Gürcü Hatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gürcü Hatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2023 Cumartesi

 


MOĞOLLAR ANADOLU'YU NASIL ELE GEÇİRDİ? 

(HAİN İÇERDEN OLUNCA KAPI KİLİT TUTMAZMIŞ!)




Kendi ülkesinin tarihini bilmeden bugünün dünyasını anlamak zor, hatta imkansızdır. Bizlere okullarda okutulan tarih, hep toprak alma ve toprak kaybetme üzerine yazılı tarihtir. Tarihimizin ekonomik, siyasi ve toplumsal boyutları pek anlatılmaz, ilgili olanlar dışında da pek kimse merak edip araştırmaz. Önemli olan yapılan savaşlarda zafer kazanmak, toprak almak ve fethedilen ülkeleri vergiye bağlamaktır!

Tarih okumayı çok seven bir okur olarak, ülkemizin tarihinden beni çok etkileyen bir olguyu sizlere aktarmak isterim. 13. Yüzyıl. Devir Anadolu Selçuklu Devleti'nin  devri.

Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'in Sultan'ın veziri Saadettin Köpek ile işbirliği yaparak Sultan'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra Selçuklu tahtına 16 yaşındaki oğul Gıyaseddin Keyhüsrev oturdu. 1236 ile 1246 yılları arasında 9 yıl hükümdarlık yaptı. Bu yıllarda Orta Asya'dan Batı'ya doğru göç eden ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan, yağmalayan Moğol istilası Anadolu'nun da kapısına dayanmıştı. 

Alaaddin Keykubat ölmeden önce, Moğol tehlikesini görerek o zamanlar Anadolu'nun kapısı olarak addedilen Erzurum Kalesi'ni tahkim ettirir, alınması zor bir kale haline getirtir. Moğol Hükümdarı Ögedey, Alaaddin Keykubat'a büyük saygı duyardı. Saygı duymasının nedenlerinden biri, Moğolların bir türlü yenemediği  Harezmşah hükümdarı Celaleddin'i , Alaaddin Keykubat'ın "Yassıçemen" savaşında tek seferde yenmesiydi. Bu zaferle ne derece büyük askeri güce sahip olduğunu gösteren Alaaddin Keykubat'a karşı dikkatli olan Moğollar, ondan çekiniyorlardı.

Oysa oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev, veziri Saadettin Köpek'in yönlendirmesiyle Harezmşah beyleriyle arasını açtı. Moğol istilasını ise önemsemedi. Çünkü Moğollar tarafından ilk defa kuşatılan Erzurum Kalesi alınamamıştı. Ama Moğollar Anadolu'nun kapısını açıp içeri girmeye kararlıydılar. Askeri güçle başaramadıklarını, sinsi planlarıyla gerçekleştireceklerdi. Bu konuda Moğol Ordusunun komutanı Baycu'ya güveniyorlardı.

Komutan Baycu, askeri olarak Erzurum Kalesi'ni alamayacağını anlayınca kale içinden önemli bir mevkide bulunan Şıhneyi casus olarak seçti. Şıhne, Selçuklu Hanedanı'nda hanedan üyesi olmayan valiler için kullanılan ifadedir. Bu valiler genellikle üst komutadaki askerlerden seçilmiştir. Şıhne, hem askeri hem de idari işlerden sorumludur. (Vikipedi) Düşünün Erzurum Kalesi'nin valisi, Moğolların casusu. Yani hain içeriden olunca, kalenin düşmemesi için bir mucize gerekir.

Anadolu Selçuklu ordusunun büyük bir kısmı paralı askerlerden oluşmaktaydı. Bu paralı Frenk askerlerinin komutanı İstankos'tu. İstankos, Haçlı seferleriyle Anadolu'ya gelmiş, sonrasında ücretli askerlik yaparak geçimini sağlayan bir şövalye idi. Sultan Alaaddin Keykubat'a bağlı, cesur bir askerdi. Selçuklu ordusunun başında ise Sinaneddin vardı. Moğol ordusunda ise Gürcü Prensi Avag ile Ermeni Prensi Grigor'un kumanda ettiği çok sayıda Gürcü ve Ermeni askerler vardı.

Şıhne Şerefeddin, bir gece yarısı kale halkı derin uykudayken, Harput kapısını Moğol askerlerine kendi elleriyle açar. Kaleye giren Moğollar diğer kapıları da açarak tüm orduyu içeri alırlar. Askerler önlerine çıkan kadın, çocuk, genç, yaşlı erkek kim varsa kılıçtan geçirirler. Bu sırada Şıhne Şerefeddin korkudan saklanmıştır ama tez zamanda bulunur ve Moğol komutanın karşısına çıkarılır. Moğollar lehine casusluğu, canına dokunulmayacağı ve şıhne olarak görevine devam edeceği garantisiyle kabul eden Şerefeddin  fena halde kandırıldığını anlayamadan bir kılıç darbesiyle kellesi vurulur. Tabii ki Moğol komutanın söylediği şu sözü de duyamadan çoktan ölmüştür; "Biz Moğollar hainleri sevmeyiz. Bugün kendi milletine ihanet eden sen, yarın bize de edeceksin. Bu yüzden cezanı şimdiden veriyorum."

Erzurum'un düşüşünden bir yıl sonra Moğollar tekrar Anadolu'ya girdiler. Onları Kösedağ'da (Bugün Sivas sınırları içindedir) karşılayan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, öncü birlikler arasındaki ilk muharebeyi Moğolların kazandığını görünce ordugahını terk edip kaçtı (3Temmuz 1243). Onun bu hareketi Selçuklu ordusunun dağılmasına ve Moğol ordusunun hiçbir direnişle karşılaşmadan Anadolu şehir ve kalelerini birer birer zapt etmesine sebep oldu.

Babası Alaaddin Keykubat'ın zehirlenmesinde parmağı olduğunu öğrenen Hund Hatun, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev'den uzak olmak için Konya sarayından uzaklaştı. Diyar diyar gezerek kendisini hayır işlerine adadı. Erzurum'daki Çifte Minareli Medrese'nin (Hatuniye Medresesi) yapımını başlatmışsa da Moğolların gülle atışlarıyla taş ustalarının bin bir emekle yükselttikleri medrese duvarları yerle bir edilmiştir. Yıllar sonra medresenin yapımını Kirman'da hüküm süren Kutluğhanlar Hanedanı'na mensup Padişah Hatun üstlenip tamamlamıştır. Padişah Hatun, Moğol-İlhanlı hükümdarı Abaka Han'ın eşiydi.  

Alaaddin Keykubat'ın eşi olan Mahperi Hatun - Hund Hatun ve Gıyaseddin Keyhüsrev'in anneleri- Moğollar Anadolu içlerine doğru ilerlerken Kayseri'de bulunmaktaydı. Kızı Hund Hatun da Erzurum düşmeden önce annesinin yanına Kayseri'ye gitti. Bazılarına göre o ve annesi Mahperi Hatun güvende olsunlar diye Sultan Gıyaseddin tarafından, Kilikya Ermeni Kralı Hetum'un yanına gönderildi. Bazıları da onların Sultan tarafından gönderilmediğini, çaresiz kalan anne-kızın, mecburiyetten Hetum'a sığındıklarını söylediler. Ancak Anadolu Selçuklu yönetimine bağlılık yeminini çoktan bozmuş olan Hetum, Moğolların emrine girmişti. Ve kendisine sığınan Hond Hatun ve annesini hiç tereddüt etmeden yeni efendisi Moğol komutan Baycu'ya teslim etti.  Hond Hatun'un bundan sonraki yaşamıyla ilgili çeşitli söylentiler olsa da akıbetinin ne olduğu bilinemedi. (*)

1256 yılında Cengiz'in torunu Hülagü, İlhanlı devletini kurunca Anadolu'da İlhanlı hakimiyeti başladı. Kösedağ Savaşı yenilgisinden sonra başlayan Moğol istilasından kaçan ve Batı'ya yönelen Türkmenler, Batı Anadolu'nun Türkleşmesini hızlandırdılar. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Türkmen Beyleri üzerinde etkisi azaldığı için , bu beyler bağımsızlıklarını ilan etti ve Anadolu'da ikinci beylikler dönemi başladı. 1299'da Söğüt/Domaniç'te kurulan Osmanoğulları Beyliği de bu beyliklerden biridir. 

Kısacası, "Erzurum düşerse Anadolu düşer" sözü, Erzurum'un düşüşüyle gerçeğe dönüştü! Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanları Moğolların egemenliğine girdi ve Anadolu Birliği bozuldu.

Gıyaseddin Keyhüsrev, babasının zamanında nişanlanmış olduğu Gürcü Prensesi Tamar ile evlendi. Bu evlilikten II. Alaaddin Keykubat doğdu. Gürcü Prenses Tamar'ı çok seven Anadolu halkı ona sevgilerini anlatmak ve kabul ettiklerini belirtmek için Gürcü Hatun dediler.

Gürcü Hatun'un hikayesini okumak için linki tıklayınız:

https://sahriye.blogspot.com/2019/03/gumus-sikke-uzerinde-yasatilan-ask.html



Not: Mahperi Hatun ve dönemindeki olayları okumak için önereceğim kitabın adı; Mahperi Hatun, Anadolu Selçukluları. Yazarı: Gisele Durero-Köseoğlu. GİTa. 3. Basım. Sayfa sayısı:463.

"13. yüzyılda Anadolu'dayız...

Sekiz yıl süren uzun mahkümiyet yıllarının ardından kardeşi İzzeddin Keykavus'un ölümüyle Alaaddin Keykubad tahta çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanı olan Alaaddin bir süre sonra Prenses Destina'yla evlenmiş ve Destina, Mahperi Hatun adını almıştır. Mahperi Hatun, var oluş mücadelesine girmiş, eşinin aşkı ve tek oğlunun geleceği için savaşmıştır. Mahperi Hatun için en büyük sorun, ikinci eş Eyyübi Melikesi Gaziye Hatun ve oğulları olmuştur...

(Kitabın arka kapak yazısından)



Kaynak: Erkan Göksu, Hüzün Melikesi - Selçuklular ile Moğollar Arasında Geçen Bir Ömür. Kronik. Sayfa sayısı:199




2 Mart 2019 Cumartesi



GÜMÜŞ SİKKE ÜZERİNDE YAŞATILAN AŞK
Gürcü Hatun




Tarihe geçmiş aşklara "büyük aşk" deniyor; bu aşkları yaşayan kişiler "büyük" oldukları için herhalde.  Eğer aşık olan bir kral, kraliçe, prens, prenses, imparator, imparatoriçe, padişah ya da sultan ise bunların aşkı da büyük oluyor.  Çünkü sosyal gerçekler fiziksel gerçeklerden daha önemlidir. Büyük aşklar sadece yönetenler için değil dünyaca ünlü ressam, yazar, şair, heykeltraş, besteci veya müzisyenler için de geçerli. Sıradan insanların aşkları da kendileri gibi sıradan olur varsayımından yola çıkarsak, ünlü olmayan birinin aşkını kim, niçin merak etsin ki? 

Tabii aşklar büyük olunca, aşkını ifade etme biçimi de görkemli ve azametli olmalı; duyan, gören herkes bu aşka imrenmeli, saygı duymalı. Öyleki, devlet yıkıldıktan, faniler dünya değiştirdikten ve zamanın üstünden yüzyıllar geçtikten sonra da "bu büyük aşk" anılmalı ve insanların zihinlerinde yaşamalı. Kısacası, bu büyük aşka ölümsüzlük gömleği giydirmeli. Ama nasıl? Kimi aşkı uğruna Tac Mahal gibi anıt mezar yaptırmış, kimi sevdiği şarkıcı ölünce adını yaşatmak için Japonya'da  John Lennon Müzesi açmış, kimi Kral VIII. Edward gibi aşık olduğu kadınla evlenebilmek için tahttan inmiş, kimi  Paris gibi aşkından  vazgeçmemek adına  savaşa neden olmuş.

Ama öyle biri var ki, aşkı uğruna gelenekleri, dini yasakları bir kenara bırakmış. Ulemanın karşı çıkmasına ve yönetimi altındaki halkın ne diyeceğine aldırmaksızın o güne dek hiçbir Türk ve İslam Sultanı'nın yapmadığını yapmış. Aşık olduğu kadının yüzünü gümüş sikkeye bastırmış. Üstelik kadının kendisini hiç sevmediğini bildiği halde.




Bu sultanın kim olduğunu merak ettiniz değil mi? İlk kez okuduğum bu bilgiye ulaştığımda böylesine cesur, aşık sultanı takdir ettim ama kitabı bitirdiğimde, sultanla ilgili aklımda birçok soru vardı? Üzerinde en çok düşündüğüm sorulardan biri şu oldu; 1243 yılında Kösedağ'da Moğollarla yapılan savaşta, sultan mağlup olacağını anladığında, savaş meydanından arkasına bakmadan kaçmasaydı, ölene kadar çarpışsaydı tarihin seyri nasıl olurdu? Ve Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesindeki yerini uzun süre muhafaza edebilir miydi? Elbette, bu soruların cevabını veremeyiz. Çünkü tarihi olaylar o günün şartlarına, yer ve zamanına, neden ve sonuç ilişkisine göre incelenir. Olayların objektif olarak değerlendirilmeleri de şarttır.

İşte merak ettiğinizi tahmin ettiğim bu sultanın adı, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'dir. Veziri Saadettin Köpek tarafından zehirlenerek öldürülen Anadolu Selçuklu Devleti'nin ünlü sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin. Babası ölünce tahta çıkan Gıyaseddin , zalimliğiyle ünlü Gürcü Kraliçesi Rusudan'ın kızı Prenses Tamara ile genç yaşında evlendirilir. Bu evlilik siyasi olsa da Gıyaseddin karısını görür görmez ona aşık olur. Tamara çok güzeldir ama onun tek aşkı Tanrı'ya olan aşkıdır. Dünyevi meselelerle ilgilenmez. Ülkesinden gelirken kendi papazlarını da yanında getirmiştir. Çünkü kayınpederi Alaaddin Keykubat ölmeden önce Tamara'nın annesi Rusudan'a söz vermiştir;kızı Ortodoks Hristiyan inancını özgürce yaşayacaktır ve dinini değiştirmesi için kendisine  baskı yapılmayacaktır. Tabii babası tarafından verilen bu söz, Sultan Gıyaseddin'in karısı Tamara'ya  karşı sevgisi, aşkı azalana kadar geçerli olacaktır.

Tamara, sultanın tebaası tarafından sevilince "Sultan Tamar" olarak  değil, "Gürcistanlı sultan" manasında "Gürcü Sultan" olarak anılmaya başlamış. Karısının böyle anılması hoşuna giden sultan, birlikteliğini mühürlemek için Gürcü Sultan'ın yüzünü tasvir eden bir sikke darp ettirmeye karar vermiş.

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, bu kararını bildirmek üzere divanı toplamış. Divan üyeleri sultanın kararına karşı çıkmışlar, şu gerekçelerle;
-Öncelikle adetlerimize aykırıdır.
-Sizin gücünüz ve hakimiyetinizi temsilen Hanım Sultan'ın bir eşya üzerinde tasvir edilmesi düşmanlarınız tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanabilir.
-Yüce dinimiz insan tasvirini yasaklamıştır.

Divandan istediği sonucu alamayan sultan, divan üyelerinin ve sadık kullarının darp ettireceği sikkeye karşı dirençlerini kırmak için akıllıca bir yol bulur; paranın bir yüzüne Acem hükümdarları tarafından kullanılan bir motif koydurtacaktır. Bu motif, bir aslan figürü ve arkasında insan yüzlü güneş olacaktır. Çünkü "Arslan ve Güneş yani Şir ve Hurşit motifi Fars şairi Nizami'nin anlattığı gibi İran Hanedanı Hüsrev'in hanımı Şirin'e olan aşkını temsil eder."

Gümüş sikke bastırılır ve piyasaya sürülür. Paranın bir yüzünde arslan ve arkasında güneş figürü vardır ve güneşin yüzü Gürcü Sultan'ın yüzünün tasviridir. Diğer yüzünde ise "İnananların emiri, El-Müstansir Billah" yazmaktadır. Ve kimse de karşı çıkmamıştır bastırılan sikkeye.

İşte hikaye böyle. Aradan sekiz yüz yıl geçmesine rağmen, toprağın derinliklerinden çıkarılan bu gümüş sikke(dirhem) Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in karısı Gürcü Sultan'a olan aşkını anlatıyor ve hatırlatıyor bizlere. O bir sultandı ama öncelikle insandı ve insana dair her şey onun için de geçerliydi...



Notlar: 
-Okuduğum kitapta, tarihimizde Anadolu Selçuklu Devleti olarak anılan devletin adı, Rum Selçuklu Devleti olarak geçmektedir. Bu konu, tarihçileri ilgilendirmektedir.

-1237 ile 1246 yılları arasında hükümdarlık yapan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, yavru iken alıp beslediği ve çok sevdiği aslanı tarafından Alanya Kalesi'nde parçalanarak öldürülmüştür. Sultanın ölümünün ardından Gürcü Sultan, Mevlana'nın müritlerinden olan ve dönemin güçlü komutanı Muineddin Süleyman ile evlenmiştir. 

-Karısı Gürcü Sultan, Sultan Gıyaseddin'in isteği üzerine dinini değiştirip Müslüman olmuştur. Ancak kocasından uzak olmak ve dinin baskısından kurtulabilmek için Konya'da bulunan Mevlana ile tanışmış, onun en yakın müritlerinden biri olmuştur.

-Mevlananın ölümünden sonra, Gürcü Sultan tarafından yaptırılan Mevlana Türbesi (Kubbe-i Hadra) yeşil türbesiyle birlikte , günümüzde de ziyaretçilere açıktır.




Kaynak Kitap:
GÜRCÜ HATUN, Gisele Durero-Köseoğlu.(Çeviren:Burçak Targaç, GİTA, 440 sayfa)

Görseller Google'dan alınmıştır.