklarında bir köylü kadından bir efsane dinlemişlerdi, efsaneye göre ağaçların dikildiği yer, dikenlerin mutluluk mekanı oluyordu. İşte bunun için oyun oynar gibi onlar da birkaç fidan dikmişti. Yıllar sonra yaşlı bir adam olan Tolstoy bu olayı, yani ağaç dikilen yerin mutluluk mekanı olacağını anımsamış ve kendi elleriyle diktiği ağaçların altına gömülmeyi istemişti. Arzusu yerine getirilmiş, isteğine uygun olarak oraya defnedilmişti ve burası, insanın duygularını altüst eden bu sadelik sayesinde, dünyanın en etkileyici mezarı oldu. Ormandaki gür ağaçların ortasındaki bu dikdörtgen biçimindeki küçük toprak yığınının üstünde ne bir haç ne mezar taşı ne de bir yazıt vardı. Adı ve ünü yüzünden hiç kimsenin çekmediği kadar acı çeken bu büyük adam, tesadüfen bulunmuş bir sokak serserisi, kimliği bilinmeyen bir asker gibi üzerinde adının yazmadığı bir mezara gömülmüştü. Onun bu son dinlenme yeri herkesin ziyaretine açıktı. Çevresindeki ince parmaklık da kapalı değildir. Ömrü boyunca huzursuz bir yaşam süren bu adamın sonsuz huzura kavuştuğu bu yeri, insanların gösterdiği büyük saygıdan başka hiçbir şey korumuyor. Genelde gösterişli mezarlara yoğun ilgi gösterilirken bu mezarın sadeliği karşısında insan büyüleniyor. Bu isimsiz ve sahipsiz adamın mezarında Tanrı kelamı gibi uğuldayan rüzgardan başka hiçbir ses duyulmuyor. İnsan burada yatan adamın herhangi bir Rus olduğunu düşünerek önünden geçip gidebilir. Ne Napolyon'un Les Invalides'in mermer kemerlerinin altındaki mezarı ne Goethe'nin prensler mezarlığındaki tabutu ne de Westminister'daki o ünlü mezarlar, üzerinde hiçbir sözün ve mesajın yer almadığı, sadece rüzgarın hışırdattığı bir ormanın içindeki bu sade mezar kadar insanın içini burkar." ***

Eserleriyle Rus edebiyatında olduğu kadar, zamanımızın fikir, düşün ve edebiyat dünyasında da derin izler bırakan Leo Tolstoy'un 28 Ağustos 1828'de Moskova'nın yüz elli kilometre güneyinde yer alan Tula eyaletine bağlı Yasnaya Polyana kasabasındaki doğumuyla başlayan hayatı, ne hazindir ki küçük bir tren istasyonunda, istasyon şefinin kirli yatağında son bulur. Varlıklı ve asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Tolstoy, yersiz yurtsuz bir yoksul gibi, dünyaya veda eder.


Kaynaklar:

* Sofiya Tolstoy'un Güncesi, Çevirmen: Muzaffer Kuşuloğlu, Düşün Yayınları.

** Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları.

*** Stefan Zweig - Dünün Dünyası, Can Yayınları.

Görsel alıntıdır.



22 Ocak 2015 Perşembe




"HAYATIN  ANLAMINI  KAVRAYAMAZSIN'  DÜŞÜN / ME, YAŞA!"



İnsan için, en basit anlamda yaşamını sürdürmek fizyolojik ihtiyaçlarının (nefes alma, yeme, içme ve uyuma) karşılanmasıyla mümkündür. Ama, eğer bir isteğiniz, bir amacınız yoksa buna yaşamak denip denmeyeceği ise tartışılabilir. Hayatın zevkleri, acıları, ızdırapları ve mutluluklarını yaşamak insana özgüdür...Tüm bunları yaşadıktan sonra,  öyle bir gün gelir ki, hayatınızın durduğu hissine kapılırsınız ve hayatı sorgulamaya başlarsınız. Tabii, sorgulama cesaretiniz varsa. Bu cesareti kendinde bulan ve sorgulama sonucunu itiraf eden Tolstoy' un "İtiraflarım" ını okuduğumda onda kendimi buldum; öylesine içten, öylesine yalın bir dille yazmıştı ki, itiraflarını...

Hayatın sıradanlığının bıktırıcı olabileceğini anlatan güzel bir söz vardır; "Bal yiyen baldan usanır," diye. Tolstoy' un kendisiyle yaptığı iç hesaplaşması sonucunda,  baldan  bıktığını bir şark masalıyla anlattığı, " İtiraflarım" daki bölümden birkaç satırı  aynen aktarıyorum:

"Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masalını kim bilmez ki. Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen , ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hala sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri beyaz, biri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansı olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur. İşte ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum. Ama, bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece-gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, bir gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattır.

Ejderha korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalar, beni artık kandırmıyor. Bana istediği kadar: "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa! " desinler, bunu yapamam. Çünkü bunu daha önce çok yaptım. Şimdi elimden gelen, geçip giden ve beni ölüme götüren günü ve geceyi seyretmektir. İşte, bir tek bunu görüyorum; çünkü, bu bir tek şey hakikattır. Geri kalan her şey yalan.

Başka şeylerden birazcık daha uzun süre benim gözlerimi korkunç hakikatten uzaklaştıran o iki damla bal: Aileme ve bir sanat dediğim yazarlık mesleğime duyduğum sevgi. Bunlar artık bana zevk vermiyor." ( Leo Tolstoy - İtiraflarım. Çeviren: Dr. Orhan Yetkin)

Peki, bu iççatışmalar, kararsızlık ve bunalımla geçen günler ve yıllardan sonra, Tolstoy ne yaptı? İşte cevabı:

"Leo Tolstoy 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve "Karanlıkta Bir Işık" başlığıyla yayınlanıp sahnelenen bir tiyatro yapıtı, kendi yaşamını yansıtacak bir dram yazmaya başladı. Bu yarım kalmış dram (daha ilk sahne bunu açığa vurur), Tolstoy' un evinde yaşadığı kendi dramının büyük bir açıklıkla anlatılmasından başka bir şey değildir ve şairin bunu, tasarladığı bir kaçışı haklı göstermek ve aynı zamanda da karısını bağışlamış olmak için yazdığı açıktır; büyük bir ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi biçimde yansıtan bir yapıttır bu. 
.................
Tolstoy, dramının eksik kalmış son perdesini tamamlamayı hiç düşünmedi, ama bundan çok daha önemlisini yaptı; Onu yaşadı. 1910 yılı Ekim ayının son günlerinde, çeyrek yüzyıl süren bu kararsızlık dönemi sona erdi ve bunalım, Tolstoy' un kurtuluşu oldu: Şair, kendisiyle dramatik bir hesaplaşmadan sonra kaçıp kurtuluyor, hem de yazgısına yakışır o güzel, o eşsiz ölümü bulmak üzere, tam zamanında kaçıp kurtuluyor." (Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, ON İKİ TARİHSEL MİNYATÜR)

Evden kaçan Tolstoy, 31 Ekim 1910' da, Astapova İstasyonu Şefi İvan İvanoviç Osoling' in, istasyonda bulunan sefil yatağında hayata gözlerini yumar. 

Ölüm korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalara kanarak, ya "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa!", ya da gerçeği kabullenip "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşün, yaşa!". Tercih sizin...





11 Ocak 2014 Cumartesi




ÜNLÜ  YAZARLAR  HAKKINDA AZ BİLİNENLER



Genel kültürümüzün gelişmesine katkı sağlayan, okuduğumuz klasiklerin yazarlarının hayatları hakkında bilmediklerimizi veya az bildiklerimizi  çeşitli kaynaklardan araştırarak sizler için yazdım. Yazdığım bu bilgilerin bir kısmını belki, internette bulabilirsiniz ama bu bilgiler, kitaplardaki kadar doğru olmayacağı gibi, bu bilgilerin tümünü de bir arada bulamazsınız. Bu nedenle yazının uzunluğuna bakıp, okumaktan vazgeçmemenizi öneririm. Eminim, okuyacaklarınız "genel kültür hazinenizi" daha da zenginleştirecektir.


-İstanbul' da ilk Rus Elçiliğinin kurulması, İstanbul Antlaşması' yla mümkün olmuştur. I. Petro, elçilik görevi için soylu, ancak varlıklı olmayan Pyotr Andreyevich Tolstoy' u görevlendirir. P. A. Tolstoy, ünlü yazar Lev Tolstoy' un büyük büyük dedesidir. (1 ) 


-Yurttaşlık yasası, Napolyon' un ortaya koyduğu bir yasa olup, Avrupalıların toplumsal yaşamını bir düzene bağlamıştır. Stendhall ünlü romanı "Parma Manastırı" nı yazarken ; "anlatım biçimini bulmak ve daha doğal olmak için, her sabah Yurttaşlık Yasası' ndan iki ya da üç sayfa okurdum." demiştir. (2)

-19. yüzyılın başlarında, Rusya dışındaki Slavlar arasında edebi ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan Panslavizm, Slav halklarının kültürel ve siyasal birliğini ifade eder. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi yönü öne çıkan Panslavizm, 1870' lerin Avrupasında "Rusya' nın öncülüğünde bütün Slavların birleşmesi" olarak algılanır. Panslaviz' in Rus devleti ve toplumu tarafından benimsenmesi ise Kırım Savaşı( 1853-1856) yıllarına rastlar.
Gelelim, ünlü yazar Dostoyevski' nin Panslavizm' le ilişkisine. Ömrü boyunca Hristiyan teolojisini sorgulayan ve Çar' a isyan ettiği için Sibirya' ya sürülen Dostoyevski, hayatının son yıllarında halkçı, Çar taraftarı ve katı bir Ortodoks olarak karşımıza çıkar. Ölü Bir Evden Hatıralar, Karamazov Kardeşler ve Bir Yazarın Günlüğü adlı eserlerinde, Türklere ve Müslümanlara karşı eleştirel bir bakış ortaya koyar.
19. yüzyılda pek çok Rus aydını ve yazarı Panslavizmin etkisi altında kalırken, Tolstoy, Turgenyev ve Granovski bu akıma kapılmaz. Dostoyovski' yi çağdaşları Tolstoy ve Turgenyev' den ayıran en önemli özellik, Slav milliyetçiliği ve Hristiyanlık sevgisidir. Pek çok batılı araştırmacı tarafından Dostoyevski, Slav ruhunu en iyi betimleyen yazar olarak görülür.

Turgenyev, liberal, batıcı ve Avrupa hayranı bir yazar olarak karşımıza çıkar. O yıllarda Rusya' da başlayan Panslavizm hareketine katılmadığı için milliyetçi Rus aydınları tarafından eleştirilir.
Tolstoy ise Türklere ve Müslümanlara, özellikle de İslamiyete olan ilgisiyle dikkati çeker. Anna Karenina' da Karadağ ve Sırbistan' a giden Rus gönüllüleri sadece "serseri güruhu" olarak nitelemekle kalmaz, Slav meselesinin belirli çıkarlar peşinde koşan bir grup tarafından yaratıldığını, Rus gazetelerinde çıkan yazıların da abartılı olduğunu söyler.

Dostoyevski, eserlerinde Türkler hakkında gerçek dışı ve abartılı birçok şey söylemesine rağmen, Türk edebiyatında her zaman dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak görülmüştür. (3)

-Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin, 1799' da Moskova' da doğmuş ve 29 Ocak 1837' de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybetmiştir.
Puşkin' in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro' nun Arabı"dır. Puşkin' in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.Petro' nun Arabı olarak tanımladığı dede, Osmanlı' ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya' ya gönderilen siyahi bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın büyük dedeleri de, yaşamlarının bir dönemlerinde karşılaşmıştır böylece... Dede Tolstoy' un , dede Puşkin' i köle olarak" satın aldığı" yer İstanbul' dur.
Puşkin' deki Türk etkisi, ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin' in şiir sanatına farklı bir duygusallık kazandırır. Şairin Türkiye' den Rusya' ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza aşıktır da aynı zamanda.
Puşkin' in, 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı nedeniyle cepheye gitmesine izin verilmiştir.  1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" kitabı, şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Erzurum Yolculuğu, şair Ataol Behramoğlu tarafından Türkçe' ye çevrilmiştir. (4)


-" Kalemle, kılıcın yaptıklarından daha fazlasını yapabilirsiniz" diyen Harriet Beecher Stowe,  kendi adını bile geçecek olan yazdığı  "Tom Amca' nın Kulübesi"romanıyla Amerika' daki kölelik uygulamasına duyulan öfkeyi anlatıyor, bu sistemin hem beyazlar hem de siyahlar üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu.
ABD Başkanı Abraham Lincoln, kendisiyle karşılaştığında ona "Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz" demişti. Dünya genelinde 3 milyondan fazla satan eseri, etkisini İngiltere' de bile hissettirmişti. Kölelikle ilgili eserleri Kuzey Amerika' da kölelik karşıtlarını harekete geçirmiş, köleliği savunan Güney eyaletlerindeyse tepkiyle karşılanmıştı. Nihayetinde Amerika' nın Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın ardından kölelik kaldırıldı. Harriet Stowe, yazdığı bu eserle, Amerika' da köleliğin kaldırılmasında etkili bir rol  oynamakla kalmamış,dünya genelinde kölelik sisteminin gündeme gelmesini sağlamıştır. (5)

-Don Quijote adlı eseriyle ölümsüzlüğe kavuşan Cervantes, 1575' te, bir neferi olarak Levia adlı bir komutanın filosundaki dört gemiden biriyle ülkesine dönerken, Fransa karasuları içindeki "Üç Meryem" adı verilen bölgede, Deli Mehmet Reis adlı Türk korsanı tarafından esir alınan İspanyol denizcilerden biridir. Esirler arasında Cervantes' in kardeşi Rodrigo' da vardır.

İtalya' dan ayrılan Cervantes' in üzerinden, İspanya Kralı II. Felipe' ye yazılmış iki tavsiye mektubu çıkınca, bu durum Cervantes' in üst düzeyde, önemli bir insan olarak algılanmasına neden olur ve Türk korsanlar bu önemli adam için alacakları fidyeyi düşünürler. Cezayir' e getirilen Cervantes ve Rodrigo' yu kurtarmak için yoksul olan ailesi varını yoğunu, kızlarının çeyizini satarak topladıkları parayla ancak Rodrigo' yu kurtarabilirler.
Birkaç kez kaçmayı deneyen Cervantes, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından 500 altın karşılığında satın alınır. Hasan Paşa kaçma girişimlerinde bulunan Cervantes' i cezalandırmaz. Bunun nedeni olarak Hasan Paşa' nın Cervantes' deki zekayı, farklılığı, yaratıcılığı anlamış olabilmesinden kaynaklandığı görüşünde olan yazarlar vardır. Cervantes' in esaretten nasıl kurtulduğuna dair ise kesin bilgiler yoktur. (6)


Kaynaklar: (1), (3), (4) Orhun Şemin-Perihan Yücel, İki Kıyı, Bir Deniz (Türk-Rus ortak tarihinden kesitler) Deniz Kültür Yayınları.


(2) Jean- Louis Besson, Keşifler ve İcatlar. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.


(5) Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar


(6) Sunay Akın, Geyikli Park. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.



14 Ocak 2013 Pazartesi




ANNA  KARENİNA  2012




Leo Tolstoy' un klasikleşen dev eseri Anna Karenina' nın uyarlaması olan 2012 yapımı filmi izledim. Joe Wright yönetmenliğinde çekilen film, teknik olarak sanat yönetmeninin hayal gücünü ortaya koysa da,ben sinema filmi izleyeceğimi düşünürken tiyatro izliyormuşum hissine kapıldım.Hatta bazı sahnelerde Dario Marianelli' nin bestelediği muhteşem müziğin ve dans koreografisinin güzelliği karşısında  operadayım sandım.
Filmin bir çok sahnesi, gerçek hayattan tiyatro sahnesine, tiyatro sahnesinden gerçek hayata dönen mekan ve dekorlarla desteklenmiş.Duygusal sahnelerde müziğin baskın olarak kullanılması ve bir anda tiyatro sahnesine dönen dekorlar bende rüya ile gerçek arası bir duygu yarattı.  
Keira Knigtley' in oynadığı Anna Karenina' yı duygulu. sevgi dolu, aşkı için her şeyi göze  alabilecek kararlıkta bir kadın olarak göremedim. Oynadığı rol beni etkilemedi, filmin sonundaki trenin altına atlayarak intihar etmesi bile duygulandırmadı:Belki  Sophie Marceau' nun oynadığı Anna Karenina'yı sevdiğim ve hissettiklerini hissettiğim için, belki de genel olarak filmi beğenmediğim için. Bu arada, Alexsi Karenin rolüyle Jude Law Oscar' lık oyun sergilemiş bana göre.
Romanın, dolayısıyla filmin kahramanı  kadın olduğu ve Tolstoy insan karekterini çok iyi çözümlediği için yazarın eşi Sofya' nın" Eğer Tolstoy, kadınları yazdığı kadar iyi tanımış olsaydı, onunla çok mutlu bir hayatımız olurdu" dediğini yazmadan edemedim.Çünkü Tolstoy evliliğinde mutlu değildir ve bunalıma girmiştir. Ve bunalımı onun kurtuluşu olur:1910 yılının Ekim ayında kendisiyle yaptığı hesaplaşmadan sonra evden ve karısından kaçar. Geldiği tren istasyonunda hastalanır ve istasyon şefinin kirli yatağında 82 yaşında hayata veda eder.
1874 yılında yazdığı romanın kahramanı Anna Karenina' nın hayatını bir tren altında sonlandırırken, kendi hayatının da bir tren istasyonunda sonlanacağını nereden bilebilirdi büyük yazar? Ölüm şekli farklı olsa da. Kaderin cilvesi bu olsa gerek.