Kristof Kolomb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kristof Kolomb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2021 Salı

 


KIZILDERİLİLER HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Çocukken okuduğum çizgi romanlardan tanıdığım ve tanıdıkça doğayla uyumlu  yaşamları, doğaya olan sevgi ve saygıları nedeniyle, Kızılderilileri ve kültürlerini hep sevdim. Dolayısıyla Kızılderililerle ilgili yazılan kitapları okuyarak bu doğasever halkı yakından tanımaya çalıştım. İşte bu okumalarımdan beni etkileyen iki kitabı sizlere tanıtıp bu kadim halkla ilgili öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabıdır. Akın'ın kitabı,  Amerika'nın keşfinden başlayıp, keşif sonrasında Amerika Kıtası'nın asıl sahipleri ve yerli halkı olan Kızılderililerin  işgalcilerle olan ilişkilerini, savaşlarını, kültürlerini anlatan deneme tadında güzel bir kitap.

Yıllar önce "Vahşi Batı, Western" filmlerini izlemiş, Teksas, Zagor, Kaptan Swing, Teks" gibi çizgi romanları okumuş biri olmama rağmen, Kızılderililerle ilgili hala bilmediklerim varmış meğer.

Sunay Akın'ın kitabı bir Afrika atasözüyle başlıyor: "Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir." Kitabı okuyup bitirdiğimde yazarın neden bu sözü seçtiğini anladım. Kızılderililerin halk olarak ortak bir dili ve alfabeleri yoktur, yani yazı dilleri yoktur. İngilizlerin George Guess diye bildikleri "Sequoya" adlı bir melez(annesi Chorekee, babası ise beyaz), 1821 yılında Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturmuştur. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini duyan Sequoya'nın bu düşüncesi gerçekleşemez. Dolayısıyla, Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de olamamıştır. Geriye avcıyı öven tarih yazarları kalmıştır, ki onlar da arslanları neden yazsınlar ki, kendi başarılarını abartarak övmek varken!

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabında, ilginç bulduğum ancak pek duyulmadığını ve bilinmediğini düşündüğüm bilgileri şöyle sıralayabilirim:

- 3 Ağustos 1492 yılında, Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle okyanusa açılan Kristof Kolomb'un tayfalarından biri, 12 Ekim 1492'de ilk karayı görür.  Avcının tarih kitaplarında, Pinta'nın direğinde bulunan ve "Kara...Kara..." diye bağıran tayfanın "Trianalı Rodrigez" olduğu yazar. Oysa, karayı ilk gören "Chris" adındaki bir kara derilidir!

- Karaya ayak bastığında Kızılderililerle karşılaşan Kolomb, seyir günlüğüne şunları yazar: "Kızılderililer, kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Onlara keskin kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler." İşte, Kızılderililerle beyaz adam arasındaki ilk kan böyle akar. Sonra da akan kan hiç durmaz!

- Kolomb, 28 Ekim 1492'de demir attığı Küba'yı Çin sanır. Karaya ilk adımını bu topraklarda atar.

- Amerika'ya 1493, 1498 ve 1502 yıllarında da seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden "Sinek Amirali" diye adlandırılır.

- Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada'da altın madenlerinin bulunmasından sonra ortaya çıkarlar. Bu filmlerde kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten ve hızlı silah çekmekten başka bir şey yapmazlar ama beyaz adam oldukları için onlar iyi, Kızılderililer her daim kötüdür.  

- İnanması zor ama edebiyatımızda kovboy filmlerinin ve kovboyların şiirini yazan şairlerimiz vardır. Behçet Necatigil, Ülkü Tamer ve Salah Birsel bunlardan üçüdür. Kitapta şiirleri mevcuttur. Bu değerli şairlerimiz kovboylara şiir yazdıklarına göre, beyaz adamın tarafını tutuyorlardı herhalde!

- Buffalo Bill ününü, attığı kurşunlarla değil, tabancasının kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan "Buffaloing" sözcüğü günümüzde de, "gözdağı vermek" anlamında kullanılır.

- 1995 yılında sinemalarda vizyona giren "Pocahontas" çizgi filmi beyaz adam ile Kızılderili bir kadın arasındaki aşkı anlatır. Çizgi filmde anlatılan hikaye gerçek bir hikayedir ama hikayenin sonu filmdeki gibi hüzünle bitmez. Gerçek hikaye şöyle: Tütün tüccarı John Rolfe, Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek ister. Pocahontas Kızılderililerin büyük reisinin kızıdır. O tarihlerde beyaz adamın bir yerliyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe'nun valiye verdiği dilekçede Pocahontas ile evlenme gerekçelerinden biri, "Tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa'nın dinine döndürmek" idi. Evlenmek istediği kadına(Pocahontas) yaratık diyen beyaz adam, validen çıkan izinle evlenir. John Rolfe, Pocahontas evliliği Virginia tarihindeki ilk İngiliz -Kızılderili evliliğidir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere'ye gider. O artık, barbar ve vahşi olmaktan kurtarılmış uygar bir İngiliz kadınıdır! Öldüğünde mezar taşına yeni adını yazdırır kocası; "Rebeca..."

- Amerika'nın keşfi sonrası Kızılderililerin öldürülmesinin tek nedeni, yerlilerin topraklarında bulunan altın ve gümüş madenlerine sahip olmak ve bu zenginlikleri Avrupa'ya taşımaktı. Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla yola çıkmıştı ve kraliçenin desteğini alabilmek için ona şu vaatte bulunmuştu: "Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs'ü kurtarabiliriz." Beyaz adamın düşlerindeki "Altın Ülke"nin adı ise Eldorado'dur.

- Kolomb'un rotası Hindistan'a değil, altın bulmaya çevriliydi. Eli boş dönse de, 1848'de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması ile Amerika'ya  göç dalgası başlar. Bu göç dalgası Kızılderililere barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da beyaz adam tarafından işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika'yı anlatan kitabına "Sarı Şeytanın Ülkesi" adını verir.

Altın bulunduğu haberinin yayılması üzerine adına "Altın Kapı" denilen San Fransisco Limanı'nda gemilerin yer bulması olanaksızdır artık.

- San Fransisco Limanı'nda demirleyen gemilerin arasında dolanıp yelkenleri söken,  Bavyeralı yahudi bir ailenin çocuğu olan bir göçmen vardır: adı "Loeb" dir. Madencilere yelken bezinden sağlam pantolonlar dikecek ve zenginleşecek olan Loeb, "Yeni Dünya"da adını değiştirir. Onun adı artık  "Levi Strauss"tur. İşte, hemen herkesin yakından tanıdığı kot markası "Levis" böyle doğar.

- Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya "Fransız Yılanı" adını takmışlardır. Ne isabetli bir tanımlama!

- Fransız şair Arthur Rimbaud "Sarhoş Gemi" şiiriyle ünlenir. Şair bu şiirinde Kızılderililere işkenceci rolü verirken, kendisine beyaz adam rolünü biçer. Beyaz adam rolünü çok sevmiş olmalı ki, şiirden vaz geçip köle ticareti yapmaya başlar.

- Amerika'ya ilk zenci köleler 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

- Kızılderililerin topraklarını işgal ederek ellerinden alan beyaz adam bununla yetinmez ve kıtanın kuzeyine doğru ilerlemeye başlar. Burada yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden çiğ olarak yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verirler. Eskimoların kendi dillerinde adları ise "İnnuit"tir.

- Kolomb öncesi Kızılderililer atın nasıl bir hayvan olduğunu bilmiyorlardı. Kıtaya at, beyaz adamla birlikte gelir. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

- Kolomb'un Amerika'ya adım atmasıyla beyaz adam, domates ve patatesle tanışır.  Ardından da Avrupa patates ve domatesle tanışır. İlginç olan ise Fransızların uzun bir süre kadınlara domatesi "aşk meyvesi" olarak sunmasıdır!

- Kızılderililerin dilinde "Cherokee" mağara insanı demektir. Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine "gözyaşı izleri" adını verirler. Batıya gitmeye zorlandıklarında, küçük bir grup bunu kabul etmeyip Dumanlı Dağlar'a saklanır. İşte dağ aracı olan jeepe "Cherokee" adının veriliş nedeni budur!

- Kızılderililerin bir kolu olan Cheyenneler atlara "Güzel İnsanlar" derler ve diğer hayvanlar gibi atlara da son derece saygılı davranırlar. 1541 yılında beyaz adamlar Mississipi Nehri'ni geçerken atlardan bazılarını ellerinden kaçırırlar. Uzmanlar,  yabani at sürülerinin bu kaçan atlardan oluşturulduğuna inanırlar (Kolomb öncesi kıtada at yoktu). Bu at nesli İspanyolca "yoldan çıkmış" anlamına gelen "Mustang" diye bilinir.

- İlginçtir ki, Kızılderililer kafa derisi yüzmeyi, beyaz adamdan öğrenmiştir. Oysa tam tersi bilinmektedir. Kafa derisi yüzmenin hikayesi kitapta anlatılmaktadır.

- Baba filmleriyle yakından tanıdığımız aktör Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği Annemin Öğrettiği Şarkılar adlı kitabında şunları yazmıştır: "İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum." (s:136) 

Baba filmiyle 1972 yılında en iyi oyuncu Oscar'ı verilen Marlon Brando, ödülü reddetmiş, törende hazırladığı bildiriyi okuması için salona "Küçük Tüy"ü göndermiştir. Oscar'ı reddeden ilk sanatçı Brando'dur.

- Seattle kenti, Kızılderili Reis Seattle'ın adını taşımaktadır.

- Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler, Richard Oakes reisliğinde 20 Kasım 1969'da Alkatraz Adası'nı işgal ederek, Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kurarlar. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alkatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: " Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular / Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar." 1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve Alkatraz eğlence merkezine dönüştürülür! (s:174)

- Beyaz adamlarla yaptıkları savaşlarda fazla kayıp vermeyen Kızılderililerin asıl büyük kayıpları "rezervasyon" bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Bu toplama kamplarında Kızılderililerin çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle toprakları sürekli ellerinden alınır. Toplama kampları dışındaki alanlarda ise buffalolar  öldürülür. Dolayısıyla bu yerli halk açlığa mahkum edilir. Açlıktan ve hastalık mikrobu bulaştırılarak dağıtılan battaniyelerden yayılan salgın hastalıklardan, savaşlardan daha fazla Kızılderili ölür. Savaşlarda yalnız erkekler ölürken açlık ve hastalıktan kadınlar, çocuklar ve bebekler de ölür. 

- ABD Senatosu 1871 yılında, yerlilerin bir ulus olamayacağı kararını alır. 1877'de yürürlüğe konulan "Dawes Genel Tahsis Yasası" gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görünür.

- Kızılderili toplama kamplarındaki sisteme hayran olan Adolf Hitler, bu toplama kamplarına bir araştırma heyeti gönderir. Heyetin getirdiği bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya'nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

- Kızılderililer, Aralık ayına "Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay" derler. Şubat ayında dağlarda doğa yürüyüşü yaparken bazen bir ağacın altında bırakılmış, dökülmüş geyik boynuzlarına rastlamışımdır. Bundan sonra geyik boynuzlarının Aralık ayında döküldüğünü asla unutmam. :)

- Bazı Kızılderili kabilelerinde, doğum sonrası çadırdan çıkan baba, dışarıda gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını bebeğe koyar: Avın peşinde koşan tilki, oturan boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü. 

Beyaz adamın altın uğruna Kızılderili kültürünü yok etmesi gibi günümüz egemenleri de yine altın uğruna tüm insanlığı yok etmek istiyorlar! 19. yüzyılın ortalarında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili Reis Seattle'ın yazmış olduğu mektuptaki şu satırlar, adeta günümüzü anlatmıyor mu? "Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir."

Kısaca tanıtmak istediğim ikinci kitap ise Ella Cara Deloria'nın Nilüfer adlı romanıdır. Deloria'nın kendisi bir Dakota(Siu) yerlisidir ve aynı zamanda etnologdur da. 



Bu romanı özel kılan, kendisi de bir yerli olan kadın yazarın Kızılderili kültürünü, bir Siu kadınının yaşamını, biz okurlara kadın bakış açısıyla roman formatında  aktarmasıdır. Beyaz adam ve Kızılderililer arasındaki ilişkiler çoğunlukla  savaşçıların ya da misyonerlerin gözünden anlatılmış ve film yapılmıştır. Bu kitap ve filmlerin büyük çoğunluğunda da beyaz adam uygar ve iyi, Kızılderililer vahşi ve kötü olarak tanıtılmıştır. Kalıpları yıkmak adına okunması gereken bir kitap. Kitapta paylaşımın güzelliğini ve erdemini anlatan şu sözü yazmadan edemeyeceğim:

"Paylaşmak, Dakota yaşantısının temelini oluştururdu. Bunun mantığı şuydu: herkes verirse, herkes alır; bu kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşlılar sürekli olarak hatırlatırdı: 'Misafirperver olun; verici olun. Hiçbir şey verilemeyecek kadar kıymetli değildir'." Çocuklar bu sözleri duyarak büyür ve bu fikir kafalarında iyice yer ederdi. (s:91) 

Doğaya ve yaşayan tüm canlılara saygı duyan diğer Kızılderililer gibi Siular da  hayvanların yiyeceklerini aldıklarında, aç kalmamaları için aldıklarının karşılığında başka bir yiyecek bırakırlardı. Kitapta ilgimi çeken ağaç kesme ritüeli var ki, okuyunca bu yerli halka hayran olmamak mümkün değil. Ağaç kesme ritüelinin diğer bir adı da "Kuşlardan Özür Dileme" ayinidir. Çünkü ağaçlar kuşların yuvasıdır, evidir. Ağacı keserek onların yuvasını yok ediyorsunuz. 

İşte kutsal adamın bu ayini yönetirken söyledikleri:

"Siz! Ey bulutların tepelerinde kanat çırpan canlılar,

Bana kulak verin!

Sen, ağaçkakan,

Sen, kızılgerdan,

Sen, ak kanat:

Bu, senin ağacın, senin evin.

Yavrunu burada büyüttün.

Bugün güzel bir genç, kendini kurban olarak adıyor,

Senin ağacına ihtiyacı var ve sana sesleniyor:

'Ağacını alıyorum, halkım senden öğrenebilsin diye.

Yavrularını büyütmeyi öğrensinler senden şefkatle,

'Halkım ancak böyle ayakta kalır!"

Ve ardından gruplar yere bağdaş kurup birlikte "Ağacın Ağıdı" adı verilen şarkıyı söylerler. Ağacı kesmek başlı başına bir şerefti. Bunu yapmak için kabilede sevilen gençlerden dört kız, dört erkek seçilir ve bu sekiz kişi ağaca ilk baltayı vururlardı. (s:185)


Not: Sayfa numarası verdiğim paragraflar, kitaptan direkt alıntıdır. 



28 Haziran 2018 Perşembe





PATATES: SEN NEYMİŞSİN BE!



Büyük küçük hemen herkesin sevdiği, ucuz fiyatıyla yoksulun temel besinlerinden biri olan patates, kim derdi ki bir gün ülke gündemine damga vuracak. Bugünlerde manşetlerden düşmeyen patates fiyatları altın fiyatlarıyla karşılaştırılıyor; yarı şaka yarı ciddi olarak. Öyleki, artan patates fiyatlarını düşürebilmek için iç savaşı devam eden Suriye'den patates ithali yapılıyor (Tarım Bakanı açıkladı). Bütün bunları okumak, duymak ve daha önemlisi yaşamak içimi acıtıyor. Acımın nedeni, bir zamanlar tarım ülkesi diye bildiğimiz ülkemizin yarısı çöl olan bir ülkeden patates ithal eder duruma düşmesi. Eğer tarım ülkesi kategorisinden, sanayi ülkesi kategorisine geçmiş olsaydık, patatesi dert etmezdim. Bildiğim kadarıyla öyle bir durumda söz konusu değil. En iyisi mi ben, üzüldüğümle kalayım. Üzülmem kimin umurunda ki?

Patates gündemden düşmediğine göre, ona hak ettiği değeri vermek gerek diye düşündüm ve Avrupa'ya ilk getirildiğinde hayvan yemi olarak kullanılan patatesin nasıl , ne zaman popülerleştirildiğinin izini sürdüm. Bu izi takip ederken, bazılarınızın ilk kez duyacağı bilgilere ulaştım. Bakın neler buldum?

Kristof Kolomb, Amerika kıtasından (ki, oranın yeni bir kıta olduğunu bilmiyordu) domatesle birlikte patatesi de Avrupa'ya getirdi. Ancak bu yamru yumru kök ilk yıllarda beğenilmedi. Bir ara patates çiçeği konteslerin şapkasını süslediyse de bu moda kısa sürdü. Patatesi beğenmeyen Avrupalılar onu hayvan yemi olarak kullanmaya başladı.

"1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich'in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa'nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich'in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar."*

XVI. Louis'in kral olduğu Fransa'da halk açlık çekiyordu ve halkın yarısı açlıktan kırılıyordu. Bu açlık çeken halkı doyurmanın yollarından biri, patatesi onlara yedirtmekti, ama nasıl? XVI. Louis'in imdadına askeri eczacısı Parmentier  yetişti. Parmentier, Yedi Yıl Savaşları'nda esir düştüğü Almanya'da (ki o devirde Almanya'da patates, domuz yemi olarak kullanılıyordu ve esirlere de verilmiştir) patatesin doyuruculuğunun farkına vardı ve ülkesine dönünce patatesin ekimi için çalışmalara başladı. Derler ki XVI. Louis, patatesi halkın gözünde popülerleştirmek için elinden geleni yapıp, patates tarlalarının çevresine askerler dikip merak uyandırmak suretiyle aç halkının  patates yemesini sağlamıştır. Kraliçe Marie-Antoinette'in açlıktan ölen halkına; "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler) dediği ünlü sözünü bilmeyen yoktur. Ve bundan sonra olanlar malumunuz: 1789 Fransız İhtilali. Düşünüyorum da, eğer kraliçe, kocası XVI. Louis'in patates tarlalarına gösterdiği özeni destekleyip "Ekmek bulamıyorlarsa, patates yesinler" deseydi, tarihin akışı değişir miydi? Bilemeyiz elbette.

Fransız İhtilali'nden sonra patates ekimi, başta Fransa olmak üzere (İrlanda daha önce başlamıştı) özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'da yaygınlaştı.

Peki Avrupa'da bunlar yaşanırken, patates Avrupalılar tarafından insan yiyeceği olarak kabul görürken Osmanlı Devleti'nde durum neydi? Bir bakalım.

"İngiltere'deki Devonshire Üniversitesi Osmanlı ve Yakındoğu çalışmaları direktörü Lord Herbert Smith, Osmanlı devletinin çöküşüne, genelde kabul edildiği gibi, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi, Amerika kökenli altın arzının artışı dolayısı ile yaşanan devalüasyon, teknolojide geri kalma ya da padişahların yetersizliği gibi nedenlerin sebep olmadığını düşünüyor. Lord Smith'e göre sebep patates. Yanlış okumadınız patates."
Smith, şöyle devam ediyor: 
" Ne zaman patates yesem hayranı olduğum Fatih, Kanuni gibi padişahların Amerika'nın keşfinden sonra eski dünyaya gelen bu lezzeti bir kez bile tadamamış olmasına üzülürdüm. Birgün bunu düşünürken zihnimde bir şimşek çaktı, belki Osmanlı'nın o dönemki başarılarının altında  patatesle tanışmamış olması yatıyordu. Basit bir araştırma bu konudaki şüphelerimi daha da artırdı. Patatesin Avrupa'da yayılış haritası ile Osmanlı'nın sınırlarındaki küçülme neredeyse birebir aynıdır. Patates Avrupa kıtasına ilk kez 1577'de getirilmiş. Osmanlı Devleti'nin "Duraklama Dönemi"ne girmesi ise 1579. Tabi bu dönemde Osmanlı'da tüketilmiyor o yüzden de bu dönemde toprak kaybı yok. 1700'lerin başında yaşanan kıtlıktan sonra patates, Fransa'dan başlayarak Avrupa içlerine yayılmış, 1770'ler civarında Osmanlı sınırına dayanmıştır. Nitekim 1800'lerden kalma askeri kayıtlarda bilhassa batı bölgelerinde karavanalarda patates yemeklerinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren tüm yenileşme çabalarına, reformcu padişahlara hatta II. Abdülhamid gibi dirayetli bir hakana rağmen toprak kaybının durdurulamamasının ardındaki sebep patates tüketimi olabilirdi." **

Lord Smith, bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla araştırmalara başlamış botanik ve genetik alanındaki çalışmalar onu çok ilginç bir bulguya götürmüş. Şöyleki:

"Kendisi de Navajo yerlilerinden olan Arizona Stimson Üniversitesi genetikçilerinden Atekha Grimclaw 2010 yılında Amerikan yerlilerinin %82,4'ünde ortak olan bir genetik varyasyon saptamış. Bu varyasyona sahip yerlilerin kas yapılarında bir zayıflık bulan Gricmlaw, araştırmayı derinleştirince bu zayıflığın yerlilerde patatesin içinde bulunan Patatin maddesinin tüketiminden kaynaklandığını bulmuş. Üstelik patates tüketimi sınırlanan yerlilerin kas güçleri bir-iki ay içinde normale geliyormuş. Ancak Amerikan patates lobisi bu son çalışmanın saygın dergilerde yayınlanmasını engellemiş."

Bu araştırma sonucuna göre, Lord Smith diyor ki; "Amerika yerlileri 250 ila 100 bin yıl kadar önce Orta Asya'dan Amerika'ya göçtükleri düşünülürse, başka bir Orta Asya kökenli halk olan Türklerde de benzer genetik varyasyon olması kuvvetle muhtemeldir."

"Büyük bir Türk dostu olan Smith'in bir başka çağrısı da  Türk bilim adamlarına. " Patatin maddesine karşı hassasiyet geninin Türklerde araştırılması gerekir. Şüphem yok ki patates tüketiminin önlenmesi Türklerin dünya sahnesindeki hak ettikleri yeri almalarını sağlayacaktır."

Okuduğunuz gibi iz sürerek patatesin Avrupa tarihinin akışını nasıl etkilediğini gördük. Bugün rahatça patates yiyebiliyorsak bunu Alman Kralı "Büyük Friedrich"e ve Fransız Kralı XVI. Louis'e borçluyuz.

Lord Smith'in iddiasına ve bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla yaptığı araştırmalara temkinli yaklaşmakta yarar var. 600 yıl hüküm sürmüş koca bir imparatorluğun çöküşünü patatese bağlamak, bunu genetik varyasyonla açıklamak bana inandırıcı gelmedi. Bilime inanan biri olarak sormak isterim; Orta Asya kökenli olması nedeniyle genetik varyasyonunda patatin olan başka halklar yok mudur? Moğollar, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Afganlar için ne demeli? Araştırma sonucu bunlar içinde geçerli midir?
Yani Smith'in araştırmasının geçerliliğinden ve güvenilirliğinden şüpheliyim; şüphemi giderecek somut bilgilere ulaşıncaya dek. Bu benim düşüncem, katılmayabilirsiniz de elbette.   

Şimdi yazı başlığımı neden böyle koyduğumu anladınız mı? Haksız mıyım?

Kaynaklar:
* Sunay Akın - Geyikli Park.
** artfulliving.com.tr (Fırat Yağmurlu yazısı)
 





13 Şubat 2017 Pazartesi




İNCİ DEYİP GEÇMEYİN. İNCİNİN TARİHİ, SAVAŞLAR VE KEŞİFLERİN DE TARİHİDİR.




İnci Avcıları Operası - Bizet

İnci kadar hikayesi olan, adına besteler yapılan ve dünyada çok bilinen  başka mücevher var mıdır bilmiyorum. Acı ve hüzünle yazılan bir tarihi vardır incinin; zengin ve soylu kadınların gerdanlarını, kulaklarını süslemek için derin sulara ölümüne dalış yapan inci avcılarının acı dolu hikayeleriyle birlikte anılan. İnci avcısı olmasa, sadece istiridyenin içinde saklı ve sedeflenmiş bir kum tanesi olarak kalacakken, avcı inciyi çıkarıp değerli kılar. Tıpkı içimizde saklı olan ama farkına varmadığımız yeteneklerimizin bir gün biri tarafından veya bir vesile ile ortaya çıkarılması gibi. İnci benim için saklı, gizli olanın ortaya çıkarılması anlamını taşır. Kim bilir, belki de Haiku'nun, "Toba' da yağmur yağıyor" da; "İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir," diye yazmasının ve inciye kutsiyet addetmesinin nedeni de budur; Tanrı' nın gözyaşlarını görünür kılmak için.

İnsanlarda varolan inci sevgisi, gerçek bir inciye sahip olma isteği incilerin kendi mitolojilerinin unutulmamasından kaynaklanıyor olabilir. Zira Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Fransız doğabilimci Raphael Dubois'nin söylediğine göre insanların inci sevgisi oluşum konusunda bir şey bilmemekten doğmuştur. Bilim adamı, "En güzel bir inci bile minik bir canlının lahdidir." demiştir çünkü. 

İNCİ OLUŞUMU

Kabukların içine giren kum tanesi hikayesini inciler hakkında romantik bir şeyler söylemek isteyen kuyumcular anlatmış olabilir ama gerçekten de midye ya da istiridyeler içinde inci oluşumu minik bir parazitin kabukların içine girerek ölmesiyle başlar. Nehir midyelerinde bu süreç genelde parazitin kabuklardaki bir çatlaktan ve midyenin etiyle beslenmek için girmesiyle başlamaktadır. Midye bunun farkına vararak ondan kurtulmaya çalışır, parazit ise paniğe kapılır ve ileri geri harekete başlar. Parazit yorulunca midye onun tahrişinden kurtulmak için üzerini sedefle kaplamaya başlar ve ölene kadar devam eder buna. 

SEZAR'IN İNGİLİZ İNCİLERİ

Günümüzde dünyanın en iyi incileri Güney Pasifik, Çin, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya' dan gelirken, bir zamanlar İngiltere' de önemli bir inci endüstrisinin olduğunu düşünmek garip gelebilir insana. Fakat İskoçya' nın pembe incileri, Cumbria' da Ennerdale siyah incileri ve İrlanda' nın beyaz incileri yüzyıllar boyunca tüm Avrupa' ya satılmıştır. Çok güzel inciler insanları savaşa bile sürüklemiştir.

Sezar'ın inci tutkusu olmasaydı, belki de İngiltere Romalılarca alınmazdı. Çünkü Sezar, Avrupa' daki en güzel nehir incilerine sahipti ve inci stoklarını garanti altına almak istiyordu. 

Sezar'ın emrine göre Roma' da sadece aristokratlar inci takabilir ve onlara uygun pembe togayı (erkeklerin resmi yerlere giderken sarındığı beyaz ve dikişsiz kumaş) sadece Sezar giyebilirdi. İnciler aşk tanrıçası Venüs'le ilgiliydi ve Sezar için önemli bir sohbet konusuydu. İnciler Romalı kızların en iyi dostuydu ve Sezar metreslerine hep inci verirdi. İki bin yıl önce bir tek inciye bile çok az insan sahip olabilirdi ve bir inci kolye sahibi olabilmek çok büyük zenginlik belirtisiydi. 

İNCİLİ KRALLAR VE KRALİÇELER

Kristof Kolomb'un batıya yapacağı deniz yolculuğuna dikkat çekmeye çalıştığı dönemde Basra Körfezi incileri Avrupa ve Asya' da en değerli taşlar arasındaydı. İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella da onun 1492'deki bu riskli deniz yolculuğunu değerli inciler ve mücevherler hayal ederek desteklemişlerdi. Bir menkıbeye göre İsabella, karşılığını fazlasıyla alacağını düşünerek, bu seyahati desteklemek için mücevherlerini rehine koymuştu. 

Kolomb Yeni Dünya' da aradığını ancak 1498' de yaptığı üçüncü seyahatte buldu. O zaman yazdığı anılarına göre, Venezuella kıyılarındaki köylerde herkes inci kolye takıyordu. Ancak o bunları Ferdinand ve İsabella' ya gönderdiği raporlara yazmadı. Kral ve Kraliçe Seville' deki casuslarından incileri öğrenince çok kızdılar ve Kolomb 1500' de İspanya' ya zincirli olarak döndü.

Ondan sonra Avrupa'da İnci Çağı başladı. Çuvallar dolusu inciler İspanya' ya gemilerle gönderildi ve İspanyol Kraliyet Ailesi Avrupa saraylarında kıskanılır oldu. Kraliçe Elizabeth I kendisine bağlı İngiliz korsan kaptanlar John Hawkins ve Francis Drake'e emir vererek İspanyol gemileriyle gelen Amerikan incilerini her fırsatta ele geçirmelerini söyledi.

Ama İspanyol Philip II tarafından ablası Mary Tudor'a nişan hediyesi olarak verilen inci kadar güzel bir inciyi asla bulamadı. İspanyollar o inciye hacı ya da seyyah anlamına gelen La Peregrina adını vermişlerdi--hikayeye göre bu inciyi Panama' da bir köle bulmuş ve bu sayede özgürlüğünü kazanmıştı. Mükemmel bir damla şeklinde olan incinin ağırlığı on gramdı ve bir süre için İngiliz sarayının harikası oldu. Mary ölünce Philip ona hediye ettiği inciyi geri istedi ve bu inci daha sonraki yüzyıllarda, değişik zamanlarda İspanya'da Joseph Bonaparte'ın, Fransa'da Prens Louis Naleon'un oldu ve Abercom Markisi 1837'de onu karısı için satın aldı. Markiz bir kez Windsor Şatosunda bir divanda otururken, bir kez de bir baloda kaybetti onu ama her seferinde bularak ona geri verdiler. 1969'da aktör Richard Burton bu inciyi Sotheby's açık artırmasında 37.000 dolara satın alarak karısı Elizabeth Taylor'a verdi. Bir gün bir Las Vegas otel odasında  Taylor'un Pekin köpeği inciyi ağzına alarak biraz çiğnedi ama Taylor Burton'a inciye bir şey olmadığını söyledi.



Fotoğraf, (Elizabeth Taylor'un İncisi), milliyet.com.tr


Elizabeth Taylor'un ölümünden sonra mücevherleri açık artırmayla satışa sunuldu. Onların arasında en meşhuru "La Peregrina" incisi 11.8 milyon dolarlık (22 milyon TL) rekor fiyata satıldı. (milliyet.com.tr)

İNCİ HAKKINDA AZ BİLİNENLER

--İnci yapan nehirler somon balığı da üretir ve bu bir rastlantı değildir. Somon ve midye birbirine muhtaçtır ve nehirde ikisi varsa yaşayabilirler. Somon midyenin dadısı ya da belki de şoförüdür. Çiftleşmeden sonra her dişi midye yaklaşık iki yüz yumurta üretir ki bunlar ancak oradan geçen bir somonun solungaçlarına yapışabilirse yaşarlar. Yavrular bütün kış balığın üstünde kalır, baharda ayrılır, minik midyeler olurlar ve nehrin başka bir bölgesinde yerleşirler. Midyeler somonların kendilerini korumalarına karşılık olarak onlar için temizlik yapar ya da gıda maddesi sağlarlar.

--İnciler insanlar tarafından kullanılmaz ve kasada tutulurlarsa ne yazık ki kurur ve sarılaşırlar. Ama insan tenine değerlerse parıltılarını yansıtırlar. 

--En ucuz inciler "barok" denen pürüzlü incilerdi ki bunların oluşumunda sanki üzeri sedefle kaplanan çekirdek oluşumdan önce çok hareket etmiş gibidir. Fakat bazen de İskoç midye incilerinde olduğu gibi en değerli inciler en çirkin olanlardır, özellikle de hafifçe insan şekline benzedikleri zaman.

--Barok sözcüğünden bir başka anlam daha türedi. Avrupa'da on yedinci yüzyılda yeni ve coşkulu bir mimari tarzı doğdu ve birkaç yıl sonra bunu eleştirenler alay edercesine "barok" adını verdiler bu tarza. Onlara göre bu mimarı tarzı çirkin inciler gibi berbat bir şeydi. Fakat bu sözcük tuttu ve hatta olumlu bir anlam kazandı.

--Japon Mikimoto 1893'te ilk kültür yarı-incisini buldu fakat çekirdeği istiridye içinde nereye koyarsa daha iyi sonuç alacağını bilemiyordu. 1905'te yeni bir kızıl gelgit olayı yaşandı ve istiridyelerin hepsi öldü. Mikimoto ölen istiridyelerin hepsini açtı ve beş tane yuvarlak inci buldu. Not defterine, "İstiridyelerin ölmesi bir felaket ama bu olay bana çekirdeği nereye koymam gerektiğini öğretti," diye yazdı. Sonunda kültür incisi üretmenin sırrını öğrenmişti. Birkaç yıl sonra istiridyelerinden binlerce ve daha sonra milyonlarca inci almaya başladı Mikimoto.

--Dünya İnci Kralı olarak anılan Mikimoto, sadece insan eliyle inci üretmemiş, onları satın alacak bir kitle de oluşturmuştur. Mikimoto tüm teknolojik gelişmelere karşın incilerin eski mistik durumlarını muhafaza etmelerini, Jül Sezar zamanındaki gibi doğal kalmalarını sağlamıştır.

--Vejetaryenler inci takmamalı.






Kaynak: Victoria Finlay - Mücevherlerin Gizli Tarihi'nden (s:93-130) derlendi. Pegasus Yayınları, 1. Baskı: Kasım 2006