16 Nisan 2023 Pazar

 


TOLSTOY'DAN SEÇTİĞİM 12 SÖZ



Bütün Mutluluklar Birbirine Benzer, Tolstoy'un eserlerinden derlenmiş bir seçki. Ben de, bu seçkiden özenle seçtiklerimi paylaşmak istedim. :)

1- "Ben mi başkalarının göremediklerini gördüğüm için deliyim, yoksa tüm bu gördüklerimden sorumlu olan onlar mı deli?"

2- "Özgür düşünen insanlar önyargılara yenilmeksizin akıllarını kullanmaya gönüllüdürler ve kendi inançlarına, geleneklerine ya da haklarına ters düşen şeyleri bile anlamaktan korkmazlar. Bu dürüm pek yaygın değildir, fakat doğru düşünme için olmazsa olmazdır."

3- "Çoğunluğun ona inanması, bir yanlışın, yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez."

4- "Öyle kötü bir insandı ki ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunluluğunun verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı." 

5- "Güç, kitlelerin isteklerini bir özet halinde hızlı veya stratejik bir şekilde yine kitleler tarafından seçilen liderlere devredilmesidir."

6- "Bir rahibin sözleri: 'Hepimiz kardeşiz, fakat ben hırsızları ya da hayat kadınlarını yargılamak, kınamak hatta idam etmek için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben sırf zenginlerin ve tembellerin lüksleri karşılanabilsin diye zavallı işçilerden vergi toplamak için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben kendim bile inanmıyorken; insanların gerçek dini anlamasına engel olan sahte bir Hristiyanlıkla ilgili vaaz verdiğim için maaş alıyorum.'"

7- "Bir tanıdığımızın yakınının ölüm haberini alınca hepimizi bir ölüm düşüncesi sarar. Ama bu düşüncenin içinde ufak da bir rahatlama vardır, neyse ki bizim sevdiklerimiz hala hayattadır."

8- "Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsiniz. Fakat kim bilir belki de birisi için, onu hayata bağlayan tek gerçeksiniz."

9- "Şikayet ettiğiniz yaşam, belki de başkasının hayalidir."

10- "Temelde hepimizin amacı aynıdır; para ve şöhret. Kimse çıkıp da 'benim için önemli değil' demesin. Her insanın bilinçaltında bunlar vardır."

11- "İyilik yapsak hatırlanmaz, yanlış yapsak unutulmaz. Biz en iyisi kimsenin yapamazsınız  dediklerini yapalım, çünkü onlar asla akıllardan çıkmaz."

12- "Halk o kadar düşük bir maddi ve manevi gelişme düzeyinde bulunuyor ki, kendisine yabancı olan her şeye karşı çıkmak zorunda kalıyor."



10 Nisan 2023 Pazartesi

 


CENGİZ AYTMATOV'UN DÜNYAYA TANITTIĞI İKİ EFSANE;

MANKURT VE DÖNENBAY KUŞU



Dünyaca ünlü büyük yazarlar hakkında yazmak zor iştir. Nereden, nasıl başlayacağınızı bilemezsiniz çünkü. İşte bu büyük yazarlardan biri, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un tarihin tozlu raflarından çekip çıkararak tüm dünyaya tanıttığı ve edebiyat literatürüne kazandırdığı "mankurt" sözcüğü ve unutulmuş efsanesini yazacağım bugün. Hem de "Gün Olur Asra Bedel" kitabından derleyerek. Ama nereden başlasam, nasıl anlatsam? En iyisi, Cengiz Aytmatov'un adını ilk duyduğum geçmiş zamanlara giderek başlamak. :)

Yıl 1977. Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmi sinemalarda gösterime girmişti. O zamanlar gençlik başımda duman halleriyle filmi izlemeye gitmiş, filmi çok beğenmiş ve etkilenmiştim. Kamyon şoförü İlyas ile köylü kızı Asya'nın sonu hüsranla biten aşklarından kim etkilenmezdi ki? Özellikle filmin son sahnesini hiç unutmadım. Sahne şöyleydi hatırladığım kadarıyla; Asya ile İlyas'ın oğlu Samet'in biyolojik babası İlyas'a değil de onu besleyip büyüten, baba dediği Cemşit'e doğru gidişini ve bu gidişle annesinin "sevgi" üzerine dile getirmediği ama düşüncesinde sorguladığı sevgiyi anlatıyordu. Şöyle diyordu Asya'nın iç sesi: "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti." Ve oğul Samet de hiç  tanımadığı öz babası yerine, Cemşit babasında bulduğu bu sevgiyi seçmiş, ona doğru koşmuştu. 

Film sonrası, bu filmin Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan "Kırmızı Eşarp" romanından sinemaya uyarlandığını öğrenmiştim. İşte benim ünlü Kırgız yazarla tanışmam bu film sayesinde olmuştu.

Aradan uzun yıllar geçti ama Cengiz Aytmatov'un eserlerini hala okumaya devam ediyorum. Yeni bitirdiğim "Gün Olur Asra Bedel" romanı da bunlardan biri. Kitap sinemaya uyarlanmış ama ülkemizde gösterime girdi mi bilmiyorum. Gün Olur Asra Bedel romanında yazar yaşadığı dönemde kimliksizleştirme, köklerine yabancılaştırma nedeniyle sistemi eleştirirken, tüm dünyaya "Mankurt Efsanesi"ni de tanıtmış, literatüre yeni bir kavram kazandırmıştır. 

Aytmatov çocukken babaannesinden dinlediği halk hikayeleri, masallar, efsaneler ve mitleri romanlarında yazarak Türk Dünyası'nın gelenek ve göreneklerini tüm dünyaya tanıttı. Dünyada eserleri 176 dile çevrilen ilk ve tek yazardır.

Gün Olur Asra  Bedel romanı Kazakistan'da Aral Gölü'nün yakınında bulunan Sarı Özek bozkırındaki Boranlı istasyonunda geçer. Boranlı istasyonu ve çevresi çetin coğrafi şartları olan adeta unutulmuş bir yerdir. Burada yaşayan insanların birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yoktur. Aytmatov, romanda mankurt efsanesini metafor olarak kullanarak "toplumsal ve kişisel bellek" yitiminin nelere sebep olacağını anlatır. Kısaca söylemek gerekirse, bir toplumun dil ve kültürünün yok edilmeye çalışılmasıyla (asimilasyon), tarihsel bağlarından  koparılması şiirsel bir dille anlatılır. Romanı bitirdiğimde zihnimdeki soru şu oldu; "Günümüzde çeşitli iletişim araçlarıyla, istenilen algı yaratılarak  mankurtlaştırılan zihinlerden "modern köleler" yaratılmadı mı?"

MANKURT EFSANESİ

Çin kaynaklarında "Juanjuan" olarak adlandırılan "Cücenler", (Arap ve Bizans kaynaklarında "Avar", Göktürklerde "Apar" denilmekte) Asya kıtasında güneyden sıkıştırılınca Kuzeye doğru kaçmışlar ve Sarı Özek bozkırını ele geçirmişler. Bundan sonra otlaklarını genişletmek, köle toplamak amacıyla Sarı Özek'e yakın yerlere sık sık baskınlar düzenlemişler. Çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan pek çok tutsak almışlar. Alınan tutsakların hepsi ya satılıyor ya da köle olarak kullanılıyormuş. Juanjuanların baskınlarından bıkan Sarı Özek bozkırındaki oymaklar bu baskınlara karşı koymaya başlamışlar. Ve  sonrasında kıran kırana savaşların ardı arkası kesilmemiş.

Juanjuanların, hayvancılığa çok elverişli otlaklara sahip olan Sarı Özek'ten gitmeye niyetleri yokmuş. Bozkıra yerleşmek ve kalıcı olmak için direnmişler. Uzun bir süre bıktırıcı savaşlar sürüp gitmiş. Bu savaşlarda kimi zaman Juanjuanlar, kimi zamanda Sarı Özek Oymakları savaşı kazanmışlar. Arada sırada ise sessiz bir dönem oluyormuş.

Juanjuanlar savaşta tutsak alıp satmadıkları güçlü, kuvvetli genç erkeklere korkunç işkenceler yaparlarmış. Bu işkencelerden belleğini yitirmiş olarak sağ çıkanları da köle olarak çalıştırırlarmış. Ele geçirdikleri delikanlının önce kafasını kazıyıp, saç diplerini kesip kanatırlarmış. Bu işlem sürerken usta kasaplardan biri iri bir deveyi hemen oracığa yatırıp kesermiş. Kestikten sonra derisini yüzermiş. Deve derisi boyun bölgesinde çok kalın olduğu için boyun derisinden kesilen bir parça sıcağı sıcağına tutsağın kazınmış ve kanatılmış başına geçirilirmiş. Deve boynundan bu deri örtü tutsağın başını sımsıkı kavrarmış. Bir deveden beş-altı kişiye yetecek kadar boyun derisi çıkarmış. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boynuna tahta kalıp takılır, yürek yakan çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürmüş. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada, güneşin altında aç susuz birkaç gün kalırmış. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlar ise hafızalarını yitirerek geçmişlerini hatırlamayan birer "mankurt" olurlarmış. Tutsakların yakınları köleleştirme işlemi son bulmadan kurbanı kurtarmak için bazen akınlar düzenlerlermiş ama Juanjuanlar bu baskınları işkence yaptıkları yerlere koydukları kolcularla önlerlermiş. Eğer tutsaklardan birini mankurt yapıldığı yöreye yayılırsa, artık onun en yakınları bile zavallıyı kurtarmaya ya da fidye yoluyla satın almaya yanaşmazlarmış çünkü bir mankurt ve bir bostan korkuluğu arasında hiçbir fark kalmazmış. 

Sarı Özek'in yakıcı güneşi altında bırakılan bu tutsakların çoğu, açlık ve susuzluktan değil, acıdan ölürlermiş. Beş altı kişiden ancak biri sağ kalırmış. Sımsıkı başlarını saran taze deve derisi kurudukça tutsağın başını mengene gibi sıkıştırırmış. Bu acı yetmezmiş gibi, ikinci günden itibaren uzamaya başlayan Asyalı soyunun fırça gibi  sert saç kıllarından bazısı deriyi delip dışarı çıkarmış ama çoğu çıkamayıp geri dönüp tutsağın kafasına diken gibi saplanırmış. Bütün bu acılar sonunda tutsaklar aklını yitirmeye başlarlarmış. Beşinci günün sonunda bir tutsak sağ kalmışsa Juanjuanlar bunu amaçlarına ulaşmış sayarlarmış. Belleğini yitirmiş köleyi alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ekmek ve su verirlermiş. Zavallı köle zamanla kendini toparlar güçlenirmiş. Böyle bir mankurt seçme on tutsağa eşit sayılırmış piyasada. Hatta Juanjuanlar arasında şöyle bir töre varmış: Eğer kendi aralarındaki çarpışmalarda birisi birisinin mankurdunu öldürürse böyle bir kayıp yüzünden ödenecek fidye özgür bir insan için ödenecek fidyenin üç kat fazlası olurmuş.

Mankurt kim olduğunu, soyunun sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını, babasını bilmezmiş. Kısacası insan olduğunun bile farkında değilmiş. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine ekonomik açıdan büyük avantajlar sağlarmış. Mal sahibinin evindeki hayvanlardan bir farkı yokmuş; ağzı var, dili yokmuş yani. Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike kölenin başkaldırmasıymış. Her köle fırsat buldukça isyan eder mantığı geçerliymiş. Oysa mankurt, köleler arasında kaçmayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında bir varlıkmış. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt da sahibinin sözünden dışarı çıkmazmış. Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, karnını doyurmaktan başka şey düşünmezmiş. En kirli, en ağır işler mankurtlara verilirmiş. Sarı Özek bozkırının kuş uçmaz, kervan geçmez çayırlarında sürü otlatmak ancak mankurtların dayanabileceği bir iş olduğundan, deve sürüleri bu zavallılara güttürülürmüş. Bir mankurt için efendisinin buyruğundan daha yüce bir şey yokmuş. Açlıktan ölmemek için yiyeceğini, soğuktan donmamak için giyeceğini verdikten sonra başka bir şey istemezmiş.

Kafasına sürekli şapka takan bir mankurtu ölüm bile korkutamazmış ama "gel senin kafanı tütsüleyelim!" denmesi bir mankurt için en büyük cezaymış. Mankurt bu söz üzerine yaban atı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurtmazmış. Gece gündüz şapkasını başından çıkartmazmış, onunla yatar, onunla kalkarmış.

Oğlu Jolaman'ın yaşadığını ama mankurtlaştırıldığını tüccarların konuşmalarından  duyan Nayman Ana'nın yüreği dayanamamış, oğlunu kurtarmak için binmiş "Akmaya" adını verdiği devesine ve koyulmuş yola. Aslında bozkırda deve güden mankurtun kendi oğlu olduğundan emin değilmiş ama gerçeği öğrenemezse rahat edemeyecekmiş. Ana yüreği işte, her devirde çocukları için aynı sevgiyle ve özveriyle çarpar.

Şafak sökerken yola çıkan Nayman Ana, oğlu kendisini görünce yas tuttuğunu anlamasın ve üzülmesin diye (Daha önce obasındakiler bulunamayan oğlunun öldüğünü söylemişler çünkü)  başına ak yazmayı bağlamış. 

Az gitmiş uz gitmiş bir tepenin ardında yüzlerce deveden oluşan bir sürüye rastlamış. Çobanı gördüğünde oğlunu hemen tanımış Nayman Ana. Ne yazık ki ne derse desin, ne anlatırsa anlatsın oğlu anasını tanıyamamış, geçmişine ait hiçbir şeyi hatırlayamıyormuş. Çünkü o artık bir mankurtmuş.

DÖNENBAY KUŞU EFSANESİ

Nayman Ana oğluna bıkmadan usanmadan babasının adını, geçmişini anlatadursun, oğlu boş gözlerle ve hareketsiz bir şekilde ona bakıyormuş. Bu duruma içi yanıp kavrulan Nayman Ana ağlayarak, "Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!" diye haykırmış.

Jolaman'ı mankurtlaştıran efendisinin geldiğini gören Nayman Ana, hızla oradan uzaklaşmış. Durumdan işkillenen efendisi mankurta o kadının kim olduğunu sormuş.  O da kadını tanımadığını söylemiş söylemesine de efendi bu, işi ciddiye alıp, Jolaman'a bir ok ve yay vermiş. Ve demiş ki, o kadın bir daha gelirse onu öldür. 

Juanjuan efendisinin oğlunun yanından uzaklaştığını gören Nayman Ana tekrar gelmiş ve oğluna "Senin babanın adı Dönenbay" diye tekrar tekrar söylemiş. Efendisinin emrini yerine getirmek isteyen mankurt oğul, yayını germiş ve okunu fırlatmış. Oğlunun attığı ok, Nayman Ana'nın sol böğrüne isabet etmiş. Devesine yapışarak yere düşmeden önce başındaki ak yazma  havalanıp kuş olmuş, uçmuş. Nayman Ana'nın son sözleri de "Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" olmuş.

Bu olaydan sonra Dönenbay kuşu Sarı Özek bozkırında geceleri uçup dururmuş. Karşısına bir yolcu çıktığında da ona yanaşıp "Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye ötermiş.

Sarı Özek'te dillere dolanan efsane böyle anlatılır. Yörede kutsal kabul edilen Ana Beyit Mezarlığı adını bu kadından almıştır. "Ana Beyit", ana ruhu, ana huzuru, ana ölüsü anlamına gelir.

Romanda geçen bir olay daha var ki, adeta günümüzü anlatıyor. ABD ve Rusya'nın birlikte yürüttüğü "Demiburg" adlı bir proje ve "Orman Göğsü Gezegeni". Bunu da kitabı alıp okumanız için burada yazmayayım. :)

CENGİZ AYTMATOV KİMDİR?

Cengiz Aytmatov (D: 12 Aralık 1928, SSCB  / Ö: 10 Haziran 2008 Almanya), Kırgız yazar, gazeteci, çevirmen, diplomat ve siyasetçidir. Türk dünyasının ünlü yazarlarından biri olan Aytmatov, dünya edebiyatında tartışılmaz bir yere sahip eserleriyle Türk kültürünün zenginliğini bütün dünyaya tanıtmıştır. 

II.Dünya Savaşı sonrası yazarlar arasında yer alan Aytmatov'un ünü "Cemile "romanıyla tüm dünyaya yayıldı. Louis Aragon, Cemile'yi "dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak tanımlamıştır. 

Cengiz Aytmatov, sadece insanların değil, hayvanların psikolojisini de romanlarında anlatmıştır. Bunlardan ikisi; "Dişi Kurdun Rüyaları" ile "Elveda Gülsarı" olan kahramanları kurt ve at olan romanlarıdır. Cengiz Aytmatov, Kırgızistan Dışişleri eski bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.

Son olarak bir anımı paylaşmak isterim. 1980'li yılların başında bir arkadaşımın eşi doğum yapmıştı. Bebeği görmeye gittiğimde adının Cemile olduğunu ve bu ismi babasının koyduğunu öğrenince sormuştum; Neden bebeğine eski bir isim olan Cemile adını koydun? diye. O zamanlar doğan bebeklere pek duyulmamış yeni  isimler koymak modaydı. Arkadaşım; "Cengiz Aytmatov'un Cemile romanını okumuş ve çok sevmiştim. Kızım olursa adını Cemile koyacağım demiştim kendi kendime ve kızım oldu, adını Cemile koydum" diye cevaplamıştı sorumu. Cemile'yi okumadığımı söylemeye utanmış ve çok güzel olmuş diyebilmiştim sadece. Sonrasında bu utancımı gidermiştim. :)

 

Kaynak: Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel. Türkçeleştiren: Mehmet Özgül. Nora Yayınları. 


31 Mart 2023 Cuma

 


 MANOS HACIDAKİS KİMDİR?




Hafta sonu 9 bölümden oluşan ADA VE MAESTRO dizisini izledim. İyi ki izledim. Daha önce adını hiç duymadığım dünyaca ünlü bir müzisyen ve müziğiyle tanıştım. Müziğini sevince, müzisyenle ilgili İnternette kısa bir araştırma yaptım. Manos Hacıdakis adını duyduktan sonra, ilgilenmeyip geçebilirdim de. Ancak bendeki bilgiye ulaşma merakı rahat bırakmadı ve araştırdım. Ne de olsa "merak" kediyi öldürür, beni ise öldürmeyip süründürür çok çok. :)

Manos Hacıdakis'i tanıtmadan önce, diziyle ilgili bir şeyler yazmak isterim. Pandemi nedeniyle kısıtlamaların olduğu 2022 yılında çekilen dizi Yunanistan yapımı. Dizinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Christopher Papakaliatis (Dizideki adıyla Maestro Orestis). Dizi, genel anlamda "romantik" olarak değerlendirebilir. Dizinin konusu şöyle: İyon denizinde bulunan İyon Adaları'ndan (nam-ı diğer Yediadalar) küçük Paksu Adası'nda turizmi canlandırmak ve adanın adını duyurmak için bir müzik festivali düzenlenmesine karar verilir. Festivalde orkestrayı yönetmek üzere müzik öğretmeni olan Orestis adaya davet edilir. Bu küçücük Paksu Adası adeta cennetten bir köşedir. Ada halkı, tüm ümidini Maestro'ya bağlamıştır. Festivalin ses getirmesi ve güzel geçmesi için ellerinden gelen yardımı esirgemezler. Ta ki, Maestro'nun kendisinden oldukça küçük adalı bir genç kıza aşık olmasına ve bu nedenle  adalıların gizemli dünyalarının içine girmesine dek.

Dizide aile içi şiddet, toplumsal baskı, rüşvet çarkının dönüşüyle kara paranın nasıl aklandığı, belediye başkanı olmak için aday olan bir siyasi figürün aile-siyaset-para üçlemesinde dengeyi sağlayabilmek adına sırlar içeren yaşamı son derece çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bu bağlamda diziyi beğendim. Oyunculuklar da iyi. Hele belgesel tadında çekilen ada görüntüleri muhteşem. Sırf bu görüntüleri izlemek için bile dizi seyredilebilir. Ayrıca, müziği seviyorsanız, müziğe doyacağınızı söyleyebilirim. Son bölümdeki orkestranın yaptığı müzik ve final sahnesi zihinlerden uzun bir süre silinmeyecek nitelikte...

Burada yazmadan geçemeyeceğim. Dizi bittikten sonra komşumuzla, toplumsal olarak benzer sorunları yaşadığımızı ama bu sorunları çözmek için ufak bir adım dahi atamadığımızı (istesek de) görmek, bana Bülent Ecevit'in "Türk-Yunan Dostluk Şiirini hatırlattı. Şiir, Türk-Yunan arasındaki ilişkiyi öyle güzel anlatıyor ki, başka söze gerek kalmıyor. İşte şiirden birkaç dize:

"Aramızda bir mavi büyü / Bir sıcak deniz / Kıyılarında birbirinden güzel / İki milletiz / ... / Önce bir kahkaha çalınır kulağına / Sonra Rum şiveli Türkçeler / O boğazdan söz eder / Sen rakıyı hatırlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Sıla derdine düşünce anlarsın..."

Şimdi, bu dizide adını ilk kez duyduğum müzisyen Manos Hacıdakis'i kısaca  tanıtabilirim. :)

Manos Hacıdakis, 1925'te İskeçe'de oldukça varlıklı bir ailede doğmuş. Babası ve annesi ayrılınca, 1932'de annesi ile birlikte Atina'ya taşınmış. Babası erken yaşta ölünce maddi sıkıntılar da başlamış. İşgal ve II. Dünya Savaş'ı yıllarında Manos çeşitli işlerde çalışmış. Savaş sırasında Yunan Direniş Örgütü'ne katılmış.

Klasik müzik eğitimine 4 yaşında piyano dersleri alarak başlamış. Sonrasında akordeon ve violin çalmayı öğrenmiş. Atina Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış. Üniversite yıllarında Nikos Gatsos, Yorgos Seferis ve birçok entelektüelle bir araya gelip, tartışmalar yapmış. En çok Nikos Gatsos'un söz yazarlığını severmiş. Ve uzun yıllar Gatsos ile birlikte çalışmış.

1946'da film müzikleri besteleyerek başladığı müzikal yolculuğunda, kent kökenli Yunan Halk müziğinin etkilerini görmenin mümkün olduğunu söylüyorlar eleştirmenler. Hacıdakis bu müzik dilini alıp Klasik Müzik eğitiminin olanaklarıyla çok daha ileri bir yere taşıdığını da ekliyorlar.

1958 yılında Nana Mouskouri ile çalışmaya başlamışsa da, 1966'da Yunanistan'daki askeri diktatörlüğe muhalefeti nedeniyle çalışmalarına New York'ta devam etmiş ve 1972'ye kadar ülkesine dönmemiş. Diktatörlüğün yıkılmasının ardından 1975-1981 yılları arasında Atina Devlet Orkestrası'nda, Ulusal Opera'da ve Ulusal Radyo'da çeşitli görevler üstlenmiş.

Manos Hacidakis, 15 Haziran 1994'te 68 yaşında Atina'da hayata veda etmiş. 

1961 yılında Amerikalı yönetmen Jules Dassin'in çektiği 1960 tarihli Pote tin Kyriaki (Türkçe: Pazar Günü Asla) filmi için bestelediği ve sözlerini de yazdığı "Pire'nin Çocukları" adlı şarkıyla En İyi Özgün Şarkı Oscar'ını kazanmıştır. Bu şarkı İngilizce konuşulan ülkelerde filmin adıyla anılır, yani "Never on Sunday."

Müziğini yaptığı 80 kadar film arasında Kayserili Elia Kazan'ın yazıp yönettiği "America America, 1963", çekimleri Türkiye'de yapılan ve yine bir Jules Dassin filmi olan "Topkapı, 1964", Metin Erksan filmi olan "Susuz Yaz,1964" ve Peter Üstinov'un yönetip oynadığı Yaşar Kemal uyarlaması "Memed my Hawk (İnce Memed, 1984" de vardır.

Bence, bu dizi film, Netflix'te yayınlanarak, Yunan kültür ve toplumsal hayatını, adaların coğrafi güzelliklerini ve Yunan müziğini dünyaya tanıtmakta başarılı olmuştur. Manos Hacidakis'i ve küçücük İyon adası "Paksu'yu ve bağlı olduğu Korfu Adası'nı tüm ihtişamıyla  görsel ve işitsel anlamda çok iyi anlatmıştır. Bir ülkeyi ve kültürünü tanıtmak için bundan daha güzel bir reklam filmi düşünemiyorum. İlginizi çekebildiysem eğer, keyifli izlemeler... 

Ayrıca, Hacıdakis'in yayınlanmış 4 tane de şiir kitabı vardır.

Notlar:

1- Dizide gösterilen İyon Adaları, Yunanistan'ın Osmanlı egemenliğine girmeyen az sayıdaki topraklarındandır. Venedik Cumhuriyeti ve İyon Adaları Birleşik Devletleri olarak İngiliz idaresinde kalmıştır (Merkezi idareye bağlı İyon Adaları ile karıştırılmamalıdır). 1864 yılında İngiltere tarafından Yunanistan'a hediye edilmiştir. Bu adalar Kuzeyden Güneye şöyle sıralanmaktadır: Korfu, Paksu, Aya Mavra (Lefke), İtake, Kefalonya (Bu adanın ismin ilk kez Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini kitabını okurken duymuş ve araştırmıştım), Zakintos ve Çuha.

2-Manos Hacıdakis'in müziğini araştırırken "Kemal" isimli bestesi karşıma çıktı ve dinlerken sözlerini anlamasam da hüzünlendiğimi fark ettim. Müzik içime işlemişti sanki. Sonrasında şarkının hüzünlü bir hikayesi olduğunu öğrendim. Burada o hikayeyi yazmayacağım. Arzu edenler kaynaklarda vereceğim linkten şarkının  hikayesini okuyabilirler. 

Manos Hacıdakis'in Hayat Hikayesini Yazarken Yararlandığım Kaynaklar:

--acikradyo.com.tr

--tr.wikipedia.org

--https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/12/22/bu-dunya-degistirilebilir-mi-kemal


28 Mart 2023 Salı

 


DOĞU'NUN KAFKA'SI SADIK HİDAYET'İN HAYATI




İzlediğim bir filmde oyunculardan biri Sadık Hidayet'in sözünü dile getirince ve ben sözü beğenince, yazar hakkında İnternette bir araştırma yaptım. Adını duymuş ama kitaplarını okumamıştım. Dolayısıyla geç de olsa Çağdaş İran Edebiyatı'nın bu dev ismini tanımış oldum. Tanımak için geç kalsam da, kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir. Dünyaca ünlü olan "Kör Baykuş" ile "Hacı Ağa" kitapları ülkesi İran'da yasaklanmış. Sonrasında ise yazarın diğer tüm eserleri yasaktan nasibini almış. Yasak günümüzde de devam etmekteymiş! Merakınızı uyandırabildiysem, şimdi yazarı tanıyabiliriz. :) 

İran edebiyatının en iyi psikolojik roman yazarı kabul edilen Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran'da doğdu. Fransız Lisesi'nden mezun olduktan sonra üniversite eğitimi  için Avrupa'ya gitti. Fransa ve Belçika'da dört yıl kaldıktan sonra üniversite öğrenimini yarıda bırakıp ülkesi İran'a döndü ve devlet memurluğuna başladı.

İran modern öykücülüğünün öncüsü olan Sadık Hidayet, Doğu'nun Kafka'sı olarak adlandırılır. Öykülerinde Batı üslubunu benimseyerek Fars kültürüyle harmanlamıştır. Böylece Farsçayı, Çağdaş Edebiyat alanına sokan ilk isim olmuştur.

Beethoven ve Çaykovski dinleyen, resim yapan, afyon bağımlısı olan yazar çoğunlukla depresif bir ruh halindedir. 25 yaşlarında iken Paris yakınlarında yaşamını sonlandırmak için kendini denize atar. Bir kayığın yetişip yazarı sudan çıkarmasıyla hayatı kurtulur.

Yaptığı resimler, yazarın ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Resimleri  kimileri için anlamsızken, kimilerine göre geleceğin resimleri olarak nitelendirilir.







Bir dönem Budizm'e merak salarak 1936 yılında Hindistan'a gitti. Orada Budizm konusunda yaptığı incelemelerini "Kör Baykuş" adlı kitabında yazdı. Kör Baykuş kitabı Bombay'da basıldı. Bu dönemde Buda'nın bazı yazılarını da Farsçaya çevirdi ve yayınlattı.

Sadık Hidayet, İran'ın gerilemesine sebep olarak gördüğü ruhban sınıfına ve monarşiye karşıydı ve eleştiriyordu. İran toplumunun giderek dindarlaşmasından rahatsızdı.  Hacı Ağa adlı eserinde bu rahatsızlığını özellikle vurgulamıştır.

Kendi kısa hikayesini şöyle anlatır Sadık Hidayet: "Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."

Ölümünü yakın arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu." Doğu'nun Kafka'sı, tıpkı Kafka'nın yaptığı gibi intihar etmeden önce tüm müsveddelerini yakmıştı.

Sadık Hidayet öldüğünde 48 yaşındaydı. Mezarı, Yılmaz Güney'in de yattığı Paris'teki Pere Lachaise mezarlığındadır.

Not: Sadık Hidayet'in intihar şekli bana Amerikalı gizdökümcü şair ve yazar Sylvia Plath'ın 1963 yılındaki benzer yöntemle intiharını hatırlattı. Plath, odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan ve içeriye gazın girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattıktan sonra mutfağa giderek gazı açar ve başını fırına sokar. 30 yaşında intihar eden Plath'ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyeneth Paltrow'un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı. Filmi izlemenizi öneririm. Naçizane. :) 

Bir başka şair, Cemal Süreya'nın Zelda'sı olan Nilgün Marmara, Boğaziçi Üniversitesi'nde bitirme tezini Sylvia Plath üzerine yazdı. Şair, 30 yaşında intihar eden Plath'tan etkilenerek 29 yaşında intihar etti.

Sadık Hidayet'in Sözlerinden Seçtiklerim:

-Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

-Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

-Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! Artık hiçbir şeye inanmıyorum.

-Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi, orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışmamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?

-Ruhunuz o kadar özgür değil; başkalarının lafını takılmış plak gibi tekrarlayıp duruyorsunuz.

-Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler, ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.


Kaynaklar:

kidega.com

1000kitap.com

sardunyalar.com (Sadık Hidayet'in resimleri)

listelist.com

meshursozler.com




23 Mart 2023 Perşembe

 


TERENTİNO NE ZAMAN VE NEDEN KARANTİNAYA DÖNÜŞTÜ?KARANTİNANIN KISA TARİHÇESİ




Covid19 virüsünün hızla yayılması, bulaşıcı ve salgın hastalığa dönüşmesi  nedeniyle 2020 yılının başlarında WHO, tüm dünyada pandemi ilan etti.  Virüs çok bulaşıcı olduğundan, ister istemez herkes evlere kapandı ve büyük, küçük, yaşlı, genç kim varsa  "karantina"yla tanışmış oldu. Doğal olarak insan, hayvan ve tüm canlılar var olduğu sürece bulaşıcı hastalıklar da varlığını sürdürecektir. Biri bitince, diğerinin başlayabileceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Pandemi ilanından üç  yıl sonra 2023'te pandemi kısıtlamaları tüm dünyada gevşetilmişken, şimdi de büyükbaş hayvanlarda şap hastalığı başladığı söyleniyor ve hastalığın olduğu bölgelerde karantina uygulanıyor.

Peki, İtalyanca 40 demek olan ve dilimize karantina olarak geçen kelime neyi ifade etmektedir? Yani karantina nedir?

Karantina kısaca, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbir amaçlı faaliyetlerin tümü, sağlık yalıtımı.

Avrupa 15. Yüzyılda salgın hastalıklarla boğuşurken, veba salgınında ölümlerle hızla azalan nüfusunu korumak için tedbirler alıyordu. Bunlardan biri "Terentino" idi. Bu önlem yeterli olmayınca, "Terentino", "Karantina"ya dönüştürüldü.

İşte karantinanın hikayesi:

Akdeniz'in yoğun limanlarından biri olan Ragusa'da (Hırvatistan'ın bugünkü Dubrovnik kenti) şehrin başhekimi Jacobo de Padua, tedavi için dışarıdan gelen yabancı hastalar için şehrin surları dışında bir alan oluşturulmasını tavsiye etmişti.

Bu tedbirler fazla etkili olmayınca, yeni bir uygulamaya geçildi. Bu uygulamanın adı ise "Terentino" idi. Buna göre, vebadan etkilenen bölgelerden kente giriş yapmak isteyenlerin 30 günlük bir yalıtıma alınması gerekiyordu. Bunun ardından 80 yıl boyunca benzer uygulamalar yapıldı.

Ancak Venedik Cumhuriyeti 1423'te bu uygulamayı geliştirdi. Kentte hastalık belirtisi gösterenler küçük bir adaya gönderildi.

Ekonomisi ticarete dayanan Venedik'e Doğu'dan pek çok ürün gemilerle geliyordu. Ancak bu gemiler salgın hastalıkları da beraberinde getiriyordu. 1361'den 1528'e değin Venedik'te 22 salgın kaydedildi. Venedikliler buna çözüm olarak, Lazaretto Vecchio adını verdikleri küçük bir adada tarihteki ilk yalıtılmış hastaneyi kurdular. Hastalık belirtilerini gösteren insanlar şehirden çıkarılıp, direkt adaya götürülüyor ve orada bırakılıyordu.

Bu uygulamanın dışında ise, Venedik Cumhuriyeti'nde başkente salgın hastalık bulaşmasın diye kente gelen gemiler 40 gün şehrin açıklarında denizde bekletilmeye başlandı.

Tüm yolcu ve tayfanın gemiden inmesi, yüklerin boşaltılarak adanın ortasındaki depoya taşınması, sirke, kaynar su ve şifalı bitkilerin tütsüsü ile dezenfekte edilmesi gerekiyordu.

Böylece Venedik Cumhuriyeti, dünyadaki ilk karantina sistemini uygulamış oldu. Yalıtma işlemi süresinin 30 günden 40 güne çıkarılması nedeniyle de "Terentino" ismi "Quarantino" ile değişmiş oldu ve bu kelime de "Karantina" olarak dilimize geçti. 


Kaynak: Dan Brown, CEHENNEM. Altın Yayınları, 1. Baskı.

Görsel, feniksdergi.org'dan alınmıştır. Roma'daki Museo Storico Nazionale Dell'Arte Sanitaria'daki İtalya'daki vebanın 17.yüzyılından tasviri. C: De Agostini/Getty 



20 Mart 2023 Pazartesi

 


ATATÜRK, "BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK" FİLMİ İÇİN NE DEMİŞTİ?




Savaş karşıtlığını en iyi anlatan kitaplardan biri olan Erich Maria Remarque'ın (1898-1970) "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı, değişik zamanlarda  sinemaya uyarlanmıştır. En son, 2023 Oscar Ödüllerinden dördünü kazanan Alman yapımı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmi, Remarque'ın aynı adlı romanından uyarlandığı için romanı, yeniden gündeme taşıdı. Roman, Batılıların "Büyük Savaş" diye adlandırdıkları I.Dünya Savaşı'nın vahşetini anlatıyor. 

9 dalda Oscar'a aday gösterilen filmin aldığı ödüller ise şöyle: 1- En iyi uluslararası film, 2- En iyi sinematografi, 3- En iyi film müziği, 4- En iyi yapım tasarımı. Eklemeliyim ki, Rusya-Ukrayna Savaşı sürerken, savaş karşıtı bu filmin 4 ödül almasını oldukça manidar buldum!

68 ve 78 kuşağının Remarque'ın bu romanını okuduğuna eminim. 88 kuşağı ile sonraki kuşakların romanın adını bile duyduğundan kuşkuluyum. Dolayısıyla vizyona girdiğinde bu filmi izlemelerini umuyorum.

Filmle ilgili olarak internette araştırma yaparken daha önce hiç duymadığım, bilmediğim çok ilginç bir bilgiye ulaştım. Yazacağım bu bilgiyi belki siz de ilk defa duyacaksınız. Bu bilgi, Atatürk'ün sinemayla ilişkisi olunca yazmak istedim. Özellikle, filmin 1930'lu yıllarda Türk-Alman siyasi ilişkileri bakımından önem arz ettiği düşünülünce.

Atatürk, 1930 yılı yapımı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmini İstanbul'daki Elhamra Sineması'nda izlemiş. Cumhuriyetin ilk yılları. 1930 yılında Naziler Almanya'da henüz iktidar değiller ama yine de yönetimde etkililer. Film savaş karşıtı olduğu ve militarist söylem ve eylemleri eleştirdiği için, Nazilerin karşı çıkmalarına rağmen film Almanya'da gösterime girmiş. Ancak Nasyonal Sosyalistler filmin gösterildiği salonlarda gürültü yaparak ve film karşıtı gösteriler düzenleyerek filmin gösterimden kaldırılmasını sağlamışlar.

Bu filmi ülkemize Osman S. Seden'in babası Kemal Seden getirir. Film henüz  sansür kurulundayken Kemal Seden, özel bir gösterimle Atatürk ve zamanın  Dahiliye Vekili  Şükrü Kaya'ya bizzat kendisi izlettirir. Atatürk filmi çok beğenir ama yanında oturan Şükrü Kaya'ya şöyle der: "Filmi çok beğendiğini, savaşın getirdiği felaketleri en iyi biçimde anlatan bir belge niteliği taşıdığını, fakat savaştan yeni çıkmış Türk halkına bu filmin gösterilmesini sakıncalı bulduğunu, bunun için vaktin henüz erken olduğunu söyler." (*)

Atatürk'ün düşünceleri, Kemal Seden'i etkiler ve film gösterime girmez. Ama asıl nedenin yeni yeni düzelmeye başlayan Türk-Alman ilişkilerinde diplomatik bir krize neden olmaması gösterilebilir. Bu bağlamda sansür kurulu filmin gösterime girmesine zaten izin vermeyecektir diye de düşünülebilir.

Ömrünü cephelerde savaşarak geçirmiş, savaşın ne olduğunu ve sonuçlarını iyi bilen Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, izlediği "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminin gösterime girmesinin sakıncalarını öngörmüş ve her zaman olduğu gibi yine milletini düşünmüştür. "Yurtta sulh, Cihanda sulh" diyen ulu önderimiz Atatürk'ü bu vesileyle sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum...

Notlar:

Araştırma sonucunda Atatürk'ün sinemayla ilişkisini anlatan bir kitapla da tanıştım. En kısa sürede alıp okumayı düşünüyorum. İlgilenenler için kitapla ilgili bilgi vereyim. YKY'dan çıkan kitabın adı: Gazi'nin Sineması. Yazarı Ali Özuyar.

"Gazi'nin Sineması" adlı bu çalışma, birinci el kaynaklardan yola çıkarak, Atatürk'ün sinemayla ilişkisini derinlikli ve bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor.

Okuyucu bu kitapta, sinema aracılığıyla, Cumhuriyet'in ilk yıllarına, dönemin sosyokültürel yapısına, Atatürk'ün sinemaya, bireysel ilgisinin yanı sıra, ulusal belleğin oluşumunda ve toplumun modernleşmesinde bir araç olarak atfettiği öneme, izlediği, senaryosunu yazdırdığı, bizzat rol aldığı, önerdiği ve yapımına destek olduğu filmlere ve beyazperdedeki son yolculuğuna tanıklık edecek. (**)

"Kitap altı bölümden oluşuyor. Ali Özuyar, önsözde şöyle diyor: Sinemayı ulusal belleğin oluşumunda etkili bir araç olarak gören Gazi, bundan dolayı Milli Mücadele'ye ve kendisine dair yapılan belge filmlerin tek bir merkezde (Harp Akademileri Film Çekme Merkezi) toplatılması için talimat vermiş ve içeriğini yetersiz bulduğu kimi belge filmlerin genişletilmesi için yapılan çalışmalara nezaret etmiş. Ancak vefatından sonra bu çalışmalar akim kalmış ve günümüze kadar geçen sürede de değişen bir durum olmamış." (***)


Kaynaklar:

(*) eksiseyler.com

(**) toplumsal.com.tr 

(***) diken.com.tr

Görsel, Everest Yayınlarının sayfasından alındı.




14 Mart 2023 Salı

 


KEMANLAR KRALI / KRALLARIN KEMANCISI HALİL DARVAŞ KİMDİR?




Bir kitap okudum ve daha önce adını hiç duymadığım dünyaca ünlü bir müzisyeni tanıdım; iyi ki tanıdım dediğim. Bu müzisyenin adı; Halil Darvaş. Bahsettiğim kitap; Altan Öymen'in hem kendi anıları hem de Türkiye'nin ve dünyanın o dönemlerdeki siyasi panoramasını akıcı bir dille kaleme aldığı sekiz kitaptan oluşan serinin üçüncü kitabı olan "Öfkeli Yıllar"dır. Öfkeli Yıllar, ülkemizdeki ilk iktidar değişikliğinden sonraki yılları anlatıyor; öfke dolu olan...

İlgilenenler için, Altan Öymen'in bu sekiz kitabının adını da vereyim. Eklemeliyim ki, bu serinin üçü hariç diğer beş kitabını okudum ve çok yararlandım. İşte kitaplar:

-Bir Dönem Bir Çocuk

-Değişim Yılları

-Öfkeli Yıllar

-Ve İhtilal

-Umutlar ve İdamlar

-Ve Diğerleri

-01 Adana

-Kayıp Yaz

Şimdi Halil Darvaş kimdir? sorusunu cevaplayabilirim. Adını öğrendikten sonra İnternet'te yaptığım araştırma sonucunda edindiğim bilgileri kısaca yazacağım. Onu tanıyınca ve müziğini dinleyince sizlerin de iyi ki tanıdım diyeceğinizi  düşünüyorum...

Halil Darvaş dünyaca ünlü keman virtüözüdür. Asıl adı Sergey olup Macaristan'da doğmuştur.

Macar Yahudisi Sergey, II. Dünya Savaşı sırasında Macaristan'dan kaçarak Türkiye'ye iltica etti. Kendisine Türk vatandaşlığı verildi. Nüfus cüzdanı İsmet İnönü tarafından imzalanan Darvaş, Halil adını aldı.

Çok değer verdiği kemanının zarar görmemesi için dirsekleri üzerinde saatlerce sürünerek sınırı geçtiği anlatılır. Rosevelt, Churchill ve Mussolini gibi devlet adamlarının huzurunda verdiği sayısız konserden dolayı Amerikan basını kendisinden "Kemanlar kralı", "Kralların kemancısı" olarak söz etmiştir.

Keman virtüözü Halil Darvaş, ilk dönemlerde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda görev aldı. Daha sonra, buradan ayrılarak Macar müziğini tanıtan programlar yaptı. Darvaş, Ankara'da Baba Karpiç diye bilinen bir Rus'a ait Karpiç lokantasında çalıştı. Masalarda kırmızı gül, Rus havyarı ve kızarmış ekmeğin eksik olmadığı bir lezzet ve zarafet ortamında, Macar rapsodisiyle başlayan, tangolarla devam eden bir müzik ziyafeti verirdi. 

İstanbul ve Ankara'da uzun süre çalışan Darvaş, daha sonra İzmir'e yerleşti ve dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik'in kızıyla evlendi. Alsancak'ta yaşayan çiftin evliliği uzun sürmedi ve bir süre sonra ayrıldılar. Ayrılığın nedeni olarak o sırada meydana gelen deprem gösterildi. Herkes deprem olurken eşini ve çocuklarını alıp dışarı çıkarken, yeni evli olmasına rağmen Darvaş, kemanını alıp dışarı çıkar ve eşini evde tek başına bırakır. 

Boşandıktan sonra Marmaris'e yerleşen Darvaş, Marmaris'in dünyaca tanınmasına da vesile oldu. 16 Ağustos 1984'te 72 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cenazesi Marmaris'te toprağa verilen Darvaş'ın çok sevdiği  paha biçilemeyen kemanı da Kanada'da yaşayan oğlu Kontrbas sanatçısı Attilla Darvaş'a gönderildi.

Halil Darvaş, Yeşilçam'da çok sayıda filmde kemancı olarak rol aldı. Belki hatırlayanlar olacaktır.


Görsel alıntıdır.



24 Ocak 2023 Salı

 


KORKUNÇ İVAN GERÇEKTEN KORKUNÇ MUYDU?




Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabını okurken, kısa ve öz olarak yazdığı Rusya tarihinde, Moskova'nın ilk kurucusu olarak bahsettiği Korkunç İvan oldukça ilgimi çekti. Kendi öz oğlunu işkence yaparak öldüren bir baba kimin ilgisini çekmez ki? Sadece kitapta okuduklarımla yetinmeyip internette de bir araştırma yaptım. Ve gördüm ki, bugün hala devam eden Rusya-Ukrayna savaşının temelleri ve de Ukrayna'nın Rusya için neden önemli olduğu sorusunun cevapları Rusya'nın tarihinde yatıyor! Merakınızı uyandırabildiysem eğer, Rusya tarihinde kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

Rusların ilk tarihi dokuzuncu yüzyılda (888-889) Kiev (Bugünkü Ukrayna'nın başkenti) Kinyazı Vladimir zamanlarında, Bizans Hristiyanlığının ve Rum alfabesinin, güneyden Rus ovalarına girişiyle başlar. O zamanlar bütün Ukrayna ovalarında Hunlardan arta kalanlar, Polvesler, Avarlar ve Kumanlar(Kıpçaklar) hakimdi. Slavlar daha çok Kiev ve çevresinde gruplaşmışlardı. Sekizinci yüzyılda bu ovalardaki kasaba ve şehirlerin başkenti Kiev'di. Gerek o zaman gerek daha sonraları Moskova'nın bu ovalardaki şehirlerin üstünde sivrileceğine dair hiçbir emare yoktu.

Rusların, Kiev'de bile hükümdarlık edecek hanedanları yoktu. Aslında birer köyden ibaret olan Rus şehirleri, hükümdarlarını daima diğer memleketlerin asil ailelerinden kiralarlardı. Örneğin; bir İsveçli olan Rurik sülalesi, sekizinci yüzyıldan itibaren Kiev'de ve diğer şehirlerde idareyi bu yoldan ele almıştı. Rus şehirlerini yöneten prenslerin hepsi aynı hanedandan olsa da bağımsız yaşarlardı. Bunların hepsi de en kuvvetli zamanlarında bile Moğol Hanlarına vergi verirlerdi. Bu vergi verme şekli sonucunda, şehirlerin hepsi Moğol Hanlarına tabi oldular.

Kiev çökünce, Moskova Kinyazları, Moğollara daha çok sadakat göstererek, Büyük Kinyaz(Büyük Prens) oldular. Kısaca, Moskova'nın asıl saltanatı Korkunç İvan'la başlar (1546-1584).

Travmatik bir çocukluk geçiren İvan, henüz üç yaşındayken babasının ölümü üzerine Moskova Knezliğinin başına geçer. Sekiz yaşındayken de annesi zehirlenerek ölür ve İvan yapayalnız kalır. Rus asillerine ve beylerine büyük bir nefret ve hırsla büyüyen İvan, 17 yaşında kendisini Rus Çarı ilan eder. Aşık olduğu eşi Anastasia Romanovna onun tek güvendiği kişidir. Anastasia onun hırslarını törpüler. Bu nedenle henüz kontrolden çıkmamıştır. Fakat Anastasia'nın erken ölümü ile birlikte İvan, geri dönemeyeceği bir karanlığa sürüklenir. İleri derecede paranoyaktır, gittikçe gaddarlaşır. Bu gaddarlığından ailesi de payını alır. Çevresindeki herkesin ihanet içerisinde olduğunu düşünen İvan, Anastasia'dan sonra sık sık evlenmiş, sonrasında eşlerini zehirletmiş, kalan aile üyeleri üzerinde son derece sadistçe işkenceler uygulamıştır.  

Korkunç İvan'ın annesi bir Moğol prensesiydi. Annesinin ölümünden sonra İvan, hemen tahta oturmadı. Kendi yerine tahta Kırım Tatarları'ndan olan Bek Polat'ı oturttu. Ona biat etti ve kendisi bir manastıra çekildi. Manastırda, asıl kendi saltanatının usul ve kuvvetlerini gizlice hazırladı. Önce Opriçnina denilen bugünkü silahlı polis gücünü hatırlatan, hem gizli istihbarat hem de terör işleriyle uğraşacak bir teşkilat kurdu. 

Mutlak bir hükümdar olmak ve her şeyden önce saltanatına engel olarak gördüğü beylerden intikam almak tek amacıydı. Tahta bunun için oturdu ama kapandığı manastırla da ilişkisini kesmedi.

Her gün kaba bir rahip elbisesi içinde, başını taştan taşa vurarak kendinden geçercesine ibadete dalardı. Sonra manastırın çan kulelerinde mecalsiz düşene  dek çan çalardı. Daha sonra eğlence alemleri başlardı. O zaman; Tanrı, din, İncil, kilise her şey unutulur, daha birkaç saat önce kendisiyle beraber ibadet edenler, bu kez mukaddesatı aşağılamak için birbirleriyle yarışırlardı. Gün sadizm krizleriyle devam ederdi.

Sadizm krizleri geldiğinde, işkence odalarına geçilirdi. Boyarların (beyler), asilzadelerin, esirlerin dilleri kesilirdi. Kemikleri kırılırdı. Derileri yüzülürdü. Her gün uygulanmak üzere yeni bir işkence metodu bulunurdu. Korkunç İvan'ın kendi oğlu bile bu işkencelerden kurtulamadı ve babasının elinde can verdi. Çünkü İvan, oğlunun kendisine ihanet ettiğini düşünüyordu.

Paranoyası o kadar ilerlemişti ki, 1569 yılında kendisine ihanet ettiğini düşündüğü Novgorod şehrini tamamıyla yıkmış, tüm halkı kılıçtan geçirtmiştir.

Korkunç İvan 1584 yılında çar olarak öldüğünde, Rusya'nın toprakları Çin sınırlarından, Baltık Denizi'ne, Kuzey Buz Denizi'nden Karadeniz'e kadar genişlemişti. Bu da devlet anlamında kafasının çok iyi çalıştığını gösterir.

Geçtiğimiz yıllarda İvan'ın kemikleri üzerinde yapılan araştırma sonucunda , kemiklerde yüksek miktarda cıva bulundu. Bazıları cıvayı ağrılarını dindirmek için kullandığını, bazıları ise çeşitli ritüellere katıldığını veya zehirlendiğini düşünüyor.

Tüm bu akli sorunlarına karşın İvan yine de Rusların ulusal kahramanıdır. Merkezi otoriteyi tesis etmesi ve askeri zaferleriyle Rusya'da başarılı bir hükümdar olarak kabul edilir.

İster korkunç olsun, ister Rusların ulusal kahramanı, yüzlerce yıl geçmesine rağmen İvan'ın mirasının bugün de ülke üzerinde bir etkisinin olduğu yadsınamaz...


Kaynakça:

- Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam. Remzi Kitabevi. (s:269-271)

- seyler.eksisozluk.com

- listelist.com



14 Ocak 2023 Cumartesi

 



MORYILDIZ, KUM ÇİĞDEMİ (ROMULEA TEMPSKYANA)



Familyası, Iridaceae (Süsengiller)

Çiğdeme benzeyen bu küçük soğanlı bitki, ülkemizde yetişen diğer Romulea türlerinden, çiçeklerinin büyük ve koyu mor renkli olması nedeniyle kolaylıkla ayırt edilebilir. Koyu mor renkli çiçekleri, sarı renkli çiçek boğazı ile çok gösterişlidir. Altı taç yapraklıdır.

Çiçeklenme Dönemi: Ocak-Mart

Çok yıllık otsu ve soğanlı bir bitkidir.

Bitki, deniz seviyesinde kumullar ve kıyılardaki maki topluluklarından, daha yükseklerde iğne ve geniş yapraklı ormanlara kadar değişik habitatlarda 30-500 m. arasındaki yüksekliklerde yetişir.

Anadolu'nun batısı ve güneyinde kıyı kesimlerinde yaygındır.

İlk kez 1894 yılında Kıbrıs'tan toplanan örneklerle, 1897 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Kıbrıs dışında Türkiye ve Filistin'de doğal olarak yetişen bir Doğu Akdeniz bitkisidir. Türkiye'de Soğanlı Bitkiler Yönetmeliği kapsamında ticari amaçlarla toplanması yasaktır. Ülkemizde sınırlı bir yayılış gösteren bu nadir bitki, doğal yaşam alanlarında koruma altına alınmalıdır. 






Kaynak: agaclar.net/akdeniz-bolgesi


Fotoğrafların tümü, 31 Aralık 2022'de Kaleköy (Simena)/Antalya'da tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.


BONUS: Sarıyıldız (Gagea Sp.)





12 Ocak 2023 Perşembe

 



ANDRİAKE ANTİK KENTİ / DEMRE / ANTALYA




Andriake, Demre kent merkezine yakın olan Çayağzı mevkiinde yer almaktadır. Andriake antik kenti, Myra'nın limanı olarak bilinir. Bölgede ticaretin yoğun olduğu liman kentinde birçok tarihi yapı dönemin ticari hareketliliğine ışık tutuyor. Kenti gezerken gördüğüm hamam, agora, sarnıç ve bir zamanların Granarium yapısı (tahıl ambarı) şimdilerin Likya Uygarlıkları Müzesi ihtişamıyla göz kamaştırıyor. Limanda bulunan ticaret gemisi sanki bizi tarih öncesine yolculuk yaptırmak için hazır bekliyor.

Andriake, antik dönemde ayrı bir kent olmaktan çok, Myra'nın bir dış mahallesi ve limanı konumundaydı.  Kent ilk olarak M.Ö 197 yılında, Seleukos Hanedanı Kralı III. Antiokhos'un daha önceleri Ptolemaioslar egemenliği altında bulunan kenti ele geçirmesiyle tarih sahnesine çıkmıştır. M.S 60 yılında Aziz Paulus Roma'ya giderken Myra'ya gelmiş ve Andriake'de gemi değiştirmiştir. Andriake, özellikle imparatorluk döneminde Phaselis ve Patara kentleri kadar önemli bir liman kenti olmuştur. Kentte bulunan Lykia Eyaleti'nin gümrük yasasını içeren, İmparator Nero (M.S 54-68) döneminden gümrük yazıtı Andriake'nin liman olarak bu dönemdeki önemini ortaya koymaktadır.

Antik dönemde Lykia Bölgesi'nin önemli limanlarından biri sayılan, fakat günümüzde Kokarçay'ın (Andriakos) taşıdığı alüvyonlar nedeniyle limanı kapanmış ve bir bataklık halini almış olan Andriake kentinin kalıntıları küçük bir koyun her iki yakasına yayılmış durumdadır. Andriake kentinden günümüze kadar korunabilmiş kalıntılar arasında en önemlisi ve en iyi korunmuş olanı şüphesiz İmparator Hadrianus'a adanmış olan Granarium'dur (Likya Uygarlıkları Müzesi). 
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


9 Ocak 2023 Pazartesi

 


CEMAL SÜREYA'NIN BİR İDDİA SONUCU KAYBETTİĞİ SOYADINDAKİ MÜKERRER "Y" HARFİNİN HİKAYESİ




Türk şiirinin usta kalemlerinden şair Cemal Süreya'yı tanımayan, gençliğinde aşık oldukları kızlara şiirlerinden bir mısra okumayan yoktur sanırım. :) Yoktur desem de, yanlış anlaşılmasın, bana okunmadı. Ben, kendim okudum; hayat hikayesini ve şiirlerini. Onu tanıyınca çok sevdiğim şairlerden biri oldu böylece...

Cemal Süreya, 1931 yılında Tunceli'nin Pülümür ilçesinde doğdu. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da öldü. Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1938 Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte Bilecik'e sürgün edildi. Şair, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olup Maliye Bakanlığı'nda müfettişlik yaptı. 1938 sürgününü;

"Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,

Bizi kamyona doldurdular,"

dizeleriyle başlayan bir şiirinde anlatır. Şiirin sonunda da annesi ve babasının sürgünde öldüğünü. Kim bilir, belki de "Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk" derken, çocukluğunun memleket özlemini dile getirmiştir.

Cemal Süreya'nın soyadındaki "y" harfinin çıkarılması meselesi kiminle yaşanmıştır aslında bir muammadır. Ama herkes tarafından kabul edilmiş iki ayrı hikaye anlatılır konuyla ilgili. 

Birinci hikaye şöyle: Cemal Süreya'nın günlüklerinde başka anlatılanlarda başkadır bu hikaye. Baştan belirteyim. "Elma" şiirinde, adındaki "Y" harflerinden birini attığını ilan etmiş Cemal Süreya. Kendi anlatımına göre, Nedeni, bir arkadaşıyla girdiği iddiayı kaybetmesiymiş. Hafızasına çok güvendiğini iddia eden şair, Üvercinka diye anılan kadının telefon numarasını hatırlayıp hatırlamadığı konusu üzerine iddiayı kaybetmiş. Böylece soyadındaki bir "Y" harfini de.

İkinci hikaye biraz daha farklı. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç efsanesi doğru ya da yanlış (emin olunmadan) anlatılıp durur. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdırlar. Sınıflarındaki "Muazzez Akkaya" adındaki kıza ikisi de gizliden gizliye aşıktırlar. Sınıfta bu kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Anlatmakla yetinmeyip Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk ikisi arasında iddia konusu olmuş. İddiayı kaybeden büyük bir bedel ödeyecek ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak diye anlaşmışlar.

Cemal Süreyya kazanırsa; Sezai Karakoç'un soyadı "Karkoç", Sezai Karakoç kazanırsa da Cemal Süreyya'nın adı "Süreya" olacakmış. 

Malumunuz, iddiayı Sezai Karakoç kazanmış ve Muazzez Hanım'la ilişkiye başlamış. Cemal Süreyya da soyadındaki "Y" harfini çıkarmış.

Peki, iddia sonrasında neler olmuş dersiniz? Muazzez Akkaya, Sezai Karakoç'un kendisiyle bir iddia üzerine sevgili olduğunu öğrenmiş. Biraz da psikolojik sorunları olan Muazzez Hanım, bu durumu kaldıramayıp okulu bırakmış ve memleketi olan Geyve'ye dönmüş. 

Sezai Karakoç bu duruma çok üzülmüş Muazzez Akkaya'ya ithafen "Mona Rosa" yı yazmış. Şair, bu şiiri üniversitede iddia konusu olmuş Muazzez Hanım'a 1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmış. Ancak, 2002 yılına kadar bu şiir yayımlanmamıştır.

İşte böyle anlatılan hikayeler. İki şair ve  şiirlere konu olan bir kadın sadece Muazzez Akkaya değil. Edebiyatımızda birçok şairin aşık olduğu, hakkında şiirler yazdığı kadınlar var. İlk aklıma gelenler; Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar, Tomris Uyar, Celile Hanım, Mevhibe Beyat, Leyla Erbil ve Piraye oldu.

Bugün 9 Ocak. Usta şair Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü. Anısına sevgi ve saygıyla. Onun dediği gibi; "Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık. Sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz." 


Kaynaklar: 

-NAZAN ARISOY, Cemal Süreya - Aşk Günü Doğdu. Dokuz. 61.baskı.

- LEYLA ŞAHİN, Cemal Süreya'da Dağlarca. Kaynak Yayınları.