26 Ocak 2021 Salı

 


MEĞER DÖRT YÜZYILDIR AĞUSTOS BÖCEĞİNE  BÜYÜK HAKSIZLIK YAPILMIŞ




İlkokulu bitiren herkes,Türkçe kitabında yer alan La Fontain'in ünlü "Ağustos Böceği ile Karınca" fablını mutlaka okumuştur. Hikaye şöyle: Ağustos böceği yaz boyunca saz çalmış, karınca ise durmaksızın çalışarak kışlık yiyeceğini biriktirmiş. Derken kış gelmiş çatmış, aç kalan ağustos böceği, komşusu karıncadan yiyecek istemiş. Karınca da cevabı yapıştırmış; madem yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna biraz!  demiş ve ağustos böceğine yiyecek vermemiş. 

Çocuklara ders vermek maksadıyla okutulan bu hikayede, tembelliğin çok kötü, çalışkanlığın ise iyi ve işe yarar olduğu vurgulanmak istenmiş. Zaten fabl ya da öykünce'nin yazılış amacı da bu değil midir? İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesi fablın esasıdır. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar, insanlar gibi düşünür, konuşur ve insan gibi davranırlar. Hikaye güldürürken, düşündürmeyi de amaçladığından olsa gerek.

Ağustos böceğine neden haksızlık yapıldığını açıklamadan önce fabl denilince, La Fontain'den önceki yazarları ismen de olsa hatırlamak gerek diye düşünüyorum. Çünkü kimi edebiyatçılara göre, La Fontaine, kendinden önceki bu fabl yazarlarından etkilenmiştir. Bunlardan ilki, Beydeba'dır. Kelile ve Dimne'nin, M.Ö.1. yüzyıl civarında yaşadığı düşünülen Hintli Beydeba tarafından kaleme alındığı ve zamanın Hint hükümdarına sunulduğu düşünülmektedir. Zira eserin, hükümdara bir tür nasihat niteliğinde olduğu öne sürülmüştür. Bu bağlamda fabl türünün ilk ve en önemli örneklerinden olan Kelile ve Dimne'deki hikayeler siyasetten erdeme kadar birçok farklı konuyu ele almıştır. Eser, adını ilk bölümdeki bir hikayenin kahramanları olan iki çakaldan almıştır; doğrunun ve dürüstlüğün simgesi olan "Kelile" ile yanlışın ve yalanın simgesi olan "Dimne" den.

İkincisi ise, masal anlatıcısı olan Ezop'un anlattığı masallardır. Ezop masalları Antik Yunan'a aittir. Bu masallara fabl denir, çünkü masallarda hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklar insanlar gibi düşünüp konuşurlar. Ezop masallarında adalet, dostluk, doğruluk, bağışlamak, alçakgönüllülük gibi meziyetler övülüp yüceltilirken, zalimlik, düşmanlık, hainlik, kendini beğenmişlik, cimrilik ve cahillik  gibi tutum ve davranışlar yerilir.

Gelelim La Fontaine'e. 1621 yılında, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Fransa'da doğan Jean de La Fontaine, özellikle fabl türünde yazdığı eserlerle ünlenmiştir. La Fontain'in yaşadığı 17. yüzyıl'da bilimin geldiği nokta düşünüldüğünde, yazarın ağustos böceğinin yaşam döngüsünü bilmemesi normal sayılabilir; o dönemde biyolog ve zoologların bile sınırlı bilgiye sahip oldukları var sayılırsa. Ancak, günümüzde hızla ilerleyen teknoloji ve bilim, evrenin sırlarının bir bölümüne açıklama getirirken, hayvanlar alemi de bu gelişmişlikten nasibini aldı ve insanlar hayvanlar hakkında daha geniş bilgiye sahip oldular. İşte bu bilgilerden biri de ağustos böceğine ait; hani her yaz gece-gündüz hiç durmadan öten gürültücü böceğe.

Yapılan araştırmalara göre, ağustos böceği Ağustos ayından sonra hayatta kalmıyor. Yani kış için yiyecek biriktirmesi gerekmiyor. Nedeni ise ağustos böceğinin yaşam döngüsünde saklı. Şöyleki:
 
Dişi ağustos böceği, uzantılı yumurtlama borusuyla yumurtalarını, ağaçların genç sürgünlerinin yarıklarının içine bırakır ve altı hafta sonra bu yumurtalardan "NİMF" adı verilen ve erginlere benzemeyen yavrular çıkar. Bu yavrular içgüdüsel olarak ağaç dallarındaki yarıklardan toprağa düşerler ve  kazıcı ön ayaklarıyla toprağı kazarak altına saklanırlar. 17 sene toprak altında kalan bu yavrular ağaç kökleri ve ağacın özsuyunu emerek beslenirler. Büyüdüklerinde ve zamanı geldiğinde yeryüzüne çıkarlar. Yeryüzüne çıktıktan sonra ömürleri 4 haftadır, yani bir ay. Türlerini  devam ettirebilmek için bu dört haftayı iyi kullanmak zorundadırlar. Bu sürede eş ararlar ve eşleşirler. Eşleştikten sonra da ölürler.Ölmeden önce dişi ağustos böcekleri aynı yöntemle yumurtalarını bırakmayı ihmal etmezler. Bu yaşam döngüsü böylece sürer gider.  Anlayacağınız üzere, ağustos böcekleri hiçbir zaman kış mevsimini göremezler. İşte bu durum, La Fontaine'nin ağustos böceğine yaptığı haksızlıktır, yoksa değil midir?

--Ağustos böcekleri hortumlarını ağaç filizlerine batırıp özsuyunu çekerler. Özellikle söğüt ağacının sürgünlerinin özsuyunu emerler.

--Gündüzleri yaprak aralarında gizlenirler. Gece ve gündüz ötmelerinin farklı anlamları vardır.

--Erkek ağustos böceklerinin karınlarının altı sağlı-sollu gergin bir zarla örtülüdür. Kas yardımıyla bu zarları titreterek ses çıkarıp öterler. Dişilerinde ses çıkarma organı yoktur. Yani yaz boyunca durmadan saz çalan erkek ağustos böcekleridir. Ses çıkarmaları kendi aralarında bir iletişim aracıdır da.



Görsel alıntıdır.
 

21 Ocak 2021 Perşembe

 

AZİZLER FİLM ELEŞTİRİSİ VE YALNIZLIK ÜZERİNE



Yalnızlık. Sözcüğe yüklediğimiz anlam bile ürkütücü geliyor; kimsesizliği, ıssızlığı, tenhalığı çağrıştırdığı için. Çünkü,"insan, toplumsal(sosyal) hayvandır" diyen Platon'u doğrular niteliktedir yaşadığımız dünya ve birey ancak toplumla var olur.

Azizler filminin ana teması "bireyin yalnızlığı" üstüne kurulu. Günümüzde, diğer her şey gibi yalnızlık da çeşitlendirildi; patolojik yalnızlık, seçilmiş yalnızlık, mecburi yalnızlık, derin yalnızlık, sosyal durum yalnızlığı, duygusal yalnızlık, gizli yalnızlık.  Yalnızlığın sebebi, adı her ne olursa olsun, toplumdan uzaklaşma hissi ve kendi içinde bir boşluk barındırma duygusudur. İster yalnızlığı tercih et veya etme yalnızlık, paylaşılabilen bir duygu değildir. Ancak, yalnızlığı gerçekten isteyenler vardır. Halil Cibran'ın "Yalnızlığı istedim. Çünkü nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü ödleklik, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden kalabalığın terbiyesizliğinden usandım" diyenler gibi. Bu durum ise, tek başına kalmayı tercih edenler ve yalnız olmaktan zevk alanlar için sıradan bir yalnız olma halinden farklıdır. Çünkü yalnızlık duygusu istek dışı bir yalnız kalma durumundan dolayı ortaya çıkar. Uzmanlara göre, yalnızlık duyan insan terkedilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, değersizlik ve kızgınlık duygularıyla doludur. Kendisinin hiç kimsenin sevgisine değer olmadığını düşünür. Bu nedenle de sosyal yaşamında zorluk çeker, diğer insanlarla sosyal ilişkiler kurmadan kaçınır.

Taylan Biraderler'in  Azizler filmi bir kara mizah. Doğrusu ben filmi izlerken hiç gülemedim, ancak filmdeki bazı karakterlerin yaşam tarzının, günümüz yaşam tarzındaki  izdüşümleri oldukça düşündürücüydü. Azizler filmi kısaca, günümüz insanının yalnızlığını anlatıyor ve film bittikten sonra, kendimize şu soruyu sorduruyor: Yalnızlığın içinde kıvranan insanlar, yalnızlıklarını gidermek için ne yapıyorlar? 

Fimde; yalnızlığını gidermek için sanal yoldan arkadaş bulmaya, zenginliğine rağmen bir arkadaş edinebilme uğruna, elindeki maddi olanakları kullanmaya, küçük kızlarının youtuber olmasından maddi çıkar sağlamaya çalışan ebeveynlere ve yalnızlıktan kafayı yeme aşamasına gelip, buzdolabının kapağına yapıştırdığı on yıl önce ölmüş karısının siyah-beyaz cenaze fotoğrafıyla hayali konuşmalar yapan yaşlı ve hasta bir ihtiyara kadar toplumun farklı katmanlardaki insanları görüyoruz. Dokuz yaşındaki oyuncu Göktuğ Yıldırım'ı (filmdeki adı Caner) izlerken, günümüz aile yaşamında kimin aile reisi olduğunu tartışmasız kabul edebilirsiniz. Artık evde-ailede ebeveynlerin değil, çocukların sözü geçiyor; uzman teşhisiyle bu çocuklar "denyo" bile olsalar! Filmde aklı başında olarak yalnız kalmayı ve dolayısıyla evine çöken ablası, eniştesi ve canavar yeğeni Caner'den uzak kalmayı çok isteyen Engin Günaydın'ın canlandırdığı Aziz tiplemesi (seçilmiş yalnızlık). Sanki Aziz, deliler içinde tek kalan akıllı gibi. Sonunda istediği yalnızlığa kavuşuyor ama ileride yalnızlıktan  delirmeyeceği ne malum?

Eğer yalnızsanız ve yalnız yaşamaya devam etmeyi düşünüyorsanız, ben bu tiplerden hangisiyim veya ileride hangisine benzeyeceğim diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Çünkü filmin casting'i çok iyi.

Azizler filminde, iletişim teknolojisinin gelişimi ve sosyal medyanın günlük yaşam içinde bu kadar yoğunluklu ve etkin kullanıldığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimin çok daha sorunlu hale geldiğinin altını çiziyor adeta. Bu iletişim sorununun yeni nesile olan etkisini çok çarpıcı bir şekilde yansıttığı filmdeki iki çocuğun içler acısı haliyle tasvirinden anlıyoruz. Popüler kültüre çok erken yaşta maruz kalan Caner'in denyoluğunu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Diğer çocuk Cansu'nun sorunlu bir anne-baba'dan belki de kaçmak için youtuber olması ve kısa zamanda fenomen haline gelmesi,  ebeveynleri için Cansu'yu para makinesine dönüştürüyor. Daha fazla para kazanabilmek için kızlarından çok kendileri uğraşıyorlar ve ünlü bir reklam ajansından yardım almak için başvuruyorlar.

Samimiyetin kaybolduğu günümüz sosyal medya yaşantısında hangimiz içtenlikle duygularımızı dolambaçsız, doğrudan karşımızdakine aktarabiliyoruz? Samimiyetin lüks sayıldığı 21. yy dünyasında yalnızlaşmak bir kader mi, yoksa bir seçim mi? Sorunun cevabını haftalık yüzyüze görüşmeleriniz, telefon konuşmalarınızın süresi ile akıllı telefonunuzun haftalık raporunda sunduğu sosyal medya kullanım zamanınızı kıyaslayarak verebilirsiniz.

Aynada kendinize bakmak için keyifli seyirler... 


Görsel alıntıdır.


12 Ocak 2021 Salı



ELIZABETH BATHORY (KANLI KONTES)


Asırlardır anlatılagelen vampir hikayelerini duymayan yoktur sanırım. Gençler arasında popüler olan, "Alacakaranlık Kuşağı" filmini izleyip de Edward Cullen adlı 109 yaşındaki vampiri hatırlamayan çok az kişi vardır. Hele Bram Stacker'in yazdığı Drakula kitabını bilmeyen, filmini izlemeyen varmıdır ki? İşte tüm bu kitaplara konu olan vampir söylentileri gerçek, gerçekler masal oldu; söylentilere neden olan bir kadın yüzünden. Üstelik bu kadın, Avrupa'nın küçük bir ülkesinde Transilvanya'da 1560 yılında soylu ve oldukça zengin bir ailede doğdu. Bebeğin adı; Elizabeth Bathory idi. Ancak, icraatları nedeniyle tarih onu, gerçek adından daha çok kendisine yakıştırılan lakabıyla "kanlı kontes" olarak yazacaktı.

Elizabeth'in doğduğu yıllarda, bölgenin tek hakimi olan Osmanlı İmparatorluğu gücünü kaybetmeye başlamıştı. Elizabeth, altı yaşındayken, ailesine ait şatoda ileride kişiliği üzerinde derin izler bırakacak bir olaya şahit olmuştu. Olay şuydu: Eğlence için şatoya çağrılan bir grup çingeneden biri, çocuklarını Türklere satmakla (devşirme usulüyle alınmıştı muhtemelen) suçlanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Küçük Elizabeth, şafak vakti cezalandırılacak çingenenin ölümünü izlemek için dadısının elinden kaçtı, şatonun dışına çıktı. Gördüğü manzara şuydu: Askerler, dışarıda yere yatırılan bir atın karnını yarıp ölüm cezası alan çingeneyi atın karnına yerleştirdiler ve adamın sadece kafası dışarıda kalacak şekilde atın karnını diktiler. Hem at hem de zavallı adam, çığlıklar içinde çırpınarak öldü. Bu ölümü baştan sona izleyen Elizabeth'in içindeki kötülük mekanizması işlemeye başlamıştı.

Genç bir kız olduğunda, o dönemde, prensler bile okuma-yazma bilmezken Elizabeth, Macarca, Latince ve Almancayı akıcı bir şekilde konuşabiliyordu. Zekiydi, küçük yaştan beri, asi köylülerle başa çıkma yolunun acımasızlık ve şiddetten geçtiğini düşünüyordu.

12 yaşındayken bir köylüden hamile kalmış, babasız olarak dünyaya gelen kızı, Elizabeth yaşadığı sürece bir daha ortaya çıkmamak şartıyla bir köylüye verilmişti.

Elizabeth, henüz 15 yaşındayken 1575 yılında, 21 yaşındaki "Macaristan'ın Kara Şövalyesi" ismiyle ünlenmiş, zalim ve merhametsiz savaşçı Ferencz Nadasdy ile evlendi ve Nadasdy ailesinin Macaristan'daki mülkü Sarvar Şatosu'na yerleşti. Kocası Ferencz, Türklerle savaştığı için vaktinin çoğunu evinden uzakta geçiriyordu. "Korkunç Beşli" olarak da bilinen, düşmana korku salan ve kılıcı keskin beş Macar savaşçıdan biriydi. Kara Şövalye ve Kanlı Kontes çok nadir biraraya geldikleri için, evliliklerinin ilk on yılında çocukları olmadı. Daha sonra Elizabeth, dört çocuk doğurdu.

Güzelliğiyle etrafa nam salmış olan Elizabeth, hizmetçilerine yaptığı kötü muamele ile kötü bir şöhret kazanmış ve şatosunu bir işkencehaneye çevirmişti. Özellikle genç ve güzel olan kızlara işkence yapmaktan büyük zevk alıyordu. Bir hizmetçinin kaçması Elizabeth'e göre affedilemez bir suçtu, cezası işkenceyle ölümdü. Hizmetçisi olan 12 yaşındaki Pola, bir şekilde evden kaçmış ama yakalanıp geri getirilmişti. Kanlı Kontes, Pola'ya beyaz bir elbise giyindirerek onu çok dar, içi çivilerle dolu bir silindir kafese sokmuş ve bir makara kafesi kaldırdığında çiviler Pola'ya saplanmış vücudu paramparça olmuştu. Kuralları çiğneyen hizmetçilerin tırnaklarının altına iğne yerleştirirdi. Elizabeth, kurbanları acı içinde kıvranırken mutlaka onların yüzlerini görmek isterdi.

Kendisi gibi sapık olan kocası Ferencz, 1603'te zehirlenerek öldü. Ama kocasının ölümü bile Kanlı Kontes'in işkencelerini durduramadığı gibi daha da artırdı. Kontes Bathory, uzun simsiyah saçları, bembeyaz yüzü ve kehribar rengindeki gözleriyle olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Fakat hiçbir güzellik, yerçekimi ve ilerleyen zamana karşı koyamazdı.

Önceleri yüzündeki kırışıklıkları makyajla kapatıp pahalı elbiseler giyerek kendisini avutsa da geçen zamanda bunların yararının olmadığını gördü. Bir gün tesadüfen yüzüne sıçrayan hizmetçi kızın kanıyla kırışıklığın ve yüzündeki çizgilerin yok olduğunu fark edince yakın arkadaşı büyücü kadın Darvulia'ya nedenini sordu. Büyücü de; "Genç bedenlerin kanını alırsan, onların fiziksel ve ruhsal özellikleri de sana geçer!" deyince çok sayıda genç kızın kanı kovaları doldurmaya başladı.

Elizabeth'in ebedi gençliği elde edebimek uğruna, vahşice katlettiği genç kızların sayısı on yılda 650'yi bulmuştu. Öldürülen kurbanların etlerini pencereden dışarı savurmasıyla ünlüydü. Çürümüş cesetlerin kimliği teşhis edilemesin diye üstlerine kireç döktürüyordu. Ancak artan cesetlerin sayısı nedeniyle tüm şato çürüyen insan etinin ağır kokusuyla doldu. Koku öyle yoğundu ki, artık içeride durulamıyordu.

Yıllar boyunca Elizabeth'in sonsuz yaşam cinayetleri devam etti. Kurbanlar, her seferinde, ortadan kaldırılması kolay köylü kızları oluyordu. Bu arada şatoda yaşanan garip olaylarla ilgili söylentiler de ceset kokuları gibi hızla yayılıyordu. Artık kurban yakınları da yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başlamışlardı. 

Elizabeth'in sosyal statüsü, onu kanun önünde dokunulmaz kılıyordu ve  o, güçlü bağlantılarıyla adaletin kollarının kendisine uzanmasını engelliyordu. Peki,hal böyleyken, adaletin kollarına nasıl düştü? İşte bu çok ilginç!

Çoğu kendi ailesinden miras kalan büyük bir servete sahip olan Kontes Batory, yine de parasızlıktan şikayet ediyordu. Macar soyluları şövalyelerin parasını genellikle kendi ceplerinden verirlerdi. Hükümdarın ise genelde parası olmazdı.Bu yüzden, Elizabeth'in kocası Ferencz zehirlenip ölmeden önce, Kral Matthias'a 17 bin 408 altın borç para vermişti.Elizabeth de bu parayı Macar Kralı'ndan almak istedi. Ekonomik sıkıntı çekiyordu. Bu nedenle, ailesinden kalan iki şatoyu sattı. Ailesinin çoğu Elizabeth'in yaptıklarından daha önce de haberdardı ve buna bir son vermek niyetindeydiler. Transilvanya prenslerinden kuzeni Kont Thurzo, yaptığı aile toplantısında, Elizabeth'in manastıra kapatılmasını istedi ama kabul görmedi. 

Elizabeth'le ilgili şikayetler nihayet Macar Parlamentosu'na gelmişti. Parlamento, Kontes'in aleyhine tanıklık edenleri üç gün boyunca dinledi. Kutsal Roma İmparatoru II. Arşidük Matthias, düzeni tekrar kurmaya kararlıydı. Soyluların kanun tanımayan olağanüstü güçlerinin sonu geliyordu. Kanlı Kontes'le ilgili şikayetler kulağına kadar gelen Arşidük'ün bizzat kendisi, Elizabeth hakkında soruşturma başlattı. 

Kral Matthias, Elizabeth'i yok etmeye kararlıydı. Eğer suçlu bulunursa tüm mallarına el konulacaktı; en önemlisi de Elizabeth'in Kral'dan geri almaya çalıştığı borç geçersiz sayılacaktı. Ve kral emretti: "Bana o kadının kellesini getirin!"

Bu karardan sonra bile kan dökme iştahını kaybetmeyen Elizabeth, Kral'ı ve kuzeni Kont Thurzo'yu zehirlemeye kalkıştıysa da başarılı olamadı.

Ve nihayet 1610 yılını 30 Aralık gecesi, kralın muhafızları şatoyu bastı. Baskın sırasında Elizabeth şatonun 50 metre altında yer alan bir hücrede saklandıysa da, kuzeni Kont Thurzo tarafından yakalandı. Elizabeth yakalandığında kuzenine, "Bu saygısızlığın bedelini ödeyeceksin" diye bağırınca Thurzo, "Maalesef hanımefendi, ben hizmetçilerinizden biri değil, bu lanetli mekana adalet getiren Macaristan prensiyim!" karşılığını verecekti.
Şatoda yapılan aramada, kanla dolu kovalar, yarı canlı, işkence görmüş genç kızlar ve elliden fazla ceset bulundu.

Mahkemede yapılan yargılamada, işkenceleri beraber yürüttüğü kadrolu cadılar ve yardımcıları, "vampirlik, büyücülük ve pagan ritüelleri uygulamak" gibi yapılanlara uygun düşen suçlamalarla yargılansa da, Elizabeth, sadece adi suçlardan hakim karşısına çıkarılmıştı. İmtiyazlı eller yine devredeydi.

Mahkemeye sunulan önemli bir kanıt, Elizabeth'in el yazısıyla yazdığı, kurbanlarının adının yazılı olduğu listeydi. Listeye göre, kurban sayısı 650'yi buluyordu. Mahkeme sonucunda, tüm yardımcılar vampirlere yaraşır şekilde idam edildi. Kendisine gelince, başlangıçta kazığa bağlanıp, yakılarak idam edilmesine karar verilse de saraylı olduğu için, cezası ömür boyu hapse çevrildi. 

Ve Elizabeth, 31 Temmuz 1614'te, hücresinde bir başınayken öldü. Daha cesedi çürümeden, günümüze kadar ulaşacak vampir hikayeleri dört bir yana yayılmaya başlamıştı...


Notlar:
-- Elizabeth'in kanlı geçmişine şahit olan Cachtice Şatosu'nun kalıntıları, halen Slovakya sınırları içindedir. Şato, Kontes'in ölümünün ardından bir daha hiç kullanılmadı.

-- Cinayetleri ve yargılanmasıyla ilgili kayıtlar, Macaristan devlet arşivinde saklanmaktadır.

Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Kadınlar (Popüler Tarih)

Elizabeth Batory görseli alıntıdır.




8 Ocak 2021 Cuma





POZİTİF HER ZAMAN SEVİNDİRİR, NEGATİF ÜZER Mİ?



Covid-19 virüsünün hızla yayılım göstermesi nedeniyle WHO' nun (Dünya Sağlık Örgütü) pandemi kararı vermesinden bu yana uzun zaman geçti. Virüs, zengin, fakir, genç, yaşlı, gelişmiş-gelişmemiş ülke demiyor hiçbir engel tanımadan yayılmasına devam ediyor. Yayılması durdurulamayınca ve virüsten ölümler geometrik dizi şeklinde artınca, tüm dünyada  karantina günleri başladı. Böylece yaşlı gezegenimizde neredeyse hayat durdu. İlk olarak Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan virüs, sanki Edward N. Lorenz'in "Kaos Teorisi"ni doğrularcasına kelebek oldu uçtu. Asya'dan sonra, "Kelebek Etkisi"yle Dünya'nın yarısında yaşayan nüfusu etkiledi ve binlerce insanın solunum yetersizliğinden  boğularak ölmesine neden oldu!

Hastalığın teşhisi için yapılan test sonucunu heyecanla bekleyen insanlar, içten içe sonucun negatif çıkması için dua ediyordur eminim. Oysa, negatif kelimesi her daim olumsuzluk içerir ve insan ruhunu bu olumsuzlukla etkiler. Örneğin; ilk karşılaştığınız birinden negatif enerji aldığınızda, o enerjiyi bir daha kolay kolay pozitif enerjiye  dönüştüremezsiniz. Zaman zaman sözcüklere yüklediğimiz anlamlar duruma göre değişiklik gösterebilir. Bu da iyi bir şey. Test sonucunun negatif çıkması, sevindiriyor ve "negatif" sözcüğüne yüklenen olumsuzluğu bertaraf ediyor çünkü. O an, insanın aklına olumsuzluk değil, olumlu, güzel şeyler geliyor ve ruhu rahat bir nefes alıyor. Ya test sonucu pozitif çıksaydı? Anlamı olumlu ama sonucu üzücü ve endişe verici olurdu değil mi?

Düşünüyorum da, negatif-pozitif karşıtlığının geçerliliği, bırakalım doğa bilimlerinde kalsın ve gerçek anlamını burada bulsun. Sosyal bilimlerde ise insan ve toplum için hangisi iyiyse o geçerli olsun, varsın sözcüklerde anlam değişikliği olsun. Yeter ki, bu değişiklik,  insan ruhuna iyi gelsin. Sonuç olarak, pozitif/lik  her zaman sevindirmez, negatif/lik de her zaman üzmez. Bunu, aklımızın bir köşesinde bulunduralım lütfen...


Covid-19 virüsü görseli alıntıdır.



4 Ocak 2021 Pazartesi

 


NORS HALKI KİMLERDİ? NORDİK ÜLKELER HANGİLERİDİR?

Normanlar, ya da diğer adıyla "Kuzey İnsanları", İskandinavya'nın Kuzey Avrupa ülkelerinde, Viking Çağı'nda, sekiz ile on birinciyüzyıllar arasında yaşamıştır. Nors dünyasının denizcilikteki hünerleriyle meşhur kaşifleri olan Vikingler, sandallarına binip Avrupa ve Batı Rusya topraklarını işgal etmiş, yağmalamış ve buralara yerleşmiştir.

İskandinavya'nın Hristiyanlaşmasından önce gelişen Nors mitolojisi, İskandinavya, Kuzey Almanya ve İzlanda'da anlatılan pagan tanrılarının, kahramanların ve kralların hikayelerinden oluşur. 11. yüzyıla kadar yazıya geçirilmemiş olmalarına rağmen -ki bu süreç 18. yüzyıla kadar sürmüştür- hikayeler bu tarihten öncesine dayanır.

Vikingler'in Avrupa üzerindeki etkisi ve Nordik mitolojiye ait kaynakların oldukça yakın bir tarihe kadar varlıklarını sürdürebilmeleri sebebiyle Nors mitolojisinin ve ikonografisinin günümüzdeki kullanımı sizi şaşırtmasın.

Nordik mitolojisinin günümüze etkilerine geçmeden önce, günümüzde yaşam koşullarının çok iyi olmasıyla ve insana değer veren uygulamalarıyla, doğal güzellikleriyle, kuzey ışıklarının büyüleyiciğiyle  herkesin dikkatini çeken Nordik  ülkelerini kısaca tanıyalım. Nordik ülkeler denilince akla buz gibi hava, yılın sekiz ayı yerden kalkmayan kar, uzun-karanlık kış geceleri, ileri medeniyet, kısa ama çok aydınlık yazlar geliyor. Nordik ülkeler şunlar; Danimarka, Norveç, İsveç, İzlanda ve Finlandiya.

Kitapsever ve iyi bir okur olarak Nordik edebiyattan kısaca bahsetmeliyim.21. yüzyıla kadar Norveç'ten Henrik İbsen'i ve Knut Hamsun'u, İsveç'ten Selma Lagerlöf'ü ve Danimarka'dan Anderson'u ve masallarını neredeyse tüm dünya tanıyordu; eserleri çeşitli dillere çevrilmişti çünkü. Günümüzde ise özellikle son zamanlarda "Nordic noir" denilen polisiye ve cinayet romanları tüm dünyada popüler oldu. Sadece iki örnek; "Ejderha Dövmeli Kız" romanını okumayan ya da filmini izlemeyen biri var mı? Veya bütün dünyada çok beğenilen, İskandinav mitolojisinden yararlanılarak yazılan romanı ve filmi çekilen "Yüzüklerin Efendisi"ni? Sanırım yoktur, herkes en azından adını duymuştur; kitabı okumasa ya da filmini  izlemese bile. 

Yılın sekiz ayı süren uzun ve karanlık geceleriyle kış mevsimi ve kar bu edebiyatın vazgeçilmez fonunu oluşturuyor. Polisiye ve cinayet romanlarının bu kadar tutulmasının nedeni bence, Nordik ülkelerde suç oranının düşüklüğü, halkın refah ve mutluluk içinde yaşamasından kaynaklanan rahatlık, yaşanılan  coğrafyanın  uçsuz bucaksız ormanlarla kaplı olması nedeniyle, yazarların hayal güçlerini sınırsızca kullanması ve hayallerinde suç ve suçluyu gerçeğinden daha iyi betimleyebilmeleridir. 

Şimdi Nordik mitolojideki dünyanın sonu bölümüne geçebilirim. Tek tanrılı dinlerde ve kutsal kitaplarda dünyanın sonu (İslam dininde "kıyamet") betimlenmiş ve kıyametin alametleri sayılmıştır. İşte Nordik mitolojisinde bu sona "Ragnarök" deniyor.

"Nors mitolojisinin masallarında, aralara bütün dünyanın sonunu getirecek dehşet verici bir felakete göndermeler serpiştirilmiştir. Ragnarök (hükümdarların sonu) olarak da bilinen ve gelecekte bir zamanda gerçekleşecek olan bu olayda, Odin'in (tanrıların babası olan tek gözlü tanrı) krallığının sonu gelecek, ayrıca önemli diğer birçok tanrı da tahttan düşecektir. Bu korkutucu kıyametin birkaç alameti olacaktır. Üç yıllık sonsuz bir kış her şeyi başlatacak ve üç horoz ötecektir: Birincisi devleri, ikincisi tanrıları, üçüncüsüyse Hel'de dirilen ölüleri uyandıracaktır.

"Güneş ve ay tükenecek, yıldızlar artık parlamayacaktır, insanlar ahlaklarını kaybedip birbirlerine çatacaktır. Vahşi kurt Fenrir, zincirlerinden kurtulacak ve Hel'in (ölüm tanrıçası - yeraltında yaşar) bekçi köpeği Garmr, yeraltı dünyasının girişinde uluyacaktır.

"Bütün evreni taşıyan ağaç Yggdrasil (dünya ağacı) titreyip inleyecek, Jormungad ise kıvrılıp bükülerek büyük bir zelzele yaratacaktır. Çeşitli canavarlar tanrıları öldürecek ve bütün dünyalarda (dokuz dünya) büyük savaşlar patlayacaktır. 

"Zaman içinde her yeri ateş kaplayacak ve dünya okyanusun dibine çökecektir. Bu anda kıyamet ve kasvet sona erecek ve dünya yeniden, bütün bereketi ve tazeliğiyle dirilecektir. Bazı tanrılar ya yerinde kalacak ya da yeniden doğacaktır ve sefalet, açgözlülük ya da günahkarlık tarihe karışacaktır."

Mitoloji, Eski Yunan'da "geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi" gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Doğu dillerinde "efsane", Batı dillerinde ise "mit" anlamı kazanmıştır. Kısaca mitoloji, bir milletle, bir dinle, özellikle Yunan ve Latin uygarlığıyla ilgili söylencelerin tümüdür. Ve bu söylencelerdeki ortak yan, dünyanın bir sonu olduğu ve bu sondan sonra yeni bir başlangıcın olacağı yönündedir...


Not: Nors mitolojisinin en kayda değer etkilerinden biri (İngilizcede) haftanın günlerinin isimlendirilmesinde görülür. Pazartesi (Monday) ve Pazar (Sunday) günleri isimlerini sırasıyla Ay (moon) ve Güneş'ten (sun) alırken, Salı (tuesday) ve Cuma (Friday) günlerinin isimleri tanrılarla ilintilidir. Nordikler, Latince gün isimlerini alıp kendi tanrılarının isimlerini her günle eşleşecek şekilde değiştirmişlerdir; İngilizce dahil Germen dilleri de bu isimleri muhafaza etmiştir.


Kaynak: Mark Daniels, Bir Nefeste Dünya Mitolojisi - Maya Kitap.




29 Kasım 2020 Pazar

 

MARİE CURİE 

(1867 - 1934)

Bilim İçin Ölen Kadın



Marie Curie, bilim alanında tanınan adıyla  Madam Curie'nin bilime yaptığı katkıları uzun uzun yazmayacağım, kısa bir hatırlatma yapacağım sadece. Eminim, yazımı okuyan herkes bu değerli bilim insanının buluşlarını biliyor zaten. Bu buluşların getirdiği teknolojiyle yaşamının bir evresinde mutlaka tanışmıştır çünkü.

Bugünkü yazımda, Marie Curie'nin kadın olduğu için yaşadığı gerçek aşkı nedeniyle, toplumdan dışlanmasının ve neredeyse ikinci Nobel Ödülü'nü kaybetmekle karşı karşıya gelmesinin öyküsünü yazacağım. Bir kadın olarak bunu yazmak ve bilmeyenlere bildirmek gerek diye düşündüğümden. Çünkü, biliyorum ki, böyle bir aşkı yaşayan bilim insanı erkek olsaydı, Marie'ye yapılan baskı ve yıldırmalar ona yapılmayacaktı...Nedense, biz sıradan insanlardan farklı olan bilim insanlarının, sanatçıların, yazarların, şairlerin de birer insan olduklarını ve bizim gibi davranışlar gösterebileceklerini unuturuz çoğu zaman. Ve bu unutuşla, onları davranışlarından dolayı çok kolay yargılarız. Oysa onlar da bize benzerler ama bizim gibi değillerdir. Bunu bir anlayabilsek keşke..

Bu girişten sonra, Marie Curie'nin hayat hikayesine geçebilirim; onu tanıyınca çok seveceksiniz. O, iyi bir eş, çocuklarına karşı ilgili bir anne ve çok başarılı bir bilim kadınıydı çünkü. Bugünün deyimiyle; "çocuk da doğurmuş, kariyer de yapmış." Hem de ne kariyer, hiç kimsenin onun tahtına oturamayacağı cinsten hem de...

Maria Sklodowski, 7 Kasım 1867'de Polonya'nın Varşova kentinde doğdu.Ailesinin büyük çoğunluğu öğretmenlerden oluşuyordu ve babası da öğretmendi.

Marie'nin okul çağı geldiğinde, ki o zamanlar Varşova Rusya'nın elindeydi- babası Marie'yi, tamamen Rusların kontrolünde olan bir okula verdi. Ancak bu okuldan mezun olanların Varşova'da iş bulma şansları yoktu, kadınların eğitimi sınırlıydı ve üniversiteye gitmesi yasaktı. Ama Marie, annesi gibi bir kız okulunda öğretmen olmak istiyordu. Bunun için hem ablası Bronia hem de Marie, eğitimlerini Polonya dışında sürdürmek istiyorlardı; ancak ailenin maddi durumu buna müsait değildi. Bunu bilen abla-kardeş bir karar verdiler; Bronia, Paris'te tıp öğrenimi görecek, Marie'de çalışarak ablasını okutacaktı. Bronia'da mezun olduktan sonra ileride Sorbonne'de okuyacak olan Marie'ye yardımcı olacaktı.

1891 yılında Marie, yirmi dört yaşındayken Paris'e ablasının yanına gitti. Sorbonne Üniversitesi sınavlarını kazandı ve Fen Bilimleri Akademisi'ne kaydoldu. Amacı, eğitimini tamamlamak ve fizik öğretmeni olmaktı.

İki yıllık eğitimin ardından sınıf birincilikleriyle birlikte, fizik ve matematik dallarında yüksek lisans dereceleri alarak mezun oldu. Aynı yıl bir arkadaşının evinde tanıştığı otuz beş yaşındaki Pierre Curie ile tanıştı. Pierre, aynı zamanda Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu Laboratuarı'nın Başkanı'ydı. Çift 26 Temmuz 1895'te evlendi.Maria Sklodawska, Marie Curie olmuştu.

İki bilim aşığı çift, radyoaktif elementler üzerine on dört yıl birlikte çalıştılar. Kızları İrene doğunca, Marie bir süre çalışmalarına ara verse de, öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra, kocasının ayarladığı bir laboratuarda, uranyum tuzlarının yaydığı ve sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Kocası da çalışmalarında kendisine yardım ediyordu.

Marie, nihayet araştırmaları sonunda radyoaktivitenin atomla ilgili bir kavram olduğu ve minerallerin moleküler yapısından kaynaklandığı tezini ortaya attı. 1900'lü yıllarda birçok bilim adamı atom diye bir şeyin varlığına inanmıyorlardı ve Marie'nin iddasına gülüp geçmişlerdi.

Bu arada aynı alanda çalışmalar yapmakta olan Becquerel de, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetmişti. Temmuz 1898'de karı-koca Curieler yeni bir radyoaktif element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular.

Marie, 1903 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü de alarak, Nobel Ödülü sahibi ilk kadın olarak tarihe geçti.

Radyasyon Curieleri öylesine etkilemişti ki Nobel aldıklarında ne Madam Curie'nin ne de eşinin ödülü almaya gidecek gücü vardı. Tabii o zamanlar aşırı radyasyona maruz kalmanın insan bedeninde yaptığı tahribatlar bilinmiyordu. Dolayısıyla, aşırı zayıflayan Madam Curie ve rahatsızlanan  eşine doktorlar teşhis koyamıyorlardı.

19 Nisan 1906'da Pierre bir at arabasının çarpması sonucu ölünce Marie, iki çocuğuyla dul kaldı. Ancak Sorbonne Üniversitesi, kocasının yerine fizik profesörü olarak Marie'yi atadı ve Madam Curie 1908'de Sorbonne'da görev yapan ilk kadın profesör olarak, bir ilke daha imza attı.

Şimdi gelelim Marie'nin aşk hikayesine. Bir biliminsanı olarak buluşlara imza atsa da ve kendini bilime adamış olsa da onun da bir kalbi vardı. Dahası bir kadındı; duyguları olan...1910 yılının yazında, aynı zamanda kocasının da bir öğrencisi olan Paul Langevin'le yaşadığı aşk, kariyerinin ve toplum içindeki saygınlığının gerilemesine neden oldu. Tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi, Marie'nin üyeliğine karşı çıktı. Bu yetmezmiş gibi, bilim aşığı Marie'yi,  yaşadığı gerçek bir aşktan dolayı eleştiri bombardımanına tuttular. Mutsuz bir evliliği olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu ilişki, gazetelere "Langevin Skandalı" olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülü'ne gölge düşürdü. 

Büyük aşk yaşadıkları dönemde, Paul, Marie'ye birçok mektup yazdı. Bu mektupların büyük bir kısmı Paul'ün eşi Jeanne'in eline geçti. Jeanne'in kardeşi Paris'te yayınlanan bir gazetenin editörüydü. Jeanne eline geçirdiği bu mektupları, kardeşi aracılığıyla gazetede yayınlattı. Böylece hem kocasından hem de Marie'den intikanını aldı ya da aldığını sanıyordu. Skandalın patlak vermesiyle birlikte, Marie'nin ülkeyi terk etmesini istemeye varacak kadar şiddetli bir propaganda başladı. Aşığı Langevin, gazetenin editörünü(kayınbiraderini) halkın önünde yapılacak bir düelloya davet etti; ancak her ikisinin de silahını çekememesi, konunun kapanmasını sağlayacaktı.

Neyseki bilim dünyası bu skandaldan fazla etkilenmedi.Madam  Curie ile Poincare 1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki çalışmalarından dolayı Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldüler. Böylece Marie, iki Nobel Ödülü alan ilk isim olarak ilkler listesine bir yenisini ekledi. Üstelik iki ödülü farklı (Fizik-Kimya) dallarda almıştı. Yaptığı çalışma, bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu. Bu, kimya alanında yepyeni bir sayfanın açılması demekti.

Bundan sonraki yaşamına geçirdiği depresyon damgasını vursa da, Madam Curie, 1914 yılında Paris Üniversitesi'nde kurulan Radyum Enstitüsü'nün ilk müdürü oldu. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. Aynı yıl başlayan I. Dünya Savaşı sırasında kızı İrene ile birlikte, genç hemşire adaylarına X ışını teknolojisini öğretti ve fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdi. Ancak bu çalışmaları sırasında kendisi ve kızı yüksek dozda radyasyona maruz kalmıştı.

1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde, aşırı radyasyona maruz kalmaktan dolayı yakalandığı kan kanseri sonucu öldü. Yaptığı çalışmalar sonucunda bilim dünyasında çığır açan Madam Curie, bu çalışmaları onun ölümüne neden olmuştu. Bu yüzden kendisine "bilim için ölen kadın" denilirken, radyoaktivite birimine de "curie" adı verilecekti.Curie'nin külleri, 1995'te Fransa'nın hem erkek hem de kadın kahramanlarının anıtının bulunduğu Pantheon'a gömüldü. Ölümünden 61 yıl sonra.

Kızı İrene de annesinin izinden giderek bu yoldaki çalışmalarını sürdürdü ve bir fizikçi olan kocası Frederick Joliot ile beraber yapay radyoaktiviteyi keşfettiler. Eşiyle birlikte yaptıkları keşiflerden dolayı da 1935 yılında Nobel Ödülü'ne layık görüldüler.


Notlar:

--Kendisi ile anılır olan radyumdan çıkan ışınların kanserin bazı türlerinde tümörleri yok ettiği ortaya çıkınca kanser tedavisinde, soyadından esinlenilerek, curieterapi (kemoterapi) olarak bilinen tedavi dönemi açıldı.

--1944'te bulunan yeni bir element, Marie ve kocası Pierre'in anısına "Curium" olarak isimlendirildi.


Yazımı hazırlarken yararlandığım kaynaklar:

--tarihi değiştiren kadınlar (POPÜLER TARİH), Ali ÇİMEN.

--tarihi değiştiren bilginler (POPÜLER TARİH), Ali ÇİMEN.

Görsel, alıntıdır.



23 Kasım 2020 Pazartesi

 

BİR BAŞKADIR


Son günlerde netflix'te yayınlanan "Bir Başkadır" adlı sekiz bölümlük mini dizi, adeta ülke gündemine oturdu, hakkında çok şey yazılıp çizildi, yoğun bir şekilde sosyal medyada yer aldı. Dolayısıyla, dizi hakkında, ister istemez bir merak uyanıyor. Dahası, popüler kitle kültüründen ayrı kalamıyor insan ve diziyi izlemek ihtiyacı hissediyor. Bu hafta sonu diziyi izledim ben de. Şunu söyleyebilirim; dizi, ne abartıldığı kadar harika, ne de yerildiği kadar kötü. Dizi, popüler kitle kültürü için üretilmiş. Çabuk tüketileceği aşikar olmakla beraber, toplumsal bilinçaltındaki bazı uf konuları, bilinç düzeyine çıkarmaya çalışmış. Bence, dizinin başarılı olup olmadığını belirleyecek olan, diziden sonra bakacağınız aynanın ne tür bir ayna olduğudur. Eğer evinizde bulunan düz bir aynaya bakarsanız, kendinizi görürsünüz. Dış bükey(tümsek) bir aynaya bakarsanız, yine kendinizi görürsünüz ama o aynada minicik görünür ve kendinizi dışlanmış, ötekileşmiş/ötekileştirilmiş hissedersiniz. İç bükey(çukur) aynaya bakarsanız da "vay be, ben neymişim" diye kendinizi dev aynasında görürsünüz. Yalnız çukur aynaya bakarken çok dikkatli olmak gerekir; sizin aynaya olan mesafenize göre görüntünüzün özellikleri değişir çünkü (Görüntü ters- küçük veya düz-büyük olabilir). Bilmem anlatabildim mi?

Zannımca dizi, toplumu oluşturan her kesimin beğenisini kazanacak iddiasıyla yapılmamış ama dizi içindeki bir dizi oyuncusunun da küçümseyerek söylediği gibi, reytinglerde, totale hitap etmeyi amaçlamış, ki bunda başarılı olmuş diyebilirim. Hakkında onca şey yazıldığına ve röportajlar yapıldığına göre. 

Dizinin ele almış olduğu konuların işleniş şeklini yüzeysel ve yer yer zorlama olarak  düşünsem de genel olarak diziyi beğendim. Çünkü diziyi, dizi olarak izledim ve ona çok fazla anlamlar yüklemedim. Amacım, neyi, nasıl anlattığını öğrenmekti. Yoksa uzayda yaşamıyoruz, bu ülkede yaşadığımız için gerçekleri görerek yaşıyoruz zaten. Yaşadığımız gerçekleri de diziden öğrenecek değiliz. Ancak,  dizinin Türkiye'nin sosyolojik, kültürel ve ideolojik güncel sorunlarına el atma cesaretini övgüye değer bulduğumu söylemeliyim. Ülkemizdeki kutuplaşma, kimlik çatışması ve kültürel kamplaşmayı, mevcut durum göz önüne alındığında karınca kararınca anlatmaya çalışmış.

Benim dikkatimi çeken ise, dizide anlatılan sınıfsal ve kültürel farklılıklardan ziyade, dizi karakterlerinin haletiruhiyeleriydi. Yani, başrolde oynayan karakterlerdeki  bastırılmış duyguların dışa vurulamaması (toplumsal çekince, mahalle baskısı) nedeniyle, içlerinde biriktirdiklerinin farklı biçimlerde patlamalara neden olmasını, kimi zaman açıkça kimi zamanda zımni olarak ima etmesi oldu. Bu bağlamda,  Ferdi Özbeğen'in "Aşkımı bir sır gibi, senelerdir sakladım" şarkısıyla da güzel bir uyum yakalamış yönetmen. Her şey bir yana, konuşamamak, konuştuğunda anlaşılamamak ya da yanlış anlaşılmak korkusuyla konuşmaktan sakınmak ve tüm dertlerimizi içimize atmak insan olarak hepimizde var olan bir durum. İşte dizi, bence tam da bunu anlatıyor. Kısacası, "Konuş, ki seni görebileyim" diyor.

Sonuç olarak, popüler kitle kültürüne hitap eden bir dizi. Yani, bugün popüler ama yarın unutulacak ve diğer popüler kültür varlıklarının bulunduğu raflarda yerini alacak. Bu nedenle, öyle çok fazla anlamlar yükleyip eleştirmeye veya yüceltmeye  gerek yok. Dünyayı diziler veya sinema filmleri kurtaramaz. Sadece, dizi olarak izleyin  derim ben...Keyifli izlemeler.


Görsel alıntıdır.



11 Kasım 2020 Çarşamba

 


KAVAKLAR



Canının nakışlarını
Bırakıp gövdelerine
Önce kavakları
Dikip yetiştiren gitti

Titredi toprak

Ellerinde baltalar
Öfkeli yüzlerle
Bölüştü kavakları
Geride kalanlar

Şaştı gökyüzü

Döküp dallarını yapraklarını
Nice güz uğultularıyla
Maviliği boydanboya yararak
Yıkılıp çatırtılarla
Sonra kavaklar gitti

Taş kesildi suskunluk

MEHMET BAŞARAN (1926 - 2015)


Kaynak: 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi - İlhami Soysal, s: 378.

9 Kasım 2020 Pazartesi

 

SAVARONA VE ATATÜRK



1989 yılında bir ihale yapılır deniz alemimizde. "Ata'nın yatı" olarak ünlenen Savarona, yap işlet usulü devredilecektir.. Bakımsızdır, çürümeye terkedilmiştir yıllar boyu, hatta jilet olması muhtemeldir.

Ama son anda farkına varılacak, tarih yeniden yüzdürülecektir. Yüzdürülür de! Bir armatör, ölümün kıyısındaki yatı satın alıp restore eder, turizme karışır ve Ata'nın yadigarı yeniden yaşatılır. İlginç mi ilginç bir hikayesi vardır Savarona'nın..

Ata'nın ağır hasta zamanlarında, Mayıs 1938'de alınıp ülkeye getirilmiştir Savarona. Aslında Amerikalı bir iş adamının kendisi için yaptırdığı bir aşk gemisidir Savarona. Çankaya'ya, devlete ve tabii ki Gazi'ye tahsis edilen yat, adını Hint Okyanusu'ndaki bir kuştan almıştır. Savarona bir ihtiyaçtan doğmuştu ve Atatürk gelişini heyecanla beklemişti hep. 

İki ay öncesine kadar hizmette Ertuğrul vardı ama yorgundu, kırılıp dökülmekteydi. Hatta İngiliz Kralı Edward'ın ziyareti sırasında mahcubiyet de yaşatmış, davetlilerin şık kostümleri ve beyaz pazenler bacasından dökülen kurumlarla islenmiş, simsiyah olmuştur. Ertuğrul kızağa çektirilir, Savarona sipariş edilir. 

Ve Ata, Savarona'ya Haziran'ın ilk haftasında bir çocuk heyecanıyla taşınır. Tabii ki hastalığına Savarona'da geçireceği günlerin iyi geleceğini düşünmektedir. Bir ay boyunca da toplantılarını, görüşmelerini bu yatta yapar zaten. Fakat, olmaz olamaz, yine hastadır, yine yorgundur. O günlerde yakın çevresine "Bir çocuk oyuncağını nasıl beklerse ben de bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim için?" diyecektir.

Çok geçmez rahatsızlığı ilerler, oyuncağını öksüz bırakır.

Ve doktor gözetiminde Dolmabahçe Sarayı'na yerleşir. Ve...

10 Kasım 1938...

O günün gazeteleri kısıtlı imkanlarına rağmen ikinci baskı yapmışlar, ülkenin kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kaybını sayfalarına taşımışlardı. Mesela, "Babamızı Kaybettik" diyordu Tan.

Diğer gazetelerde de kara puntolar hakimdi.

Hiçbir beklenen ölüm Atatürk'ün ölümü kadar keder yaratmamıştı. Herkes, bir zamanlar cephede birlikte savaştıkları da, 18 milyonluk Türkiye de hep bir mucize beklemişti...

O mucize gerçekleşmeyince onunla birlikte, yaveri Salih Bozok gibi, ölüme gitmeye kalkışanlar da olmuştu.

Yas yıllarca sürecekti.

Bir Fransız gazetesi ölümünü "Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı" başlığıyla duyurdu. "Artık evrende barışı kimse garanti edemez" diye devam edip gidiyordu, kehanet dolu Fransızca satırlar.

Yıl 1938'di...

Bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı başlayacak, hele Ortadoğu bir daha asla durulmayacaktı.


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye'nin Hatıra Defteri, 1923'ten Günümüze.(Belgesel - Kitap)



3 Kasım 2020 Salı

 


ORMANIN SAKİNLEŞTİRİCİ GÜCÜ

Shinrin Yoku (Orman Banyosu)



Orman denilince aklımıza hemen ağaçlar topluluğu ve o topluluk içinde yaşayan yabani hayvanlar gelir değil mi? Orman sadece ağaçlar topluluğu değildir; yabani hayvanlara ev, atmosfere oksijen, insanlara şifa veren doktor, hastalıkları iyileştiren ecza ve doğal afetleri(erozyon, sel, toprak kayması) önleyen güvenlik bariyeridir. Ormansız bir alan benim için çorak bir arazidir. Belki ormanlık bir yörede doğup büyüdüğüm için genetik kodlarım nedeniyle çoğu zaman orman olmadan hava bile alamadığımı hissederim. Bu nedenle, Ankara'dan, mümkün olduğunca her fırsatta ormanlara kaçarım; şehrin gürültüsünden uzaklaşmak, ormanın sesini dinlemek ve temiz havasını solumak için. Ormanlarla ilgili çoğu şeyi bildiğimi zannederdim. Yanılmışım. Okumalarım sonucunda, benim için yepyeni olan bir kavramla karşılaştım ve bu kavramı araştırdım. Eminim, çoğunuz için de yeni bir kavramdır; "Shinrin Yoku (Orman Banyosu). Öyleyse, yazımı okuyarak bir orman banyosu yapmaya ne dersiniz? Banyoda rahat olabilirsiniz, bu banyoyu tek başınıza yapabileceğiniz gibi, grupla da yapabilirsiniz. Ayıp yok, utanç yok, banyo için soyunup dökünmek yok, stres yok. Kısacası, dingin bir kafayla ve gevşemiş, rahatlamış olarak banyo sonrasında hayatınıza şevkle ve canlanmış bir şekilde devam edebilirsiniz. :) Benden de, yazımı okuyan sizlere kocaman bir "sıhhatler olsun" demek düşer. :) Orman banyosu için hazırsanız, başlayalım.

Orman Banyosu, modern dünyanın baskılarına karşı güçlü bir panzehirdir. Fiziksel ve zihinsel sağlığınıza kalıcı faydalar sağladığı ve içinizde doğa ile derin bir bağlantı yarattığı kanıtlanmıştır. Bir orman banyosu deneyimi sonucunda ormanın iyileştirici gücünü iliklerinize kadar hissedecek ve terapiden çıkmış gibi hissedeceksiniz.

Japonya'da ortaya çıkan - shinrin yoku (orman banyosu), sağladığı zihinsel, fiziksel ve ruhsal sağlık yararları nedeniyle Japon önleyici sağlık hizmetlerinin kabul edilen bir parçasıdır. Orman terapisi olarak da bilinen bu terapi, binlerce yıllık sezgisel bilgiden yararlanır - biz doğanın bir parçasıyız ve bu bağlantıyı hissetmek için derin bir  temasa ihtiyacımız var. 

Ama işe yarıyor mu? Orman banyosu, 1980'lerin başından beri Japonya'da bir konsept olarak varlığını sürdürüyor ve oradaki bilim adamları, Japon sağlık sistemindeki yerini hak ettiği sonucuna vararak, faydaları konusunda çok sayıda araştırma yapmaya devam ediyor. Doğa bağlantıları alanındaki daha genel araştırmalar, gerçek ve uzun vadeli faydaların, diğer şeylerin yanı sıra, stresi azaltmayı, bağışıklığı iyileştirmeyi, düşük kan basıncı sağlamayı,hastalık ve travmadan hızlı bir şekilde iyileşmeyi göstermektedir. 

Orman Banyosunun En Önemli Altı Faydası

Japon shinrin yoku veya orman banyosu uygulaması hem fiziksel hem de zihinsel sağlık için iyidir. Stres hormonu üretimini azalttığı, mutluluk duygularını artırdığı ve yaratıcılığı serbest bıraktığı, kalp atış hızı ve kan basıncını düşürdüğü, bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve hastalıktan iyileşmeyi hızlandırdığı kanıtlanmıştır.

1- Stresinizi azaltır

Japonya'daki Chiba Üniversitesi'nde profesör olan Yoshifumi Miyazaki, 2004'ten beri orman banyosunun faydalarını araştırıyor ve yavaş orman yürüyüşlerinin, şehir yürüyüşlerine kıyasla stres hormonu kortizolde yüzde 12.4'lük bir azalma sağladığını keşfetti. Çalışmalarına katılanlar ayrıca anekdot olarak daha iyi ruh halleri ve daha düşük kaygı bildirdiler.

2- Ruh halinizi iyileştirir

Derby Üniversitesi'ndeki akademisyenler, doğaya bağlanmanın mutluluk ve zihinsel sağlıkla bağlantılı olabileceği sonucuna varan mevcut araştırmanın meta çalışmasını yürüttü. Doğada vakit geçirmek, neşe peşinde koşmakla ilgili hormonları salgılar, sakinleştirir ve tehditlerden kaçınır.

3- Yaratıcılığınızı serbest bırakır

Utah Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan David Strayer tarafından yapılan bir çalışmada, katılımcılar, modern teknolojiyle tüm erişimin kaldırıldığı doğada kalınan üç günün ardından yaratıcı problem çözmede yüzde 50'lik bir iyileşme gördüler.

4- Bağışıklık sisteminizi güçlendirir

Ağaçlar ve bitkiler, ormanda vakit geçirdiğimizde soluduğumuz  "fitokidler" yayarlar. Bunların bir Japon shinrin yoku araştırmacısı olan Qing Li'nin, vücudumuzun hastalıklarla savaşmasına yardımcı olan doğal öldürücü hücrelerin aktivitesini artırdığı araştırmalarla kanıtlanmıştır. Böylece bağışıklık sistemimiz güçleniyor.

5- Yüksek tansiyonu düşürür

Orman banyosunun, sağlıklı bir kalbi korumak için çok önemli bir faktör olan kan basıncını düşürdüğü kanıtlanmıştır. Japonya'da yakın zamanda yapılan bir meta çalışma, orman ortamındaki kan basıncı seviyelerinin orman dışı ortamdakilerden önemli ölçüde daha düşük olduğunu gösteren 732 katılımcıyı içeren 20 denemeyi gözden geçirdi.

6- Hastalıktan kurtulmanızı hızlandırır

Doğa, hastalıktan kurtulma sürecinde güçlü bir katalizör olabilir. Sağlıklı olma konusunda uzmanlaşmış Dr. Roger Ulrich'in bilinen en iyi çalışması, bir pencereden doğal bir görünümün bile, kentsel görünüme kıyasla iyileşme süresini bir gün azalttığını gösterdi.

Şimdiye kadar yapılan her çalışma, katılımcılar arasında stres, öfke, anksiyete, depresyon ve uykusuzlukta azalma olduğunu göstermiştir. Aslında 15 dakikalık orman banyosu kan basıncı düştükten sonra, stres seviyeleri azalır ve konsantrasyon ve zihinsel netlik artar.

Şu anda Japonya'da, 44 tane Shinrin Yoku ormanı bulunmaktadır. 

Orman banyosu yapabilmeniz ve bu banyodan azami fayda sağlamanız için takip etmeniz gereken 5 adım şöyle:

Adım 1- Telefonunuzu, kameranızı veya dikkat dağıtıcı unsurları geride bırakın, yanınıza almayın.

Adım 2- Hedeflerinizi, beklentilerinizi geride bırakın. Amaçsızca dolaşın, vücudunuzun sizi istediği yere götürmesine izin verin.

Adım 3- Bir yaprağa daha yakından bakmak veya ayaklarınızın altındaki yol hissini fark etmek için arasıra ara verin.

Adım 4- Oturmak ve çevrenizdeki sesleri dinlemek için rahat bir yer bulun. Varlığınıza alıştıklarında kuşların ve diğer hayvanların davranışlarının nasıl değiştiğini görün.

Adım 5- Başkalarıyla giderseniz, deneyimlerinizi paylaşmak için yürüyüşün sonuna kadar konuşmamak için bir anlaşma yapın. Yürüyüş sonunda toplanabileceğiniz bir alanda kendi deneyimlerinizi grupla paylaşın.

Tüm bunların gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu düşünüyorsanız, neden kendiniz denemiyorsunuz? Shinrin yoku (orman banyosu) yapmak için en yakınınızda bulunan ormana koşmak için hala neyi bekliyorsunuz? 



Kaynaklar

1-https://www.forestholidays.co.uk/activities/forest-bathing/benefits/#:~:text=The%20Japanese%20practice%20of%20shinrin,and%20accelerate%20recovery%20from%20illness.

2-https://www.growwilduk.com/blog/5-simple-steps-practising-shinrin-yoku-forest-bathing

Bu iki kaynaktaki bilgiler Google Translate tarafından çeviri yapıldıktan sonra alındı. Cümle düşüklükleri tarafımdan düzeltildi. İngilizcesine güvenenler, verdiğim iki linkten yazıların aslını okuyabilirler.




10 Ekim 2020 Cumartesi

 


COVİD-19 TEDAVİSİNİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Nereden, nasıl başlayacağımı bilemiyorum ama bir yerden başlamalıyım. Bugün bir yakınımdan öğrendiğime göre, covid-19 tedavisinde "kinin" kullanılıyormuş. Çok şaşırdım. Çünkü benim bildiğim kinin, kınakına ağacından çıkarılan ve sıtma hastalığında kullanılan bir ilaçtır. Sırf kinin içmemek adına (seyahat öncesi ve sonrasında içmek gerekiyormuş), Uzakdoğu'ya seyahat etmeyi hiç düşünmedim.

Sıtma demişken aklıma okaliptus ağaçları geldi. Okaliptus ağaçlarını ilk kez 1989 yılında Marmaris'te görmüştüm. Bu ağaçlardan oluşan ağaç tünelinden geçerken dikkatimi çekmişlerdi ve yerel halktan bilgi almıştım. Tabii o zamanlar, "Ev yaparsan tuğladan, kız alırsan Muğla'dan" diye bir söz de oldukça popülerdi. Bu sözün neden söylendiğini de açıklamışlardı. Şöyleki; eskiden Marmaris ve çevresinin denize yakın yerleri bataklıkmış.Bataklıklar sivrisinek ürettikleri için yöre halkı,sıcaklar bastırdığında  sahil şeridinden yükseklere, yaylalara kaçarlarmış adeta. Bataklıklar nedeniyle, denize yakın topraklar para etmezmiş ve değersiz sayılırmış.Yaylalardaki araziler değerli olduğu için erkek çocuklara, denize, bataklığa yakın olan yerler de kız çocuklarına verilirmiş.

Sıtma hastalığı salgın yapınca, araştırma yapılmış ve okaliptus ağaçlarının sorunu çözdüğü anlaşılmış. Bataklığı kurutacak olan okaliptus ağaçlarının tohumları yurtdışından getirtilip hem halka ücretsiz dağıtılmış, hem de devlet eliyle tohumlar toprakla buluşmuş. Bu ağaçlar, topraktaki suyu çekip gövdelerinde tuttukları için,  büyüyen okaliptus ağaçları, bataklıkları kurutmuş. Bataklıklar kuruyunca da sivrisinekler azalmış ve sıtma hastalığı tarihe karışmış. Bu nedenle halk arasında, okaliptus ağacına "sıtma ağacı" denmeye başlanmış.

Bataklıklar kurutulduktan ve de halkımız arasında deniz tatili moda olduktan sonra, deniz kıyısı ve yakınındaki araziler kıymetlenmiş. Buralardaki topraklar kızlara verildiği için de kızlar zengin olmuş, erkekler yerinde saymışlar. Böylece "Kız alırsan Muğla'dan " sözü yerleşmiş halkın ağzına.

Ve son olarak, kininle ilgili yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Schweppes, 1783 yılında Cenevre'de kurulmuş bir soda üreticisi ve dünyanın ilk sodası. 1783'te İsviçreli bilimadamı Jacob Schwepps, soda üretmeyi başarmış ve İsviçreliler, 1790 yılından itibaren ticaretini yapmaya başlamışlar.

19. yüzyıl başlarında, başta İngilizler olmak üzere çoğu Avrupa ülkesi, Hint-Afrika topraklarında sömürge yarışına girmişler. Ancak bu topraklarda salgın hastalık olan sıtmayla karşılaşmışlar. Sıtmaya karşı koruyucu özelliği olan kinin içiyorlarmış ama kininin tadı çok acı olduğundan içmekte zorlanıyorlarmış. Bunun üzerine schwepps markası, içeriğine kinin ve şeker katarak satış yapmaya başlamış. Böylece kinin maddesinin acılığı bastırılarak tonik icat edilmiş: Ünlü marka; schwepps indian tonic water! 

Avrupalı askerlerin sıtma korkusu olmadan Hint ve Afrika içlerine doğru ilerlemeleri ve kendi ülkelerine yeni sömürgeler sağlamaları ve buralarda kalıcı olarak var olmaları, bu içine kinin katılmış içecek olan schwepps tonik sayesinde gerçekleşmiş. Daha sonra İngilizler bunu cin ile karıştırmışlar ve cin tonik denilen kokteyl ortaya çıkmış.

Tarihi olayları değerlendirirken, olguları göz ardı edemeyiz. Sıradan bir içecek gibi gözüken soda, Avrupa'yı 19. yüzyılda ayakta tutan en önemli etkenlerden biri olmuştur. Günümüzde de "kinin" denen ilaç, belki de dünyalıları eve hapseden, korkularını körükleyen covid-19 adlı virüse karşı başarılı olur. Kim bilir?





28 Eylül 2020 Pazartesi

 


KİTAPLAR



İki alışveriş (dostluk ve aşk), rastlantılara ve başkalarına bağlıdır; biri aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider. Onun için hayatımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alışveriş, kitaplarla kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha kolayca yararlıdır. Ömür boyu yanı başımda, her yerde elimin altındadır. Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur; hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar. Öyleyken, onları yalnız daha gerçek, daha canlı, daha doğal rahatlıklar bulamadığım zaman aramama hiç de kızmaz, her zaman aynı yüzle karşılarlar beni.

Atını yularından tutup ardından çekene yürümek kolay gelir, derler. Bizim Jacques, Napoli ve Sicilya kralı, o genç, güzel, gürbüz adam sedyeyle taşıtırmış kendini uzun yollarda, başı fukara işi bir yastığa dayalı, boz kumaştan bir giysi ve takkeyle; ama şahane bir alay gelirmiş ardından: tahtırevanlar yularından çekilen türlü türlü binek atları, rütbeli cübbeli kodamanlar, görevliler: Bu ne perhiz, bu ne turşu dedirtecek gibi. İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz. Pek doğru olan bu atasözünü ben denemiş ve kullanmış olarak, kitaplardan gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Gerçekten ben kitapları, kitap nedir bilmeyenlerden fazla kullanmam diyebilirim. Cimriler nasıl nasıl günün birinde kullanacağım diye hiç dokunmazlarsa definelerine, ben de öyle saklarım kitaplarımı. Ruhum onların benim olmasıyla doyar, yetinir. Savaşta, barışta kitapsız yola çıktığım olmaz, yine de hiç kitap açmadığım günler, aylar olur. Biraz sonra, yarın, canım istediği zaman okurum,  derim. Zaman yürür gider beni dertlendirmeden; çünkü kitaplarımın dilediğim zaman bana sevinç verecekleri, yaşamıma destek olacakları düşüncesi anlatabileceğimden daha büyük rahatlık verir bana. İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.

KİTAP III, BÖLÜM III

Vermekte aşırı giden bir kralın uyrukları istemekte aşırı giderler: Akla göre değil örneklere göre pay biçerler kendilerine.

KİTAP III, BÖLÜM VI


Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez. Kargaşalığı çıkaran, yararını kendi görmez pek: Başka balıkçılar için suları bulandırmış olur.

KİTAP I, BÖLÜM XXIII


Kaynak: MONTAIGNE - DENEMELER, s: 223-224. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.Fransızca aslından derleyerek çeviren: Sabahattin Eyüboğlu



19 Eylül 2020 Cumartesi

 


BİR KARGA , İKİ ŞAİR VE BİR YAZAR




Akşam yürüyüşümde rastladım ona. Bankın üstünde tüneyen bir karga, havuzun öte yanındaki arkadaşıyla muhabbet ediyordu. Gülümseyerek yanına yaklaştım, baktım ki ürküp kaçmadı benden,  onunla sohbet etmeye karar verdim. Kargaların çok zeki aynı zamanda da kindar olduklarını bildiğimden, oldukça sempatik davranarak kargayla konuşmaya başladım. Fotoğrafını çekmek için de elimde cep telefonum hazır bekliyordum. Konuşmamı anlamış gibi kafasını bana döndürdüğü an, parmağımla telefonuma dokunup, bu fotoğrafı çektim.

"Karga, kargagiller familyasının corvus cinsinden iri yapılı, pençeli, düz gagalı, genellikle siyah tüylü, yüksek tonda rahatsız edici sesi olan kuş türleridir. Büyük ve leşle beslenen türlerine karakarga ya da kuzgun denilir. Çıkardıkları tuhaf seslerle, siyah renkleriyle ve parlak şeylere düşkünlükleriyle mitolojide ve sanattaki konularda adı geçer. Bazı hikayelerde akılsız olarak anlatılırsa da, araştırmalar en zeki kuş olduğunu gösterir.Yapılan araştırmalarda 100 kelime ve 50 cümle öğrenen kargalar tespit edilmiştir."*

İşte bankta tüneyen karganın bana hatırlattıkları:

Jean de la Fontaine 17. yüzyılda yaşamış Fransız şair ve yazardır. La Fontaine, o  zamanlar, nereden bilebilirdi ki, kargaların ne kadar zeki ve kurnaz olduğunu. Bilebilseydi eğer, yine de "Karga ile Tilki" fablını yazar mıydı acaba? Hani ağzında kocaman bir peynirle bir ağaç dalına konan kargayı gören kurnaz tilki, kargayı kandırıp ötmesini sağlıyordu, karga "gak" deyince de yere düşen peyniri, afiyetle yiyordu. Fabla göre, karga budala olduğu için kolay kandırılıyor, tilki de  kunazlığıyla  karnını doyuruyordu!

Ne zaman bir karga görsem ya da "gak" sesini duysam mutlaka iki şair ve bir yazarı hatırlarım; çocukluğumdan kalma olduğu için öncelikle  La Fontaine'in "Karga ile Tilki" fablını, sonra Edgar Allan Poe'nun "Raven"(Kuzgun) şiirini, en sonunda da  George Orwell'in mecazi dille yazılmış, fabl tarzındaki siyasi hiciv romanı olan Hayvan Çiftliği'ndeki  Moses adlı kargayı. Moses, bir ajandır ve aynı zamanda çok akıllı bir konuşmacıdır. Karga Moses, çiftlikte bulunan hayvanlara öldüklerinde gidecekleri ve hayal ürünü bir yer olan Şeker Kaplı Dağlar'dan bahsedip durur. Hayvanlar ondan nefret ederler, çünkü hiç çalışmaz ve sadece öykü anlatır.

Edgar Allan Poe ise, ünlü olan  Raven (Kuzgun) şiirinde "bir daha asla" haykırmak için başka bir kuş yerine kuzgunu kullandığında ne yaptığını biliyordu. Kuzgun uzun zamandır ölüm ve karanlık alametlerle ilişkilendirilmiştir, ancak gerçek kuş biraz gizemlidir. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, çok uzun olan Edgar Allan Poe'nun "Kuzgun" şiirinden bir bölümü aktarayım:

...........................

Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;

Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;

Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.

Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;

Yarın o da terkedecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,

Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"


Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,

"Kuşkusuz," dedim, bildiği bu birkaç sözcüğü,

Öğrenmiş, insafsız belaların kovaladığı mutsuz bir sahipten;

Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.

Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:

"Hiç-hiçbir zaman!"

...............................**

Şiirden sonra, sıra geldi  kuzgunlarla ilgili büyüleyici bir gerçeği açıklamaya:

"Kuzgunlar en zeki hayvanlardan biridir. Zeka söz konusu olduğunda, bu kuşlar oralarda şempanze ve yunuslarla derecelendirilir. Bir mantık testinde, kuzgun bir parça ipi çekerek, pençesiyle tutturarak ve yiyeceğe ulaşana kadar tekrarlayarak asılı bir yiyecek parçası almak zorunda kaldı. Pek çok kuzgun yiyeceği ilk denemede, bazıları 30 saniye içinde aldı. Vahşi doğada kuzgunlar, yuvalarına tırmanmalarını engellemek için insanlara kayaları itti, buz deliklerinden bir balıkçı hattını çekerek balıkları çaldı ve diğer kuzgunları lezzetli bir ziyafetten uzaklaştırmak için bir kunduz leşinin yanında ölüyü oynadı. Bir kuzgun başka bir kuzgunun yemeğini sakladığını izlediğini bilirse, yiyeceği bir yere koyarken, gerçekten başka bir yere saklar gibi yapar. Diğer kuzgunlar da akıllı olduğu için bu sadece bazen işe yarıyor.

Kuzgunlar insan konuşmasını taklit edebilir. Esaret altında, kuzgunlar bazı papağanlardan daha iyi konuşmayı öğrenebilirler. Araba motorları, tuvaletler, hayvan ve kuş sesleri gibi diğer sesleri de taklit ederler." ***

Vee, karga sadece bir kuş değildir, kuş beyinli diyebileceğimiz. Oz Büyücüsü'ne kulak verelim; "Kafanın içinde beyin olsaydı, sen de diğerleri kadar iyi, hatta bazılarından çok daha iyi bir insan olurdun. İster karga ol, ister insan, beyin bu dünyada sahip olmaya değen tek şey."


Kaynaklar (Tırnak içindeki bölümler)

* kuslar.gen.tr/karga

** Kuzgun - Edgar Allan Poe. Çeviri: Burçak Özlüdil

*** https://www.mentalfloss.com/article




18 Eylül 2020 Cuma

 



OKUDUĞUM KİTAPLARDAN, ETKİLENDİĞİM 15 GİRİŞ CÜMLESİ




Yaşamımızda ilklerin çok önemli bir yeri olduğu ve kolay kolay unutulmadığı  yadsınamaz; ilk ev, ilk aşk, okuduğumuz ilk kitap, gittiğimiz ilk sinema, izlediğimiz ilk tiyatro v.s. Bir kitapsever olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, okuduğum kitabın ilk cümlesi ya da giriş paragrafı o kitabı keyifle, heyecanla okuyup okuyamayacağımı belirler. Bu durum, herkes için farklı olabilir. " Bir kitabın okuyucuyu ilk cümleden etkilemesi gibisi  yoktur. Okuyucunun okuduğu ilk cümle, kitabın giriş cümlesi, o kitabın satmasını, kapanış cümlesi ise yazarın daha fazla okuyucu kazanmasını sağlar" derler.

Okuduğum kitaplardan aklımda kalan ve unutamadığım giriş cümlelerini paylaşmak istiyorum. Mutlaka unuttuğum "giriş cümleleri" olacaktır. Çünkü bu cümlelerin bir listesini yapmamıştım; düşünürken hatırladıklarımı, kitapları önüme yığarak yazmakla yetineceğim bu nedenle.
İşte o ilk cümleler:

1- DÖNÜŞÜM, Franz Kafka

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

2- YABANCI, Albert Camus

"Bugün annem ölmüş belki de dün. Tam bilmiyorum."

3-  İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ, Charles Dickens

"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."

4- ÜÇ ANADOLU EFSANESİ, Yaşar Kemal

"Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada tarlada, kırda ovada durup da bizi dinleyenler, okuyanlar, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu kardeşliği arar, sözü çok uzatmak neye yarar? Biz başlayalım Köroğlu'nun hikayelerini anlatmaya birer birer."

5- ALİCE HARİKALAR DİYARINDA, Lewis Carrol

"Alice, ırmağın kıyısında, ablasının yanı başında hiçbir şey yapmadan öylece oturmaktan sıkılmaya başlamıştı; ablasının okuduğu kitaba bir iki kez şöyle bir göz attı; ne ki kitapta ne bir resim vardı, ne de konuşma, 'İçinde resim ve konuşma olmayan bir kitap, ne işe yarar ki,' diye geçirdi aklından, Alice."

6- MUHTEŞEM GATSBY, F.Scott  Fitzgerald

"Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. 'Ne zaman' demişti, 'birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!"

7- TUTUNAMAYANLAR, Oğuz Atay

"Olay, Yirminci Yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut'un evinde başlamıştı. O zamanlar daha Olric yoktu; daha o zamanlar Turgut'un kafası bu kadar karışık değildi. Bir gece yarısı evinde oturmuş düşünüyordu. Selim, arkasından bir de herkesin bu durumlarda yaptığı gibi, mektuba benzer bir şey bırakarak, bu dünyadan bir kaç gün önce kendi isteğiyle ayrılıp gitmişti."

8- ANNA KARENİNA, Lev Tolstoy

"Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

9- KÜÇÜK PRENS, Antoine de Saint - Exupery

"Altı yaşındayken, bir gün 'Yaşanmış Olaylar' adlı bir kitapta çok başarılı bir resim gördüm: Balta girmemiş ormanlarda bir boa yılanının bir fili nasıl yuttuğunu gösteriyordu."

10- YÜZYILLIK YALNIZLIK, Gabriel Garcia Marquez

"Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü."

11- KOLERA GÜNLERİNDE AŞK, Gabriel Garcia Marquez

"Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep. Doktor Juvenal Urbino, yıllardır kendisi için önemini yitirmiş bir olayla ilgilenmek üzere koşup geldiği, hala alaca ışığa gömülü odaya girdiği an ayrımına vardı bunun. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini."

12- MOBY DİCK, Herman Melville

"Ishmael deyin bana. Birkaç yıl önce - kaç yıl önce olduğu önemli değil, paramın azaldığı ya da hiç kalmadığı bir sırada-, karada da beni ayrıca bağlayan bir şey olmadığı için, bir engine açılayım, bu dünyanın denizlerini şöyle bir göreyim dedim. Ben böyleyimdir; böyle bulurum sıkıntıdan kurtulmanın, uyuşan kanıma hız vermenin yolunu."

13- BİR DİNAZORUN GEZİLERİ, Mina Urgan

"Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük, hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız."

14- YENİ HAYAT, Orhan Pamuk

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım."

15- BABA, Mario Puzo

"Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir. (Balzac)
Amerigo Bonasera, New York Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin salonunda oturmuş, adaletin yerine getirilmesini bekliyordu; kızını insafsızca yaralayan, onun şerefiyle oynayan kişilerden adaletin eliyle intikam almış olacaktı."


Not: İlk cümle tanımına karşılık gelen bir de kelime var: "İncipit." Latince "başlangıç, giriş cümlesi" demek. Pek çok ülkede kitapların ilk ve son cümleleri derlenerek liste şeklinde meraklısına sunuluyor. 

Sizin de, okuduğunuz kitaplardan etkilendiğiniz giriş cümleleri var mı? Varsa hangileridir? Yorumda yazarsanız sevinirim...