Don Kişot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Don Kişot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2017 Salı




GÖLLER YÖRESİ: BOLU 
Göynük İlçesi Tanıtımı



9-10 Aralık'ta bir gece konaklamalı Göynük turuna katılacağım için çok hevesliydim, bir aydır yürümüyordum ve  Göynük'e ilk kez gideceğim içinde heyecanlıydım. Bolu'nun coğrafyası, bitki örtüsü öylesine güzeldir ki onlarca kez gitsem o güzellikleri izlemeye doyamıyorum. Kışın Gerede, ilkbaharda Dörtdivan veYeniçağa, sonbaharda Mengen ve yazın neresi olursa giderim Bolu'ya. Göynük'e ise bir türlü gidememiştim. 

Cumartesi sabah erkenden yola çıktık. Yol güzergahımız üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti'nde kısa bir mola verdik, fotoğraf çektik ve tanıtım merkezini gezdik. Pek bilinmez ama Ankara'nın en uzak ilçesi olan Nallıhan'da bir kuş cenneti vardır ve hatırı sayılır  miktarda ve çeşitte kuş bulunmaktadır. Davutoğlan Mahallesi sınırları içerisinde yer alan bu kuş cenneti, Sarıyar Barajı'nın kuzeyinde Aladağ Çayı'nın Sarıyar ekosistemidir. Tarihi ipek yolu üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti, ülkemizin önemli kuş alanlarından biridir ve burada avcılık  yasaklanmıştır(1994 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak tefrik edilmiştir).Bugüne kadar Nallıhan Kuş Cenneti'nde 193 kuş türü gözlenmiştir. Bizim uğradığımız saatte kuşlar baraja beslenmeye gittikleri ve ancak akşam üzeri dönecekleri için kuşları göremedik. Canlı kuşların yerine tanıtım merkezinde içleri doldurulmuş kuş türlerini  gördük. İşte onlardan bazıları:




Sonra yola devam ederek öğle saatlerinde şirin mi şirin 4.000 nüfuslu Göynük'e vardık. İki dağ arasında kurulmuş, çevresi başı karlı tepelerle çevrili tablo gibi bir kasaba Göynük. Öğle yemeğini yedikten sonra yerel rehberimiz eşliğinde Çubuk Gölü'ne doğru yola çıktık. Bu gölü çok merak ediyordum çünkü internette fotoğraflarını görüp çok beğenmiştim. İlçeden 11 kilometre uzakta bulunan ve adını, yakınında bulunan Çubuk Köyü'nden alan gölün etrafı bir dizi çekimi için yapılmış yeldeğirmenleriyle çevriliydi. Bir yeldeğirmeninin yanında karlar üzerine uzanıp gözümü kapattım ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot'u hayal ettim. O anda ben, Don Kişot gibi hayalle gerçeğin savaşındaydım. Ama yanımdaki Sahcho değil, arkadaşım Sevgi'ydi. :) Sahi neden bir yeldeğirmeni görünce Don Kişot aklımıza gelir hemen ve neden unutamayız onu? Çünkü "Don Kişot, hem gülünçtür hem cesur, hem aptaldır hem duygusal. Yeldeğirmenleriyle savaşırken şövalye ruhludur. Kader arkadaşı Sahcho için yaşananlar çok daha farklıdır. Efendisi Don Kişot'un namus ve güzellik için savaşıyor olması hoşuna gider, ama ne yaptıklarını anlamakta çoğu kez güçlük çeker.

Biz Don Kişot'ta saflığı ve adaleti görürüz. Hayatın iki yüzlü ve nobran gerçekleri karşısında çocuksu ahlakın kırılgan yüzünü görürüz. İçimiz Don Kişot'a ısınırken onun deli olduğunu değil bir kahraman olduğunu düşünmeye başlarız. Maceraya atılırken bindiği atı Rossinante bile bize canlıymış gibi gelir. Bindiği at, kullandığı silahlar ve giydiği kıyafetler Don Kişot'un düzene karşı bir başkaldırısıdır adeta. O, saf insanlıkla ve adaletle o kadar doludur ki her çağda her halk kendisini onda bulmuş ve merakla okumuştur. Bizzat Cervantes kendi eseri için şöyle der: 'Çok açık, anlaşılması kolaydır. Çocuklar ve gençler rahatlıkla okurlar. Yetişkinler anlar, yaşlılar göklere çıkarırlar. Bu kitap her çeşit insan tarafından o kadar çok okunmuştur ki insanlar okurken eğlenceli bulurlar ve kendileri gibi olurlar.' " *
Karlar üstünde ben kendimdim, onun için mi çocuklar gibi şendim? 



Göynük'e döndüğümüzde tarihi yerlerini gezdik, bilgi aldık.

Göynük'ün Tarihi Yerleri

Akşemsettin Türbesi: 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından hocası Akşemsettin için yaptırdığı türbedir.
Gazi Süleyman Paşa Cami: 1331-1335 tarihleri arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından tek şerefeli, tek minareli ve tek ahşap kubbeli olarak inşa edilmiştir. 1948-1960 yıllarında restore edilen caminin en büyük özelliği yöredeki ilk Osmanlı eserleri içinde en sağlamlarından biri olmasıdır.
Gazi Süleyman Paşa Hamamı: Gazi Süleyman Paşa tarafından 1331-1335 yılları arasında yaptırılmıştır. Hamam tamamen traverten kesme taş ile yapılmış olup kadın ve erkek bölümleri ayrıdır.Yapı bölgenin en eski ve en büyük hamam olma özelliğini taşımaktaysa da bugün bakımsız ve virane bir halde ziyaretçilerini beklemektedir. 
Sakarya/Zafer Kulesi: Göynük'ün simgelerinden biri olan Zafer Kulesi ilçeye hakim bir tepeye 1923 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından yapılmıştır. Altıgen taş temel üzerine, 3 katlı ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılan Zafer Kulesi, Kurtuluş Savaşı'nın başarılarını ebedileştirmek için anıtsal eser olarak yapılmıştır.



Gürcüler Konağı: Tarihi ahşap Göynük evlerinden ve Osmanlı konaklarından günümüze taşınan örnekleri de vardır. Gürcüler Konağı bunlardan biri ve konağın içi etnoğrafya müzesi gibi düzenlenmiş. 

Birazda Bolu iliyle ilgili düşüncelerimi yazayım, akşam yemeğinden önce, ne dersiniz?

Coğrafya dersinde öğrendiğimiz, Türkiye'nin göller yöresi; Akdeniz Bölgesi'nin Batı'sında yer alan Burdur, Beyşehir Gölleri ile irili ufaklı göllerin bulunduğu bir alandır, ki kime sorsanız bilir bunu. Bence Karadeniz Bölgesi'nin göller yöresi de Batı'sında bulunan Bolu ilidir. Karadeniz Bölgesi akarsular bakımından zengin, doğal göller yönünden yoksuldur.  Bu nedenle Bolu'nun gölleri önemlidir. Bolu'da küçüklü büyüklü heyelan set gölleri bulunmaktadır. Bu göllerin en ünlüleri Abant ve Yedigöllerdir. Sünnet Gölü, Çubuk Gölü,Sülüklü Göl, Karamurat Gölü, Yeniçağa Gölü, Karagöl ise şimdilik yürüyüş gruplarınca ve doğaseverler tarafından ziyaret edilmekte ve pek tanınmamaktadır. Bir de sulama amaçlı ve balık yetiştirilmek üzere yapılan göletler vardır ki, bu göletlerin güzelliği, doğal gölleri aratmaz. Bunlar; Gölcük, Çayköy Göleti, Gölköy Baraj Gölü, Şirinyazı Göleti, Aladağ Göleti'dir. Özellikle Şirinyazı Göleti ve Aladağ Göleti kamp için muhteşem seçim olur; yazı ayrı güzel, kışı ayrı güzeldir, benden söylemesi.

Akşam yemeğini yöresel yemeklerden oluşan bir menüyle Göynük Paşazade Restoranda yedik. Hizmet, kalite ve yemekler çok iyiydi. Yolunuz düşerse Göynük'e yemeklerden tadın mutlaka.
Zafer Kulesi'nin yakınında bulunan konakladığımız Sular Butik Otel & Cafe beni çok şaşırttı; temizliğiyle ve işletme yönüyle. Küçük bir kasabada neredeyse beş yıldızlı otel kalitesinde bir hizmet almak doğal olarak şaşırtıyor insanı. Rahatça konaklayabileceğiniz bir yer. Yalnız kışın kar yağdığında yüksek tepeye araç çıkamadığı için yürümeyi göze almanız gerek. Otel oda+kahvaltı hizmet sunuyor.

Sabah kahvaltı sonrasında Sünnet Gölü'ne doğru yola çıktık. Göle vardığımızda çocukluğumda çizdiğim resimle yüzleştim sanki. Resim defterine çizdiğim art arda gelen sıra dağlar ve önünde göl ya da dağdan akan dere vardır ya öyle. Yalnız öğle üzeri olduğundan dağların arasına çizdiğim yeni doğan güneş yoktu manzarada. Göl çevresinde çamurlara bata çıka 5 kilometre yürüdük Yürümeyenler göl kıyısında bulunan tesiste kaldılar. Gölün ismi çok itici geldi bana ve bu güzelliğe yakıştıramadım doğrusu. Adının nereden geldiğini bilen de yoktu. Dönünce iyi bir araştırma yaptım, birçok söylence vardı gölün adı hakkında. Bana yakın geleni (Sünnet Gölü bir heyelan gölüdür) paylaşayım sizinle. " Çoban sürüsünü otlatırken gölün sularını boşalttığı derenin başında, gölün sonu olan vadi bölümünde heyelan olur ve gölün bitimi kapanır.Çoban köye geri dönerken gölün vadi sonundaki bölümüne heyelan düştüğünü görünce 'Göl sünnet olmuş' der. Yani göl kesilmiş anlamında. O günden sonra da göl, Sünnet Gölü olarak anılmış.Gölün hemen ilerisinde bulunan köy de Sünnet Köyü adını almış. Çoban ne kadar mutlu olmuştur kim bilir; gölün ve köyün isim babası olarak. 




Yürüyüş sonrası bir zamanlar tavukçuluğun merkezi olan Mudurnu'ya gittik. Mudurnu'dan sonra Abant'a uğradık. Abant karlara bürünmüştü ve sulu sepken kar yağıyordu. Çok sevdiğim bu gölün havasını solumakla yetindim. Çünkü göl çevresi çok kalabalıktı ve benim için sihrini kaybetmişti artık. Yedigöller de öyle ve ben bir daha gitmemeye karar verdim Abant'a ve Yedigöllere. Nereye yol yapılırsa orayı kirletmekte mahvetmekte üstümüze yok. Henüz Göynük ve gölleri çok fazla bilinmiyor, yollar bozuk çünkü. Halk ekonomik yönden bakarak, ki kendilerince haklılar ilçelerinin tanınmasını yol ve hizmet verilmesini istiyor ama bunları aldıklarında ellerindeki güzelliklerin kaybolacağını bilmiyorlar henüz. Güzellikler yok olunca yollar neye yarar ki?

Sonrası güzel anılar biriktirdiğimiz belleğimizde kalanlarla birlikte eve dönüş hikayesi..

Bu güzel etkinliği düzenleyen rehberimize, rehber yardımcılarına ve  ankarahiking grubundaki arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.




* Dünya Edebiyatının Ölmeyen Üç Tipi: Hamlet, Don Kişot, Faust, Prof. J. Calvet, 1932. (Çeviri: Prof. Suut Kemal Yetkin)

En üstteki Göynük fotoğrafı ankarahiking web sayfasından alındı.

11 Ocak 2014 Cumartesi




ÜNLÜ  YAZARLAR  HAKKINDA AZ BİLİNENLER



Genel kültürümüzün gelişmesine katkı sağlayan, okuduğumuz klasiklerin yazarlarının hayatları hakkında bilmediklerimizi veya az bildiklerimizi  çeşitli kaynaklardan araştırarak sizler için yazdım. Yazdığım bu bilgilerin bir kısmını belki, internette bulabilirsiniz ama bu bilgiler, kitaplardaki kadar doğru olmayacağı gibi, bu bilgilerin tümünü de bir arada bulamazsınız. Bu nedenle yazının uzunluğuna bakıp, okumaktan vazgeçmemenizi öneririm. Eminim, okuyacaklarınız "genel kültür hazinenizi" daha da zenginleştirecektir.


-İstanbul' da ilk Rus Elçiliğinin kurulması, İstanbul Antlaşması' yla mümkün olmuştur. I. Petro, elçilik görevi için soylu, ancak varlıklı olmayan Pyotr Andreyevich Tolstoy' u görevlendirir. P. A. Tolstoy, ünlü yazar Lev Tolstoy' un büyük büyük dedesidir. (1 ) 


-Yurttaşlık yasası, Napolyon' un ortaya koyduğu bir yasa olup, Avrupalıların toplumsal yaşamını bir düzene bağlamıştır. Stendhall ünlü romanı "Parma Manastırı" nı yazarken ; "anlatım biçimini bulmak ve daha doğal olmak için, her sabah Yurttaşlık Yasası' ndan iki ya da üç sayfa okurdum." demiştir. (2)

-19. yüzyılın başlarında, Rusya dışındaki Slavlar arasında edebi ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan Panslavizm, Slav halklarının kültürel ve siyasal birliğini ifade eder. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi yönü öne çıkan Panslavizm, 1870' lerin Avrupasında "Rusya' nın öncülüğünde bütün Slavların birleşmesi" olarak algılanır. Panslaviz' in Rus devleti ve toplumu tarafından benimsenmesi ise Kırım Savaşı( 1853-1856) yıllarına rastlar.
Gelelim, ünlü yazar Dostoyevski' nin Panslavizm' le ilişkisine. Ömrü boyunca Hristiyan teolojisini sorgulayan ve Çar' a isyan ettiği için Sibirya' ya sürülen Dostoyevski, hayatının son yıllarında halkçı, Çar taraftarı ve katı bir Ortodoks olarak karşımıza çıkar. Ölü Bir Evden Hatıralar, Karamazov Kardeşler ve Bir Yazarın Günlüğü adlı eserlerinde, Türklere ve Müslümanlara karşı eleştirel bir bakış ortaya koyar.
19. yüzyılda pek çok Rus aydını ve yazarı Panslavizmin etkisi altında kalırken, Tolstoy, Turgenyev ve Granovski bu akıma kapılmaz. Dostoyovski' yi çağdaşları Tolstoy ve Turgenyev' den ayıran en önemli özellik, Slav milliyetçiliği ve Hristiyanlık sevgisidir. Pek çok batılı araştırmacı tarafından Dostoyevski, Slav ruhunu en iyi betimleyen yazar olarak görülür.

Turgenyev, liberal, batıcı ve Avrupa hayranı bir yazar olarak karşımıza çıkar. O yıllarda Rusya' da başlayan Panslavizm hareketine katılmadığı için milliyetçi Rus aydınları tarafından eleştirilir.
Tolstoy ise Türklere ve Müslümanlara, özellikle de İslamiyete olan ilgisiyle dikkati çeker. Anna Karenina' da Karadağ ve Sırbistan' a giden Rus gönüllüleri sadece "serseri güruhu" olarak nitelemekle kalmaz, Slav meselesinin belirli çıkarlar peşinde koşan bir grup tarafından yaratıldığını, Rus gazetelerinde çıkan yazıların da abartılı olduğunu söyler.

Dostoyevski, eserlerinde Türkler hakkında gerçek dışı ve abartılı birçok şey söylemesine rağmen, Türk edebiyatında her zaman dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak görülmüştür. (3)

-Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin, 1799' da Moskova' da doğmuş ve 29 Ocak 1837' de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybetmiştir.
Puşkin' in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro' nun Arabı"dır. Puşkin' in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.Petro' nun Arabı olarak tanımladığı dede, Osmanlı' ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya' ya gönderilen siyahi bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın büyük dedeleri de, yaşamlarının bir dönemlerinde karşılaşmıştır böylece... Dede Tolstoy' un , dede Puşkin' i köle olarak" satın aldığı" yer İstanbul' dur.
Puşkin' deki Türk etkisi, ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin' in şiir sanatına farklı bir duygusallık kazandırır. Şairin Türkiye' den Rusya' ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza aşıktır da aynı zamanda.
Puşkin' in, 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı nedeniyle cepheye gitmesine izin verilmiştir.  1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" kitabı, şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Erzurum Yolculuğu, şair Ataol Behramoğlu tarafından Türkçe' ye çevrilmiştir. (4)


-" Kalemle, kılıcın yaptıklarından daha fazlasını yapabilirsiniz" diyen Harriet Beecher Stowe,  kendi adını bile geçecek olan yazdığı  "Tom Amca' nın Kulübesi"romanıyla Amerika' daki kölelik uygulamasına duyulan öfkeyi anlatıyor, bu sistemin hem beyazlar hem de siyahlar üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu.
ABD Başkanı Abraham Lincoln, kendisiyle karşılaştığında ona "Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz" demişti. Dünya genelinde 3 milyondan fazla satan eseri, etkisini İngiltere' de bile hissettirmişti. Kölelikle ilgili eserleri Kuzey Amerika' da kölelik karşıtlarını harekete geçirmiş, köleliği savunan Güney eyaletlerindeyse tepkiyle karşılanmıştı. Nihayetinde Amerika' nın Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın ardından kölelik kaldırıldı. Harriet Stowe, yazdığı bu eserle, Amerika' da köleliğin kaldırılmasında etkili bir rol  oynamakla kalmamış,dünya genelinde kölelik sisteminin gündeme gelmesini sağlamıştır. (5)

-Don Quijote adlı eseriyle ölümsüzlüğe kavuşan Cervantes, 1575' te, bir neferi olarak Levia adlı bir komutanın filosundaki dört gemiden biriyle ülkesine dönerken, Fransa karasuları içindeki "Üç Meryem" adı verilen bölgede, Deli Mehmet Reis adlı Türk korsanı tarafından esir alınan İspanyol denizcilerden biridir. Esirler arasında Cervantes' in kardeşi Rodrigo' da vardır.

İtalya' dan ayrılan Cervantes' in üzerinden, İspanya Kralı II. Felipe' ye yazılmış iki tavsiye mektubu çıkınca, bu durum Cervantes' in üst düzeyde, önemli bir insan olarak algılanmasına neden olur ve Türk korsanlar bu önemli adam için alacakları fidyeyi düşünürler. Cezayir' e getirilen Cervantes ve Rodrigo' yu kurtarmak için yoksul olan ailesi varını yoğunu, kızlarının çeyizini satarak topladıkları parayla ancak Rodrigo' yu kurtarabilirler.
Birkaç kez kaçmayı deneyen Cervantes, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından 500 altın karşılığında satın alınır. Hasan Paşa kaçma girişimlerinde bulunan Cervantes' i cezalandırmaz. Bunun nedeni olarak Hasan Paşa' nın Cervantes' deki zekayı, farklılığı, yaratıcılığı anlamış olabilmesinden kaynaklandığı görüşünde olan yazarlar vardır. Cervantes' in esaretten nasıl kurtulduğuna dair ise kesin bilgiler yoktur. (6)


Kaynaklar: (1), (3), (4) Orhun Şemin-Perihan Yücel, İki Kıyı, Bir Deniz (Türk-Rus ortak tarihinden kesitler) Deniz Kültür Yayınları.


(2) Jean- Louis Besson, Keşifler ve İcatlar. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.


(5) Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar


(6) Sunay Akın, Geyikli Park. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.