Netflix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Netflix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2021 Cuma

 


MELEK (THE ANGEL) FİLMİNE DAİR

Filmde anlatılan hikayeye geçmeden önce, hafızaları tazelemek ve filmin daha iyi anlaşılabilmesi için kısa bir tarihi bilgi vermeliyim. Çünkü hikayenin baş kahramanı Eşraf Mervan, Mısır Devlet Başkanı Nasır'ın kızı Mona ile evli, yani Nasır'ın damadı.

Melek filmi, 6 gün savaşları ile başladığı için ben de Ortadoğu (Mısır-İsrail) tarihine bu savaş ve sonuçlarıyla başlamak istiyorum. Oysa Arap-İsrail savaşının kökleri çok daha eskilere, 1948'de İsrail devletinin kurulmasından çok önceye, Filistin toprakları henüz Osmanlı İmparatorluğu'nun parçasıyken başlamıştı.

İsrail'le komşu Arap ülkeleri arasında 1948-1949'da, 1956'da ve 1967'de patlak veren üç savaşta da İsrail galip geldi. 1967'deki savaşı kazanan İsrail, Yahudilerin denetimi altındaki toprakları Süveyş Kanalı'na ve Şeria ırmağına kadar genişletti ve Kudüs kentini ele geçirdi. 1967'deki Arap-İsrail savaşına, 6 gün sürmesi nedeniyle Altı Gün Savaşı da denmektedir. İsrail savaş sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını genişletti. İlerleyen günlerde kaybettikleri toprakları geri almak isteyen Arap ülkeleriyle İsrail arasında gerginlik sürüp gitti. Bu gerginlik nedeniyle de bölgede terör örgütlerinin eylemleri artarak devam etti. 

1956 yılında cumhurbaşkanı seçilen Cemal Abdülnasır, yardımcılığına Enver Sedat'ı getirdi. Birlikte mücadele ederek, Mısır'da Kral Faruk yönetimine son vermiş, İngiliz egemenliğinden ülkelerini kurtarmışlardı. İzlediği ılımlı dış politika ve içte yaptığı reformlarla Arap dünyasının lideri konumuna yükselmiş olan Nasır 1970 yılında kalp krizinden ölene kadar cumhurbaşkanlığı görevini yürüttü. 6 gün savaşı yenilgisinden sonra istifa etmek istemişse de halk istifasını kabul etmemiştir.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Enver Sedat, Mısır'ın 3. cumhurbaşkanı oldu. Bu görevini, 1981'de suikast sonucu öldürülene dek sürdürmüştür. 

Şimdi filmin anlatımına geçebilirim. Eşref Mervan'ın kayınpederi Nasır ile arası iyi değildir. Kayınpederi her fırsatta damadını aşağılıyor, bir oğulları olmasına rağmen kızı Mona'nın kocasından boşanması için telkinde bulunuyor. Damadına güven duymayan Nasır, kızının parasının yönetimini de kendisi üstleniyor. Hatta eğitim için kızı ve torunuyla birlikte Londra'da bulunan damadı Eşref Mervan'a yeterli miktarda para yardımında bulunur, daha fazlasını değil. Filmi izlemeye devam ettikçe Nasır'ın böyle davranmasının nedeni anlaşılır; damat kumarbazdır ve eline geçen parayı kumara yatırmaktadır. Eşref Mervan, bir toplantıda Nasır'ı utandırınca kayınpederiyle zaten zayıf olan ilişkileri tamamen kopar. Bu olaydan sonra, Mervan, Londra'daki İsrail Büyükelçiliğini arar ve elinde İsrail devletine yardımcı olacak belgeler bulunduğunu söyler.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Cumhurbaşkanı Enver Sedat zamanında Eşref Mervan'ın yıldızı parlar. Kayınpederi zamanında üst düzey çalışan bürokrat ve kurmayların dosyalarını çalan Mervan, yeni cumhurbaşkanına karşı olduklarını bildiği bu isimleri ve dosyalarını Enver Sedat'a teslim ederek yeni cumhurbaşkanının güvenini kazanır. Mervan'a çok güvenen Enver Sedat onu en yakın adamı olarak görür. Ancak, kumarbaz olan damat, devletin gizli bilgilerini İsrail Gizli Servisi'nden MOSSAD ajanlarına para karşılığı satar. Belgelerin doğruluğunu kontrol eden ajanlar doğruluğunu anlayınca damadı ajanları olarak kabul ederler. Bundan sonra İsrail Gizli Servisi'nde Eşref Mervan'ın kod adı "Melek"tir. Bütün bunlar olurken karısı Mona'nın hiçbir şeyden haberi yoktur; kocasının ara sıra yaptığı dış ülke ziyaretlerini kendisini bir başka kadınla aldattığına yorar ve üzülür.

Film, Mervan'ın özellikle 1973'teki Mısır-İsrail arasında gerçekleşen Yom Kipur Savaşı'nda İsrail'e çok kritik bazı bilgileri ve savaş stratejisini aktardığı tezi üzerine kurulu. Yom Kipur Yahudilerin en büyük bayramının kutlandığı gündür. Eşref Mervan, Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ı  Yom Kipur günü İsrail'e saldırmaya ikna eder. Mısırlılara göre 6 Ekim Savaşı, İsraillilere göre ise Yom Kipur Savaşı olarak adlandırılacak olan 1973 yılındaki Mısır-İsrail Savaşı başlar. İşte film bu savaşı ve savaş sonrasını anlatmaktadır.

Yom Kipur Savaşı aynı zamanda son Arap-İsrail savaşıdır. Filmde anlatıldığına göre damat Eşref Mervan, bu kritik savaşta Mısır'ın çok gizli harekat bilgilerini İsrail'e satar. Bu savaşta her iki taraf da büyük kayıplar vermiş BM'in araya girmesiyle ateşkes imzalanmıştır. Yine filme göre, imzalanan ateşkes sonrasında Mısır ile İsrail arasında esen barış rüzgarlarının baş mimarlarından biri çift taraflı casusluk yaptığı vurgulanan damat Eşref Mervan'dır.

Enver Sedat'ın Kasım 1977'deki İsrail ziyaretiyle başlayan süreç, Menahem Begin ve Enver Sedat'a 1978 yılı Nobel Barış Ödülü'nü kazandırdı. 26 Mart 1979'da taraflar arasında imzalanan barış antlaşmasıyla da Mısır İsrail'i resmen tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Ayrıca, 1948'de başlayan "Arap-İsrail Savaşı" sonrasında  uygulanan "daimi seferberlik durumu" Mısır için sona erdi ve İsrail ile yeni bir süreç başladı. Ortadoğu tarihindeki bu dönüm noktası, 40 yıldan uzun süren bir barış sağladı.

Her ne kadar Mısır tarafı Mervan'ın ajan olduğunu yalanlasa da İsrailliler Mervan'ın MOSSAD ajanı olduğu, kod adının da "Melek" olduğu konusunda ısrarcılar. En azından filmde böyle anlatılıyor. Çünkü filmin sonunda şöyle deniyor: " Eşref Mervan, hem Mısır hem de İsrail'de ulusal kahraman kabul edilen tek kişidir."

"Eşref Mervan, Haziran 2007'de Londra'daki lüks dairesinin balkonundan düşerek gizemli bir şekilde öldü. Dava bugüne kadar çözülememiştir" denilerek film sona eriyor.

Eşref Mervan hain mi, kahraman mı bilemedim. Bildiğim, birine göre hain olan diğerinin kahramanıdır; yani ikisi için de hain ya da ikisi için de kahraman olunamayacağıdır. Ama Mervan'ın Ortadoğu'nun kaderini belirleyen kişilerden biri olduğu yadsınamaz. En iyisi siz filmi izleyin ve kararınızı ondan sonra verin...


Film afişi beyazperde.com'dan alındı.



12 Ekim 2021 Salı

 


SQUID GAME (KALAMAR OYUNU) DİZİSİNİN KONUSU VE YORUMU






Yayımlandığı Eylül 2021 tarihinden itibaren dünyayı kasıp kavuran, Güney Kore yapımı  Netflix dizisi Squid Game'i iki güne bölerek izledik kızımla. Dünyalılardan ayrı kalmak istemedik. Eh! Birazda merak vardı tabii. Kızımın önerisiyle zaman kaybetmedik ve diziyi izledik. 9 bölümlük diziyi bitirdiğimizde, kızım bana şöyle dedi: "Annem, seni tebrik ediyorum, sanki senaryoyu sen yazmışsın gibi tahminlerde bulundun ve hiç yanılmadın." Henüz ilk bölümü izlerken, neler olabileceği konusunda düşüncelerimi söylediğim ve her bir bölümde insan davranışları konusunda fikrimi belirttiğim için olsa gerek, kızım beni senaristle bir tuttu. :)

Diziyi izlemek isteyenler olabilir diye, spoiler vermemeye özen göstereceğim. Sadece dizinin konusunu yazıp, dizi sonunda vardığım sonuçları aktaracağım. Dizinin konusu: Squid Game, piyasaya borçlu ve borçlarını ödeyemeyen 456 kişinin, 38 Milyon Dolar tutarındaki ödülü kazanmak için ölümüne girdikleri bir yarışı anlatmaktadır. Yarışmada 6 oyun oynanacaktır. Bu oyunlar Güney Kore'de oynanan çocuk oyunlarıdır. Diziye adını veren Squid Game de (Kalamar Oyunu) bu oyunlardan biridir. 6 oyunu kazanan ödülün sahibi olacaktır. 

Diziyi sosyolojik, ekonomik ve psikolojik yönden üç ayrı kategoride değerlendirdiğimde beğendim. Ayrıca dizide anlatılan "rekabetçi toplum", "tekelci kapitalizm" ve bunun sonucunda doğan gelir eşitsizliği sorununa dikkat çekmesini çok anlamlı buldum. Çünkü bu gelir eşitsizliğinin, tüm dünyada  artarak devam edeceğini öngörmek hiç de zor değil. Gelecek günlerde, borçlu daha çok borçlanacak, zengin daha fazla zenginleşecek. Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok! Kısacası, dizide sıkı bir sistem eleştirisi mevcut. Bunu oynanan her oyunda görmek mümkün. 

Oyunlar kazanmak üzerine kurulu ve oyunun kuralları var; oyuncular arasında tam anlamıyla bir eşitlik sağlanması, eşit şartlarda yarışılması gibi. Kaybedenler elenir (ölür). Kazanan ve kaybedenin, kurallara uygun ve adil bir şekilde belirlendiği yarışmaya katılacak olan toplulukla ilgili yarışma yöneticilerinden biri bunu şöyle ifade ediyor: " Yarışmaya katılan herkes eşit. Dışardaki dünyada adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalan her kişiye adil bir yarışı kazanması için son bir fırsat veriyoruz."  Böyle bir eşitliğin sağlanması teoride mümkün. Ya pratikte? Bu soruya, halat çekme oyununu izledikten sonra cevap verebilirsiniz.

Yazılı olarak belirtilmese de oyunda geçerli olan bir diğer kural, oyunda kalabilmek uğruna şiddet hariç her yolu denemenin serbest olması; yalan söylemek, hile yapmak, kandırmak, üç kağıt çevirmek gibi. Peki, oyuncuları şiddete yöneltmek için kışkırtmak, şiddete teşvik değil midir? Ya da sistemin devamını sağlayan güvenlik  güçlerinin, oyunda kaybedeni gözünü kıpmadan öldürmesi şiddetin ta kendisi değil midir? Bunun, gücü elinde bulunduranlar tarafından uygulanması şiddet tanımını değiştirir mi? Mevcut sistem bize şunu dayatıyor; güç kimdeyse kuralları o koyar, diğerleri de bu kurallara uyar, uymak zorundadır. 

Dizideki bazı oyunların gereksiz uzatıldığını düşünüyorum. Bu nedenle sıkıldığım anlar oldu. Dokuz bölüm sonunda, cevapsız kalan birkaç sorumun cevabının ikinci sezonda (eğer çekilirse) verilebileceğini düşünüyorum. Çünkü dizi ucu açık bir şekilde bitirildi. Aksi halde sorularım cevapsız kalacak. 

Yukarıda belirttiğim üzere diziyi beğeniyle izledim. Çünkü bir felsefesi var. Gençlerin diziyi macera ve dram olarak değerlendirip, izlediklerini düşünüyorum (birkaç gençle konuştuğum için bu kanıya vardım). Oysa felsefesini anlayıp izleyen her kesimden izleyicinin, dizide kendilerinden bir şeyler buldukları için dizinin izlenme rekorları kırdığına inanıyorum.  

Dizi hakkındaki yorumlarım ise şöyle:

-Borçlu olmanın ve borçlarını ödeyememenin verdiği çaresizlikle, insanların neler yapabileceği konusunda sınır tanımamasını çok iyi ifade etmiş.

-Diziye bütünsel olarak baktığımda, Uzak Doğu felsefesinin temelini oluşturan Ying-Yang felsefesini oyunlara yayarak çok iyi işlemiş. Yani, iyiler ve kötülerin savaşını. İyi, duygusal ve dürüst olarak bilinen bir kişinin içinde, kötü, gaddar ve de yalancı bir yanının  daha olduğunu ve o kötü yanın, dışarı çıkmak için uygun bir ortamı kolladığını  güzel anlatmış. Aynı şekilde kötü bir insanın içinde de dışarı çıkmak için bekleyen iyi bir yan vardır. Özellikle 6. ve son oyun olan "squid game"de bunu görebilirsiniz. 

-Dizide Budizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık dininden  figürler olmasına rağmen, Musevi olan bir figür yok. Cevapsız kalan sorularımdan biri bu; neden yok? Vardı da ben mi atladım acaba diye düşünmeden edemiyorum. Aslında bir tahminim var ama burada yazmayacağım. :)

-Birbirini hiç tanımayan bir toplulukta insanlar arasında güven nasıl oluşur ya da oluşur mu? Tanımadığınız insanlarla iletişime geçtiğinizde aranızda oluşacak duygusal bağ sizi etkiler mi, etkilerse, sizi hangi yönde etkiler; olumlu mu, olumsuz mu? Bu bağın oluşumunu çok iyi aktarıyor seyirciye.

-Dizi ıssız bir adada geçiyor. Oyun alanının ada olması ütopyayı çağrıştırsa da aslında günümüz dünyasının gerçeklerini anlatıyor. Dizide anlatılan çocuk oyunlarının çoğu, aynı şiddet ve kanla dünyanın bir yerlerinde oynanıyordur belki de. Oyun sistemi öyle bir kurulmuş ki, yönetici ölse bile yerine bir başkası geçerek sistemin devamını sağlıyor.

-Rasyonalizmle dogma çatışıyor, Tanrı inancı sorgulanıyor. Bizleri kötülükten koruyan dua edip yardım istediğimiz Tanrı mı yoksa mantık yürütüp kurduğumuz stratejiler ve eylemlerimiz mi? 

Sonuç olarak:

Dizinin ana temasını oluşturan kişisel haklarından feragat etmesine neden olan para ödülü metafor olarak kullanıldığında günlük hayatımızın tümünde benzer takaslara rastlıyoruz. Bunu çaresizlik temeline oturtup kendimize bu seçim için bir neden yaratmış oluyoruz. Üniversitede istemeden okunan bölümler, sevilmeden yapılan meslekler, sevgisiz sürdürülen ilişkiler, iyi para kazanmak  için verilen tavizler... Biz her gün, her ay, her yıl "çaresizlik" adı altında bedenlerini olmasa da ruhlarını ilmek ilmek öldüren canlılarız. Bu nedenle bu diziyi izlerken kim şu soruyu sorma hakkına sahip olabilir ki; "Bu insanlar bu yarışmaya neden katıldılar?"

Not: Bu dizi neden Güney Kore'den çıktı diye şöyle bir araştırdım. Güney Kore, intihar oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan yaşlılara bakmakla yükümlü olan gençler ise işsiz. Güney Kore'deki hane halkı borcunun GSYİH'nin yüzde 100'ünü geçtiği söylenmekte. Dünyanın büyük ekonomilerinden biri sayılan Güney Kore'de ülkenin ekonomisi, adı yolsuzlukla anılan bir avuç holdingin elinde. Diziyi izlemem, güçlü olarak bildiğim Güney Kore ekonomisi hakkında bilgi edinmeme neden oldu.


Görsel alıntıdır.

21 Ocak 2021 Perşembe

 

AZİZLER FİLM ELEŞTİRİSİ VE YALNIZLIK ÜZERİNE



Yalnızlık. Sözcüğe yüklediğimiz anlam bile ürkütücü geliyor; kimsesizliği, ıssızlığı, tenhalığı çağrıştırdığı için. Çünkü,"insan, toplumsal(sosyal) hayvandır" diyen Platon'u doğrular niteliktedir yaşadığımız dünya ve birey ancak toplumla var olur.

Azizler filminin ana teması "bireyin yalnızlığı" üstüne kurulu. Günümüzde, diğer her şey gibi yalnızlık da çeşitlendirildi; patolojik yalnızlık, seçilmiş yalnızlık, mecburi yalnızlık, derin yalnızlık, sosyal durum yalnızlığı, duygusal yalnızlık, gizli yalnızlık.  Yalnızlığın sebebi, adı her ne olursa olsun, toplumdan uzaklaşma hissi ve kendi içinde bir boşluk barındırma duygusudur. İster yalnızlığı tercih et veya etme yalnızlık, paylaşılabilen bir duygu değildir. Ancak, yalnızlığı gerçekten isteyenler vardır. Halil Cibran'ın "Yalnızlığı istedim. Çünkü nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü ödleklik, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden kalabalığın terbiyesizliğinden usandım" diyenler gibi. Bu durum ise, tek başına kalmayı tercih edenler ve yalnız olmaktan zevk alanlar için sıradan bir yalnız olma halinden farklıdır. Çünkü yalnızlık duygusu istek dışı bir yalnız kalma durumundan dolayı ortaya çıkar. Uzmanlara göre, yalnızlık duyan insan terkedilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, değersizlik ve kızgınlık duygularıyla doludur. Kendisinin hiç kimsenin sevgisine değer olmadığını düşünür. Bu nedenle de sosyal yaşamında zorluk çeker, diğer insanlarla sosyal ilişkiler kurmadan kaçınır.

Taylan Biraderler'in  Azizler filmi bir kara mizah. Doğrusu ben filmi izlerken hiç gülemedim, ancak filmdeki bazı karakterlerin yaşam tarzının, günümüz yaşam tarzındaki  izdüşümleri oldukça düşündürücüydü. Azizler filmi kısaca, günümüz insanının yalnızlığını anlatıyor ve film bittikten sonra, kendimize şu soruyu sorduruyor: Yalnızlığın içinde kıvranan insanlar, yalnızlıklarını gidermek için ne yapıyorlar? 

Fimde; yalnızlığını gidermek için sanal yoldan arkadaş bulmaya, zenginliğine rağmen bir arkadaş edinebilme uğruna, elindeki maddi olanakları kullanmaya, küçük kızlarının youtuber olmasından maddi çıkar sağlamaya çalışan ebeveynlere ve yalnızlıktan kafayı yeme aşamasına gelip, buzdolabının kapağına yapıştırdığı on yıl önce ölmüş karısının siyah-beyaz cenaze fotoğrafıyla hayali konuşmalar yapan yaşlı ve hasta bir ihtiyara kadar toplumun farklı katmanlardaki insanları görüyoruz. Dokuz yaşındaki oyuncu Göktuğ Yıldırım'ı (filmdeki adı Caner) izlerken, günümüz aile yaşamında kimin aile reisi olduğunu tartışmasız kabul edebilirsiniz. Artık evde-ailede ebeveynlerin değil, çocukların sözü geçiyor; uzman teşhisiyle bu çocuklar "denyo" bile olsalar! Filmde aklı başında olarak yalnız kalmayı ve dolayısıyla evine çöken ablası, eniştesi ve canavar yeğeni Caner'den uzak kalmayı çok isteyen Engin Günaydın'ın canlandırdığı Aziz tiplemesi (seçilmiş yalnızlık). Sanki Aziz, deliler içinde tek kalan akıllı gibi. Sonunda istediği yalnızlığa kavuşuyor ama ileride yalnızlıktan  delirmeyeceği ne malum?

Eğer yalnızsanız ve yalnız yaşamaya devam etmeyi düşünüyorsanız, ben bu tiplerden hangisiyim veya ileride hangisine benzeyeceğim diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Çünkü filmin casting'i çok iyi.

Azizler filminde, iletişim teknolojisinin gelişimi ve sosyal medyanın günlük yaşam içinde bu kadar yoğunluklu ve etkin kullanıldığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimin çok daha sorunlu hale geldiğinin altını çiziyor adeta. Bu iletişim sorununun yeni nesile olan etkisini çok çarpıcı bir şekilde yansıttığı filmdeki iki çocuğun içler acısı haliyle tasvirinden anlıyoruz. Popüler kültüre çok erken yaşta maruz kalan Caner'in denyoluğunu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Diğer çocuk Cansu'nun sorunlu bir anne-baba'dan belki de kaçmak için youtuber olması ve kısa zamanda fenomen haline gelmesi,  ebeveynleri için Cansu'yu para makinesine dönüştürüyor. Daha fazla para kazanabilmek için kızlarından çok kendileri uğraşıyorlar ve ünlü bir reklam ajansından yardım almak için başvuruyorlar.

Samimiyetin kaybolduğu günümüz sosyal medya yaşantısında hangimiz içtenlikle duygularımızı dolambaçsız, doğrudan karşımızdakine aktarabiliyoruz? Samimiyetin lüks sayıldığı 21. yy dünyasında yalnızlaşmak bir kader mi, yoksa bir seçim mi? Sorunun cevabını haftalık yüzyüze görüşmeleriniz, telefon konuşmalarınızın süresi ile akıllı telefonunuzun haftalık raporunda sunduğu sosyal medya kullanım zamanınızı kıyaslayarak verebilirsiniz.

Aynada kendinize bakmak için keyifli seyirler... 


Görsel alıntıdır.


23 Kasım 2020 Pazartesi

 

BİR BAŞKADIR


Son günlerde netflix'te yayınlanan "Bir Başkadır" adlı sekiz bölümlük mini dizi, adeta ülke gündemine oturdu, hakkında çok şey yazılıp çizildi, yoğun bir şekilde sosyal medyada yer aldı. Dolayısıyla, dizi hakkında, ister istemez bir merak uyanıyor. Dahası, popüler kitle kültüründen ayrı kalamıyor insan ve diziyi izlemek ihtiyacı hissediyor. Bu hafta sonu diziyi izledim ben de. Şunu söyleyebilirim; dizi, ne abartıldığı kadar harika, ne de yerildiği kadar kötü. Dizi, popüler kitle kültürü için üretilmiş. Çabuk tüketileceği aşikar olmakla beraber, toplumsal bilinçaltındaki bazı uf konuları, bilinç düzeyine çıkarmaya çalışmış. Bence, dizinin başarılı olup olmadığını belirleyecek olan, diziden sonra bakacağınız aynanın ne tür bir ayna olduğudur. Eğer evinizde bulunan düz bir aynaya bakarsanız, kendinizi görürsünüz. Dış bükey(tümsek) bir aynaya bakarsanız, yine kendinizi görürsünüz ama o aynada minicik görünür ve kendinizi dışlanmış, ötekileşmiş/ötekileştirilmiş hissedersiniz. İç bükey(çukur) aynaya bakarsanız da "vay be, ben neymişim" diye kendinizi dev aynasında görürsünüz. Yalnız çukur aynaya bakarken çok dikkatli olmak gerekir; sizin aynaya olan mesafenize göre görüntünüzün özellikleri değişir çünkü (Görüntü ters- küçük veya düz-büyük olabilir). Bilmem anlatabildim mi?

Zannımca dizi, toplumu oluşturan her kesimin beğenisini kazanacak iddiasıyla yapılmamış ama dizi içindeki bir dizi oyuncusunun da küçümseyerek söylediği gibi, reytinglerde, totale hitap etmeyi amaçlamış, ki bunda başarılı olmuş diyebilirim. Hakkında onca şey yazıldığına ve röportajlar yapıldığına göre. 

Dizinin ele almış olduğu konuların işleniş şeklini yüzeysel ve yer yer zorlama olarak  düşünsem de genel olarak diziyi beğendim. Çünkü diziyi, dizi olarak izledim ve ona çok fazla anlamlar yüklemedim. Amacım, neyi, nasıl anlattığını öğrenmekti. Yoksa uzayda yaşamıyoruz, bu ülkede yaşadığımız için gerçekleri görerek yaşıyoruz zaten. Yaşadığımız gerçekleri de diziden öğrenecek değiliz. Ancak,  dizinin Türkiye'nin sosyolojik, kültürel ve ideolojik güncel sorunlarına el atma cesaretini övgüye değer bulduğumu söylemeliyim. Ülkemizdeki kutuplaşma, kimlik çatışması ve kültürel kamplaşmayı, mevcut durum göz önüne alındığında karınca kararınca anlatmaya çalışmış.

Benim dikkatimi çeken ise, dizide anlatılan sınıfsal ve kültürel farklılıklardan ziyade, dizi karakterlerinin haletiruhiyeleriydi. Yani, başrolde oynayan karakterlerdeki  bastırılmış duyguların dışa vurulamaması (toplumsal çekince, mahalle baskısı) nedeniyle, içlerinde biriktirdiklerinin farklı biçimlerde patlamalara neden olmasını, kimi zaman açıkça kimi zamanda zımni olarak ima etmesi oldu. Bu bağlamda,  Ferdi Özbeğen'in "Aşkımı bir sır gibi, senelerdir sakladım" şarkısıyla da güzel bir uyum yakalamış yönetmen. Her şey bir yana, konuşamamak, konuştuğunda anlaşılamamak ya da yanlış anlaşılmak korkusuyla konuşmaktan sakınmak ve tüm dertlerimizi içimize atmak insan olarak hepimizde var olan bir durum. İşte dizi, bence tam da bunu anlatıyor. Kısacası, "Konuş, ki seni görebileyim" diyor.

Sonuç olarak, popüler kitle kültürüne hitap eden bir dizi. Yani, bugün popüler ama yarın unutulacak ve diğer popüler kültür varlıklarının bulunduğu raflarda yerini alacak. Bu nedenle, öyle çok fazla anlamlar yükleyip eleştirmeye veya yüceltmeye  gerek yok. Dünyayı diziler veya sinema filmleri kurtaramaz. Sadece, dizi olarak izleyin  derim ben...Keyifli izlemeler.


Görsel alıntıdır.