25 Mart 2019 Pazartesi



YAYLA ÇİÇEKLERİ
Gökbel ve Berçin Yaylaları/Gerede/Bolu





Yayla çiçeklerine göz gezdirirken, Tokat/Niksar yöresine ait olan ve Hüseyin Arsal ile Muzaffer Sarısözen'den alınan "Yayla Çiçeği misin?" türküsünü linki tıklayarak dinleyebilirsiniz:  https://www.youtube.com/watch?v=9L8ZhoimB88

24 Mart 2019 Pazar günü Gerede'nin Gökbel ve Berçin Yaylaları'nda kar yürüyüşü, yükseltisi daha az olan yerlerde ise orman içinde doğa yürüyüşü yaptık, ankarahiking grubundaki arkadaşlarımla birlikte. Hava sıcaklığı +4 Dereceydi ve soğuk esen rüzgar yürüyüşümüz süresince bize eşlik etti ve bizi bir türlü yalnız bırakmadı. Soğuk havası ile ülke genelinde dahi nam yapan Gerede; halk arasında söylenegelen, "Erzurum soğuğu demiş ki, beni Gerede'de bulun" diye bir darbımeseli de bizlere tescillettirmiş oldu böylece. 

Yürüyüşe başladığımızda gökyüzünden üstümüze kar değil, soğuktan kırağı yağıyordu adeta. Öyleki, eldivenlerin içinde ellerim, beremin altında kulaklarım neredeyse donma derecesine gelmişti. Ama ben ellerimden, kulaklarımdan ziyade yayla çiçeklerini düşünüyordum; cemrenin toprağa düşmesiyle birlikte, karları delerek toprak üstüne çıkan ya da karların eridiği yerlerde açmış olan, tomurcuklanan çiçekleri,  bu soğuğa nasıl dayanacaklar, diye.

Yükselti arttıkça gördüm ki, çiçekler için üzülmem yersiz değilmiş. Açan çiçekler iyi durumdaydı ama tomurcuk halinde olanlar soğuktan korunmak istercesine büzüşüp solmuşlardı. Hatta sarı ve mor çiğdemler, rüzgarın esiş yönüne doğru yan yatmışlardı, solgun ve ölgün bir biçimde. Ben, soğuğa rağmen diri kalabilen güçlü çiçekleri aradım, buldum ve fotoğraflarını çektim. Gözlerim dirençli çiçekleri ararken, dilimde de bizim oralara has bir mani vardı:
Yayla yayla gezersin de
Çimenleri ezersin
Yedi türlü çiçek var
Hangisine benzersin?

Gezdiğim, yürüdüğüm Gökbel ve Berçin Yaylaları'nda ne yazık ki yedi türlü çiçek göremedim. Gördüğüm çiçekler ise şu güzelliklerdi:



































Bu yayla çiçeklerini görmek, onlara dokunmak, elimle başlarını okşamak, eğilip kokularını içime çekmek bana "hayat döngüsü"nü hatırlattı; tüm canlılar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Hayat döngüsü bozulan canlıların nesli tükenir.Türünün devamı, o canlının yaşam süresi içinde üreyerek yavrular meydana getirmesine bağlıdır. Bu güzel çiçeklerin yaşam döngüsü bozulmasın hiç, dedim kendi kendime. Ama bu düşünceyle gülümseyen yüzüm, birkaç metre yürüdükten sonra hüzünlü bir yüze dönüştü. Çünkü  ormanın içinde gördüğüm ölü bir ağaç, bana "yaşamın sonu" nu unutma sakın, der gibiydi. Hemen düşüncemi değiştirmeliydim ve ben de değiştirdim. Ölü ağaçlar, bizim anladığımız manada ölü olsalar da aslında onlar "yaşayan ormanlar" dı. 


Önemi henüz yeterince bilinmiyor olsa da; yaşlı, kurumuş ya da kurumaya yüz tutmuş ağaçlar, dikili ya da devrik ağaç gövdeleri, kurumuş kütükler, yere dökülmüş ağaç ve dal parçaları biyolojik çeşitlilik için en önemli yaşam ortamlarından birini oluştururlar. Böyle düşününce rahatladım ve yere, göğe, ormana, çiçeklere, devrilmiş ağaçlara, kurumuş kütüklere minnet dolu gözlerle bakmaya devam ettim. Ölü ağaçların orman ekosistemi için önemini Viyana'da bulunan ünlü Prater ormanında yaptığım yürüyüşler sırasında öğrenmiştim. Ormanda devrik, çürümüş, hastalıklı ağaçların çokluğu karşısında şaşırdığımı gören ve neden müdahale edilmediğini sorduğum kızım, gerekli açıklamaları yapmış, beni bilgilendirmişti. İşte ormandaki çürümüş ya da ölü ağaçlara müdahale edilmemesi gerektiğinin nedenleri:

"Uluslararası doğa koruma örgütü WWF'nin (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) yayımladığı 'Ölü Ağaçlar - Yaşayan Ormanlar' adlı rapora göre, yaşlı ve ölü ağaçların uzaklaştırılması, ormanlardaki biyolojik çeşitlilik kaybının en önemli nedenlerinden biri. Rapor, orman ekosisteminde bulunan türlerin üçte birinin, varlığını sürdürmek için ölü ya da ömrünü tamamlamak üzere olan ağaçlara, ağaç kovuklarına ve kurumuş dallara ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Çürümekte olan ağaçların orman ekosistemi içindeki öneminin bilinmemesi nedeniyle, genel olarak üretim ormanlarında ve hatta korunan alanlarda gerçekleştirilen hatalı uygulamalar sonucu ormanlarda bulunan ölü ağaçların miktarı azalıyor. Oysa, yaşlı ve çürük ağaçların bulunduğu ormanlar, hastalık, böcek, iklim değişikliğine karşı genç, düzenli ağaçlar için organik madde ve besin sağlayarak ormanı daha verimli hale getiriyor, toprak erozyonunu önlüyor, karbon depolayarak iklim değişikliğinin bazı etkilerini azaltıyor. WWF Türkiye'den yapılan açıklamaya göre, ormanları yaşlı ve kuru gövdelerden temizlemek Türkiye'de de geleneksel bir yaklaşım. Biyolojik çeşitliliğin korunması yalnız korunan alanlarda değil, işletme ormanlarında da dikkatle ele alınması gereken bir konu. Bu nedenle, orman ekosistemine müdahalenin minimum düzeyde tutulması, kuru ya da çürük gövdelerin kendi haline bırakılması dünyada olduğu gibi Türkiye'de de giderek yaygınlaşan doğaya yakın ormancılık anlayışına en uygun yaklaşım. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, orman kaynaklarının kullanımını planlayan ve bu alanları yönetenler arasındaki geleneksel anlayışın değişmesine ve doğa-dostu yaklaşımların içselleştirilmesine bağlı. WWF Türkiye, bu projenin anlaşılabilmesi ve çıktılarının uygulanabilmesi için, konuyla ilgili Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü gibi resmi kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, bilim adamları, seçili Orman Fakülteleri ve İlköğretim okulları ile, işbirliği içinde çalışıyor."*


Ölü ağaç kütüğü üstünde yaşam bulan bir ağaç fidanı.

Bir Kızılderili atasözü der ki; İlkbaharda usul usul yürü, toprak ana hamiledir. İlkbaharda doğa uyanışa geçtiğinden, uyananları rahatsız etmemek adına doğada usul usul yürüyoruz zaten. Ama ölmüş, çürümüş ağaçları, kuru dalları, kütükleri gördüğümüzde de yanlarından usul usul geçelim, orada bizim görmediğimiz, bilmediğimiz nice hayatlar vardır çünkü. Bilmediğimiz dilleri  anlayabilmek için tercümana ihtiyaç duyarız. Ama Karl Detler'in dediği gibi; "Tabiatın tercümana ihtiyacı yoktur, onun güzelliğini anlamak için açık bir ruh yeter...







Aşağıdaki üç fotoğraf üretim ormanından.





* skalem@wwf.org.tr

Not: Bu yürüyüş sonunda tanıştığım  Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencileri Şule ve Ahmet Utku Dönmez'i tanımam, güzel ülkemin geleceği açısından beni çok umutlandırdı. Böylesine iyi yetişmiş, zeki, doğasever gençlere ihtiyacımız var. Teşekkürler Utku, adınla müsemma mutlu sonuca ulaşacağımıza(ülke olarak) inanmamı sağladığın için. 






20 Mart 2019 Çarşamba



MOMİJİ BEBEKLERİN MİSYONU NEDİR?



Yaklaşık on yıl önce küçük kızım eve, elinde  şirin mi şirin küçük bir bebekle çıkageldi. Kızımın oyuncaklarla oynama yaşı çoktan geçtiğinden doğal olarak şaşırdım tabii. Bebekle ilgili bilgi vermeye başlayınca, ilgimi çekti ve anladım ki bu şirin şey benim bildiğim bebeklerden değildi. Ona bir misyon yüklenmişti ve misyonu başarılı olursa, dünyaya sevgiyi yayacaktı.Ve kızım satın aldığı bu ilk bebekle sevgiyi yayma frekansında ufacık ta olsa bir titreşim yaratacaktı. Bebek, "Momiji" diye adlandırılmıştı. O tarihlerde, ülkemizde henüz bilinmediği için Momijilerin satışı da yoktu. İnternet üzerinden satın alınabiliyordu ancak.

İlk bakışta oyuncak gibi gördüğüm Momiji, aslında yetişkinler için koleksiyon ürünü olarak tasarlanmış. Reçineden yapılan ve her biri tek tek elde boyanan bu bebekler Asya stilinden esinlenilerek üretilmiş. Her birinin elle boyanması nedeniyle de, aynı modelden de olsa, birbirinin tamamen aynı iki adet Momiji bebek bulabilmeniz neredeyse imkansızdır. Ve bu bebekler sınırlı sayıda üretildiğinden koleksiyon ürünü olarak değerlidir. 

Ortalama 8 cm boyunda olan Momijilerin alt kısmında mesajınızı yazıp koyabileceğiniz bir oyuk vardır. Tam da bu ayrıntısı nedeniyle kendisine bir misyon  yüklenmiştir: Sevgiyi Yay!  Sevgilinize, sevdiğiniz birine ya da her kime hediye etmek isterseniz o kişiye vereceğiniz Momiji'nin altındaki oyuğa koyacağınız küçük bir not veya mesajla hediyeniz çok daha anlamlı hale gelecektir. Ben böyle bir hediyeyi seve seve kabul ederim...Duyurulur. :)

Yukarıda yazdığım gibi, Asya stilinden esinlenilerek tasarlanan Momijiler'in eski Japon bebekleri Kokeshilerin modern versiyonu olduğu söylenmektedir. Ancak Momijiler hem görünüm hem de yapıldığı malzeme bakımından Kokeshilerden farklıdırlar. Ve Kokeshilerin altında mesajınızı ya da notunuzu koyabileceğiniz bir oyuk yoktur. Bu da Momijileri, Kokeshilerden ayıran önemli bir farklılıktır.

Momiji adından dolayı Japon menşeli sanılan bu bebekler(ilk başta ben de öyle sanmıştım) bir İngiliz markasıdır ve 2005 yılında 12 Momiji bebekten oluşan ilk koleksiyon yaratılmıştır. İngiltere'nin küçük bir kasabasında, ufacık bir ofiste başlayan Momijilerin serüveni günümüzde dünyaya yayılmıştır. Bu nedenle, İngiltere, Avusturya, Malezya,Avustralya, Şili, Tayland, Almanya, Kanada, Slovenya gibi birçok ülkede yer alan tasarımcılar muhteşem ürünler ortaya çıkarmaktadır.

Kızımın tek bir bebekle başladığı koleksiyon, şimdi 50'ye varan sayıya ulaştı ve koleksiyon büyümeye devam ediyor. Her sabah, Momiji bebeklerle yüzleşmem, onlara bakmam bile  güne keyifle başlamama neden oluyor, o kadar şirinler ki...

Momiji Bebek Hakkında Bazı Bilgiler*

* Her bir Momiji bebeğinin farklı bir karakteri vardır ve hoşlandıkları şeyler de kendilerine özgüdür.

* Momiji bebeklerin fiyatları genellikle 45 TL'den başlamaktadır (Fiyat güncel mi bilemiyorum).

* Yılbaşı ya da sevgililer günü gibi özel durumlar için sınırlı sayıda ve duruma özgü olan Momiji bebekler üretilmektedir.

* Geçmiş koleksiyonlara vintage momiji denmektedir ve bulunması zaman geçtikçe zorlaşmaktadır.

* Momiji bebeklerin altında mesaj saklama kısmı ve içinde de boş not kağıdı yer almaktadır.

* Momiji bebeklerini sevenlerin sayısı dünya üzerinde 200.000'i aşmıştır.

* Önceki yıllarda üretilmiş olan bir Momiji bebek ne kadar popüler olursa olsun tekrar üretilmemektedir. Tam da bu sebeple koleksiyon bakımından değerlidir.

Koleksiyonumuzdan Seçtiğim Momijiler










(*) makaleler.com

19 Mart 2019 Salı




KELİMELER VE RESİMLER



Sizce, hangisi daha çok etkileyici, daha değerli, daha önemli? Kelimeler mi, resimler mi? Bu soruyla "sanat"ta ayrımcılık yaptığım sanılmasın. Zaten sorular da bana ait değil;  "Kelimeler ve Resimler" filminden bir replik.

Elbette tüm sanatlar etkileyicidir, önemlidir ve değerlidir. Belki, sanatçının sanatını icra ettiği  alan, kendisine göre daha değerli ve önemli olabilir. Sanatçı egosunu düşündüğümüzde bu durumu normal karşılayabiliriz. Ama gerçek bir sanatsever, ayrım yapmaz; görsel, işitsel ve dramatik sanatların tümünü sever, diye düşünüyorum.

Önceki yazılarımda belirttiğim için blog takipçilerim Avrupa Sineması'nı sevdiğimi hatırlayacaklardır. Bir Juliette Binoche hayranı olarak, internette onun filmlerini ararken, Holywood yapımı bir filmi dikkatimi çekti; Words and Pictures(Kelimeler ve Resimler). Filmin baş rollerinde Juliette Binoche ve Clive Owen oynuyordu. Filmi izledim ve çok beğendim; özellikle edebiyat ve resim üzerine yapılan münazaranın çekilmiş olduğu sahnelere bayıldım. Çünkü  lise yıllarında ben de sık sık okulda yapılan münazaralara katılırdım ve iyi bir tartışmacıydım. :) Tartışma kültürünü öğrenmek için bu münazaralar eşsiz bir öğretmendir. TV'deki tartışma programlarında izlediğimiz kerli ferli erkeklerin tartışma adabını bilmemelerini, bu eşsiz öğretmenden mahrum olmalarına bağlıyorum.

Film yönetmeni Fred Schepisi olan ve 2015 yılı ABD yapımı filmin konusu şöyle: Görev yaptığı okulda popüler olan İngilizce Öğretmeni Marcus(Clive Owen) ile aslında ressam olan ama Marcus'un çalıştığı okula Sanat Tarihi Öğretmeni olarak atanan Delsanto(Juliette Binoche) arasındaki tatlı çekişmeyi anlatıyor film. Kısa bir zaman sonra, bu tatlı çekişme öğrencilere de sirayet eder ve iki öğretmen kendilerini beklenmedik bir yarışın içinde bulurlar; resimler mi üstündür yoksa kelimeler mi?

İşte Kelimeler ve Resimler  filminden seçtiğim replikler:

-Hangisi daha çok etkileyici, daha değerli, daha önemli? Kelimeler mi, resimler mi?

-Bir resim, bin kelime eder.
Anonim

-Bizi uzaklara götürebilecek kitaptan daha iyi bir fırkateyn yoktur.
Emily Dickinson

-Resim bana kitabın sayfalarca anlatacağı şeyi tek bakışta gösteriyor.
İvan Turgenyev

-Shakespeare'in First Folio'sunda yer alan resminin altında şu kelimeler yazar: okuyucu; buna onun resmi gibi değil, kitabı gibi bak.

-Bir kitap ne işe yarar ki diye düşündü Alice, resimleri olmadan.
Lewis Carol

-Resim, üçkağıtçılık, kandırmaca ve suçun işlenmesi için bir aldatmaca gerektiren bir şeydir.
Edgar Degas

Soru: Neden SANAT?

-Eğer duyularımız ve bilincimiz tamamıyla doğayla uyum içinde olsaydı, birbirimizle iletişim kurup birbirimizi anlayabilseydik o zaman sanata hiç ihtiyaç kalmazdı. Aslında hepimiz sanatçı olabiliriz. Çünkü hepimiz biriz.

-"Her sanatçı dünyayı kendinin yapar ve bunu yaparken onu yüceltir. Ve bunu yaparken bizi yüceltir, bize daha geniş bir görüş verir. 'Sanat dünyanın bildiği en etkileyici bireysellik modudur" demiş Oscar Wilde...Proust, sadece sanat sayesinde kendi dışımıza çıkabileceğimizi ve dünyaya başka bir açıdan bakabileceğimizi  söylemiştir. Sanatçılar bize bu görüşü verdiler çünkü bize kelimeler ve resimler yoluyla kendilerini verdiler. Ve bütün söyleyebileceklerimiz: Hissettiğimiz şey tasvir edilemez. Böyle bir sanatçının değeri de, yetenekleri, enerjileri ve vizyonları sayesinde kendimizi iyi hissetmemizi sağlarlar. En iyisi olmamızı sağlarlar."

Benim seçtiklerim bu kadar. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, size keyifli izlemeler dilemeden önce şunu söylemek istiyorum: İster kelimeleri kullanalım, istersek resimleri her ikisi de bize hissedebileceğimizin en iyisini hissettirirler. Ama okumayı ve yazmayı seven biri olarak "Ölü Ozanlar Derneği" filminden kulağıma küpe yaptığım bir replikle yazımı sonlandırmak istiyorum: "Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir." :)




  

12 Mart 2019 Salı



TARİHİ İPEK YOLUNDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜ
YOL ÜSTÜNDE BİR İNCİ: NALLIHAN


"Aşk ile yürüyen, sırtında dünyayı taşır. Aşksız yürüyen, beden diye bir ceset taşır."
Taptuk Emre



İpek Yolu. Farklı kültürler arasında ticari, kültürel,felsefi, siyasi, beşeri ilişkiler ve daha bir çok alanda tarihe damgasını vurmuş, dünyanın en eski yolu. Çin'den başlayıp Orta Asya'ya, Orta Doğu'ya, Anadolu'ya, Akdeniz kıyılarına ve Balkanlara dek uzanan uzun bir yol. Merak etmeyin, ben bu uzun yolu anlatmayacağım. Sadece yol üzerindeki bir handa kısa bir mola verip dağlara doğru yol alacağım; yol arkadaşlarımla birlikte.

Bu kez tarihi İpek Yolu'nda yürümek için kalktım sabah erkenden. Daha önce, birçok kez yürümüştüm İpek Yolu'nun farklı rotalarında; her bir rotanın kendine has bir özelliği ve güzelliği vardı. Fırsat bulup bu güzellikleri yazamamıştım. 

Yol uzundu ama yabanıl bir rotada tarihe yolculuk yapacaktım. Bu nedenle yolun uzun olmasının bir önemi yoktu. Güzellikleri görmek için zorlukları göze almak gerektiğine inanırım çünkü.

10 Mart 2019 Pazar günü sabah 07.30'da yola çıktık. Kahvaltı molasından sonra yola devam ettik. İki saat sonra Beypazarı'nı geçmiştik. Çayırhan Kuş Cenneti'ne vardığımızda değişik jeolojik oluşumlar kendini göstermeye başladı. Farklı renklerde katmanlardan oluşan tepeler ve toprağın kumlu yapısı  dikkat çekiyordu. Bu oluşumların çok büyük bir kısmının tortul yapılar olduğunu, geriye kalanların ise volkanik olduğunu okumuştum. Beyaz ve gri renkteki oluşumların en yaşlıları olduğunu da. Bu farklı yapılar Nallıhan'a dek devam etti ve Nallıhan çevresinde de yer yer boz renkli kayaçları görmem mümkün oldu.

Öğle saatlerinde Nallıhan'a vardık. Ankara'ya 160 kilometre uzaklıkta olan Nallıhan, dört bir yanı dağlarla çevrili, adeta dağların eteklerine serpilmiş evleriyle şirin bir ilçe. Yüz yıllık tarihi evlerinin mimari özelliği Beypazarı'nın evleriyle aynıydı(evleri uzaktan gördüğüm için dış görünümü bakımından söyleyebiliyorum).


Nallıhan'dan görünüm

Nallıhan adının nereden geldiğini merak ederek araştırdım. Nalbantlıkla ilgisi olabileceğini tahmin ediyordum ve araştırdığımda yanılmadığımı gördüm. Şöyleki; Osmanlı İmparatorluğu vezirlerinden Nasuh Paşa'nın 1599 yılında burada bir han yaptırması ile yerleşim birimi oluşmuş ve adını bu handan almış. Handa usta nalbantlar bulunduruluyormuş. Çünkü İpek Yolu kervanlarını ağırlayan ve uğurlayan  handa bu nalbantlara ihtiyaç duyuluyormuş. Malumunuz, kervanlar at ve develerle yol almaktaydılar ve çok uzun yoldan gelen bu hayvanların nallarının yenilenmesi, değiştirilmesi  gerekiyordu. Atını burada nallatan öyle biri var ki, onun adını duyduğunuzda Nallıhan'ın tarihine ilgi duyacağınıza eminim. Bu tarihi kişilik; halk kahramanı olan, zenginden alıp fakire dağıtan ve zalim Bolu Bey'ine baş kaldıran Ruşen Ali'den başkası değil, nam-ı diğer Köroğlu. Kıratını bu handa nallatıp, çıkmış, kendi adıyla anılacak olan dağlara.





Yol aldıkça ilçe arazisinin çok engebeli olduğunu görüyordum. İki coğrafi bölge içerisinde arazisi bulunan Nallıhan'ın toprakları, ilçenin sahip olduğu doğal ve beşeri özellikler tam olarak İç Anadolu Bölgesi'nin karakteristik özelliklerini yansıtmıyordu. Yükseldikçe gördüm ki, ilçenin kimi yerleri meşe ve çam ormanlarıyla adeta Batı Karadeniz bitki örtüsüne sahip, kimi yerleri ise İç Anadolu Bölgesi'nin bozkırlarını andırıyordu. Yaklaşık iki yüz metre tırmanışla veya inişle, yani kısa mesafelerde yaşadığım büyük değişimlerle farklı iki coğrafi yapı ve bitki örtüsünü görebiliyordum. Yürüyüş sonrası bunun nedenini araştırdığımda şu bilgiyle karşılaştım:  Nallıhan ilçesi, Ankara'ya bağlı olsa da iklim, yüzey şekilleri, bitki örtüsü gibi özellikler bakımından Batı Karadeniz ile İç Anadolu Bölgeleri arasında geçiş özelliklerine sahipmiş. Geçiş kuşağında yer alması, ilçedeki arazinin çeşitli bitki örtüsüne ev sahipliği yapmasına neden olmuş. Yağmur alan yerlerde gür ormanlar, kurak olan yerlerde ise bozkıra özgü bitki örtüsü olmasının nedeni buymuş.

İlçe merkezinden ayrılmadan önce şu bilgiyi de eklemeliyim; 
Selçuklular devrinde Türkistan tarafından gelerek, Nallıhan'ın güneyinde, Sakarya Nehri yakınlarında ve ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıkta bulunan Emresultan Köyü'ne yerleşmiş, burada yaşamış ve burada ölmüş Taptuk Emre'nin türbesi bulunmaktadır. Taptuk Emre, Yunus Emre'nin kendisine kırk yıl hizmet ettiği ve onu yetiştiren hocasıdır. Ben, sadece türbeye giden yolun tabelasını gördüm, araçla yanından geçerken.

Nallıhan'dan yola devam ettiğimizde saat on ikiydi. Yaklaşık 1300 metre rakımda araçtan indik, hazırlıklarımızı tamamlayıp, tırmanışa başladık. Hava günlük güneşlik, hava sıcaklığı 18 santigrat dereceyi gösteriyordu. Mart başında yürümek için ideal bir hava, bize eşlik ediyordu.Hava bizden yanaydı. :)


Zirveye beş kala. 

Tepeye çıktığımızda, manzaranın güzelliği nefesimi kesti. Sanki nefes alsam, gördüğüm güzel bir rüyadan uyanacaktım. Yerler  çiğdemlerle kaplı sarı bir halı, gökyüzü mavi bir atlas ve güneş tam tepemizde parlamakta. Bir taraftan esen deli rüzgarın uğultusu, diğer tarafta göz alabildiğine uzanan dağlar silsilesi; yeşilin bin bir tonunu barındıran...Rehberimizin "öğle yemeği molası" diye seslenmesiyle rüyadan uyandım ve nefes aldım. Alelacele sandviçimden bir iki ısırık aldım, ikram edilen çayımı içtim ve vurdum kendimi taşlıklardan oluşan bayır aşağı. Biliyordum ki, nadide çiçekler kuytularda saklanır, kaya diplerinde yaşam bulur. Yanılmamıştım. Endemik Ankara Çiğdemleri ve hemen yanı başlarında sayıları onu geçmeyen, şimdiye kadar hiç görmediğim beyaz dağ laleleri. Onları gördüğüm anda hissettiğim şuydu; yeni bir endemik tür keşfetmiş olabilirdim. Neden olmasın? Doğru yer ve zamanda bulunmakla ilgili bir durumdu bu keşifler. Ve ben, doğru zamanda doğru yerdeydim, öyle doğdu içime. Heyecanımı tahmin edemezsiniz. Dikkatli bakmasam, fark edemezdim, çok  miniktiler çünkü. Bildiğim lalelere benzemeyen bu özel çiçeği, eve döndüğümde araştırdım ve onllarla ilgili tek bir kare fotoğrafa, bilgiye rastlamadım internette. Dolayısıyla, çektiğim fotoğrafları göndererek, ilgili yerlere bildirimde bulunacağım. İlgilenen olur mu, emin değilim doğrusu.  Endemik tür olsun ya da olmasın bu beyaz laleleri gördüğümdeki heyecanım, mutluluğum bana yetti. Hepsinin tek tek  fotoğrafını çektim; kıyamadım birinin eksik kalmasına. Ancak şimdilik fotoğrafları paylaşmayacağım; emeğe saygı olmadığını bildiğimden. Beyaz dağ lalem, endemik olarak tescillenirse eğer, ben ve o gün birlikte yürüdüğüm yol arkadaşlarım bitki literatürüne geçmiş olacağız. Bu benim için en büyük ödül ve torunlarıma bırakacağım en değerli miras  olacaktır...


Parkurda gördüğüm tek sümbül buydu.

Çiçekleri seyrederken, rüzgar da hızını artırmıştı. Sanki esen  deli rüzgar, Sabahattin Ali'nin dizelerini fısıldıyordu kulağıma, dinledim:
...............
Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin. *
...............

O anda, rüzgar bana özgürlüğü anlatıyordu sanki, hem de sarı çiğdem desenli halının üstünde otururken. Bu sarı çiğdemler özeldi, diğer çiğdemlerden farklıydı. Farkı, endemik olmasındandı. Uzman değilim ama ilgi alanım olduğu için biliyordum ve onları tanıyordum. Size de tanıtmak isterim. :)





Ankara Çiğdemi
Ankara ve çevresinde yetişen ve her yıl Şubat, Mart ve Nisan aylarında çiçek açan ilkbaharın müjdecisi sarı kır çiçeklerinin önemli bir özelliği var. Ankara Çiğdemi bitki literatüründe Ankara adıyla anılıyor. Aslında en ünlüleri Safran(Crocus sativus) olmak üzere çiğdem, birçok ilimizde yetişiyor ve onların bir kısmı da yetiştikleri illerin adıyla anılıyor(Abant Çiğdemi, Adana Çiğdemi, Kapadokya Çiğdemi, Hakkari Çiğdemi v.b.) ve onlar da yetiştikleri yerlerin adını uluslararası literatüre taşımışlar. Tıpkı; Latince adı Crocus Ancyrensis olan Ankara Çiğdemi gibi.(Crocus: Çiğdem, Ancyrensis: Ankaralı)

Ankara Çiğdemi endemik bir bitki olup -Botanik dilindeki anlamıyla- sadece belirli bölgelerde ve ender olarak görülebilen bir bitki türüdür. Ankara çiğdemi mevsimine denk gelmek kaydıyla  Ankara çevresindeki yüksek yaylalarda görülebiliyor. 

Ankara Çiğdemi gibi sarı renkli olan ve aradaki farkı anlamak için uzman olmak gereken çiğdem ailesinin sarı renkli başka bir türü (Crocus Flavus) daha bulunuyor. Ankara Çiğdemi daha çok altın sarısı rengiyle tanınıyor ve ayrıca yaprakları diğerine göre daha ince. 1000-1600 metre yüksekliklerdeki yaylalarda yetişen Ankara Çiğdemi'nin boyu 10-12 cm civarında. Ankara Çiğdemi serin havaları ve daha az güneş alan yerleri seviyor. Karların erimesiyle açan çiçekler, havaların ısınmasıyla kırlara veda ediyor. Tek tek yetişebildikleri gibi mavi, beyaz, mor çiğdemlerle birlikte küçük gruplar halinde veya geniş düzlükleri kaplamış şekilde çok sayıda bir arada da görülebiliyorlar.**

Ben şanslıydım, bu endemik türü küçük gruplar halinde gördüğüm için. :)




Öğle molasından sonra, dağ sırtlarından ve orman içinden yürümeye devam ettik. Orman sahasının çok geniş olduğunu belirtmeliyim. Bu ormanların bir kısmı iyi korunmuştu  ama yer yer bozulmuş orman içinden de geçtik. Ormanda çam, ardıç ve meşe türleri çoğunluktaydı. Özellikle ardıç ağaçlarının kokusunu çok sevdiğimden, ardıçların arasından geçerken koku duyumu tetikte tuttum ve mis gibi ardıç kokusunu içime çekip depoladım. :) Rahatlıkla diyebilirim ki orman, dört  duyuma da hitap etti(tabii ki bir şey tatmadım, henüz tadılacak orman meyveleri çıkmamıştı, bu nedenle bir duyu eksik kaldı). İğne yapraklı ağaçlar sona erdiğinde, meşe ormanı başladı. Henüz yeşermemiş bir meşenin en üst dalında bir kuş avazı çıktığı kadar ötüyordu. Göğsü turuncu renkte olan bu güzel sesli minik kuşun şarkısını dinledik, iki arkadaşımla birlikte. Kuş sesini dinlemek uğruna gruptan hayli geride kaldık.


Kuşu gördünüz mü?

Aşağıya indikçe,  taşlı-topraklı kupkuru bayırların sarıya boyandığını gördüm. Arada bile olsa yeşil  yoktu, görünen sadece gri ve sarıydı. Bayıra yaklaştığımda ise yine ilk kez gördüğüm sarı papatyalarla karşılaştım. Onların içinde beyaz renge yer yoktu, taç yaprakları da diğer papatyalardan  farklıydı. Galiba, ben bu papatyaları daha çok sevdim; yaşam bulmak için kolayına kaçmamışlar, zoru seçmişlerdi çünkü.









Beypazarı-Nallıhan arası kara yolu oldukça bozuktu. Buna sevindim. Çünkü ilçe çevresi yükseklerde hala bakirliğini koruyordu. Yol yapılırsa, piknikçilerin ve mangal severlerin akınına uğrayacağı aşikar. Sonrasını biliyorsunuz. Bu güzellikleri korumamız şart, bizden sonraki kuşakların da görmeye hakları var. Biz, Türk vatandaşı olarak onlara bu güzellikleri miras  bırakmakla yükümlüyüzç Ayrıca,  vatanımızın doğal güzelliklerini ve tarihi eserlerini koruyup kollamak da vatandaşlık görevimizdir...

Akşama doğru, 12 kilometrelik parkurun sonuna geldik. Nallıhan'a 20 kilometre uzaklıkta bulunan Döğmeci Köyü'ne indik. Bir köy çeşmesi başında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce çay-kahve içip dinlendik ve Ankara'ya doğru uzun yolculuğumuza başladık. 

Not:
Edebiyatımıza birçok eser kazandırmış olan, öykü, roman, tiyatro ve deneme yazarı Adalet Ağaoğlu  Nallıhanlıdır. Sekiz yıl önce, Nallıhan ilçe merkezini gezdiğimde, hiçbir sokak, cadde veya parka Adalet Ağaoğlu adının verilmediğini üzülerek görmüştüm.Durum değişti mi bilmiyorum, çünkü ilçeyi gezmedik. Avrupa'da olsaydı, yazarın adı bile o ilçenin turizm merkezi olması için yeterli olurdu. Başka sözüm yok! 

Bitmesini hiç istemediğim parkurlardan biriydi. Doğada güzel ve keyifli bir gün geçirmemize aracılık eden rehberimiz Aytekin Gültekin'e bu özel parkuru keşfettiği, bize de keşfetme imkanı sağladığı için çok teşekkürler. Ayrıca Dilek Gültekin ve Hakan Aydın'a ve yürüyüşe katılan tüm "Yol Arkadaşları"ma teşekkürler. 

BONUS:
İpek Yolu ile yazıma başlamıştım, Japon müzisyen Kitaro'nun İpek yolu müziğiyle sonlandırayım. Müziği dinlerken, kervanın çan seslerini duyabilirsiniz. Kitaro'nun tüm bestelerini severek dinlerim. Bu müziği sevdiyseniz eğer Kitaro'nun  Caravansaray(Kervansaray)ını da dinlemenizi önerebilirim. Keyifli dinlemeler. :)




* Sabahattin Ali, Rüzgar adlı şiirinden(Sabahattin Ali-Bütün Şiirleri. Hazırlayan:Atilla Özkırımlı. YKY Yayınları)

**Timur Özkan'ın Ankara Çiğdemi kitabından alınmıştır.







9 Mart 2019 Cumartesi



MUTLU AŞK YOKTUR


(Louis, Elsa Triolet ile )

"Ölmek daha kolaydır sevmekten" diye bağıran bu dizeyi ve "Mutlu Aşk Yoktur" şiirini bilmeyen var mıdır? Sanırım yoktur. Çünkü, bir zamanlar genç olan kadın/erkek, mürekkep yalamış herkes, sevdiğinin kulağına fısıldamak için Louis Aragon'un karısı Elsa'ya yazdığı bu aşk şiirlerini bir kez de olsa okumuştur.

Fransız şair, deneme ve roman yazarı Louis Aragon'u yazmak istiyorum bugün ve de karısına bitip tükenmeyen aşkını.  

-Louis Aragon, 3 Ekim 1897'de Paris'te doğdu. Annesi ve babası Louis doğduğunda ayrıydı. Annesi, kendisini Louis'e ablası olarak tanıtmıştı. Çünkü, annenin de yaşı küçüktü. 

-Yalnız bir çocukluk döneminden sonra Louis okula başladı. Başarılı bir öğrenciydi ve 1908'de Saint-Piere Lisesi'ne girdi. Liseyi bitirdikten sonra, annesinin isteği üzerine 1914'te Tıp Fakültesi'ne kaydoldu. Ancak okulu tamamlayamadı. Çünkü Louis, Tıp Fakültesi'nin üçüncü yılının sonunda askere çağrıldı.

-I. Dünya Savaşı sürüyordu ve Louis, orduya katılmalıydı. Askere gitti ve ikinci dereceden doktor olarak görev aldı. Savaş sonrasında askerdeki başarısından dolayı madalya aldı.

-Askerde kendisi gibi Tıp öğrencisi olan Andre Breton; ayrıca Paul Eluard ve Philippe Soupault ile tanıştı. Terhis olduktan sonra Tıp Fakültesi'ne geri döndü. 1921'de okulu bıraktı ve kütüphaneci olarak çalışmaya başladı.

-Tristan Tzara'nın öncülük ettiği Dadaizm akımının etkisindeki ilk şiirleri 1918'de "Nord-Sud" dergisinde yayımlandı. Etkisinde olduğu akımın görüşlerine göre, toplum kurallarına, savaşa ve geleneklere, hatta şiirin o güne dek süregelmiş kurallarına  karşı olduklarını da belirtiyor; hatta ve hatta bunu anlamsızlığa dek dayandırıyorlardı.

-Louis, 1920'de çıkardığı ilk şiir kitabına "Le fen de joie" (Kıvanç Ateşi) adını vermişti. Bir yıl sonra da "Anicent on le panorama" adını verdiği romanını yayımladı. 

-1924'te Dadaizm'den sıyrıldı ve gerçeküstücülüğü savunmaya başladı. 1925'te yayımladığı "Le paysan de Paris" (Parisli Köylü), bu akımın baş yapıtlarından biri kabul edildi.

-Louis ve arkadaşları komünist partiye üye olmuştu. Ve Louis'in aklını başından alan bir sevgilisi vardı: Nancy Cunard. Ancak, Nancy, Louis'i bir caz piyanisti için terk etmişti. Bunun üzerine Louis, aşırı dozda ilaç içerek intihara kalkışmış ama başaramamıştı.


(Louis Aragon, Nancy Cunard, Taylor Gordon)

-Louis, 1928'de Rus yazar Elsa Triolet ile tanıştı. Artık hayatı boyunca onun için şiirler yazacaktı. Aşk, bundan böyle her koşulda Elsa demekti. Aynı yıl evlendiler. Ve birlikte Sovyetler Birliği'ne gidip bir yıl orada yaşadılar.

-1932'de Louis, Breton'dan ve Gerçeküstücülük'ten tamamen kopmuştu. Bir yandan da Fransız Komünist Partisi'nin yayın organında çalışmaya başladı. Bir sonraki yılda artık Sovyetler Birliği Yazarlar Kongresi'ndeydi.

-1939'da çıktığı New York gezisinden döndüğü sırada yeniden askere alındı. II. Dünya Savaşı başlamıştı. Louis cepheye gitti. Almanlara esir düşmüştü ama ellerinden kurtulmayı başardı. Savaş sonrasında Louis, ikinci kez savaş madalyası aldı.

-Savaş sırasında, şiirleriyle aşkı da bir efsaneye dönüşmüştü. Direnişe farklı bir kimlikle gittiği Güney Fransa'da gizlice basılıp dağıtılan şiirleri ile aşkı ölümsüzleşti.

-Louis, savaştan sonra Paris'e döndü. 1950'de Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi ve 1968 Mayıs olaylarında öğrencilerin gösteri ve toplantılarında konuşmalar yapıyordu.

-1969'da Goncourt Akademisi'ne girdi. Ancak bu kısa sürdü. 1970'de kaybettiği eşi, politika dostu, her şeyi olan Elsa'nın ölümüyle sarsıldı.




-Elsa, 16 Haziran 1970'de kalp krizi geçirip hayata veda etti. Birlikte yaşamları süresince Louis ve Elsa, aşkta mutlu aşkın temsilcileriydi. 42 yıl evli kaldılar ve Louis şiirlerini Elsa için yazmıştı.Yani şiirler gerçekti.

Karısının ölümünden sonra Louis, onun çekmecelerinden birinde içinde isimler olan bir liste bulur. Listede,  aşık olduğu kadının seviştiği erkeklerin isimleri yazmaktadır. Bu darbeyle yıkılır Aragon. Hesap sorabileceği, "Niye yaptın," diyebileceği Elsa'sı yoktur artık. 

Bulduğu liste, aşkına gölge düşürmüş müdür Louis'in ya da keşke yaşasaydı da hesap sorsaydım diye düşünmüş müdür, bilemeyiz elbette. Ama ölene kadar, Elsa'nın, bunu neden yaptığını  merak etmiş, içi içini yemiştir sanırım.

Elsa'nın adıyla ölümsüzleşmiş aşk şiirleri yazan Aragon'un acısının ve kederinin ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz.  Elsa'nın ihanetini öğrendikten sonra  belli ki çok acı çekmiş; "neden" diye sorabileceği kadın yok karşısında çünkü. Ve bu sorunun muhtemel cevaplarını düşünmek bile insanın canını fena halde yakar. Aragon'un da canı yanmış ki, işe dış görünümünü değiştirmekle başlamış. Koyu renkli, onu fazlasıyla ciddi gösteren takımlarını atıp, gösterişli kıyafetlere yönelmiş. Sarı çizmeler, kovboyları andıran şapkalar, göz alıcı trençkotlar giymeye başlamış, saçlarını uzatmış. Cinsel tercihlerinin dahi değiştiğini gösterir kaynakların varlığından söz ediliyor.

Belki de ihanetin acısını ve Elsa'nın kaybının kederini bu şekilde atlatmaya çalışmıştır. Kim bilir...

-Elsa'nın ölümünün üzerinden 12 yıl geçtikten sonra, Louis Aragon, 24 Aralık 1982'de hayata veda etti. Belki Elsa'ya öfkeliydi; ama yine de uzağına gidemedi. İki aşık özel bir yasayla, yan yana gömüldü.

Her ne kadar "Mutlu Aşk Yoktur" dese de şair, aşkın sembolü olmuş, ölümde bile ayrılmayan  bu ikiliyi, Louis'in bir şiiriyle sevgiyle anıyorum...

-Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
- Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
- Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
-Yalnız insan kayıp mektup
Adresi mi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından




Kaynak:
- www.ensonhaber.com 
(Aragon'un biyografisi bu web sitesinden tarafımdan derlenmiştir ve fotoğraflar aynı siteden alınmıştır.)





2 Mart 2019 Cumartesi



GÜMÜŞ SİKKE ÜZERİNDE YAŞATILAN AŞK
Gürcü Hatun




Tarihe geçmiş aşklara "büyük aşk" deniyor; bu aşkları yaşayan kişiler "büyük" oldukları için herhalde.  Eğer aşık olan bir kral, kraliçe, prens, prenses, imparator, imparatoriçe, padişah ya da sultan ise bunların aşkı da büyük oluyor.  Çünkü sosyal gerçekler fiziksel gerçeklerden daha önemlidir. Büyük aşklar sadece yönetenler için değil dünyaca ünlü ressam, yazar, şair, heykeltraş, besteci veya müzisyenler için de geçerli. Sıradan insanların aşkları da kendileri gibi sıradan olur varsayımından yola çıkarsak, ünlü olmayan birinin aşkını kim, niçin merak etsin ki? 

Tabii aşklar büyük olunca, aşkını ifade etme biçimi de görkemli ve azametli olmalı; duyan, gören herkes bu aşka imrenmeli, saygı duymalı. Öyleki, devlet yıkıldıktan, faniler dünya değiştirdikten ve zamanın üstünden yüzyıllar geçtikten sonra da "bu büyük aşk" anılmalı ve insanların zihinlerinde yaşamalı. Kısacası, bu büyük aşka ölümsüzlük gömleği giydirmeli. Ama nasıl? Kimi aşkı uğruna Tac Mahal gibi anıt mezar yaptırmış, kimi sevdiği şarkıcı ölünce adını yaşatmak için Japonya'da  John Lennon Müzesi açmış, kimi Kral VIII. Edward gibi aşık olduğu kadınla evlenebilmek için tahttan inmiş, kimi  Paris gibi aşkından  vazgeçmemek adına  savaşa neden olmuş.

Ama öyle biri var ki, aşkı uğruna gelenekleri, dini yasakları bir kenara bırakmış. Ulemanın karşı çıkmasına ve yönetimi altındaki halkın ne diyeceğine aldırmaksızın o güne dek hiçbir Türk ve İslam Sultanı'nın yapmadığını yapmış. Aşık olduğu kadının yüzünü gümüş sikkeye bastırmış. Üstelik kadının kendisini hiç sevmediğini bildiği halde.




Bu sultanın kim olduğunu merak ettiniz değil mi? İlk kez okuduğum bu bilgiye ulaştığımda böylesine cesur, aşık sultanı takdir ettim ama kitabı bitirdiğimde, sultanla ilgili aklımda birçok soru vardı? Üzerinde en çok düşündüğüm sorulardan biri şu oldu; 1243 yılında Kösedağ'da Moğollarla yapılan savaşta, sultan mağlup olacağını anladığında, savaş meydanından arkasına bakmadan kaçmasaydı, ölene kadar çarpışsaydı tarihin seyri nasıl olurdu? Ve Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesindeki yerini uzun süre muhafaza edebilir miydi? Elbette, bu soruların cevabını veremeyiz. Çünkü tarihi olaylar o günün şartlarına, yer ve zamanına, neden ve sonuç ilişkisine göre incelenir. Olayların objektif olarak değerlendirilmeleri de şarttır.

İşte merak ettiğinizi tahmin ettiğim bu sultanın adı, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'dir. Veziri Saadettin Köpek tarafından zehirlenerek öldürülen Anadolu Selçuklu Devleti'nin ünlü sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin. Babası ölünce tahta çıkan Gıyaseddin , zalimliğiyle ünlü Gürcü Kraliçesi Rusudan'ın kızı Prenses Tamara ile genç yaşında evlendirilir. Bu evlilik siyasi olsa da Gıyaseddin karısını görür görmez ona aşık olur. Tamara çok güzeldir ama onun tek aşkı Tanrı'ya olan aşkıdır. Dünyevi meselelerle ilgilenmez. Ülkesinden gelirken kendi papazlarını da yanında getirmiştir. Çünkü kayınpederi Alaaddin Keykubat ölmeden önce Tamara'nın annesi Rusudan'a söz vermiştir;kızı Ortodoks Hristiyan inancını özgürce yaşayacaktır ve dinini değiştirmesi için kendisine  baskı yapılmayacaktır. Tabii babası tarafından verilen bu söz, Sultan Gıyaseddin'in karısı Tamara'ya  karşı sevgisi, aşkı azalana kadar geçerli olacaktır.

Tamara, sultanın tebaası tarafından sevilince "Sultan Tamar" olarak  değil, "Gürcistanlı sultan" manasında "Gürcü Sultan" olarak anılmaya başlamış. Karısının böyle anılması hoşuna giden sultan, birlikteliğini mühürlemek için Gürcü Sultan'ın yüzünü tasvir eden bir sikke darp ettirmeye karar vermiş.

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, bu kararını bildirmek üzere divanı toplamış. Divan üyeleri sultanın kararına karşı çıkmışlar, şu gerekçelerle;
-Öncelikle adetlerimize aykırıdır.
-Sizin gücünüz ve hakimiyetinizi temsilen Hanım Sultan'ın bir eşya üzerinde tasvir edilmesi düşmanlarınız tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanabilir.
-Yüce dinimiz insan tasvirini yasaklamıştır.

Divandan istediği sonucu alamayan sultan, divan üyelerinin ve sadık kullarının darp ettireceği sikkeye karşı dirençlerini kırmak için akıllıca bir yol bulur; paranın bir yüzüne Acem hükümdarları tarafından kullanılan bir motif koydurtacaktır. Bu motif, bir aslan figürü ve arkasında insan yüzlü güneş olacaktır. Çünkü "Arslan ve Güneş yani Şir ve Hurşit motifi Fars şairi Nizami'nin anlattığı gibi İran Hanedanı Hüsrev'in hanımı Şirin'e olan aşkını temsil eder."

Gümüş sikke bastırılır ve piyasaya sürülür. Paranın bir yüzünde arslan ve arkasında güneş figürü vardır ve güneşin yüzü Gürcü Sultan'ın yüzünün tasviridir. Diğer yüzünde ise "İnananların emiri, El-Müstansir Billah" yazmaktadır. Ve kimse de karşı çıkmamıştır bastırılan sikkeye.

İşte hikaye böyle. Aradan sekiz yüz yıl geçmesine rağmen, toprağın derinliklerinden çıkarılan bu gümüş sikke(dirhem) Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in karısı Gürcü Sultan'a olan aşkını anlatıyor ve hatırlatıyor bizlere. O bir sultandı ama öncelikle insandı ve insana dair her şey onun için de geçerliydi...



Notlar: 
-Okuduğum kitapta, tarihimizde Anadolu Selçuklu Devleti olarak anılan devletin adı, Rum Selçuklu Devleti olarak geçmektedir. Bu konu, tarihçileri ilgilendirmektedir.

-1237 ile 1246 yılları arasında hükümdarlık yapan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, yavru iken alıp beslediği ve çok sevdiği aslanı tarafından Alanya Kalesi'nde parçalanarak öldürülmüştür. Sultanın ölümünün ardından Gürcü Sultan, Mevlana'nın müritlerinden olan ve dönemin güçlü komutanı Muineddin Süleyman ile evlenmiştir. 

-Karısı Gürcü Sultan, Sultan Gıyaseddin'in isteği üzerine dinini değiştirip Müslüman olmuştur. Ancak kocasından uzak olmak ve dinin baskısından kurtulabilmek için Konya'da bulunan Mevlana ile tanışmış, onun en yakın müritlerinden biri olmuştur.

-Mevlananın ölümünden sonra, Gürcü Sultan tarafından yaptırılan Mevlana Türbesi (Kubbe-i Hadra) yeşil türbesiyle birlikte , günümüzde de ziyaretçilere açıktır.




Kaynak Kitap:
GÜRCÜ HATUN, Gisele Durero-Köseoğlu.(Çeviren:Burçak Targaç, GİTA, 440 sayfa)

Görseller Google'dan alınmıştır.