24 Temmuz 2023 Pazartesi

 



KİMİNE GÖRE "AŞK ELMASI", KİMİNE GÖRE "ALTIN ELMA", KİMİNE GÖRE İSE SADECE "DOMATES"İN İLGİNÇ TARİHİ



Avrupa ve ülkemiz Kerberos sıcaklarıyla yanıp kavruluyor adeta. Aşırı sıcaklarda insanın yemek yiyesi bile gelmiyor. Hafif ve serinletici yemeklerle öğünler geçiştiriliyor. İşte yaz mevsiminin vazgeçilmez yiyeceklerinden biri olan çoban salatasının olmazsa olmazı domatesin ilginç bir tarihi var. Yani herkes tarafından sevilerek tüketilen domates, öyle kolay kolay yenilir hale gelmemiş.

Muzaffer İzgü, "Zıkkımın Kökü" kitabında domatesin yaz mevsimi için vazgeçilmez bir öğün olduğunu ne de güzel açıklar. "Gözünü sevdiğim yaz ayları, düşünmezsin ki yemek derdi. Al oradan yarım kilo domates, al oradan yarım ekmek, iste birazcık bakkaldan tuz, bas domatesi tuza, ısır ekmeği ısır domatesi..." Bize de domates-ekmek yiyenlere "afiyet olsun" demek düşer. :)

DOMATESİN TARİHİ



Domatesin yabani türlerinin ilk olarak Güney Amerika'daki And Dağları'nın çevresinde bulunan Peru, Ekvador, Bolivya arasındaki bölgede yetiştiği düşünülmektedir. Kuzeye doğru göç eden yerliler tarafından Orta Amerika ve Meksika'ya getirildiği kabul edilmektedir. Başta mısır tarlalarına dadanmış olan yabani bir ot iken, zamanla meyvesi büyütülerek tarımı yapılmaya başlanan domates, 16. yüzyılda Avrupa'ya getirildi. Bu bölgede Lycopersicon sp.(domates) bitkisinin meyvesine genel olarak "tomate", "tomato" adı verilmiştir. Bu ise yerel dildeki "tomati" çok çekirdekli, sulu meyvelere verilen isimden kaynaklanmaktadır. (Günümüzdeki domateslerde çekirdek bulunmadığı gibi, suyu da azdır.)

Domates, 3 Ağustos 1492 yılında, okyanusa açılan C.Columbus'un, 12 Ekim 1492 tarihinde Amerika'yı keşfi sonrasında (aslında Bahamalar'a ulaşmıştı) 1550 yıllarında Avrupa'ya taşımış ve süs bitkisi muamelesi görmüştür. İlk olarak İtalyanlar tarafından tüketilmeye başlanmıştır. 1570'li yıllarda İngilizlerin İspanyolların bahçelerinde süs olarak yetiştirdiklerine dair kayıtlar mevcuttur.

Domatese ilk başta Fransızlar "pomme d'amour", İngilizler ise "love apple" yani "aşk elması" diyorlardı. Çünkü domatesin afrodizyak özelliği olduğu ve tüketildiği zaman cinsel gücü artırdığı düşünülüyordu.

Diğer bir taraftan İtalyanlar da domatese "poma d'oro" yani "altın elma" adını vermişlerdi. Başka bir hikayeye göre de; İtalya'ya domatesi ilk getiren kişi "Moor" adında biriymiş ve ondan dolayı "pomo dei mori" adını almış.

Domatesin Avrupa'ya yayılması pek kolay olmamış. İlk olarak domatesi kızartarak ve pişirerek yiyen insanlar bu tadı pek beğenmemişler. Domatesin zehirli olduğu düşünülüyormuş. O zamanlar, Avrupalı zenginler yüksek kurşun içeriğine sahip kalaylı tabaklarda yemek yiyorlardı. Domatesi bu tabaklarda yiyen insanlarda zehirlenme belirtileri görülmüş, hatta ölümlere yol açmıştı. Domateste bulunan asit içeriği nedeniyle kurşunun çözülmesine ve kurşun zehirlenmesine neden oluyordu. Ancak yoksul insanlarda bu durum gözlemlenmiyordu. Çünkü fakirler yemeklerini tahtadan yapılma kaplarda yiyorlardı. Bu durum domatesin zehirli sanılmasına neden olmuştu. Bu nedenle 1800'lü yılların sonuna kadar özellikle fakir insanlar tarafından yiyecek olarak tercih edilmiştir. 

Domatesin kaderi 1700'lü yıllarda Fiorentinalı (Floransa) bir aşçının ellerinde şekillenmiştir. Bu aşçı domatesi çiğ olarak salatasında kullanınca ve bir de pizzası için sos yapınca domatesin önlenemez yükselişi başlamış. 

Domatesi Osmanlı'ya tanıtan ve tohumlarını ilk getiren kişi; Halep'te 1799-1825 yılları arasında görev yapan İngiliz Konsolosu John Barker'dir. Sonrasında domates ilk kez Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) Anadolu'ya gelmiş, önce "Frenk elması" denmesinin nedeni de bu olsa gerek. Bu isim Antep ve yöresinde "Frenk" olarak hala kullanılmaktadır (Frenk kebabı vb.) O dönemlerde domatesleri yeşil ve sarı iken yerler, kızarınca da kırmızı renginden ötürü zehirli olduğunu düşünüp çöpe atarlarmış.



İstanbul'u fethetmiş Fatih Sultan Mehmet, at üzerinde yaklaşık 43.000 kilometre mesafe katetmiş Kanuni Sultan Süleyman, devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat yolunu ele geçiren Yavuz Sultan Selim hayatlarında hiç domates yememişler. Hatta domates ile birlikte Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen patates ve yine Çin ve Hindistan'dan dünyaya yayılan patlıcanı da hiç yemediler. Buna rağmen ne ilginçtir ki, Osmanlı mutfağı ve Türk mutfak kültürü dendiğinde akla domates, patlıcan ve patatesli yemekler geliyor.

DOMATES SEBZE MİDİR, YOKSA MEYVE MİDİR?

Bu konu tartışmalıdır. Amerika'da 19. yüzyılın sonuna kadar domates meyve olarak tanımlandı. Çünkü sebzelerden %10 vergi alınıyordu. Bu vergiden kaçmak isteyen insanlar domatesi bir meyve olarak kabul etti. Ancak bir yüksek mahkeme domatesin bir sebze olduğu ve vergi verilmesi yönünde karar verdi. Günümüzde botanikçiler domatesi meyve olarak kabul ediyorlar ve domatesi daha çok yaz aylarında tüketmemizi öneriyorlar.



Notlar:

- Domatesi keşfeden Osmanlıdan sonra, domatesin Mısır, Fas, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaygınlaştırılmasında Osmanlı tacirleri büyük bir rol üstlenmiştir.

- 1830'lu yıllarda ketçap, "domates hapı" olarak eczanelerde satılmaya başladı. Bu yıllarda ishal, hazımsızlık ve sarılık gibi rahatsızlıklara iyi geldiği düşünüldüğü için ilaç olarak satıldı.

- Domates, acı biber ve kakao Meksika kökenlidir ve Asya ile Avrupa'ya ancak İspanyollar Meksika'yı fethettikten sonra ulaşmıştır. 

- Mısır ve taze fasulye de Amerika'dan gelmiştir.



Kaynaklar:

gurmeakademi.com

- haberturk.com

Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.




22 Temmuz 2023 Cumartesi

 



LİKYA'NIN ÖNEMLİ KENTLERİNDEN ANTİPHELLOS (KAŞ)




Antiphellos, Likya'nın önemli kentlerinden biridir. Kaş, Orta Likya'da eski Antiphellos üzerinde kurulmuş. Sırtını batısında bulunan Akdağ'a ve doğusunda bulunan Bey Dağı'na yaslamış olan Kaş, adeta yükseklerden denize bakmakta ve tam karşısında bulunan Meis adasına gözcülük etmektedir. Hani bir zamanlar St. Jean Şövalyelerinin koruduğu, buradaki kızıl kayalardan ötürü adaya verdikleri Chateau-Roux (Kızıl Şato) adıyla da biline Meis adasına.

Belki de Kaş, arkasını dağlara yaslamanın verdiği güçle bugüne dek kimseye boyun eğmemiş, dimdik ayakta kalmış ve kentin gelişigüzel büyümesine izin vermemiştir. Dağlara boyun eğdiremedikten sonra büyümenin mümkün olamayacağını görmek beni mutlu etti. Kaş böyle çok güzel...

Kıyılarının kayalık olması nedeniyle Kaş'ta plajların az olduğu düşünülür. Oysa Kaş-Kalkan yolu üzerinde bulunan "Kaputaj Plajı" en güzel plajlarımızdan biridir. Merkezde bulunan "Büyük Çakıl", "Küçük Çakıl" ve "Akçagerme" plajları da çok güzeldir. Küçük Çakıl'da kaynak suyu çıkması nedeniyle deniz suyu biraz soğuktur. Üşenmezseniz eğer, her gün deniz dolmuşu yapan teknelerle Kaş'a yirmi dakika uzaklıkta bulunan "Limanağzı Koyu"na gidebilirsiniz. Koy akvaryum gibi berrak ve temiz. Denize baktığınızda rengarenk balık sürülerini, deniz taraklarını görebiliyorsunuz. 

Kaş'ın havasından da bahsetmem gerek. Ege'nin serin sularıyla Akdeniz'in sıcak sularının kucaklaştığı yerde bulunan Kaş, hafif rüzgarlı ve Akdeniz'de bulunan diğer kentlere göre daha az nemli havasıyla insanı bunaltmıyor. 

Hep yaz tatilini geçirmek için gittiğim Kaş'a bu kez yeni yıla girmek için gittim. 1 Ocak'ta (2023) günlük güneşlik ve tertemiz havasıyla içimi yaşama sevinciyle doldurdu. Bir kez daha anladım ki, Kaş'ın her mevsimi ayrı güzel...




Meis Adası.








Uyuyan Dev.



Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.





21 Temmuz 2023 Cuma

 


BİR KİRAZ HİKAYESİ



Vaktiyle Fatımi Halifesi el-Aziz'in yolu bir sebeple Baalbek'e düşmüş. Halife'nin şerefine sofralar kurulmuş, ziyafetler verilmiş, yenilmiş içilmiş. İkram edilen bütün yemeklerin tadına bakıp beğenen Halife, yemeğin sonunda sunulan meyveyi pek beğenmiş. "Bu nefis meyvenin adı nedir?" diye sormuş. Baalbekliler Halife'nin sorusuna şaşırsalar da "Kirazdır efendimiz." demişler. Halife "Biraz daha getirin" demiş ve Baalbek'ten ayrılıncaya kadar bu leziz kirazlardan başka bir şey yememiş.

Şehirden ayrılacağı zaman, birkaç deveye kiraz yüklenmesini emretmiş ve Mısır'ın yolunu tutmuş. Mısır'daki sarayına vardığında yorgunluktan uyuyakalmış. Rüyasında nefis kirazları görünce uyanmış ve develere yüklettiği kirazlardan istemiş. 

Halife el-Aziz, heyecanla kirazların gelmesini beklerken, veziri odaya girmiş. Ama bir bakmış ki vezirin elinde kirazlar yok. Halife çok kızmış. "Nerede bu kirazlar, neden getirmiyorsunuz?" diye bağırınca vezir korka korka konuşmaya başlamış: "Efendimiz, bu narin meyveler, günlerce süren yolculuk sırasında çöl sıcaklarına dayanamamış ve hepsi çürüyüp gitmiş." Halife büyük bir üzüntüye kapılmış, öfkelenmiş de...

Halife'nin kendisini azarlamasına içerleyen vezir, işini gücünü bırakıp, efendisine kiraz temin etmenin yollarını düşünmeye başlamış. Ne yapmalı, ne etmeli de Baalbek'ten Kahire'ye kadar sıcakta bozulmadan  kirazları en hızlı bir şekilde getirmeli diye günlerce düşünmüş.

Sonunda aklına müthiş bir fikir gelmiş ve hemen Baalbek'e mektup yazmış. Mektupta, Halife için develere yüklenen kirazların sıcakta çürüdüğünü, efendisinin buna çok üzüldüğünü yazdıktan sonra Baalbek kirazlarının Kahire'ye bozulmadan ulaşabilmesinin yolunu söylemiş. "Baalbek'te Kahire'yle haberleşme için bine yakın eğitimli güvercin vardır. Bu güvercinlerin her biri için bir ipek kese hazırlansın. Bu keselerin her birinin içine bir kiraz konsun ve her güvercinin bir ayağına uygun bir şekilde bağlanarak Kahire'ye gönderilsin" demiş.

Mektup Baalbek'e ulaştığında şehrin yöneticisi şaşırıp kalmışsa da emri yerine getirmek üzere harekete geçmiş. Ertesi sabah erkenden güvercinler Baalbek'ten gökyüzüne salınmış. Her birinin ayağında bir ipek kese ve kesenin içinde bir kirazla. Salınan güvercinlerin tam altı yüzü akşama doğru Kahire'ye varmışlar. Taze Baalbek kirazları akşam yemeğinde Halife'nin sofrasında hazır olmuş ve böylece Halife çok sevdiği kirazlarına kavuşmuş.

Kaynak: Hüzün Melikesi / Selçuklular İle Moğollar Arasında Geçen Bir Ömür, Erkan Göksu. Kronik.

Not: Baalbek ya da Ba'lebek, Lübnan'ın Bika iline bağlı Baalbek ilçesinin merkezi olan şehirdir. M.Ö 1100 yıllarında Fenikeliler tarafından kurulmuştur. İlçe merkezi Bika Vadisi'nde yer alır. Ayrıca bu şehir, 1984 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. (Vikipedi)




19 Haziran 2023 Pazartesi



AYVA ÇİÇEK AÇMIŞ, YAZ MI GELECEK?




Ayva ağacı (Cydonia vulgaris) çiçeği: Ayva gülgillerden bir bitki olduğu için çiçekleri yabani gül (kuşburnu) çiçeğine benzer, iri ve hafif pembedir.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.




12 Haziran 2023 Pazartesi

 


DÜYUN-U UMUMİYE'YE KADAR GİDEN BORÇLANMANIN KISA TARİHİ




Atalarımız "borç yiğidin kamçısıdır" demişler ve borçlanan kişinin borcunu ödemek için daha bir gayretle çalışacağını ima etmişler bu sözle. İnsan ilişkilerinde istisnalar hariç tutulursa, doğrudur. Peki ya devletlerin borçlanması söz konusuysa, borç yine de kamçı görevini görür mü? Görmese ne olur? Bunu anlayabilmek için Osmanlı Devleti'nin ilk borçlanmasından günümüze dek tarihsel süreçte neler olmuş ona bakmak lazım.

Osmanlı Devleti'nin ekonomik olarak (sanayi ve ticarette) çöküşünün başlangıcı olarak, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1535 yılında Fransızlara tanınan kapitülasyonlar gösterilir. Daha sonra kapitülasyonlar neredeyse tüm Avrupa ülkelerine tanınmıştır. (TDK Sözlük'te kapitülasyonun tanımı şöyle: Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları.)

1837 yılında 18 yaşındaki Victoria, İngiltere Kraliçesi olarak tahta çıktığında, Osmanlı iç ayaklanmalar ve Mehmet Ali Paşa isyanıyla uğraşmaktaydı. Kraliçe Victoria, Fransızlarla işbirliği yapıp İngiliz mallarının Mısır ve Suriye'de satılmasını yasaklayan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'ya karşı, Osmanlı Padişahı II. Mahmut'la 1838 yılında Balta Limanı Antlaşmasını imzalayarak, Osmanlı tahtının Mehmet Ali Paşa'nın eline geçmesini önlemek karşılığında, İngiliz mallarına uygulanan gümrüğü kaldırtmış ve böylece bir yandan Osmanlı pazarını ucuz İngiliz fabrika kumaşlarıyla doldurarak Türk yerli dokuma sanayisini yok etmeye yönelirken, bir yandan da ham tiftik ve damızlık tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasakları delmişti. 

Buraya kadar Osmanlı Devleti'nin sanayi ve ticarette çöküşünü başlatan iki önemli olaydan bahsettim. Çöküş başlayınca, devletin paraya olan ihtiyacı nasıl karşılanacaktı? Üstelik 19. yüzyıl Avrupa ve Ön Asya'da savaşların yaşandığı bir dönemdi ki, savaşacak askerlerin iaşe ve diğer harcamalarını karşılamak için paraya ihtiyaç vardı. İşte Osmanlı, ilk dış borcunu, İstanbul'u ele geçirmeye kalkışan Rusya'ya 1853 yılında savaş açtığında, yani Kırım Savaşı'nda aldı.

"Derler ki: Avrupa'yı Rus yayılmasından kurtarmak amacıyla girişilen Kırım Savaşı yüzünden Osmanlı bütçesi tam takır kalmış, devlet kendi memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma düşmüştür ve Osmanlı İmparatorluğu, bu yüzden tarihinde ilk kez 1854'te Mısır'ın gelirlerini İngiltere ve Fransa'ya ipotek ederek Yahudi bankerlerden borç almıştır..." (1)

"Öyle ya da böyle, sonuçta Osmanlı'yı dış borç almaya iten, varlığını ve toprak bütünlüğünü ancak ve yalnız Avrupa Devletleri Konseyi güvencesi altında sürdürebileceği saplantısıyla  Avrupa Devletler Konseyi'ne üye olma çabasıdır.(2)

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını 1854 yılında yaptıktan sonra 1874 yılına kadar geçen sürede 15 ayrı dış borçlanma daha yaptı. Örneğin 1875 yılında Fransız uyruklu iki Yahudi tefeciden alınan 200.000 altın yirmi yıl ödenemeyince faiziyle birlikte 750.000 altını bulmuş. Padişah II. Abdülhamid, bu borcu ödeyemeyince Fransız Devleti bu iki tefecinin Fransız uyruklu olduklarını öne sürerek alacaklarına karşılık Osmanlı toprağı olan Midilli Adası'nı işgal edeceğini ve gümrük gelirlerine el koyacağını duyurmuş. 4 Kasım 1901'de Fransız donanması Midilli Adası'nı işgal ederek gümrük gelirlerine el koymuş ve Midilli'deki Osmanlı egemenliğine son vermişti. (3)

1877-78 Osmanlı-Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte Osmanlı Devleti, dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden aldığı iç borçları da ödeyemeyeceğini açıkladı. Ve moratoryum ilan etti ve borçlularla anlaşma yoluna gitti. İç borçları ödemek için Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu (1879). Bu anlaşma gereğince tütün, tuz, alkollü içki, balık avı ve damga vergisi gelirleri on yıl boyunca alacaklı olan Galata bankerlerine bırakıldı.

1881 yılında yukarıda adı geçen vergilere ipek vergisi de eklenerek tüm gelirleri iç ve dış borçların ödenmesine bırakıldı. Hükümet alacaklı olan Avrupa devletlerinin baskılarına dayanamayarak 20 Aralık 1881'de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi'ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye İdaresi'ni kurdu.

"Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi (Türkçesi; Osmanlı Genel Borçlarına Tahsis Edilmiş Gelirler İdaresi) 1872 ile 1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını denetleyen kurumun adıdır. Kısaca Düyun-u Umumiye olarak anılır. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye'nin idare meclisi biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi bu vergileri toplamakla kalmadı, bir süre sonra sanayi ve ticaret alanında yatırımlara da girişmeye başladı. 1912 yılı itibarıyla Maliye Bakanlığı'nda 5500 memur görev yaparken, Düyun-u Umumiye İdaresi'nde 9000 memur çalışıyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. (4)

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile, Osmanlı Devleti'ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi son bulmuştur. Borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra , Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye'ye verilmiştir. Türkiye Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra , 1954'te ödemiştir. (5)

Bu yazıyı neden yazdım? Cevabı, İngiltere'nin eski İstanbul Büyükelçisi David Urquhart'ın şu sözüyle vereyim: "Bugünkü vahim durumu kavramak için, geçmişte yapılan borçlanmaların tarihini ve mevcut borçlanma sistemini doğuran durumları hatırlamalısınız." Naçizane hatırlatmak ve unutturmamak için.

Şimdi, yazımın başında yazdığım "borç yiğidin kamçısıdır" atasözünde geçen  borcun, ödenmediği takdirde devletler için ne kadar tehlikeli olabileceğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Ödenemeyen borçlar, sadece borcu alanların dönemini değil, birkaç neslin geleceğini de ipotek altına sokuyor!


Yararlandığım kaynaklar:

(1)- Cengiz Özakıncı, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ-OSMANLI TUZAĞI. (Genişletilmiş, gözdengeçirilmiş, güncellenmiş. 21. Basım. otopsi)

(2)-a.g.e.

(3)-a.g.e.

(4)-https://www.mahfiegilmez.com/2012/10/duyun-u-umumiye.html?spref=fb&fbclid=IwAR0o3XgVo4CFxeXAYuiy0lbNbLBvaZRtkXSJwGfBLnsWHetoTDvQGhOUU0k

(5)-https://www.sanatinyolculugu.com/duyun-u-umumiye-binasi/

Görsel: Düyun-u Umumiye İdaresi Binası (Bugünkü İstanbul Erkek Lisesi). sanatinyolculugu.com'dan alındı.




27 Mayıs 2023 Cumartesi

 



NÜZHET; NAZIM HİKMET'İN 'MİNNACIK' KADINININ BİLİNMEYEN HAYATI




Nazım Hikmet'in " O mavi bir devdi. / Minnacık bir kadını sevdi." dizeleriyle başlayan şiirindeki minnacık kadını merak etmeyen yoktur sanırım. O minnacık kadın, Nazım Hikmet'in ilk eşi Nüzhet Berkin'dir. Hakkında çok az şey bilinen ama kendisinden bahsedilirken adının yanına mutlaka "hanım" eklenen. Nazım Hikmet'in şiirler yazdığı diğer kadınlar sadece adlarıyla anılırken hem de.

Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Arın Dilligil Bayraktaroğlu, Nüzhet Berkin'in yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitabının "Sunuş" yazısında, Nüzhet Hanımı tanıyanlar, onun nezaketi, zarafeti ve ayakta kalma azmi açısından ne kadar büyük bir kişilik olduğunu bilirler diyerek kitabın adının "NÜZHET" olmasından, isminin yanına hanım koymadığı için hem ailesinden hem de okurlardan özür diler. Bu özrün nedenini kitabı okuyup bitirince anladım ve yazara hak verdim. Onun hakkında bilgi sahibi olunca, ben Nüzhet Hanım'ın azmini, kararlılığını ve hayatta dik duruşunu çok sevdim diyebilirim.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm, Osmanlı Günleri. İkinci Bölüm, Cumhuriyet Günleri. Dolayısıyla kitap Nüzhet Berkin'in ve yakın çevresinin yaşadıklarını anlatırken tarihimizin 1876'dan başlayıp 1987' yılına dek süren yüz yıllık  sosyal, siyasal ve tarihsel değişimlerini de aktarması bakımından çok önemli.

Nüzhet Hanım'ın ailesi Kafkas göçmenidir. Annesi Hoşnaz Hanım ve ablası Kevser Hanım, öksüz kalınca küçük yaşta saraya verilirler. Annesi Hoşnaz Hanım Saray eğitimi almış ve yaşı gelince evlendirilerek saraydan çıkarılmış. Kısa bir süre sonra eşi ölmüş. İkinci evliliğini İsmet Bey'le yapan Hoşnaz Hanım'ın üç çocuğu olmuş. Kızları Melahat ve Nüzhet ile oğlu Refik.

Nüzhet 1900 yılında doğar. Aynı yıl babası ölür. Henüz yedi aylık bir bebektir.  Annesi onu sarayda gördüğü eğitimle yetiştirir. Hoşnaz Hanım, büyük kızı Melahat'i İtthat ve Terakki'ye mensup "Taninci" lakabıyla anılan Muhiddin Birgen'le evlendirir ve hep beraber yaşamaya başlarlar. O sıralar Nüzhet 12 yaşındadır ve bundan sonra Muhiddin Bey'i baba olarak bilecek ve hep sevgi ve saygı gösterecektir.

Nişantaşı'nda oturdukları apartman komşusu olan Hikmet Bey'in oğlu Nazım'la çocukluk arkadaşıdır Nüzhet. Sokakta karşılaştıklarında sohbet ederler. İleriki yıllarda yolları ayrılsa da Batum'da Nazım Hikmet'le karşılaşırlar. Ve Moskova'da eğitim gören Nazım'ın yanına giden Nüzhet, orada Rus usulüne göre onunla evlenir. Ailesi ise o sıralar Bakü'dedir ve bu evliliğe babası olarak gördüğü Muhiddin Bey, sıcak bakmaz. Zaten çift de kısa süre sonra, Nüzhet'in isteğiyle ayrılırlar. Nazım Hikmet bu ayrılığı kabul etmekte zorlanır ve Nüzhet'i hicveden sövgü dolu şiirler yazar. 

Nüzhet Hanım, Nazım'dan ayrıldıktan sonra Mehmet Servet Berkin ile evlenir ve ondan Güner (Baykal) ve Fatma Gülsen (Çizmeli) adlarında iki kızı olur. Sakin ve mutlu bir hayat sürdüren Nüzhet Hanım 1989'da hayata veda eder.




Eğitimli bir ailenin kızı olarak büyüyen Nüzhet Hanım, çok iyi yetişmiş, iki yabancı dil bilen (Almanca ve Fransızca) çevirmen ve öğretmendir. Cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş ve Moskova'daki eğitimi sırasında sosyalizmin kuruluşunu da gözlemlemek imkanı bulmuştur. Kendisini tanımlamak gerekirse, Nüzhet Hanım tam bir Cumhuriyet kadınıdır. 

Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk dönemleri hakkında tarihsel ve toplumsal bilgileri öğrenmek veya bildiklerinizi yeniden hatırlamak için kitabı okumanızı öneririm. Roman tarzında yazıldığı için oldukça akıcı ve bir solukta okunuyor kitap.

Kitapta adı geçen Cumhuriyet Tarihi için önemli kişilerin adlarını kısaca yazmak isterim. Belki bu isimler hakkında araştırma yapabilirsiniz. Yazacağım kişiler anılmayı hak ediyorlar. Çünkü Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında büyük işler başarmışlar.

Muhiddin Birgen (1885-1951). Siyasetçi, gazeteci, Felsefe ve Edebiyat öğretmeni, Matbuat Umum Müdürü, Kooperatifçi, Azerbaycan Pedagoji Enstitüsü ve Üniversitenin Türkoloji bölümünde öğretim görevlisi.

Mehmet Servet Berkin (1899-1941). Felsefeci, sosyolog, yazar, eğitimci. Nüzhet Hanım'ın ikinci eşi.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976). Yazar, iktisatçı, tarihçi.

Agah Sırrı Levend (1893-1978). Edebiyat tarihçisi, siyasetçi, yazar.

Hilmi Ziya Ülken (1901-1974). Felsefeci, sosyolog, akademisyen, düşünür, yazar.

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956). Yazar ve öğretmen.


Kitaptan Notlar:

- İstanbul işgal altındayken işgal askerleri, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçişlerde(Üsküdar-Beyazıt arası) Osmanlılardan pasaport soruyorlarmış, ki ilk kez okudum bu durumu.

- Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da Muhiddin Berkin ve Nüzhet Hanım'la birlikte yemek yer. Yemekte Nüzhet'e, Fransızca soru soran Atatürk, Nüzhet'in verdiği cevaptan çok etkilenir ve ona bir hediye vermek ister. O anda  önünde duran mercan tespihi "Benden bir hatıra olarak saklarsın" diyerek Nüzhet'e uzatır. Aynı tespihi halen Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner Baykal saklamaktadır. 

- Nüzhet'in ablası Melahat ve baba bildiği eniştesi Muhiddin Birgen'in kızı Asude Zeybekoğlu, evlendikten sonra Matbuat Müdürlüğü'nde çalışmaya başlar. 1936 yılında müdürü Vedat Nedim Tör, İsmet Paşa tarafından İsviçre'nin Montreux Şatosu'nda Boğazlarla ilgili yapılacak görüşmeleri takip etmek üzere görevlendirilince yanına henüz 22 yaşında olan Asude Zeybekoğlu'nu da alır. 22 Haziran-20 Temmuz arası yapılan görüşmeleri basın locasından izleyen Asude Zeybekoğlu, Türkiye'ye gönderilen günlük raporların hazırlanmasında yardımcı olur.

- Eşinin erken ölümü üzerine iki çocuğuna bakmak için Ankara Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlayan Nüzhet Berkin'in öğrencileri arasında ünlü şair Can Yücel'in kızı Canan Yücel ile İsmet İnönü'nün kızı Özden İnönü de vardır. Ayrıca Canan Yücel ve Özden İnönü aynı okulda okuyan Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner'in de okul arkadaşıdırlar.





Fotoğraflar tarafımdan kitaptan alındı.

20 Mayıs 2023 Cumartesi

 


MOĞOLLAR ANADOLU'YU NASIL ELE GEÇİRDİ? 

(HAİN İÇERDEN OLUNCA KAPI KİLİT TUTMAZMIŞ!)




Kendi ülkesinin tarihini bilmeden bugünün dünyasını anlamak zor, hatta imkansızdır. Bizlere okullarda okutulan tarih, hep toprak alma ve toprak kaybetme üzerine yazılı tarihtir. Tarihimizin ekonomik, siyasi ve toplumsal boyutları pek anlatılmaz, ilgili olanlar dışında da pek kimse merak edip araştırmaz. Önemli olan yapılan savaşlarda zafer kazanmak, toprak almak ve fethedilen ülkeleri vergiye bağlamaktır!

Tarih okumayı çok seven bir okur olarak, ülkemizin tarihinden beni çok etkileyen bir olguyu sizlere aktarmak isterim. 13. Yüzyıl. Devir Anadolu Selçuklu Devleti'nin  devri.

Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'in Sultan'ın veziri Saadettin Köpek ile işbirliği yaparak Sultan'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra Selçuklu tahtına 16 yaşındaki oğul Gıyaseddin Keyhüsrev oturdu. 1236 ile 1246 yılları arasında 9 yıl hükümdarlık yaptı. Bu yıllarda Orta Asya'dan Batı'ya doğru göç eden ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan, yağmalayan Moğol istilası Anadolu'nun da kapısına dayanmıştı. 

Alaaddin Keykubat ölmeden önce, Moğol tehlikesini görerek o zamanlar Anadolu'nun kapısı olarak addedilen Erzurum Kalesi'ni tahkim ettirir, alınması zor bir kale haline getirtir. Moğol Hükümdarı Ögedey, Alaaddin Keykubat'a büyük saygı duyardı. Saygı duymasının nedenlerinden biri, Moğolların bir türlü yenemediği  Harezmşah hükümdarı Celaleddin'i , Alaaddin Keykubat'ın "Yassıçemen" savaşında tek seferde yenmesiydi. Bu zaferle ne derece büyük askeri güce sahip olduğunu gösteren Alaaddin Keykubat'a karşı dikkatli olan Moğollar, ondan çekiniyorlardı.

Oysa oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev, veziri Saadettin Köpek'in yönlendirmesiyle Harezmşah beyleriyle arasını açtı. Moğol istilasını ise önemsemedi. Çünkü Moğollar tarafından ilk defa kuşatılan Erzurum Kalesi alınamamıştı. Ama Moğollar Anadolu'nun kapısını açıp içeri girmeye kararlıydılar. Askeri güçle başaramadıklarını, sinsi planlarıyla gerçekleştireceklerdi. Bu konuda Moğol Ordusunun komutanı Baycu'ya güveniyorlardı.

Komutan Baycu, askeri olarak Erzurum Kalesi'ni alamayacağını anlayınca kale içinden önemli bir mevkide bulunan Şıhneyi casus olarak seçti. Şıhne, Selçuklu Hanedanı'nda hanedan üyesi olmayan valiler için kullanılan ifadedir. Bu valiler genellikle üst komutadaki askerlerden seçilmiştir. Şıhne, hem askeri hem de idari işlerden sorumludur. (Vikipedi) Düşünün Erzurum Kalesi'nin valisi, Moğolların casusu. Yani hain içeriden olunca, kalenin düşmemesi için bir mucize gerekir.

Anadolu Selçuklu ordusunun büyük bir kısmı paralı askerlerden oluşmaktaydı. Bu paralı Frenk askerlerinin komutanı İstankos'tu. İstankos, Haçlı seferleriyle Anadolu'ya gelmiş, sonrasında ücretli askerlik yaparak geçimini sağlayan bir şövalye idi. Sultan Alaaddin Keykubat'a bağlı, cesur bir askerdi. Selçuklu ordusunun başında ise Sinaneddin vardı. Moğol ordusunda ise Gürcü Prensi Avag ile Ermeni Prensi Grigor'un kumanda ettiği çok sayıda Gürcü ve Ermeni askerler vardı.

Şıhne Şerefeddin, bir gece yarısı kale halkı derin uykudayken, Harput kapısını Moğol askerlerine kendi elleriyle açar. Kaleye giren Moğollar diğer kapıları da açarak tüm orduyu içeri alırlar. Askerler önlerine çıkan kadın, çocuk, genç, yaşlı erkek kim varsa kılıçtan geçirirler. Bu sırada Şıhne Şerefeddin korkudan saklanmıştır ama tez zamanda bulunur ve Moğol komutanın karşısına çıkarılır. Moğollar lehine casusluğu, canına dokunulmayacağı ve şıhne olarak görevine devam edeceği garantisiyle kabul eden Şerefeddin  fena halde kandırıldığını anlayamadan bir kılıç darbesiyle kellesi vurulur. Tabii ki Moğol komutanın söylediği şu sözü de duyamadan çoktan ölmüştür; "Biz Moğollar hainleri sevmeyiz. Bugün kendi milletine ihanet eden sen, yarın bize de edeceksin. Bu yüzden cezanı şimdiden veriyorum."

Erzurum'un düşüşünden bir yıl sonra Moğollar tekrar Anadolu'ya girdiler. Onları Kösedağ'da (Bugün Sivas sınırları içindedir) karşılayan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, öncü birlikler arasındaki ilk muharebeyi Moğolların kazandığını görünce ordugahını terk edip kaçtı (3Temmuz 1243). Onun bu hareketi Selçuklu ordusunun dağılmasına ve Moğol ordusunun hiçbir direnişle karşılaşmadan Anadolu şehir ve kalelerini birer birer zapt etmesine sebep oldu.

Babası Alaaddin Keykubat'ın zehirlenmesinde parmağı olduğunu öğrenen Hund Hatun, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev'den uzak olmak için Konya sarayından uzaklaştı. Diyar diyar gezerek kendisini hayır işlerine adadı. Erzurum'daki Çifte Minareli Medrese'nin (Hatuniye Medresesi) yapımını başlatmışsa da Moğolların gülle atışlarıyla taş ustalarının bin bir emekle yükselttikleri medrese duvarları yerle bir edilmiştir. Yıllar sonra medresenin yapımını Kirman'da hüküm süren Kutluğhanlar Hanedanı'na mensup Padişah Hatun üstlenip tamamlamıştır. Padişah Hatun, Moğol-İlhanlı hükümdarı Abaka Han'ın eşiydi.  

Alaaddin Keykubat'ın eşi olan Mahperi Hatun - Hund Hatun ve Gıyaseddin Keyhüsrev'in anneleri- Moğollar Anadolu içlerine doğru ilerlerken Kayseri'de bulunmaktaydı. Kızı Hund Hatun da Erzurum düşmeden önce annesinin yanına Kayseri'ye gitti. Bazılarına göre o ve annesi Mahperi Hatun güvende olsunlar diye Sultan Gıyaseddin tarafından, Kilikya Ermeni Kralı Hetum'un yanına gönderildi. Bazıları da onların Sultan tarafından gönderilmediğini, çaresiz kalan anne-kızın, mecburiyetten Hetum'a sığındıklarını söylediler. Ancak Anadolu Selçuklu yönetimine bağlılık yeminini çoktan bozmuş olan Hetum, Moğolların emrine girmişti. Ve kendisine sığınan Hond Hatun ve annesini hiç tereddüt etmeden yeni efendisi Moğol komutan Baycu'ya teslim etti.  Hond Hatun'un bundan sonraki yaşamıyla ilgili çeşitli söylentiler olsa da akıbetinin ne olduğu bilinemedi. (*)

1256 yılında Cengiz'in torunu Hülagü, İlhanlı devletini kurunca Anadolu'da İlhanlı hakimiyeti başladı. Kösedağ Savaşı yenilgisinden sonra başlayan Moğol istilasından kaçan ve Batı'ya yönelen Türkmenler, Batı Anadolu'nun Türkleşmesini hızlandırdılar. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Türkmen Beyleri üzerinde etkisi azaldığı için , bu beyler bağımsızlıklarını ilan etti ve Anadolu'da ikinci beylikler dönemi başladı. 1299'da Söğüt/Domaniç'te kurulan Osmanoğulları Beyliği de bu beyliklerden biridir. 

Kısacası, "Erzurum düşerse Anadolu düşer" sözü, Erzurum'un düşüşüyle gerçeğe dönüştü! Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanları Moğolların egemenliğine girdi ve Anadolu Birliği bozuldu.

Gıyaseddin Keyhüsrev, babasının zamanında nişanlanmış olduğu Gürcü Prensesi Tamar ile evlendi. Bu evlilikten II. Alaaddin Keykubat doğdu. Gürcü Prenses Tamar'ı çok seven Anadolu halkı ona sevgilerini anlatmak ve kabul ettiklerini belirtmek için Gürcü Hatun dediler.

Gürcü Hatun'un hikayesini okumak için linki tıklayınız:

https://sahriye.blogspot.com/2019/03/gumus-sikke-uzerinde-yasatilan-ask.html



Not: Mahperi Hatun ve dönemindeki olayları okumak için önereceğim kitabın adı; Mahperi Hatun, Anadolu Selçukluları. Yazarı: Gisele Durero-Köseoğlu. GİTa. 3. Basım. Sayfa sayısı:463.

"13. yüzyılda Anadolu'dayız...

Sekiz yıl süren uzun mahkümiyet yıllarının ardından kardeşi İzzeddin Keykavus'un ölümüyle Alaaddin Keykubad tahta çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanı olan Alaaddin bir süre sonra Prenses Destina'yla evlenmiş ve Destina, Mahperi Hatun adını almıştır. Mahperi Hatun, var oluş mücadelesine girmiş, eşinin aşkı ve tek oğlunun geleceği için savaşmıştır. Mahperi Hatun için en büyük sorun, ikinci eş Eyyübi Melikesi Gaziye Hatun ve oğulları olmuştur...

(Kitabın arka kapak yazısından)



Kaynak: Erkan Göksu, Hüzün Melikesi - Selçuklular ile Moğollar Arasında Geçen Bir Ömür. Kronik. Sayfa sayısı:199




16 Mayıs 2023 Salı

 


KESTANE AĞACI NERELERDE KULLANILIR?



Kestane ağacı tanen içerdiğinden örümceklerin ağ yapamadığı ağaçlardan biridir. Kestane ağacı erozyonu ve su kaybını önlemesi bakımından büyük önem taşır. Kerestesi iyi cila kabul ettiğinden mobilyacılıkta, odunu sert ve dayanıklı olması sebebiyle de ev yapımında kullanılır. Bursa Cumalıkızık Köyü'nün evleri kestane ağacından yapıldığı için 200 yıldır hala ayakta. Mimarlık alanında en prestijli ödül sayılan Ağa Han Mimarlık Ödülü bu nedenle geçtiğimiz yıllarda Cumalıkızık Köyü'ne verildi.

Karadenizli tekne ustaları, ünlü takalarının omurgasını suda kolay çürümeyen kestane ağaçlarından yaparlar. Çürümeye karşı dayanıklı olması sebebiyle yapı işlerinde, demiryolu raylarının döşenmesinde, gemi yapımında ve elektrik direği olarak kullanılır. Kestane ağacının yaprak ve çiçeklerinden ilaç ve kozmetik sanayinde faydalanılır. Genç sürgünlerinden ise sepet ve küfe yapılır.

Sonbaharın gelmesiyle birlikte de kestaneden kebap yapılır ve afiyetle yenir.


 






Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



5 Mayıs 2023 Cuma

 



KARDELEN İLE MENEKŞENİN HİKAYESİ






Çok uzun yıllar önce, iki kır çiçeği birbirlerine aşık olmuşlar. Bu çiçeklerden kardelen sevgilisi menekşeyi o kadar çok seviyormuş ki, baharda açtıklarında, her yeri donatan çiçeklerden onu kıskanıyormuş. Bu kıskançlığa daha fazla dayanamayan çiçek, baharda açıp kalabalığın içinde kaybolmak yerine, kışın dondurucu soğuğunda açarak canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş. Sevgilisine, "Biz, diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım. Kışın ortasında, herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun, bir ömür birlikte olalım," demiş kardelen. Menekşe de sevgilisinin bu fikrini çok beğenmiş ve bir dahaki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya karar vermişler. Kardelen kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, menekşe dayanamamış ve o yaz açmış. Kardelen, sabırsızlık ve özlemle karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek açmış gözlerini dünyaya ve her yerde o güzel sevgilisini aramış. Kışın ortasında, hiçbir çiçeğin açmaya cesaret edemeyeceği bir ortamda, aşkı ile baş başa kalabilmek ve ona sevgisini gösterebilmek için beklemiş, beklemiş, beklemiş...

Bir süre sonra ümidini yitiren çiçek, yaşadığı hayal kırıklığından dolayı boynunu eğmiş ve soğuğa daha fazla dayanamayarak ölmüş...O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe "Kardelen", sevgilisine sadık kalmayıp onu yarı yolda bırakan çiçeğe ise "Hercai" denmiş.

Herkesin kalbinde yer eden bu hikaye: eğer aşık olursan kardelen gibi cesur ol. Kardelen kadar cesaretin yoksa aşık olma! şeklinde nasihatlere konu olmuş.








Kaynak: bolge4.tarimorman.gov.tr

Kardelen ve menekşe fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



3 Mayıs 2023 Çarşamba

 

 AZ BİLİNEN GERÇEKLER 


1-"Gel ne olursa olsun gel..." diye başlayan şiir Mevlana'ya değil, Ebu'l Hayr'a aittir.

2-II.Abdülhamid'e atfedilen "Erzurum düşerse Anadolu düşer     sözü, Sultan II.Abdülhamid'e değil, tarihi kayıtlara göre Ahmet Muhtar Paşa'ya aittir.

3-Niyazi Olmak deyimi, İttihat ve Terakki Dönemi'ndeki Hürriyet kahramanı Niyazi Bey'in anlaşılmayan bir sebeple öldürülmesinin ardından, şehit sayılıp sayılamayacağına dair tartışmaya ilişkin bir telmihtir. (Telmih: Anlatılmak istenen şeyi söz arasında imalı olarak belli etme, açıkça söylememe.)

4-Horasan (Horasan, güneşin yükseldiği yer demekmiş) Bölgesi'ndeki Buhara'da, Semerkant'ta "Mala Bak" anlamında kullanılan "bakmal", "bahmal" kelimesi zamanla Anadolu'da "bakkal" olmuş.

5-Yemek konan ve taşınabilir olan küçük kaplara, "yemek tası" değil, sefere çıkan dedelerin anısına "sefer tası" denilmiş.

6-Osmanlı padişahları, muhasara edilen kalelere son hücumdan önce yüksekçe bir yere çıkıp askerlerin duyacağı bir şekilde "Üç gün yağma kanundur!" derlerdi. Bu sözün anlamı, kale alındığı takdirde askerin kaledeki mücevherleri, paraları alabileceği, kadınlara istedikleri gibi davranabilecekleri, kendilerine engel olan erkekleri öldürebilecekleriydi. O üç günün sonunda kanun gereği kalede tecavüz edilmemiş kadın kalmazdı. O dönemde, düşmanını yenen Avrupalı ve Asyalı tüm  ordularda da bu kanun vardı! 1683 yılında yapılan II. Viyana kuşatmasında Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa yağma izni vermediği için Viyana'yı alamadı.

7-Ressam Şevket Dağ, İstanbul'dan gelip Ankara'da sergi açtığında dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk, hükümetteki bakanlara resim sergisine gitmelerini söyler. Atatürk, serginin son gününde ikinci kez gittiği sergide tek bir tablo bile satılmadığını görür, bakanların gelip gelmediğini sorar. Hepsinin geldiğini söylerler. Bunun üzerine Atatürk; "Bakanlar bakmışlar ama görememişler, Şevket Bey hepsini Köşk'e alalım, şimdi vaktim yok, orada uzun uzun inceleyeyim" der. Sergideki tabloların bir tanesini kendi parasıyla, geri kalanları devlet bütçesinden satın alır. 

Atatürk'teki inceliğe ve zarafete bakar mısınız? Sanatçı kendisini borçlu, mahcup hissetmesin diye, şimdi zamanının olmadığını, sonra uzun uzun inceleyeceğini söylemiş. Çok büyüksün ATAM...

8-Kurtuluş Savaşı'nda Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar. Pakistan o zamanlar Hindistan'dan ayrılmamıştı), bin lira toplayıp, savaşta harcansın diye  göndermişler Anadolu'ya. Bu para makbuz karşılığında alınıp paranın bir kısmı savaşta harcanmış. Geriye kalan para saklanmış ve Cumhuriyet kurulduktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından bir banka kursun diye Celal Bayar'a verilmiş. Böylece, Türkiye İş Bankası kurulmuş.

9-Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya" adlı romanında Fordlandia adlı hayali bir ülke vardır. Bu ütopik ülkede insanlar "Ford bağışlasın, Ford cezanı versin, Ford yardımcın olsun" türünden sözler söylerler. Meğer Fordlandia diye bir yer gerçekten varmış Brezilya'da. Hikayesi şöyle: Henry Ford lastik üretmek için kauçuk ağacı yetiştirmek ve Detroit'tekine benzer büyük bir araba fabrikası kurmak, Brezilyalıların ucuz iş gücünden yararlanmak amacıyla Brezilya'da bulunan yağmur ormanlarından büyük bir ormanlık alanı satın alıp milyonlarca ağacı kestirmiş. Kesilen ağaçların yerinde AVM dahil, eğlence yerleri ve büyük bir araba fabrikası olan devasa bir kasaba kurdurtmuş. Ancak Brezilyalı işçiler, kapitalist sistemin çarkının işleyişine ayak uyduramamışlar. Dolayısıyla üretim ilerlememiş ve kasaba terk edilmiş. 

Konuyla ilgili daha geniş bilgi için linki tıklayınız: https://www.ekoiq.com/bir-surdurulebilirlik-dersi-fordlandia/

10-Eskiden tüm kadınlar sokakta çarşaf ve peçeyle dolaşır, yüzlerini yabancı erkeklere göstermezlerdi. Tek bir istisna vardı; eğer padişah kendileriyle konuşuyorsa yüzlerini açmak zorundaydılar. Bu teamülün yanı sıra bir de yazılı olmayan kuralın bulunduğu söyleniyor kaynaklarda. Bu kural da şu: Eğer bir padişah halktan herhangi bir evli kadının yüzünü görüp onu beğenirse, kadını kocasından boşatıp onu alma hakkı varmış. Bu yazılı olmayan kuralı uygulayan az sayıdaki padişahlardan biri olan II. Selim, şehzadeliği döneminde eşrafın güzelliği ile nam salmış eşleriyle birlikte olmuş. Kendisini padişaha şikayet etmeye çalışan eşrafı ise öldürtmüştü. Bir de Sultan İbrahim'in bir paşanın güzel eşini elinden alma gayreti olmuş.

11-Fuzuli'nin söylediği "İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer, gayet itibarsız olur" sözünü bilmeyen şair yoktur sanırım. Ancak Fuzuli'nin gerçek kimliğini az kişi bilir diye düşünüyorum. Kerkük Türkmenlerinden, Bayat Boyu'ndan, Azeri Türkçesiyle şiirler yazmaya başlayan Mehmet adlı şair, kimsenin beğenip de seçmeyeceği bir mahlas olsun diye "Fuzuli" yi seçmiş. Bunu seçmekteki amacı şuymuş: Çoğunluğun kullandığı türden bir mahlas seçerse (Karacaoğlan gibi), ünlü olmazsa şiirlerinin aynı mahlası kullanan ünlü bir şairin şiirlerine katılmasından, eğer ünlü olursa da başkalarının şiirlerinin ona mal edilmesinden endişe duyduğu içinmiş. Fuzuli bu tür tehlikeyi önleyecek türden bir mahlasmış. Ama zaman geçmiş Fuzuli'nin bir oğlu olmuş. O da şiir yazmaya başlayınca, babasına zıtlık olsun diye şiirlerinde Fazli mahlasını kullanmış. Fuzuli'ye karşı Fazli!

12-Üstün Dökmen'in yazdığı "Komşu Köyün Delisi" adlı oyun Ankara Devlet Tiyatrosu'nda 477 defa sahnelenerek bir rekor kırmış.


Kaynak: Yukarıdaki bilgiler, Üstün Dökmen'in Palandöken adlı romanından tarafımdan derlenmiştir.



16 Nisan 2023 Pazar

 


TOLSTOY'DAN SEÇTİĞİM 12 SÖZ



Bütün Mutluluklar Birbirine Benzer, Tolstoy'un eserlerinden derlenmiş bir seçki. Ben de, bu seçkiden özenle seçtiklerimi paylaşmak istedim. :)

1- "Ben mi başkalarının göremediklerini gördüğüm için deliyim, yoksa tüm bu gördüklerimden sorumlu olan onlar mı deli?"

2- "Özgür düşünen insanlar önyargılara yenilmeksizin akıllarını kullanmaya gönüllüdürler ve kendi inançlarına, geleneklerine ya da haklarına ters düşen şeyleri bile anlamaktan korkmazlar. Bu dürüm pek yaygın değildir, fakat doğru düşünme için olmazsa olmazdır."

3- "Çoğunluğun ona inanması, bir yanlışın, yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez."

4- "Öyle kötü bir insandı ki ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunluluğunun verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı." 

5- "Güç, kitlelerin isteklerini bir özet halinde hızlı veya stratejik bir şekilde yine kitleler tarafından seçilen liderlere devredilmesidir."

6- "Bir rahibin sözleri: 'Hepimiz kardeşiz, fakat ben hırsızları ya da hayat kadınlarını yargılamak, kınamak hatta idam etmek için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben sırf zenginlerin ve tembellerin lüksleri karşılanabilsin diye zavallı işçilerden vergi toplamak için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben kendim bile inanmıyorken; insanların gerçek dini anlamasına engel olan sahte bir Hristiyanlıkla ilgili vaaz verdiğim için maaş alıyorum.'"

7- "Bir tanıdığımızın yakınının ölüm haberini alınca hepimizi bir ölüm düşüncesi sarar. Ama bu düşüncenin içinde ufak da bir rahatlama vardır, neyse ki bizim sevdiklerimiz hala hayattadır."

8- "Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsiniz. Fakat kim bilir belki de birisi için, onu hayata bağlayan tek gerçeksiniz."

9- "Şikayet ettiğiniz yaşam, belki de başkasının hayalidir."

10- "Temelde hepimizin amacı aynıdır; para ve şöhret. Kimse çıkıp da 'benim için önemli değil' demesin. Her insanın bilinçaltında bunlar vardır."

11- "İyilik yapsak hatırlanmaz, yanlış yapsak unutulmaz. Biz en iyisi kimsenin yapamazsınız  dediklerini yapalım, çünkü onlar asla akıllardan çıkmaz."

12- "Halk o kadar düşük bir maddi ve manevi gelişme düzeyinde bulunuyor ki, kendisine yabancı olan her şeye karşı çıkmak zorunda kalıyor."



10 Nisan 2023 Pazartesi

 


CENGİZ AYTMATOV'UN DÜNYAYA TANITTIĞI İKİ EFSANE;

MANKURT VE DÖNENBAY KUŞU



Dünyaca ünlü büyük yazarlar hakkında yazmak zor iştir. Nereden, nasıl başlayacağınızı bilemezsiniz çünkü. İşte bu büyük yazarlardan biri, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un tarihin tozlu raflarından çekip çıkararak tüm dünyaya tanıttığı ve edebiyat literatürüne kazandırdığı "mankurt" sözcüğü ve unutulmuş efsanesini yazacağım bugün. Hem de "Gün Olur Asra Bedel" kitabından derleyerek. Ama nereden başlasam, nasıl anlatsam? En iyisi, Cengiz Aytmatov'un adını ilk duyduğum geçmiş zamanlara giderek başlamak. :)

Yıl 1977. Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmi sinemalarda gösterime girmişti. O zamanlar gençlik başımda duman halleriyle filmi izlemeye gitmiş, filmi çok beğenmiş ve etkilenmiştim. Kamyon şoförü İlyas ile köylü kızı Asya'nın sonu hüsranla biten aşklarından kim etkilenmezdi ki? Özellikle filmin son sahnesini hiç unutmadım. Sahne şöyleydi hatırladığım kadarıyla; Asya ile İlyas'ın oğlu Samet'in biyolojik babası İlyas'a değil de onu besleyip büyüten, baba dediği Cemşit'e doğru gidişini ve bu gidişle annesinin "sevgi" üzerine dile getirmediği ama düşüncesinde sorguladığı sevgiyi anlatıyordu. Şöyle diyordu Asya'nın iç sesi: "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti." Ve oğul Samet de hiç  tanımadığı öz babası yerine, Cemşit babasında bulduğu bu sevgiyi seçmiş, ona doğru koşmuştu. 

Film sonrası, bu filmin Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan "Kırmızı Eşarp" romanından sinemaya uyarlandığını öğrenmiştim. İşte benim ünlü Kırgız yazarla tanışmam bu film sayesinde olmuştu.

Aradan uzun yıllar geçti ama Cengiz Aytmatov'un eserlerini hala okumaya devam ediyorum. Yeni bitirdiğim "Gün Olur Asra Bedel" romanı da bunlardan biri. Kitap sinemaya uyarlanmış ama ülkemizde gösterime girdi mi bilmiyorum. Gün Olur Asra Bedel romanında yazar yaşadığı dönemde kimliksizleştirme, köklerine yabancılaştırma nedeniyle sistemi eleştirirken, tüm dünyaya "Mankurt Efsanesi"ni de tanıtmış, literatüre yeni bir kavram kazandırmıştır. 

Aytmatov çocukken babaannesinden dinlediği halk hikayeleri, masallar, efsaneler ve mitleri romanlarında yazarak Türk Dünyası'nın gelenek ve göreneklerini tüm dünyaya tanıttı. Dünyada eserleri 176 dile çevrilen ilk ve tek yazardır.

Gün Olur Asra  Bedel romanı Kazakistan'da Aral Gölü'nün yakınında bulunan Sarı Özek bozkırındaki Boranlı istasyonunda geçer. Boranlı istasyonu ve çevresi çetin coğrafi şartları olan adeta unutulmuş bir yerdir. Burada yaşayan insanların birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yoktur. Aytmatov, romanda mankurt efsanesini metafor olarak kullanarak "toplumsal ve kişisel bellek" yitiminin nelere sebep olacağını anlatır. Kısaca söylemek gerekirse, bir toplumun dil ve kültürünün yok edilmeye çalışılmasıyla (asimilasyon), tarihsel bağlarından  koparılması şiirsel bir dille anlatılır. Romanı bitirdiğimde zihnimdeki soru şu oldu; "Günümüzde çeşitli iletişim araçlarıyla, istenilen algı yaratılarak  mankurtlaştırılan zihinlerden "modern köleler" yaratılmadı mı?"

MANKURT EFSANESİ

Çin kaynaklarında "Juanjuan" olarak adlandırılan "Cücenler", (Arap ve Bizans kaynaklarında "Avar", Göktürklerde "Apar" denilmekte) Asya kıtasında güneyden sıkıştırılınca Kuzeye doğru kaçmışlar ve Sarı Özek bozkırını ele geçirmişler. Bundan sonra otlaklarını genişletmek, köle toplamak amacıyla Sarı Özek'e yakın yerlere sık sık baskınlar düzenlemişler. Çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan pek çok tutsak almışlar. Alınan tutsakların hepsi ya satılıyor ya da köle olarak kullanılıyormuş. Juanjuanların baskınlarından bıkan Sarı Özek bozkırındaki oymaklar bu baskınlara karşı koymaya başlamışlar. Ve  sonrasında kıran kırana savaşların ardı arkası kesilmemiş.

Juanjuanların, hayvancılığa çok elverişli otlaklara sahip olan Sarı Özek'ten gitmeye niyetleri yokmuş. Bozkıra yerleşmek ve kalıcı olmak için direnmişler. Uzun bir süre bıktırıcı savaşlar sürüp gitmiş. Bu savaşlarda kimi zaman Juanjuanlar, kimi zamanda Sarı Özek Oymakları savaşı kazanmışlar. Arada sırada ise sessiz bir dönem oluyormuş.

Juanjuanlar savaşta tutsak alıp satmadıkları güçlü, kuvvetli genç erkeklere korkunç işkenceler yaparlarmış. Bu işkencelerden belleğini yitirmiş olarak sağ çıkanları da köle olarak çalıştırırlarmış. Ele geçirdikleri delikanlının önce kafasını kazıyıp, saç diplerini kesip kanatırlarmış. Bu işlem sürerken usta kasaplardan biri iri bir deveyi hemen oracığa yatırıp kesermiş. Kestikten sonra derisini yüzermiş. Deve derisi boyun bölgesinde çok kalın olduğu için boyun derisinden kesilen bir parça sıcağı sıcağına tutsağın kazınmış ve kanatılmış başına geçirilirmiş. Deve boynundan bu deri örtü tutsağın başını sımsıkı kavrarmış. Bir deveden beş-altı kişiye yetecek kadar boyun derisi çıkarmış. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boynuna tahta kalıp takılır, yürek yakan çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürmüş. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada, güneşin altında aç susuz birkaç gün kalırmış. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlar ise hafızalarını yitirerek geçmişlerini hatırlamayan birer "mankurt" olurlarmış. Tutsakların yakınları köleleştirme işlemi son bulmadan kurbanı kurtarmak için bazen akınlar düzenlerlermiş ama Juanjuanlar bu baskınları işkence yaptıkları yerlere koydukları kolcularla önlerlermiş. Eğer tutsaklardan birini mankurt yapıldığı yöreye yayılırsa, artık onun en yakınları bile zavallıyı kurtarmaya ya da fidye yoluyla satın almaya yanaşmazlarmış çünkü bir mankurt ve bir bostan korkuluğu arasında hiçbir fark kalmazmış. 

Sarı Özek'in yakıcı güneşi altında bırakılan bu tutsakların çoğu, açlık ve susuzluktan değil, acıdan ölürlermiş. Beş altı kişiden ancak biri sağ kalırmış. Sımsıkı başlarını saran taze deve derisi kurudukça tutsağın başını mengene gibi sıkıştırırmış. Bu acı yetmezmiş gibi, ikinci günden itibaren uzamaya başlayan Asyalı soyunun fırça gibi  sert saç kıllarından bazısı deriyi delip dışarı çıkarmış ama çoğu çıkamayıp geri dönüp tutsağın kafasına diken gibi saplanırmış. Bütün bu acılar sonunda tutsaklar aklını yitirmeye başlarlarmış. Beşinci günün sonunda bir tutsak sağ kalmışsa Juanjuanlar bunu amaçlarına ulaşmış sayarlarmış. Belleğini yitirmiş köleyi alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ekmek ve su verirlermiş. Zavallı köle zamanla kendini toparlar güçlenirmiş. Böyle bir mankurt seçme on tutsağa eşit sayılırmış piyasada. Hatta Juanjuanlar arasında şöyle bir töre varmış: Eğer kendi aralarındaki çarpışmalarda birisi birisinin mankurdunu öldürürse böyle bir kayıp yüzünden ödenecek fidye özgür bir insan için ödenecek fidyenin üç kat fazlası olurmuş.

Mankurt kim olduğunu, soyunun sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını, babasını bilmezmiş. Kısacası insan olduğunun bile farkında değilmiş. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine ekonomik açıdan büyük avantajlar sağlarmış. Mal sahibinin evindeki hayvanlardan bir farkı yokmuş; ağzı var, dili yokmuş yani. Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike kölenin başkaldırmasıymış. Her köle fırsat buldukça isyan eder mantığı geçerliymiş. Oysa mankurt, köleler arasında kaçmayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında bir varlıkmış. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt da sahibinin sözünden dışarı çıkmazmış. Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, karnını doyurmaktan başka şey düşünmezmiş. En kirli, en ağır işler mankurtlara verilirmiş. Sarı Özek bozkırının kuş uçmaz, kervan geçmez çayırlarında sürü otlatmak ancak mankurtların dayanabileceği bir iş olduğundan, deve sürüleri bu zavallılara güttürülürmüş. Bir mankurt için efendisinin buyruğundan daha yüce bir şey yokmuş. Açlıktan ölmemek için yiyeceğini, soğuktan donmamak için giyeceğini verdikten sonra başka bir şey istemezmiş.

Kafasına sürekli şapka takan bir mankurtu ölüm bile korkutamazmış ama "gel senin kafanı tütsüleyelim!" denmesi bir mankurt için en büyük cezaymış. Mankurt bu söz üzerine yaban atı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurtmazmış. Gece gündüz şapkasını başından çıkartmazmış, onunla yatar, onunla kalkarmış.

Oğlu Jolaman'ın yaşadığını ama mankurtlaştırıldığını tüccarların konuşmalarından  duyan Nayman Ana'nın yüreği dayanamamış, oğlunu kurtarmak için binmiş "Akmaya" adını verdiği devesine ve koyulmuş yola. Aslında bozkırda deve güden mankurtun kendi oğlu olduğundan emin değilmiş ama gerçeği öğrenemezse rahat edemeyecekmiş. Ana yüreği işte, her devirde çocukları için aynı sevgiyle ve özveriyle çarpar.

Şafak sökerken yola çıkan Nayman Ana, oğlu kendisini görünce yas tuttuğunu anlamasın ve üzülmesin diye (Daha önce obasındakiler bulunamayan oğlunun öldüğünü söylemişler çünkü)  başına ak yazmayı bağlamış. 

Az gitmiş uz gitmiş bir tepenin ardında yüzlerce deveden oluşan bir sürüye rastlamış. Çobanı gördüğünde oğlunu hemen tanımış Nayman Ana. Ne yazık ki ne derse desin, ne anlatırsa anlatsın oğlu anasını tanıyamamış, geçmişine ait hiçbir şeyi hatırlayamıyormuş. Çünkü o artık bir mankurtmuş.

DÖNENBAY KUŞU EFSANESİ

Nayman Ana oğluna bıkmadan usanmadan babasının adını, geçmişini anlatadursun, oğlu boş gözlerle ve hareketsiz bir şekilde ona bakıyormuş. Bu duruma içi yanıp kavrulan Nayman Ana ağlayarak, "Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!" diye haykırmış.

Jolaman'ı mankurtlaştıran efendisinin geldiğini gören Nayman Ana, hızla oradan uzaklaşmış. Durumdan işkillenen efendisi mankurta o kadının kim olduğunu sormuş.  O da kadını tanımadığını söylemiş söylemesine de efendi bu, işi ciddiye alıp, Jolaman'a bir ok ve yay vermiş. Ve demiş ki, o kadın bir daha gelirse onu öldür. 

Juanjuan efendisinin oğlunun yanından uzaklaştığını gören Nayman Ana tekrar gelmiş ve oğluna "Senin babanın adı Dönenbay" diye tekrar tekrar söylemiş. Efendisinin emrini yerine getirmek isteyen mankurt oğul, yayını germiş ve okunu fırlatmış. Oğlunun attığı ok, Nayman Ana'nın sol böğrüne isabet etmiş. Devesine yapışarak yere düşmeden önce başındaki ak yazma  havalanıp kuş olmuş, uçmuş. Nayman Ana'nın son sözleri de "Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" olmuş.

Bu olaydan sonra Dönenbay kuşu Sarı Özek bozkırında geceleri uçup dururmuş. Karşısına bir yolcu çıktığında da ona yanaşıp "Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye ötermiş.

Sarı Özek'te dillere dolanan efsane böyle anlatılır. Yörede kutsal kabul edilen Ana Beyit Mezarlığı adını bu kadından almıştır. "Ana Beyit", ana ruhu, ana huzuru, ana ölüsü anlamına gelir.

Romanda geçen bir olay daha var ki, adeta günümüzü anlatıyor. ABD ve Rusya'nın birlikte yürüttüğü "Demiburg" adlı bir proje ve "Orman Göğsü Gezegeni". Bunu da kitabı alıp okumanız için burada yazmayayım. :)

CENGİZ AYTMATOV KİMDİR?

Cengiz Aytmatov (D: 12 Aralık 1928, SSCB  / Ö: 10 Haziran 2008 Almanya), Kırgız yazar, gazeteci, çevirmen, diplomat ve siyasetçidir. Türk dünyasının ünlü yazarlarından biri olan Aytmatov, dünya edebiyatında tartışılmaz bir yere sahip eserleriyle Türk kültürünün zenginliğini bütün dünyaya tanıtmıştır. 

II.Dünya Savaşı sonrası yazarlar arasında yer alan Aytmatov'un ünü "Cemile "romanıyla tüm dünyaya yayıldı. Louis Aragon, Cemile'yi "dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak tanımlamıştır. 

Cengiz Aytmatov, sadece insanların değil, hayvanların psikolojisini de romanlarında anlatmıştır. Bunlardan ikisi; "Dişi Kurdun Rüyaları" ile "Elveda Gülsarı" olan kahramanları kurt ve at olan romanlarıdır. Cengiz Aytmatov, Kırgızistan Dışişleri eski bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.

Son olarak bir anımı paylaşmak isterim. 1980'li yılların başında bir arkadaşımın eşi doğum yapmıştı. Bebeği görmeye gittiğimde adının Cemile olduğunu ve bu ismi babasının koyduğunu öğrenince sormuştum; Neden bebeğine eski bir isim olan Cemile adını koydun? diye. O zamanlar doğan bebeklere pek duyulmamış yeni  isimler koymak modaydı. Arkadaşım; "Cengiz Aytmatov'un Cemile romanını okumuş ve çok sevmiştim. Kızım olursa adını Cemile koyacağım demiştim kendi kendime ve kızım oldu, adını Cemile koydum" diye cevaplamıştı sorumu. Cemile'yi okumadığımı söylemeye utanmış ve çok güzel olmuş diyebilmiştim sadece. Sonrasında bu utancımı gidermiştim. :)

 

Kaynak: Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel. Türkçeleştiren: Mehmet Özgül. Nora Yayınları.