28 Haziran 2015 Pazar




EMPATİ

Eskiden,  "Empati" kavramı  sakız gibi çiğnenmezden önce, bir yakınının ya da arkadaşının acısını, sevincini, hüznünü anlamadan, dinlemeden peşin hüküm verip onları yargılayanlar için " Bir de O'nun yerine koy kendini" derlerdi. Adam Fawer' in "Empati" kitabının peynir-ekmek gibi satılmasından mıdır, yoksa sosyal medyada çokça paylaşılmasından mıdır, bilemiyorum; sohbetlerde, günlük konuşmalarda "Empati kur" söylemi adeta salgın halini aldı. Anlamını bilen de kullanıyor, bilmeyen de. Hem de yerli yersiz! Üşenmeden araştırdım ve  9. Baskı TDK Türkçe Sözlüğün Birinci cildinde, "empati" sözcüğünün yer almadığını gördüm. Evet, doğru okudunuz. Sözlükte,Türkçeleşmiş veya çok kullanıldığı için Türkçe' ye geçmiş onca sözcüğün anlamının bulunmasına rağmen, empati sözcüğü  yok! Hal böyle olunca da, sözcüğün yerli yersiz, doğru-yanlış kullanılmasını doğal karşılamak gerek. Yılmadım: "Duygudaş-duygudaşlık" sözcüklerinin anlamlarında var olabilir mi empati ?, diye tekrar baktım sözlüğe; ama yok! Üstelik, empati ve duygudaşlık farklı anlamlara sahip. Duygudaşlık; "Aynı duyguları paylaşma, (psikol) Bir insanın bir başkasına karşı doğrudan doğruya bir eğilim duyması, sempati," demek.  Yani empati ile sempati farklı iki kavram. Şöyleki;  Empatide anlamak, hissetmek, hissettirmek, sempatide ise anlamış olalım ya da olmayalım, hissedelim ya da hissetmeyelim karşıdaki kişiye hak vermek söz konusudur. 


Temel İletişim Becerilerinden biri olan "Duyguların Yansıtılması", karşıdaki kişiye onu önemsediğimizi, değer verdiğimizi, yaşadıklarını anlayabildiğimizi ve neler hissettiği konusunda ilgilendiğimizi iletir ki, bunu yapabilmek için de karşıdakini dinlemek, anlamak ve empati kurmak önemlidir. Duyguları yansıtmak ise karşıdakinin ifade ettiklerini kendisine yansıtabilmekle beraber, aynı zamanda da onun duygularını anlamak ve anladığımızı ona hissettirebilmekle mümkündür. Peki "Empati" nedir? Sağlıklı iletişim kurmak için neden empatinin kurulması gerekiyor? 

"Her ne kadar farklı şekilde tanımlansa da empati özetle, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir. Bu nedenle de duygusal zeka ile ilişkili olduğu ve duygusal zekası gelişmiş bir insanın empati kurmada da daha başarılı olduğu düşüncesi yaygındır."

"Genel olarak empati şu özellikleri içerir:

- İç görüyü içeren bir eylemdir. Bu manada, insanın iletişim kurduğu ikinci kişinin ruhunu okuyabilmesidir ki, bunu "altıncı his" olarak ifade edenler de vardır.

- Otomatik bir tepkiden değildir. Ancak, duygusal ve zihinsel bir çabadır.İnsan çaba göstermediği, ilgili olmadığı müddetçe karşısındaki kişi ile empati kuramaz.

Empati kurulması halinde, yanlış anlaşılma en az düzeyde söz konusu olacağından, ilişkilerde hata yapma oranı çok düşük bir ihtimaldir. Çünkü, zaten empati kişilerin birbirlerini anlamalarını sağlayan bir iletişim yöntemidir.

- Empatinin gerçekleştiği bir iletişim; kişiyi sosyal paylaşıma, dayanışmaya ve genel anlamda sosyalleşmeye yönlendirir; anti sosyal davranış ve alışkanlıkları ise onarıcı bir etki oluşturur.

- Aralarında empati kurmayı başarmış olan kişiler; bencillikten uzaklaşarak, gittikçe sosyal anlamda kabul gören özellikler kazanmaya yönelir.

- Karşısındaki ile empati kurmaya kararlı olan bir kişi, daha objektif ve gerçekçi olmaya başlar. Bunu başaran kişi ise, önyargılı düşüncelerden gittikçe uzaklaşarak, daha uyumlu ve uzlaşmacı olmaya başlar.

- Sağlıklı bir iletişimin ön koşullarından birisi de "empati" dir. Eğer karşınızdaki kişi ile olan ilişkinizin sorunsuz olmasını istiyorsanız; kendinizi, karşınızdaki insanın yerine koyabilmeli, mümkün olduğunca onun gibi düşünebilmeli; kendi doğrularını, düşüncelerini ve duygularını da karşısındakine açık ve doğru bir şekilde iletebilmelidir.

- Bütün bu özelliklerin gerçekleşmesi için kişilerin, "iletişim sürecinde empati" konusunda özel olarak kendisini eğitmesi ya da bu içerikteki bir eğitimden yararlanması uygun olacaktır.
(Hüseyin Şahin-Uzm Psk/Danışman - Güncel problemlere Psikolojik Analizler)

Kısacası; "Empati; kişiyi gerçek, doğru ve istenilir bir iletişim ile insanlarla olan ilişkilerinde en iyiye, en güzele ve en doğruya yönlendirir."
Yani, "empati kur" demek  kolay, ama onu kurabilmeyi başarmak ise o kadar kolay değil. Hele de "duygusal zeka"gelişmemişse...









22 Haziran 2015 Pazartesi




KONSTANTİNİYYE  OTELİ' NDEN SEÇTİKLERİM




İstanbul ile ilgili yazılmış olan yerli- yabancı kitap ve romanları okumayı seviyorum. Çünkü ortasından denizin geçtiği dünyadaki tek şehir olmasının yanında kadim uygarlıklara ve çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış. Benim için İstanbul' un tarihini bilmek, dünya tarihini bilmekle eş anlamlıdır neredeyse.


İşte bu nedenle, Ömer Zülfü Livaneli' nin son kitabı "Konstantiniyye Oteli" ni alıp  okudum. Kitap hakkındaki görüşlerimi yazarın kitabında yer verdiği kendi yazdıklarıyla aktaracağım. Çünkü roman hakkında aynı fikirdeyim yazarla: " Başka tarihi kentlerde tek baskın kültür var,burada ise dünya tarihi üst üste yığılmış; pagan, Yahudi, Ortodoks, Katolik, İslam.Bir zamanlar bu kentin sokaklarında otuz dokuz dil birden konuşulurmuş biliyor muydun? İnsanın büyülenmemesi mümkün mü? Aslında yıllardır bu şehri anlatan bir roman konusu dönüp duruyor zihnimde ama öyle bir biçim bulmalıyım ki şehrin hem bugününü kapsamalı, hem de geriye giderek Osmanlı'yı, Roma' yı, Bizans'ı içine almalı.Tarihsel değil ama tarihi de içeren bir roman."

Evet, roman tarihsel değil ama tarihi de içeriyor. Yazar bu romanı  üç yılda yazmış. Milliyet gazetesine verdiği bir röportajda şöyle diyor kitaba dair; " En zorlandıklarımdan biri. Konusunu anlattığımda Yaşar Kemal 'Zor iş, ama yap' dedi." Bunun zorluğunu romanı okurken anlıyoruz. 2014 yılının Aralık ayında erken yılbaşı kutlamasıyla birlikte açılışı yapılan Konstantiniyye Otelinin seçkin davetli listesinde hemen hemen her kesimden insan vardır; zengin ve ünlü olması koşuluyla. Salonda otuz masa ve her bir masada on kişi bulunmaktadır. Yazar toplamda üçyüz kişiyi tek tek anlatamayacağı için, masalarda oturanlardan  niteliklerine göre seçtiği karakterleri anlatıyor. Anlayacağınız üzere, zengin bir insan panoramasıyla karşı karşıya kalıyoruz, romanı okurken. Kendi adıma, roman karakterlerinden daha çok, tarihi olaylar ve İstanbul' la ilgili bilmediğim ama okurken öğrendiğim konular kaldı aklımda, kitap bittiğinde.

Konstantiniyye Oteli' nden seçtiklerim ise şöyle:

- Milion Taşı, dünyanın sıfır noktasıymış, dördüncü yüzyılda İmparator Konstantinos tarafından dikilmiş. Doğu Roma' da bütün mesafeler buradan başlayarak hesap edilirmiş, yani evrenin sıfır noktasıymış. Her yol Roma' ya çıkar sözü burası için söylenmiş.


- Çemberlitaş, Bizans devrinde idam aracı olan demir boğanın olduğu yerin yanı, İsa' nın haçının bir kuyuda saklandığı yer. Oradaki ellerin hikayesini anlatmiş mıydım sana? Porno kelimesinin de buradan çıktığını biliyor muydun? Pornai sokağında fahişeler, topuklarına "beni izle" yazısı kakılmış ayakkabılarla dolaşırlarmış; çamurda, toprakta, kumda bu iz kalırmış: Beni izle.


-  .....Forum Tauri, yani Boğa Meydanı denilen şimdiki Beyazıt-Çemberlitaş' ın altıydı. Doğu Roma döneminde o meydandaki boğaya giden yolda iki el heykeli vardı. İmparatorun dünyevi yetkisi o ellerle birlikte sona erer, ellerin öteki tarafına, yani boğaya doğru geçen kişiyi imparator istese de kurtaramazdı artık. Çünkü o kişi Tanrı' nın alanına girmiş oluyordu.Kıpkızıl kesilen demir boğanın içindeki mahküm çığlıklar atarak kızartılırken, halk bu idamı izleyerek eğlenirdi. Çünkü içeriden çıkan dumanlar, boğanın burnunun iki deliğinden fışkırır, ona öfkeli bir kızıl  boğa görüntüsü verirdi. Mahkümun yankılanan çığlıkları da boğuk homurtulara benzediğinden boğa canlıynış duygusuna kapılırdı insanlar.


- Fatih unvanı verilen Mehmed şehri alınca adını değiştirmedi; peygamberinin hadisindeki isme sadık kaldı, paraların üstüne Konstantiniyye yazdırdı. Ayasofya, Aya İrini gibi kiliselerin adlarını da değiştirmedi. (...) Kendi unvanını da Kayser-i Rum yani Roma Sezar' ı olarak tescil etti.


- Abdülhamid devrinin bir şairi, "Abdülhamid 'burun' diyeni yakalatıp hapse attırırdı ya da menfaya gönderirdi" dedi. "Acaba çok iri, haşmetli bir burnu olduğu için miydi, yoksa aynı şehirde hüküm sürmüş Bizans imparatorlarının burunlarının kesilmesi miydi bilinç altına sinen korku. Bueun deyip geçmeyelim beyler, imparatorluk alametidir.


- Ankara Üniversitesi' nde ders vermiş olan Ernst Reuter ne demişti biliyor musunuz?

 "Türkiye' de önemli insanlar değersizdir, değerliler ise önemsiz." demişti.








11 Haziran 2015 Perşembe




GÜNEY AMERİKA ÜLKELERİNE İSİMLERİNİ VERENLER


Güney Amerika, diğer adıyla Latin Amerika her zaman ilgimi çekmiştir; kültürüyle, müziğiyle, danslarıyla ve coğrafyasıyla. Bu nedenledir ki, Güney Amerika Ülkeleri' nin isimlerinin nereden geldiği, kimler tarafından verildiğini merak etmişimdir hep. Kendi merakımı gidermemi sağlayan bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Tabii, siz de merak ediyorsanız.


"Kolombiya, ülke topraklarına ayak dahi basmamış bir İtalyan olan Kolomb' a; Bolivya, ülkede sadece iki hafta geçiren İspanyol asıllı Venezualalı Simon Bolivar'a; Ekvator ise hayali bir çizgiye ithaf edilmişti. Bir zamanlar Kolombiya' nın Pasifik kıyısında yaşamış olan Biru' ya ithafen Peru adını alan ülkede, Peru kelimesi gerçek Perulular için değil, Kızılderililer için kullanılıyordu. Amazonlar, Türkiye' nin kuzeyinde ya da Bulgaristan' da yaşamış savaşçı kabilelere dair anlatılan Yunan efsanelerine; genel anlamda Kızılderililer, gezegenin diğer ucunda bulunan bir ülkeye; Amerika kıtaları, 1499 ile 1502 yılları arasında Kuzey Amerika' da yapılan birkaç keşfe imza atmış İtalyan Amerigo Vespucci' ye; Latin Amerika ise fethedilen çoğunluğa değil de fetheden azınlığa ithaf edilmişti."

Mark Mann, GEZGİNLER (Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi)

"Venezuella, İtalya' nın Venezia (Venedik) şehrinin İspanyolca adıdır ve Küçük Venedik demektir.

Paraguay, bir kızılderili dili olan Guarani dilinde bir sözcüktür ve 'denizi doğuran ırmak' demektir.

Uruguay, adını Uruguay Nehri' nden alır ve kızılderili dilinde 'kuş nehri' demektir.

Brasil (Brezilya), Amazon ormanları' nda yetişen ve kırmızı renkli olan bir ağacın kızılderili dilindeki adıdır. Bu ağaç, Portekiz koloniciliğinin ilk on yılında, dışarıya götürülen (kaçırılan desek daha doğru olur) en önemli üründü. Portekizliler bu ülkeyi kastettikleri zaman bunu bu ağacın adını anarak yaptıkları için, ağacın adı, ülkenin adı oldu.

Argentina (Arjantin) adı, beyaz 'keşifçilerin' bu ülkeye taktığı Latince bir isimdir ve 'gümüş ülke' demektir. Nitekim ülkenin en başta gelen nehirler inin bir adı da ' Rio de la Plata' olup, İspanyolca' da ' gümüş nehir' demektir.

Chile (Şili) adının kökeni, bir kızılderili dili  olan kuechua dilindeki 'çili' (Şili) sözcüğüdür ve 'dünyanın sonu' demektir. Şili, hakikaten dünyanın son bulduğu noktadır.

Surinam, adını Surinam Nehri' nden alır. Bu isim, aynı zamanda, Avrupalı sömürgecilerden önce burada yaşayan halkın etnik adıydı.

Guyana, kızılderili dilinde 'çok su ülkesi' demektir. Kızılderililer' de ayrıca ' guainazes' kelimesi vardır ve bu da 'değerli halk' (değerli insanlar) anlamına gelir.


www.sabah.com.tr/kultur-sanat






4 Haziran 2015 Perşembe




BEN  BİR  İNSANIM


"Ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir."

Terentius (Bu sözü ilk kez Eric Fromm kullanmış.)




Doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan insan, yaşamı süresince hiç ölmeyecekmiş gibi çalışır, çabalar. Sanki yaşam ona sonsuz bir armağan olarak sunulmuştur; değerini bilmediği bir armağan. Sürgit yaşamda insan olarak bir çok yanlışlar hatalar yaparız. Yani, "Hatasız kul olmaz" sadece bir Orhan Gencebay şarkısı değildir, gerçektir.

Hiçbir insan, en azından tanıdığım kadarıyla hatalarının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz. Ben de hoşlanmam. Adı üstünde "hata"; istemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, yanılma, yanılgı. Kim bilerek, isteyerek hata yapmak ister ? Aksini söylemek "kasti" bir davranış olur ki, bu kastın da  cezai müeyyidesi olacaktır kuşkusuz. 

Hatalı olduğumu düşündüğümde, karşımdakinden özür dilerim. Bu özür beni küçültmez, karşımdaki insana verdiğim değerin, kendi egomdan daha büyük olduğunu gösterir aslında. Yunus Emre' nin dediği gibi: "Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır."

Yunus Emre' den yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşamış büyük İngiliz şairi ve oyun yazarı William Shakespeare' in insan olmaya dair yazdıklarına katılmamak mümkün değil:

"En iyi değilim, en kötü de..
 En cömert değilim, en cimri de..
 En kibirli değilim, en mütevazı da..
 Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da..
 Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da..
 Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da..
 Çok başarılı olduğum günler oldu, dibe vurduğum da..
 Sevgi dolu değilim, nefret dolu da..
 Barışçıyım, biraz da savaşçı..
 Biraz güçlüyüm, biraz zayıf..
 Biraz iyiyim, biraz kötü..
 İyi, kötü.. İnsanım..."

Hayatım hatalarla dolu diye üzülmeyin! Bernard Shaw' ın söylediği söze kulak verin:
"Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur."








28 Mayıs 2015 Perşembe




USSAL  DAVRANIŞLAR



Usun, mantığın gereklerine uygun, sorun çözme yeteneği yüksek olan davranışlar ussal davranışlardır. Bazen, karşımızdaki kişinin davranışlarını akıl dışı olarak nitelendirebiliriz. Bu nitelendirmeyi neye göre yaparız? İçinde doğup, büyüdüğümüz kültüre göre tabii ki. Us dışı davranışlar, belirli bir toplumun davranış kurallarına uyması anlamını taşıyan davranışlardır ki, bu da toplumdan topluma değişir. Örneğin; iki eskimonun burun buruna selamlaşması, bir Tibetli' nin selam verirken dilini çıkarması gibi. Yani, Eskimo ve Tibet' liye ussal gelen bir davranış, bize us dışı gelebilir. Bu da değişik kültürlerden kaynaklanmaktadır.

Us dışı davranışları, us' a aykırı davranışlarla karıştırmamak gerekir. Ruhi bunalıma düşenler (bunalımlar - engellemeler nedeniyle) us' a aykırı davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların kültürle bir ilgisi bulunmamaktadır. Değişik kültürlerde, us' a aykırı davranışlar hemen hemen aynı biçimde seyreder. Yani,  Us' a aykırı davranışlar aynı iken kültürler farklıdır. Ne garip değil mi? Us dışı davranışlar, kültür farklılıkları nedeniyle  çatışmalara neden olurken, us' a aykırı davranışlar farklı kültürlerde  aynı davranışları gösterdiği halde çatışma nedeni olmamaktadır. "Delidir, ne yapsa yeridir," sözü değişik kültürlerde de hayat bulmaktadır kısacası.

Kültür farklılıklarının yol açtığı çatışmaları şöyle sıralayabiliriz:

-Bir Arap' ın kültürü gereği yemek yerken ısrar etmesi.

-Hindistan' da  çocuğun akmayan suda yıkanması.

-Hindistan' da birine elle dokunmanın iyi sayılmaması.

-Güney-Doğu Asya' da (Vietnam) başın kutsal sayılması.

-Zamana verilen önemin kültürden kültüre değişmesi.

-Günlük konuşmalarda, sesin yükseltilmesinin kültürden kültüre değişmesi.Bir Çinli için ses yükseltmek kabalıktır. Oysa, Amerika' da bir noktayı vurgulamak için ses yükseltilir.

-Latin Amerikalılar biriyle konuşurken fazla yaklaşırlar. Amerikalılar ise bunu normal karşılamazlar.

-Gözlerinin içine bakmak, bizde, doğu ülkelerinde ayıp sayılırken, batı kültüründe bir saygıdır.

Sıralamayı daha da genişletebiliriz. Ancak, bunların bir kısmının çatışmalara yol açmasını engelleyemeyiz. Öyleyse ne yapmalıyız? Farklılıkları zenginlik saymalı, bizim kültürümüz dışındaki kültürlerin varlığını da kabul etmeli, farklı kültürlere saygı duymalı ve en önemlisi halkı eğitmeliyiz. Çünkü davranışların ussallığını artıran EĞİTİM dir. Eğitimsiz kişilerde us dışı davranışların görülmesi daha fazladır.





23 Mayıs 2015 Cumartesi





HÜRRİYETE DOĞRU


Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Deniz kızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli KANIK
(İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi)







19 Mayıs 2015 Salı





İLK DEMOKRASİLER VE SOKRATES' İN YARGILANMASI
  

Son günlerde hemen herkesin ağzından düşürmediği ve sanırım hayalini kurduğu bir kavram var; "ileri demokrasi." İyi, güzel de  demokrasiyi henüz içselleştirememiş bir toplumda demokrasinin "ileri" oluşu nasıl sağlanacak? Çoğunluğun "kendine demokrat " olduğu ya da olmak istediği bir ülkede,bu sorunun cevabını vermek kolay değil, maalesef. 

Demokrasiye inanan, biraz da okuyan biri olarak, "ileri demokrasi" kavramından önce "ilk demokrasiler"in nasıl ortaya çıktığını, nasıl işlediğini bilmek gerekiyor, diye düşünüyorum. İşte  o zaman dünden bugüne demokrasinin gelişimini izler ve daha ilerisinin nasıl olması gerektiğine kafa yorabiliriz. Ne dersiniz? Başlayalım mı?

"Yunanistan eski büyük günlerinde tek bir devlet değildi; küçük devletlerden, şimdi verdiğimiz isimle şehir devletlerinden ibaretti. Etrafı bir arazi parçasıyla çevrili tek bir kent vardı; gün içinde herkes kente girebilirdi. Yunanlılar bizim bir kulube ait olmamız gibi, bir devlete ait olmak istiyorlardı: Devlet bir cemiyetti. İşte ilk demokrasiler bu küçük şehir devletlerinde ortaya çıktı. Bunlar temsili demokrasiler değildi; parlamentonun bir üyesini seçmiyordunuz. Bütün erkek vatandaşlar kamu işleri hakkında konuşmak, yasalar ve politikayla ilgili oy kullanmak için bir yerde toplanıyorlardı." (1)

"Sokrates, Platon ve Aristoteles MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda, Atina' da demokrasi olduğu sıralarda yaşadılar. Hepsi de demokrasiyi eleştirdi ve Sokrates' in demokratik Atina' yla başı derde girdi.Tanrıları önemsemediği ve gençlerin ahlakını bozduğu için yargılandı. Savunmasında hiç kimseyi görüşlerini benimsemesi için zorlamadığını, yalnızca insanların inançlarının bir nedene dayanması için onları sorguladığını söyledi. 501 vatandaştan oluşan jüri onu suçlu buldu ama oylar birbirine yakındı. Jüri bu durumda ne ceza verileceğine karar vermek zorundaydı. Davacı ölüm cezası istedi. Bu noktada suçlanan kişinin özür dilemesi, karısı ve çocuklarını öne sürüp müsamaha için yalvarması beklenirdi. Sokrates onların ayaklarına kapanmayı reddetti. Dedi ki, sizi zihinsel ve ahlaki yönden gelişmeye teşvik eden birine verilecek uygun ceza nedir? Belki de bir hayatın sona erdirilmesi! Bana sürgün cezası verebilirsiniz, ama bir şehirden sürülürsem diğerinde de aynı şeyi yaparım. Nerede olursam olayım, dedi Sokrates, sorgulamadan yaşayamam: İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez. Para cezası verebilirsiniz ama verebileceğim çok az şey var; zengin bir adam değilim. Umutsuzluğa kapılan takipçileri ortaya atılıp para cezasını ödemeyi teklif ettiler. Ancak jüri beklendiği gibi ölüm cezasını tercih etti." (2)

Peki Sokrates' e ölüm cezası veren jüri nasıl ve kimlerden oluşuyordu?
"Sokrates' in davasında görevlendirilen jüri üyeleri uzman değildiler. Jüri daha çok yaşlı savaş malüllerinden oluşuyordu; bunlar ek gelir sağlamak için sıklıkla mahkemelerde jüri üyeliği yapan kişilerdi. Mahkemede çalıştıkları gün başına üç altın alıyorlardı. Aslında bu para bir işçinin aldığından bile azdı ama eğer altmış üç yaşındaysanız ve evde oturmaktan sıkılıyorsanız fena para da sayılmazdı. Jüri üyesi olmak için yalnızca şu özellikler aranıyordu: Yunan vatandaşı olmak, sağlam bir zihne sahip olmak ve hiç kimseye borcu olmamak. Gerçi üyelerin sağlam bir zihinsel yapıya sahip olup olmadıkları Sokrates' in ölçütlerine göre değerlendirilmiyordu; buradaki tek ölçüt jüri üyeliği için başvuranların düz bir çizgi üzerinde yürüyebiliyor ve adları sorulduğunda doğru yanıt verebiliyor olmalarıydı.Jüri üyeleri duruşmalar sırasında uyukluyorlardı; neredeyse hiç birinin benzer vakalardan ya da ilgili kanun maddelerinden haberi yoktu; üstelik kendilerine bir karara nasıl varmaları gerektiği konusunda hiçbir eğitim verilmiyordu.

Sokrates' in duruşmasında görev yapacak jüri üyeleri korkunç önyargılarla mahkemeye gelmişlerdi. Aristofanes' in Sokrates' le ilgili oyunundan hayli etkilenmişler ve bir zamanlar dünyanın en güçlü kenti olan Atina kentinin felaketler yaşamasında filozofun çok büyük etkisi olduğuna inanmışlardı." (3)

Dini bir bayram nedeniyle infazı ertelenen Sokrates kaçabilirdi ve yetkililer az da olsa kaçmasını diliyorlardı.Sokrates bu gerçeği reddederek şöyle dedi: "Eğer sonsuza dek yaşayamayacaksam, neden hayata tutunmak için uğraşayım ki? Amacım yaşamak değil, iyi yaşamak. Atina' nın yasaları altında iyi bir yaşam sürdüm, cezamı kabul etmeye hazırım."

Baldıran zehriyle idam edilecekti; celladın getirdiği zehri, gayet soğukkanlı bir şekilde en ufak bir tiksinme göstermeden yuttu. Baldıran zehri çok çabuk öldürür.

Sokrates' in öldürülmesine,"Sokrates' in Savunması" nda, politika arka düzleminden bakış' ta şunlar yazmaktadır:
"Sokrates' in hukuksal yönden öldürülmesinden, Atina' nın Peleponnes savaşlarında yenilgiye uğramasından beş yıl sonra, anlayacağımız Yunanistan tarihinin dönüm noktalarından birinde gerçekleştirilmiş olması, bir raslantı değildir. Bu hukuksal cinayetin arkasında sayısız neden, çok farklı koşullar bulunmaktaydı. Bunların başında, savaşın beklenmeyen kötü sonucu ve bu yenilginin ardından gelen iç politika gerginliklerinin yol açtığı korku ve endişe ikliminin yanı sıra, bu iklimin egemen dünya görüşünü sarsması; güvensizlik, belirsizlik duygusu yaratmasıydı. Öte yandan Atina hukuk sisteminin ve kurumlarının önemli zaaflarını, Sokrates' in uzlaşmaz, küstahlık olarak algılanan tavır ve tutumuyla birleşince, ortaya bu sonucun çıkması kaçınılmazlaşmıştı." (4)

"Sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır:
Çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.
Eğer onun izinde gider ve yalnızca mantığın söylediklerini dinlersek arzuladığımız en büyük ödülü kazanabiliriz." (5)


KAYNAKLAR:

(1) John HIRST, Kısa Avrupa Tarihi -( s:12)

(2) Age (s:61)

(3) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi-(s:45-46)

(4) Platon, Sokrates' in Savunması (Akvaryum Dünya Klasikleri s:10)

(5) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi- (s: 55)


Görsel, Google'den alıntıdır.



17 Mayıs 2015 Pazar




ŞEHİRLER  VE  SEMBOLLERİ



Şehirleri özel kılan ayrıntılardan biridir sembolleri. Öyle ki bazı şehirlerin adlarından önce, sembolleri akla gelir. Şehrin sembolü adeta şehrin kişiliğini de yansıtır. Bana göre her şehrin bir kişiliği vardır; kimisi huzurlu, kimisi eğlenceli, kimisi hüzünlü, kimisi ağır başlı, kimisi isyankar ruhlu, kimisi de hayalet kadar sessizdir. Ve siz, şehrin sokaklarında dolaşırken, tarihi  yerlerini gezerken onun kişiliğini tanımaya başlarsınız, ruhunu hissedersiniz. Hissettiğiniz  neyse, siz o şehri sever ya da sevmezsiniz. 

 İşte, ruhunu hissederek görmeyi istediğim, üç şehir ve bu üç şehrin sembolleri: 

-VARŞOVA (Polonya)
Kültür ve Bilim Sarayı (Palace of Culture and Science)


Polonya' nın en yüksek yapısı olan Kültür Sarayı' nda 3000' den fazla oda bulunmaktadır. Bu devasa saray' ın 30. katında ise Varşova' yı olabildiğine görebileceğiniz muhteşem manzaraya sahip bir teras bulunuyor. 1952-1955 yılları arasında  Sovyet Birlikleri tarafından inşa edilmiş ve Joseph Stalin kendine adamış ve isminin de "Stalin Sarayı" olmasını istemiştir. Ancak Sovyet sistemine girmeyen Polonya tarafından bu isim değiştirilmiş ve Kültür Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. 42 katlı saray 230,5 metre yüksekliğindedir. Ofislerin Akademik Bilimler Merkezinin, sinemanın, yüzme havuzunun, kütüphanelerin ve tiyatroların, postanenin ve müzelerin bulunduğu Kültür ve Bilim Sarayı kesinlikle görülmeye değer. ( www.polonyadan.com)

-SYDNEY (Avustralya)
Opera House

Sidney Opera Evi (Sydney Opera House), Sidney' in sembolü ve 20. yüzyılın en ünlü yapılarından biri. Danimarkalı ünlü mimar Jorn Utzon bu eseriyle 2003 Pritzker Mimarlık Ödülünü kazanmıştır. UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine eklenmiştir.


-MOSKOVA (Rusya)
 Aziz Vasili Katedrali ve Kızıl Meydan


Kızıl Meydan' ın bir köşesinde tüm görkemi ile Aziz Vasili Katedrali yer alıyor. Bu katedral, 1554-1560 yılları arasında Korkunç İvan tarafından yaptırılmış. Rengarenk soğan kubbeleri ile masal kitabından fırlamış gibi görünüyor. Bu katedralin projesini de Korkunç İvan çizmiş. Bir rivayete göre katedralin bitiminden sonra Korkunç İvan, burayı yapan mimarların gözlerini başka bir benzerinin yapılmasını önlemek amacı ile kör etmiş. (www.gezimanya.com)




12 Mayıs 2015 Salı




AMERİKA' NIN FETHİ MODERN DÜNYAYI YARATTI


"İçinde yaşadığınız zamanın 'neden ve niçinlerini' anlamak için tarihe bakmak gerekiyor" diyor tarihçiler. Tarih okumayı bu nedenle seviyorum. Günümüzün neden ve niçinlerini anlamak için. Siz de anlamak istiyorsanız, okuduğum kitaptan aktaracağım aşağıdaki bölümü okuyabilirsiniz.  Ve okuduklarınıza inanmakta zorlanabilirsiniz.

"Fetih sadece Amerika kıtasını değiştirmedi. Aynı zamanda modern dünyayı yarattı. Nüfusu kara ölüm yüzünden gittikçe azalmakta olan 1492 Avrupa' sı dünyanın sınırındaydı. Dünyanın geri kalanında yaşayanlar için Avrupa' da olanlar ya bilinmezdi ya da hiçbir önem arzetmiyordu. Filipinler' den Kuzey Afrika' ya uzanan Müslümanların elinde bulunan bölgelerde yaşayanlar, Çin, Hindistan ve Japonya gibi büyük Asya imparatorlukları ve krallıkları ve Benin ve Mali gibi güçlü Afrika şehirleri ya da Amerika için bile Avrupa neredeyse hiçbir şey ifade etmiyordu.

Avrupa' nın başlıca ticari faaliyeti, Uzak Doğu' dan baharat almakla sınırlıydı ama Asya' ya uzanan ticaret yolları, Arapların kontrolünde bulunuyordu. Avrupalılar, bu kaleyi haçlı seferleriyle yıkmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. 800 yıl boyunca denemelerinin ardından Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella, 1492 yılında Mağribileri Güney İspanya' dan çıkarmayı başardı. İspanyollar, ancak sekiz sene sonra 1571 yılında Lepanto savaşıyla Doğu Akdeniz' in kontrolünü Osmanlı ordusundan alabildi.

Bu arada Müslüman aracılardan birini ortadan kaldırabilenleri büyük bir hazine bekliyordu çünkü birkaç gram biber, safran ya da tuz bir adamın hayatından çok daha değerliydi. (Bkz .Reay Tannahill, Food in History) Tanrı' yı ya da altını unutun. Avrupalı sömürgeciliğini tetikleyen şey, Asya baharatlarına ulaşmak için izlenecek yeni yollara dair arayıştı. 1487 yılında Bartholomew Diaz, Ümit Burnu' na ulaştı; 1498' de ise Vascu de Gama, Afrika' nın çevresi boyunca dolaşıp Hindistan' a, Müslüman dünyasının yanından geçip giden yeni bir yol açtı. İspanyolların Andalusi' yı yeniden fethettiği 1492 yılında Kolomb, Amerika kıtasına ulaştı.

Aniden Avrupa, hem kelimenin tam anlamıyla (Doğu' yu dengeleyecek yeni Batı atmosferiyle) hem de ideolojik olarak dünya haritasının merkezine doğru kaymıştı. Yeni Dünya, Hristiyanlığın gücünü belirgin ölçüde artırdı. 1492 yılında İngiltere ve İspanya' nın nüfusları üçer milyon ve Portekiz'inki ise bir milyon civarındayken Amerika kıtasına dair tahminler, kırk ile yüz milyon arasında değişiklik gösteriyordu. Hristiyanlık, fetih sayesinde dünyanın en yaygın dini haline geldi. (Her ne kadar kilisenin yeni cemaatinin çoğu ruhları henüz kurtarılmadan ölmüş olsa da.)

Diğer yandan bu fethin en önemli sonucu, Avrupa' nın kontrolündeki dünya ekonomisinin başlangıcı olmasıydı. Güney Amerika muazzam mineral ve tarımsal zenginliğiyle Avrupa' nın iki katı büyüklüğündeydi.Galeano' ya göre Potosi' den gelen gümüşler, on altıncı yüzyılda Avrupa' nın rezervlerini dört katına çıkarmıştı. Bu kapitalizmi tetikleyen devasa bir yatırım sermayesi enjeksiyonudur. Şeker ve köle ticareti tecimsel ticaret sistemini yarattı. Bunlar bir araya geldiklerinde ise Sanayi Devrimi, Bilim Rönesans' ı, İslam' ın son mağlubiyeti ve Kuzey Amerika' nın, Avustralya' nın , Afrika' nın ve Asya' nın kolonyal istilası için gerekli sermayeyi sağladı.

İronik olarak bundan yararlanabilenler İspanyollar değildi. Engizisyon, Yahudi ya da Mağribi finansörleri ortadan kaldırdıktan ya da öldürdükten sonra fetihin sunduğu tüm fonlar ve karlar, İngiltere, Hollanda, Fransa ve İtalya' daki bankerlerin eline geçti. İspanya, savurganlığı ve borçları nedeniyle geride kaldı. Aslında fetih, İspanya' nın Avrupa' daki güç kaybını hızlandırırken dünya arenasında Avrupa egemenliğini ilan etti."
(Mark MANN - GEZGİNLER, Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi: s: 88-90) 

Modern dünyanın  temelinde, aslında birkaç gram biber, safran ya da tuzun olduğunu bilmek sizi de şaşırtmadı mı? Baharatlar sadece baharat değil yani...





8 Mayıs 2015 Cuma




  KLASİK MÜZİK  VE  DÖNEMLERİ


Kimi, klasik müziği çok sever, kimisi  sevmez. Kimi  nefret eder,  kimisi de prestij meselesi yapar; sever gibi görünür. Klasik müzik, genelde yüksek kültür seviyesi ile bağdaştırılan, popüler veya folk müziğinden ayrı Batı Avrupa kökenli müzik türüdür diye tanımlanabilir. En önemli özelliği çok sesli olmasıdır. 

Bir yerlerde okudum: Son yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre; anne karnındaki bebeğe (6 ve 7. ayında) klasik müzik dinletilmesi  bebeklerin psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde olumlu etki yaratıyor.. Yapılan bir diğer araştırma ise Brahms dinletilen prematüre bebeklerin daha çabuk geliştiklerini kanıtlıyor. Hatta, başuçlarında her gün iki saat Mozart dinletilen bebeklerin daha zeki oldukları, ineklere daha iyi süt vermesi için Mozart dinletildiği, Japonya' daki bir bira fabrikasında, bira mayası oluşurken Mozart çaldığı ve o biranın daha pahalı satıldığı şaşırtan  gerçeklerden birkaçı yalnızca. Müzik, ruhun gıdası olduğu kadar,  bedenin çalışma verimini artıran bir katalizör de aynı zamanda.


Klasik müziği sevenlere dönemleri ve klasik müziğin tarihi seyrini  kısa bir hatırlatma mahiyetinde aşağıdaki notlarım.


1- BAROK DÖNEM: 1600-1750 


Barok Müzik, kesin biçimler ve ince süslerle belirlenmiş müzik türüdür. Temsilcileri: Bach, Vivaldi, Handel, George Telemann, Jean-Philippe Rameau (En ünlüleri)


ARA: ODA MÜZİĞİ




2 -KLASİK DÖNEM: 1750-1820 


 Barok' tan daha sade eserler ortaya çıkmıştır. Temsilcileri: Haydn, Mozart, Beethoven


ARA: SENFONİ




3 -ROMANTİK DÖNEM: 1820-1900 


Sanatın zamana sığmazlığını, sanatın sınırsız oluşunu, özlem taşıdığını, politik olduğunu ve bir sanatçının kişiliğini sanat eseri aracılığı ile ifade ettiği gibi fikirleri romantiklerden alırız.


Temsilcileri: Schubert, Schumann.


ARA: VİRTİÖZ


Mendelsohn, Chopin, Liszt


ARA: İTALYAN OPERASI


Donizetti, Rossini, Verdi, Puccini


ARA: SENFONİ ORKESTRASI


Berliöz, Çaykovski, Brahms, Wagner


ARA: ORKESTRA ŞEFİ




4- POSTROMANTİZM DÖNEMİ VEYA WAGNER' DEN SONRA: 1900 ve sonrası, günümüz.


Milliyetçilik duygusu veya milli gurur yerleşince yapılan müzik. Temsilcileri: Mahler, Debussy, Strauss, Stravinsky, Şostakoviç


ARA: NOTA OKUMA 




Müziği, özellikle Klasik müziği seven biri olarak Nietzsche' nin şu sözünü yazmadan edemeyeceğim:


"Yozlaşmış uygarlığın yeniden dirilişi müzikle olacak!"





3 Mayıs 2015 Pazar




NAPOLYON VE TAVŞANLAR






"Napolyon' un en aşağılayıcı yenilgisi tavşanlarla olanıydı. Waterloo hiç kuşkusuz Napolyon' un en ezici yenilgisi olmakla beraber, onun en utanç verici yenilgisi değildi.

1807' de, Fransa, Rusya ve Prusya arasında bir dönüm noktası niteliğindeki Tilsit Barışı' nı imzalayan Napolyon' un keyfi yerindeydi.Bunu kutlamak için İmparatorluk Sarayı' nın öğleden sonra bir tavşan avı düzenlemesini önerdi.

Bu av Napolyon' un çok güvendiği kurmay başkanı Alexsandre Berthier tarafından organize edildi. Napolyon' u etkilemeye can atan Berthier, İmparatorluk Sarayı' nın konukları meşgul edecek adar av hayvanına sahip olduğunu göstermek için binlerce tavşan satın aldı.

Parti vakti geldi, av başladı ve av hayvanlarının bekçileri avları saldı. Ama av felaketle sonuçlandı. Berthier yabani değil, evcil tavşan almıştı; bu tavşanlar da öldürülmekten ziyade besleneceklerini düşündüler.

Tavşanlar canlarını kurtarmak üzere kaçmak yerine, büyük şapkalı ufak tefek bir adama yöneldiler ve onu kendilerine yemek veren bakıcılarıyla karıştırdılar. Aç tavşanlar saatte 56 km' lik azami hızlarıyla Napolyon' a hücum ettiler.

Av partisindekiler (artık tam bir kargaşaya dönmüştü) onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyordu. Napolyon' un, açlıktan kırılan hayvanları çıplak elleriyle savuşturmaya çalışarak kaçmaktan başka bir seçeneği yoktu. Ama tavşanların şiddeti dinmedi ve İmparatoru at arabasına kadar püskürttüler; bu sırada Napolyon' un adamları tavşanları nafile kırbaçlıyordu.

Bu fiyaskonun günümüzdeki anlatımlarına göre, Fransa İmparatoru tamamen hırpalanmış bir vaziyette ve utanç içinde arabasına koşturdu."

Kıssadan hisseyi sizlere bırakıyorum. Ben payıma düşeni aldım ve güncelledim.


Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson (NTV Yayınları)

Görsel, tr.wikipedia.org sitesinden alınmıştır.


28 Nisan 2015 Salı




 AH  FELEK  


"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer, ikişer.
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."

"Akıl sana günde yüz kere mi söylesin:
Felek kuyusunu kazar bir gün herkesin.
Yaşadığın anı ele geçmez fırsat say,
Ot değilsin ki biçildikçe bitesin! "
                                          
                                         Ömer Hayyam



Ömer Hayyam' ın Rubailerinde sıkça adı geçen, türkülere konu olan; hatta  "Bilmem şu feleğin bende nesi var?" diye sitem edilen, bazen de gözünün kör olması için "Ah" edilen felek, nedir gerçek anlamda? 

"Felek "gök" demektir. Çoğulu "eflak" olmakla birlikte felek kelimesi de bu anlamda, "gökler" anlamında kullanılmıştır. Ama felek daha çok Dünya, zaman, şans, talih, kader anlamlarında kullanılagelmiştir. Bu nedenle felek sözcüğü hiçbir zaman Tanrı anlamında algılanmamalıdır. Öyle olmasaydı "zalim felek", "kahpe felek". "kambur felek" gibi sözler söyleyebilir miydik."  (Ahmet Kırca - Ömer Hayyam Rubailer)









19 Nisan 2015 Pazar




ÖLÜM  ÇİÇEĞİ
(LAVİNİA)


Bir çiçek düşünün ki, adı ölümle anılsın ve "ölüm çiçeği" olarak adlandırılsın. Çiçeğin adı; Lavinia.  

Lavinia! Ölüm çiçeği,Titus adlı Romalı generalin bahtsız kızı, Özdemir Asaf' ın platonik aşkına yazdığı ünlü şiiri ve Hilmi Yavuz' un "Lavinia İçin Sonnet" i. Meğer, ne çok hikayesi varmış bu güzel çiçeğin. Araştırdığımda öğrendim. Hikayeler farklı olsa da sonları aynı: Mutsuzluk ya da ölüm. İşte güzel Lavinia'nın hikayesi:

"Roma İmparatorluğu'nun baş kumandanı Titus Andronicus'un kızıydı Lavinia..
Dünyalar güzeliydi..
Babasının aksine hayat doluydu..
Öldürmeyi değil, yaşatmayı severdi..
İyi kalpliydi, yardımseverdi, merhametliydi..
Titus'un savaşta olduğu birgün, düşmanları Tamora'nın iki oğlu tarafından tecavüze uğradı..
Haber Roma'ya tez yayıldı..
Titus savaştan döndükten sonra kızını kendi elleriyle öldürdü..
Şehrin uzağında bir tepeye gömdü..
Aylar sonra mezarının üzerinde bir çiçek çıktı..
O çiçeğe de Lavinia dediler..
Ölüm çiçeği demekti.
Ya da Misk çiçeği.
Bazı yörelerde yavşan otudur adı.

*  *  *
Her çiçek bir kelebektir aslında..
Kelebeği yaşatan çiçektir..
Çiçeği çoğaltan da kelebek..
Çiçeksiz yerde kelebek olmaz..
Kelebeksiz yerde çiçek çoğalmaz..
Çiçeğin üzerine konan kelebek, aynı zamanda tat alma organı olan ayaklarıyla balözünü test eder..
Tadı hoşuna giderse, kıvrımlı hortum şeklindeki ağzını uzatarak o balözünü emer..
Özellikle mavi kelebekler çok seçicidir..
Her çiçeği emmezler..
Onlar en çok Lavinia'nın(ölüm otu) balözünü severler.." *


Düşünüyorum da "mavi kelebekleri" çok sevmemin, doğada yürürken onları görebilmek için algılarımı açık tutmamın bu öyküsünü bildiğim Lavinia ile ilgisi olabilir mi? diye..
Sonra Hilmi Yavuz'un şiiri gelir aklıma: "sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia"  dizeleri ve ölümü düşünmeyi ertelerim bir başka sonbahara..



LAVİNİA İÇİN SONNET

"sana da yas yaraştığı söylenir, öyle değil!..
 birden bir dal kırılır, hani düşer ya suya,
 sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
 orda gördüğün dalı, ey solgun Lavinia,
 sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
 göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
 usulca büyüttündü, akarak ta derinden;

 anımsa, öpüşlerdeki taşı, çakılı, kumu...

 nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
 ah! al götür, al götür...bırakma bir kuytuda;
 sen onu bıraktıkça ona yaraşır şimdi
 yas... ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...


 kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
 sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia..."

 Hilmi Yavuz


 Şiir, siir.gen.tr' den alıntılanmıştır.


 * http://www.haberhurriyeti.com/lavinia-cicegi-mavi-kelebegin-dansi-176005.html

 

9 Nisan 2015 Perşembe




ERGUVAN  AĞACI
(JUDAS TREE)



 





İnsan bu ya; onursuz veya gülünç olacak bir duruma düştüğünde mahcup olur, utanır. Bazen de birilerinden çekindiğinde ya da sıkıldığında yüzü kızarır. İnsanı diğer canlılardan ayıran bir duygu olarak utanmak veya yaptığından utanç duymak insan olmanın gereğidir. İyi ki, utanma duygumuz var. Olmasaydı, dünya nasıl bir yer olurdu insanlar için, hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm; utancından kızaran ağacın hikayesini okuduğumda.

Yıllar önce, A. J. Cronin' in "Erguvan Ağacı" romanını okurken öğrendim hikayeyi. Hikaye şöyle: İsa Peygamber' in Havarilerinden Yahuda, İsa' ya ihanet ederek, otuz gümüş sikke karşılığı Romalı askerlere ihbar eder.Sonra pişman olur. Bu pişmanlık onu intihara sürükler; kendini Erguvan Ağacı' na asar. Bu hainin alçaklığını sindiremeyen erguvan ağacının önceleri beyaz olan çiçekleri utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundan dolayı, erguvan ağacına Hristiyanlar Yahuda (Judas) ağacı derler.

Roma' da erguvan rengi imparatorluk rengidir ve Romalı askerler Hz. İsa' nın göğsüne "Yahudilerin Kralı" yaftasını asmadan önce, onunla alay etmek için erguvan rengi elbise giydirmişlerdir.

Nisan ayındayız. Şimdi erguvan ağaçlarının çiçeklenme zamanı ve ben, her bir yanı erguvanlarla çevrili bir cennetteyim. Çiçekleri ayrı güzel, çiçeklerinin rengi ayrı...Hikayesini bildiğimden, ayrı bir gözle bakıyorum erguvan ağaçlarına. Erguvanlar arasında bulunmak, yaşadığım anı efsaneleştiriyor ve ben, düşlediğim bir masal içinde yaşıyorum sanki...






Görseller tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.