İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2021 Cumartesi

 


İSTANBUL VE SYKES - PİCOT GİZLİ ANTLAŞMALARI'NDA, KISACA  ORTADOĞU'YA BAKIŞ


Birinci Dünya Savaşı'ndan önce , hasta adam olarak gördükleri Osmanlı Devleti'nin topraklarının paylaşılması konusunda anlaşamayan İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, savaş başladıktan sonra İtalya da bu cepheye katılmıştır), savaş esnasında da işbirliği sağlayamadılar. Her devlet, diğerlerinin istilasına karşı kendi nüfuz bölgesini titizlikle koruyordu. İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'de yeni bir cephe açmaya karar vermesi Boğazlar üzerinde tarihi emelleri olan Rusya'yı telaşlandırdı. Müttefiklerinin İstanbul'a yerleşmesinden endişe eden Rusya, Boğazların kendisine verilmesini istedi. Bu önemli bölgenin Rusya'ya bırakılmasını doğru bulmayan Fransa ve İngiltere, Rusya'nın İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti) ile anlaşacağı tehlikesini göze alamadılar. İngiltere, Osmanlı toprakları üzerindeki taleplerinin yerine getirilmesi koşuluyla Rusya'nın isteğini kabul edebileceğini bildirdi. Fransa, Osmanlı Asyası'nın da paylaşılmasını önerdi. Petrol zengini Arap topraklarını ele geçirmek amacıyla Araplarla gizli görüşmeler yapan İngiltere, önce Ruslarla anlaşmak gerektiğini bildirdi. Büyük Ermenistan vaadiyle Ermenileri kışkırtan Rusya, Doğu Anadolu ile Çukurova'yı istiyordu. Mersin ve Adana'nın Fransa'ya verilmesini kabul etmesi üzerine Fransa da boğazların Rusya'ya terkedilmesine razı oldu. Karşılıklı notalarla imzalanan antlaşmaya göre; İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Marmara Denizi ve çevresi Rusya'ya veriliyordu. Rusya da İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinden uygun görecekleri yerleri almalarını ve Osmanlı egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerinin bağımsızlığını tanımayı kabul ediyordu. İstanbul Antlaşması adını alan bu ilk gizli paylaşım, yeni antlaşmaların yapılmasına yol açtı. 

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı toprağı olan Ortadoğu da İtilaf Devletleri arasındaki paylaşımdan nasibini aldı. Savaşı'nın başından beri, İngilizlerin Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik ettikleri Mekke Emiri Şerif Hüseyin, İngiltere'ye askeri işbirliği teklifinde bulundu. Karşılığında ise bütün Arabistan Yarımadası'nı içine alacak ve kendi idaresine bırakılacak müstakil bir Arap devleti kurulmasını ve Halifeliğin Türklerden alınmasını istiyordu. İngiltere, Arap bağımsızlığını desteklemeye hazır olduğunu ve halifeliğe de bir Arap'ın getirilmesine çalışacağını bildirdi. İngiltere bununla da kalmayarak, ikili oynadı ve Şerif Hüseyin'in en büyük rakibi Necid Emir'i İbn Suud ile de gizli bir antlaşma imzalayarak Şerif Hüseyin'e vaat ettiği Necid topraklarında ve Basra Körfezi kıyılarında (Kuveyt hariç) İbn Suud'un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etti. Araplar buna karşılık bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, İngiltere'nin Basra ve Bağdat vilayetlerindeki özel durumunu tanıyacaktı. Neden özellikle Basra ve Bağdat? İşte sorunun cevabı:

Arabistanlı Lawrence'ın akıl hocalığını yaparak bir anlamda onu yetiştiren kişi Gertrude Bell (Arapların deyimiyle, Çöl Kraliçesi) oldu. Tanıştıklarında ikisi de arkeolojiye ilgi duyuyorlardı ve arkeolojik bir kazıda tanışmışlardı. Bell, Kahire, Irak, Suriye, Arap Yarımadası'nda zor koşullarda çölleri geçip, çeşitli aşiretlerin üyesi olan siyaset adamlarıyla ve dini liderlerle olduğu kadar Araplarla da kaynaştı. Düşünün, Oxford Üniversitesi Tarih Bölümünü iyi bir derece ile bitiren, babası İngiltere'nin Demir İmparatoru olan Gertrude Bell, takıntılı bir şekilde İngilizlerin dünyayı yönetmek için var olduklarına inanıyor ve ulusu ile gurur duyuyordu. Ona göre bütün dünya İngiltere'ye hizmet etmeliydi. Sevdiği adamın Çanakkale Savaşı'nda ölmesinden sonra Türklerden nefret ediyordu. Gertrude Bell, Arap aşiret liderleriyle görüşmesi ve halkla kaynaşmasının karşılığını aldı. Dünya Savaşında (1914-1918), İngiliz İstihbarat Servisi, onu en uygun kişi olarak Doğu Sekreterliği'nde görevlendirdi. Bu görevlendirmeyle, bir anlamda, Osmanlıları Arap Yarımadası'nda arkadan hançerleyen Lawrence'tan daha çok Bell'di. Bu çabalarının amacı, İngiltere'nin petrol yataklarına egemen olmasıydı. Çünkü İngiltere o yıllarda  kömür üretiminde dünya birincisiydi ama petrolü yoktu. Basra- Abadan petrol rafinerilerinin korunması ve Hindistan deniz ticaret yolunun güvence altında tutulması, ülkesi için çok önemliydi. Bu yüzden dünya savaşı sonrası Mezopotamya(Irak) sınırları çizilirken ısrarla Basra-Bağdat ve Musul'un Irak'ta kalmasında ısrarcı oldu ve başardı.

İngiltere, Arap ayaklanmasını garantiledikten sonra Osmanlı Asyası'nın paylaşılmasını görüşmek için Fransa'dan bir temsilci göndermesini istedi. İngiltere'nin Araplarla gizlice anlaşmasından memnun olmayan Fransa, Beyrut eski konsolosu François Georges Picot'yu özel temsilci olarak yolladı. İngiltere'de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Mark Sykes'i görevlendirdi. Londra'da başlayan görüşmeler uzlaşmayla sonuçlandı. Genelde İngiltere'nin bakış açısını yansıtan antlaşma taslağına göre, İngiltere Beyrut'un Suriye'de kurulacak Arap devletinin içinde yer alması önerisinden, Fransa da Filistin'in Suriye'nin bir parçası olması isteğinden vazgeçiyordu. Bölgenin sadece kendi egemenliği altında bulunması iddiasından da vazgeçen Fransa, Filistin'de uluslararası bir rejim kurulmasını ve Basra'dan Filistin'e kadar uzanan bölgenin İngiltere'nin kontrolüne veya egemenliğine verilmesini kabul ediyordu. Buna karşılık İngiltere, Fransa'nın Suriye'nin sahil bölgesi ile Kilikya'nın tamamını almasına ve İran sınırına kadar uzanan bölgenin Fransız nüfuzuna bırakılmasına onay veriyordu. İtalyanlardan gizlenen antlaşma taslağının Rusya tarafından onaylanması gerekiyordu. Sykes ve Picot, Petrograd'a giderek antlaşma taslağını Ruslara gösterdiler. Rusya'nın onayını aldıktan sonra İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması imzalandı. Tarihler 16 Mayıs 1916'yı gösteriyordu.

Kısaca Sykes-Picot gizli antlaşması şöyle özetlenebilir: Savaştan sonra Fransa ve İngiltere, Osmanlı pastasını aralarında bölüşeceklerdi. Bağdat ve Basra bölgeleri İngiltere'nin, Suriye kıyıları, Lübnan ve Kilikya(Adana ve çevresi) Fransa'nın olacaktı. Musul vilayeti ise ikiye ayrılacaktı. Musul kentini kapsayacak birinci bölge Fransa'nın kasasına girecekti. İkincisi Kerkük'le birlikte İngiltere'nin kasasına. Filistin'de uluslararası bir bölge oluşturulacaktı. Çarlık Rusya'sı bile unutulmamıştı. Onun payına da Boğazlar ve Kafkasya yakınlarında dört Osmanlı eyaleti ayrılmıştı. Daha sonra Rus Devrimi gerçekleştiği için Rusya hakkından feragat etti. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Arapların Osmanlı ordusunu arkadan vurmalarının nedeni; İngiliz casusu yüzbaşı Lawrence'ın Arap aşiretlerini birleştirmeyi başarması ve onlara bağımsızlık verileceğinin vaat edilmesiydi. Mekke Şerifi Hüseyin Bin Ali'ye gelecekteki Arap Birliği'nin başkanı olacağını garanti ettiler. İngiltere, Fransa'nın da onayıyla Irak ve Suriye'yi şerifin büyük oğlu Faysal'a, öteki oğlu Abdullah'a da Ürdün nehrinin doğu kıyısındaki toprakları ve Filistin'i vereceğini resmen açıklamıştı.

2 Kasım 1917 tarihli Balfour Bildirisi ile siyonistlere bir Yahudi Vatanı kurulması öngörülmüş, İngiltere'de bu görüşü desteklemiştir. 

Peki, Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde bölgede neler oldu? Bugünkü Türkiye-Irak sınırı, 1924'te Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan antlaşmayla çizildi ve bu sınır Gertrude Bell'in eseridir. Bununla da yetinmeyen Bell, Mekke Şerifi Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'ı kral olarak Irak tahtına oturttu. Bu kral kuklaydı tabii ki. Kral Faysal'ın yakın arkadaşı oldu ve Bell Bağdat'a yerleşti. 1926'da 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı içerek intihar etti. Bağdat'ta gömüldü. Manevi oğlum dediği ve oğlu gibi yetiştirdiği aynı zamanda öğrencisi olan Yarbay T.E.Lawrence ise, 1935'te 46 yaşındayken İngiltere'de geçirdiği bir motosiklet kazasında öldü. Ölümleriyle sorun bitmedi. Bu iki insanın başlattıkları eylemler bugünde devam ediyor, eğer tez zamanda ders alınmazsa, yarın da devam edecek gibi görünüyor. Tam burada Mehmet Akif Ersoy'un sözünü anmadan ve hatırlatmadan geçemeyeceğim; 

Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?


Kaynaklar

-- Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu, CAN Yayınları.

-- Janet Wallach - Çöl Kraliçesi (Gertrude Bell'in Biyografisi), CAN Yayınları. 

--https://islamansiklopedisi.org.tr/sykes-picot-antlasmasi



12 Mayıs 2015 Salı




AMERİKA' NIN FETHİ MODERN DÜNYAYI YARATTI


"İçinde yaşadığınız zamanın 'neden ve niçinlerini' anlamak için tarihe bakmak gerekiyor" diyor tarihçiler. Tarih okumayı bu nedenle seviyorum. Günümüzün neden ve niçinlerini anlamak için. Siz de anlamak istiyorsanız, okuduğum kitaptan aktaracağım aşağıdaki bölümü okuyabilirsiniz.  Ve okuduklarınıza inanmakta zorlanabilirsiniz.

"Fetih sadece Amerika kıtasını değiştirmedi. Aynı zamanda modern dünyayı yarattı. Nüfusu kara ölüm yüzünden gittikçe azalmakta olan 1492 Avrupa' sı dünyanın sınırındaydı. Dünyanın geri kalanında yaşayanlar için Avrupa' da olanlar ya bilinmezdi ya da hiçbir önem arzetmiyordu. Filipinler' den Kuzey Afrika' ya uzanan Müslümanların elinde bulunan bölgelerde yaşayanlar, Çin, Hindistan ve Japonya gibi büyük Asya imparatorlukları ve krallıkları ve Benin ve Mali gibi güçlü Afrika şehirleri ya da Amerika için bile Avrupa neredeyse hiçbir şey ifade etmiyordu.

Avrupa' nın başlıca ticari faaliyeti, Uzak Doğu' dan baharat almakla sınırlıydı ama Asya' ya uzanan ticaret yolları, Arapların kontrolünde bulunuyordu. Avrupalılar, bu kaleyi haçlı seferleriyle yıkmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. 800 yıl boyunca denemelerinin ardından Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella, 1492 yılında Mağribileri Güney İspanya' dan çıkarmayı başardı. İspanyollar, ancak sekiz sene sonra 1571 yılında Lepanto savaşıyla Doğu Akdeniz' in kontrolünü Osmanlı ordusundan alabildi.

Bu arada Müslüman aracılardan birini ortadan kaldırabilenleri büyük bir hazine bekliyordu çünkü birkaç gram biber, safran ya da tuz bir adamın hayatından çok daha değerliydi. (Bkz .Reay Tannahill, Food in History) Tanrı' yı ya da altını unutun. Avrupalı sömürgeciliğini tetikleyen şey, Asya baharatlarına ulaşmak için izlenecek yeni yollara dair arayıştı. 1487 yılında Bartholomew Diaz, Ümit Burnu' na ulaştı; 1498' de ise Vascu de Gama, Afrika' nın çevresi boyunca dolaşıp Hindistan' a, Müslüman dünyasının yanından geçip giden yeni bir yol açtı. İspanyolların Andalusi' yı yeniden fethettiği 1492 yılında Kolomb, Amerika kıtasına ulaştı.

Aniden Avrupa, hem kelimenin tam anlamıyla (Doğu' yu dengeleyecek yeni Batı atmosferiyle) hem de ideolojik olarak dünya haritasının merkezine doğru kaymıştı. Yeni Dünya, Hristiyanlığın gücünü belirgin ölçüde artırdı. 1492 yılında İngiltere ve İspanya' nın nüfusları üçer milyon ve Portekiz'inki ise bir milyon civarındayken Amerika kıtasına dair tahminler, kırk ile yüz milyon arasında değişiklik gösteriyordu. Hristiyanlık, fetih sayesinde dünyanın en yaygın dini haline geldi. (Her ne kadar kilisenin yeni cemaatinin çoğu ruhları henüz kurtarılmadan ölmüş olsa da.)

Diğer yandan bu fethin en önemli sonucu, Avrupa' nın kontrolündeki dünya ekonomisinin başlangıcı olmasıydı. Güney Amerika muazzam mineral ve tarımsal zenginliğiyle Avrupa' nın iki katı büyüklüğündeydi.Galeano' ya göre Potosi' den gelen gümüşler, on altıncı yüzyılda Avrupa' nın rezervlerini dört katına çıkarmıştı. Bu kapitalizmi tetikleyen devasa bir yatırım sermayesi enjeksiyonudur. Şeker ve köle ticareti tecimsel ticaret sistemini yarattı. Bunlar bir araya geldiklerinde ise Sanayi Devrimi, Bilim Rönesans' ı, İslam' ın son mağlubiyeti ve Kuzey Amerika' nın, Avustralya' nın , Afrika' nın ve Asya' nın kolonyal istilası için gerekli sermayeyi sağladı.

İronik olarak bundan yararlanabilenler İspanyollar değildi. Engizisyon, Yahudi ya da Mağribi finansörleri ortadan kaldırdıktan ya da öldürdükten sonra fetihin sunduğu tüm fonlar ve karlar, İngiltere, Hollanda, Fransa ve İtalya' daki bankerlerin eline geçti. İspanya, savurganlığı ve borçları nedeniyle geride kaldı. Aslında fetih, İspanya' nın Avrupa' daki güç kaybını hızlandırırken dünya arenasında Avrupa egemenliğini ilan etti."
(Mark MANN - GEZGİNLER, Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi: s: 88-90) 

Modern dünyanın  temelinde, aslında birkaç gram biber, safran ya da tuzun olduğunu bilmek sizi de şaşırtmadı mı? Baharatlar sadece baharat değil yani...