Ankara Çiğdemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara Çiğdemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2020 Salı




KIZILCAHAMAM OTACI KÖYÜ YÜRÜYÜŞÜMDEN GÖRSELLERİM

Katır Çiğdemi

08.03.2020 günü, Yol Arkadaşım doğa Sporları Ve Yürüyüş Grubu ile Otacı Köyü ve Yunak Yaylaları'nda yürüdüm. Rota renkliydi, çünkü her bir taraf çiçekliydi. Böylesine farklı ve birçok çiçeği bir arada görünce, sevinçten havalara uçtum. :)

İlkbaharın bu ilk günlerinde gözünüz, gönlünüz açılsın diye, çektiğim fotoğrafları sizlerle  paylaşıyorum. Fotoğraflarını çekmeye doyamadığım çiçeklerin hayat bulduğu Otacı Köyü hakkında kısa bir bilgiyi de paylaşmalıyım.

Otacı, çeşitli bitkilerle tedavi uygulayan kişiler için halk arasında hekim veya eczacı anlamında kullanılan bir unvandır.
Rivayete göre, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han ile Timur arasında, ortaçağ tarihinin en kanlı meydan savaşlarından biri olan ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanan, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına ve Fetret Devri (1402-1413) olarak bilinen bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına yol açan, Ankara Savaşı, Otacı Köyü'ne sınır olan Çubuk Ovası'nda yapılmıştır. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid Han, ordusunda yaralanan askerleri, Otacı Köyü'nün bulunduğu mevkiye Sahra Hastanesi kurarak tedavilerinin yapılmasını sağlamıştır. Bu yüzden köye, şifa veren yer anlamına gelen Otacı adı verilmiştir. Köy, Ankara iline 83 km. Kızılcahamam ilçesine 23 km. uzaklıktadır. Kızılcahamam'ın en büyük köylerindendir. Köyün yaylaları, Çubuk Karagöl'le sınırdır.

Otacı Köyü ve çevresi, Karadeniz Bölgesi ile Orta Anadolu arasında geçiş alanı özelliği taşımaktadır. Geçiş alanında yer alması, alanın iklim bakımından Karadeniz ikliminin ve Orta Anadolu Bölgesi'nin karasal ikliminin etkisi altında kalmasına neden olmuştur. Bu da bitki örtüsünün fiziki görünümü ve dağılışını etkilemiştir. Bu nedenle, zengin bir floraya sahiptir.
İşte, bu zengin floradan seçtiklerim:

Çakır Çiğdem(endemik)
Ankara Çiğdemi(endemik)







Ankara Çiğdemi(endemik)
Orman Sümbülü









Kardelen Çiçeği









Öksüzali Çiçeği


Kar Dikeni
Sütlüağu


Görsellerin tümü tarafıma aittir. İzinsiz kullanılamaz.

18 Şubat 2020 Salı




DAĞLARIN ÖZGÜR RUHLU KIZLARI; ÇİĞDEMLER



İlkbahar, benim için sadece bir mevsim değil, yaşamın ta kendisidir. Aynı zamanda, uykudan uyanışın, hayat sevinciyle doluşun, ruhun tazelenişinin simgesidir. Bu nedenle çok severim ilkbaharı. Öyleki, yaşamımızda var olan her şeyi -yaşadığımız üzüntüyü, sevinci, ölümü, kalımı, duyduğumuz  güzel-çirkin sesleri, güneşli güzel günleri, yağmurlu,sisli kapalı havaları, rüzgar ve kasırgadan sonra gelen hissettiğimiz sessiz ve dingin saatleri biz bir ömre sığdırırken, ilkbahar hepsini yalnızca doksan güne sığdırır. Yani bahar aylarında yaşanan yedi iklim, dört mevsim gibidir yaşadığımız ve yaşayacağımız hayat; acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle ve kötüsüyle...

İlkbaharın gönlü geniştir, zengindir, cimri değildir. Güzelliklerini almak isteyen her ölümlüye, cömertçe sunar tüm bunları. Cömertliğinin değerini bilmeyenlere ise kızar, köpürür,  üstünde yaşadığımız toprağı bile kaydırır, soğuklarını üstümüze salar, kazma-kürek yaktırır.

Dokuz ay boyunca hasretini çektiğim bu güzel mevsimin gelişini müjdeleyen ulaklarını da severim. Güzelliklerini seyretmeye doyamadığım bu ulaklardan ikisi; kardelenler ve çiğdemlerdir. Bunlar özel ulaklardır, haberi vermek için size gelmezler, haberi almak için, sizin onların ayağına gitmeniz gerekir, ki ben bunu seve seve yaparım...

Bu yıl baharın müjdecisi çiğdemlere, 16 Şubat Pazar günü,  Sopçalan Yaylası'nda(Beypazarı) rastladım. İlk gördüğüm tomurcuk halindeki çiğdemin fotoğrafını çektim, onunla konuşup "hoş geldin güzellik" dedim. O da bana; "hoş bulduk" dedi, evet dedi. Tam o anda aklıma, Prof. Dr. Hikmet Birand'ın Ankara sırtlarında, altın sarısı Ankara  çiğdemleriyle yaptığı muhabbet geldi ve gülümsedim kendi kendime. Ben çiğdemlerle konuşmaya dalmışken bir baktım,  grup benden hayli uzaklaşmış ve tırmanışa geçmişti. Yükseleceğimize sevindim. Çünkü, biliyordum ki dağların bu özgür kızları yüksekleri sever ve orada çiçek  açmış olma olasılıkları fazlaydı. Altın sarısı çiğdemler beni yanıltmadılar ve her yükseltide beni daha bir güzel karşıladılar.



Anadolu'da yetişen çiğdemlerin çoğu endemik ve nadir türlerdir. Neredeyse her yörenin adıyla anılan bir çiğdem türü vardır. Örneğin; Ankara çiğdemi, Adana çiğdemi, Abant çiğdemi, Artvin çiğdemi, Antalya çiğdemi, İstanbul çiğdemi, Hakkari çiğdemi ve Pamfilya çiğdemi gibi.

Bu yazımda "Ankara çiğdemi"ni tanıtacağım sizlere. Hem de çiğdemlerle sohbet eden ve doğanın düğününü bizlere anlatan Prof. Dr. Hikmet Birand'ın kaleminden. Şimdiye kadar duymadığınız harika bir sohbete tanık olacaksınız.

ANKARA ÇİĞDEMİ

"- Senin adına botanik dilinde Crocus Ancyrensis diyorlar. Latince Ankara'nın adı Ancyra'dır. Soyadın ancyrensis yani "Ankaralı" demek olduğuna göre, senin adın "Ankara çiğdemi"dir. Sana bu adı kim verdi? Ankara'dan başka yerlerde yetişmez misin?

- Benim adım, soyadı kanunundan eskidir. Biz Ankara'nın eski  yerlisiyiz. Daha eski Ankara kurulmadan, hatta buralara ademoğulları bile ayak basmadan biz bu yamaçlara, Etlik'e, Keçiören'e, Hüseyingazi'ye, Teke Dağı'na, Çal Dağı'na, Çankaya sırtlarına yerleştik. Oldum olası buralıyız. Fakat yalnız Ankara'ya yerleşip kalmadık; bütün Anadolu'ya yayıldık. İstanbul'a kadar gidenlerimiz bile var. Yüz yıl kadar önce Herbert adlı bir İngiliz, şimdi üzerinde evler biten şu karşıki Kocatepe sırtlarında bizlerden birkaç baş topladı. İngiltere'ye götürdü ve bizi Spofforth'da yetiştirdi. O, bizi Kırım Yarımadası'nda yetişen ve bize çok benzeyen Crocus angustijfolis sanıyordu. Fakat bizim cinse çok merak sardıran Herbert'in hemşerisi G. Mav, hısım akrabamızı dünyanın dört tarafından toplattı. Ona o zamanlar İngiltere'nin Ankara Konsolosluğuna  vekalet eden Bayan Gaval Gatheral buradan, Sivas'taki Amerikan misyoneri rahip A. W. Hubbard da oradan bizim soğanlarımızdan gönderdi. Bir başkasından Bayan Danford'un 1876'da bizi Maraş'taki Ahır Dağı'nda ve Kayseri'deki Erciyes Dağı'nda gördüğünü işitti. Bayan Baker ona Londra yakınlarındaki Kew Krallık Müzesi'nde Lady Liston'un İstanbul civarından topladığı bitkiler arasında bizim de bulunduğumuzu haber verdi. G. Mav, bunları vuruşturduktan sonra seksen kadar akraba türden mürekkep olan cinsimizin güzel bir monografisini yaptı. Bizim Kırım çiğdemiyle bir olmadığımızı anlayan ilk botanikçi o oldu. Bize crocus ancyrensis adını veren de odur. Hülasa bizi burada tanıyan yoktu, ama ünümüz önce İngiltere'de, daha sonra da Fransa'da yayılmıştı. Çünkü Bay P. E. Botta'da buradan Paris'e bizim soğanlarımızdan götürmüş ve bizi Paris Nebatlar Bahçesi'nde yetiştirmişti. İşte o zamandan beri ben bütün dünyada Ankara çiğdemi diye anılırım. Hem biz kişizade bir ailedeniz. Safran da bizim cinstendir. Bilir misin, bir zamanlar ticareti ne kadar rağbette idi? 15. yüzyılda bizim safrana hile katanların cezası idamdı. Hatta 1449'da Almanya'da safrana başka şeyler katarak satan Friedenkern adlı bir vurguncu safranı ile beraber cayır cayır yakıldı.

-  Peki, adını, sanını, soyunu, sopunu öğrendim. Siz buralara nereden ve ne zaman geldiniz?

- Geçmişi bırakalım. Demin dedim ya, biz buralara göçeli çok oldu. Dünyanın büyük bir kısmını kaplayan buzlar erir erimez biz buralara yerleştik. Hatta o zamanlardan kalma alışkanlıkla sıcaktan pek hoşlanmam. Onun için kışın sonunda, baharın önünde açarım.

- O halde baharın, güzel, sıcak günlerini de görmezsin.

- Öyle. Benim dünya yüzündeki ömrüm pek kısadır. Şu birkaç gün içinde bütün hacetlerimi görmek, elimi kıvrak tutmak zorundayım. Önümde çetin bir yaz var; kurak ve sıcak. Onu ve bütün kışı toprak altında geçiririm. Şimdi bir yandan gelecek yıl sürecek, gelişecek olan cücüğümü yaratmakla, bir yandan da şu hoşlandığınız çiçeklerimin içinde sessiz, tantanasız geçecek olan düğüne hazırlanmakla meşgulüm.

-Düğün mü dedin? Bu ilgimi çekti.

Düğünü de yazarsam yazım uzayacak ve okunmayacak. Bu nedenle profesör ve Ankara çiğdemi arasındaki konuşmaları burada kesiyorum. Doğanın düğününün nasıl olduğunu merak ediyorsanız ya da davetsiz misafir olarak(doğa kimseyi özel olarak davet etmez, kim olura olsun düğünde hır çıkarmayacak herkesi başının üstünde kabul eder) düğüne katılmak istiyorsanız Prof. Dr. Hikmet Birand'ın TÜBİTAK (Popüler Bilim Kitapları) yayını olan "ANADOLU MANZARALARI" kitabına başvurabilirsiniz.  Anlayacağınız düğüne katılmak için davete gerek yok, para harcayıp gelin ve damada bir hediye almanıza da. Ev sahibi orada bulunmanızdan büyük keyif alacaktır. Tabii ki siz de...














12 Mart 2019 Salı



TARİHİ İPEK YOLUNDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜ
YOL ÜSTÜNDE BİR İNCİ: NALLIHAN


"Aşk ile yürüyen, sırtında dünyayı taşır. Aşksız yürüyen, beden diye bir ceset taşır."
Taptuk Emre



İpek Yolu. Farklı kültürler arasında ticari, kültürel,felsefi, siyasi, beşeri ilişkiler ve daha bir çok alanda tarihe damgasını vurmuş, dünyanın en eski yolu. Çin'den başlayıp Orta Asya'ya, Orta Doğu'ya, Anadolu'ya, Akdeniz kıyılarına ve Balkanlara dek uzanan uzun bir yol. Merak etmeyin, ben bu uzun yolu anlatmayacağım. Sadece yol üzerindeki bir handa kısa bir mola verip dağlara doğru yol alacağım; yol arkadaşlarımla birlikte.

Bu kez tarihi İpek Yolu'nda yürümek için kalktım sabah erkenden. Daha önce, birçok kez yürümüştüm İpek Yolu'nun farklı rotalarında; her bir rotanın kendine has bir özelliği ve güzelliği vardı. Fırsat bulup bu güzellikleri yazamamıştım. 

Yol uzundu ama yabanıl bir rotada tarihe yolculuk yapacaktım. Bu nedenle yolun uzun olmasının bir önemi yoktu. Güzellikleri görmek için zorlukları göze almak gerektiğine inanırım çünkü.

10 Mart 2019 Pazar günü sabah 07.30'da yola çıktık. Kahvaltı molasından sonra yola devam ettik. İki saat sonra Beypazarı'nı geçmiştik. Çayırhan Kuş Cenneti'ne vardığımızda değişik jeolojik oluşumlar kendini göstermeye başladı. Farklı renklerde katmanlardan oluşan tepeler ve toprağın kumlu yapısı  dikkat çekiyordu. Bu oluşumların çok büyük bir kısmının tortul yapılar olduğunu, geriye kalanların ise volkanik olduğunu okumuştum. Beyaz ve gri renkteki oluşumların en yaşlıları olduğunu da. Bu farklı yapılar Nallıhan'a dek devam etti ve Nallıhan çevresinde de yer yer boz renkli kayaçları görmem mümkün oldu.

Öğle saatlerinde Nallıhan'a vardık. Ankara'ya 160 kilometre uzaklıkta olan Nallıhan, dört bir yanı dağlarla çevrili, adeta dağların eteklerine serpilmiş evleriyle şirin bir ilçe. Yüz yıllık tarihi evlerinin mimari özelliği Beypazarı'nın evleriyle aynıydı(evleri uzaktan gördüğüm için dış görünümü bakımından söyleyebiliyorum).


Nallıhan'dan görünüm

Nallıhan adının nereden geldiğini merak ederek araştırdım. Nalbantlıkla ilgisi olabileceğini tahmin ediyordum ve araştırdığımda yanılmadığımı gördüm. Şöyleki; Osmanlı İmparatorluğu vezirlerinden Nasuh Paşa'nın 1599 yılında burada bir han yaptırması ile yerleşim birimi oluşmuş ve adını bu handan almış. Handa usta nalbantlar bulunduruluyormuş. Çünkü İpek Yolu kervanlarını ağırlayan ve uğurlayan  handa bu nalbantlara ihtiyaç duyuluyormuş. Malumunuz, kervanlar at ve develerle yol almaktaydılar ve çok uzun yoldan gelen bu hayvanların nallarının yenilenmesi, değiştirilmesi  gerekiyordu. Atını burada nallatan öyle biri var ki, onun adını duyduğunuzda Nallıhan'ın tarihine ilgi duyacağınıza eminim. Bu tarihi kişilik; halk kahramanı olan, zenginden alıp fakire dağıtan ve zalim Bolu Bey'ine baş kaldıran Ruşen Ali'den başkası değil, nam-ı diğer Köroğlu. Kıratını bu handa nallatıp, çıkmış, kendi adıyla anılacak olan dağlara.





Yol aldıkça ilçe arazisinin çok engebeli olduğunu görüyordum. İki coğrafi bölge içerisinde arazisi bulunan Nallıhan'ın toprakları, ilçenin sahip olduğu doğal ve beşeri özellikler tam olarak İç Anadolu Bölgesi'nin karakteristik özelliklerini yansıtmıyordu. Yükseldikçe gördüm ki, ilçenin kimi yerleri meşe ve çam ormanlarıyla adeta Batı Karadeniz bitki örtüsüne sahip, kimi yerleri ise İç Anadolu Bölgesi'nin bozkırlarını andırıyordu. Yaklaşık iki yüz metre tırmanışla veya inişle, yani kısa mesafelerde yaşadığım büyük değişimlerle farklı iki coğrafi yapı ve bitki örtüsünü görebiliyordum. Yürüyüş sonrası bunun nedenini araştırdığımda şu bilgiyle karşılaştım:  Nallıhan ilçesi, Ankara'ya bağlı olsa da iklim, yüzey şekilleri, bitki örtüsü gibi özellikler bakımından Batı Karadeniz ile İç Anadolu Bölgeleri arasında geçiş özelliklerine sahipmiş. Geçiş kuşağında yer alması, ilçedeki arazinin çeşitli bitki örtüsüne ev sahipliği yapmasına neden olmuş. Yağmur alan yerlerde gür ormanlar, kurak olan yerlerde ise bozkıra özgü bitki örtüsü olmasının nedeni buymuş.

İlçe merkezinden ayrılmadan önce şu bilgiyi de eklemeliyim; 
Selçuklular devrinde Türkistan tarafından gelerek, Nallıhan'ın güneyinde, Sakarya Nehri yakınlarında ve ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıkta bulunan Emresultan Köyü'ne yerleşmiş, burada yaşamış ve burada ölmüş Taptuk Emre'nin türbesi bulunmaktadır. Taptuk Emre, Yunus Emre'nin kendisine kırk yıl hizmet ettiği ve onu yetiştiren hocasıdır. Ben, sadece türbeye giden yolun tabelasını gördüm, araçla yanından geçerken.

Nallıhan'dan yola devam ettiğimizde saat on ikiydi. Yaklaşık 1300 metre rakımda araçtan indik, hazırlıklarımızı tamamlayıp, tırmanışa başladık. Hava günlük güneşlik, hava sıcaklığı 18 santigrat dereceyi gösteriyordu. Mart başında yürümek için ideal bir hava, bize eşlik ediyordu.Hava bizden yanaydı. :)


Zirveye beş kala. 

Tepeye çıktığımızda, manzaranın güzelliği nefesimi kesti. Sanki nefes alsam, gördüğüm güzel bir rüyadan uyanacaktım. Yerler  çiğdemlerle kaplı sarı bir halı, gökyüzü mavi bir atlas ve güneş tam tepemizde parlamakta. Bir taraftan esen deli rüzgarın uğultusu, diğer tarafta göz alabildiğine uzanan dağlar silsilesi; yeşilin bin bir tonunu barındıran...Rehberimizin "öğle yemeği molası" diye seslenmesiyle rüyadan uyandım ve nefes aldım. Alelacele sandviçimden bir iki ısırık aldım, ikram edilen çayımı içtim ve vurdum kendimi taşlıklardan oluşan bayır aşağı. Biliyordum ki, nadide çiçekler kuytularda saklanır, kaya diplerinde yaşam bulur. Yanılmamıştım. Endemik Ankara Çiğdemleri ve hemen yanı başlarında sayıları onu geçmeyen, şimdiye kadar hiç görmediğim beyaz dağ laleleri. Onları gördüğüm anda hissettiğim şuydu; yeni bir endemik tür keşfetmiş olabilirdim. Neden olmasın? Doğru yer ve zamanda bulunmakla ilgili bir durumdu bu keşifler. Ve ben, doğru zamanda doğru yerdeydim, öyle doğdu içime. Heyecanımı tahmin edemezsiniz. Dikkatli bakmasam, fark edemezdim, çok  miniktiler çünkü. Bildiğim lalelere benzemeyen bu özel çiçeği, eve döndüğümde araştırdım ve onllarla ilgili tek bir kare fotoğrafa, bilgiye rastlamadım internette. Dolayısıyla, çektiğim fotoğrafları göndererek, ilgili yerlere bildirimde bulunacağım. İlgilenen olur mu, emin değilim doğrusu.  Endemik tür olsun ya da olmasın bu beyaz laleleri gördüğümdeki heyecanım, mutluluğum bana yetti. Hepsinin tek tek  fotoğrafını çektim; kıyamadım birinin eksik kalmasına. Ancak şimdilik fotoğrafları paylaşmayacağım; emeğe saygı olmadığını bildiğimden. Beyaz dağ lalem, endemik olarak tescillenirse eğer, ben ve o gün birlikte yürüdüğüm yol arkadaşlarım bitki literatürüne geçmiş olacağız. Bu benim için en büyük ödül ve torunlarıma bırakacağım en değerli miras  olacaktır...


Parkurda gördüğüm tek sümbül buydu.

Çiçekleri seyrederken, rüzgar da hızını artırmıştı. Sanki esen  deli rüzgar, Sabahattin Ali'nin dizelerini fısıldıyordu kulağıma, dinledim:
...............
Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin. *
...............

O anda, rüzgar bana özgürlüğü anlatıyordu sanki, hem de sarı çiğdem desenli halının üstünde otururken. Bu sarı çiğdemler özeldi, diğer çiğdemlerden farklıydı. Farkı, endemik olmasındandı. Uzman değilim ama ilgi alanım olduğu için biliyordum ve onları tanıyordum. Size de tanıtmak isterim. :)





Ankara Çiğdemi
Ankara ve çevresinde yetişen ve her yıl Şubat, Mart ve Nisan aylarında çiçek açan ilkbaharın müjdecisi sarı kır çiçeklerinin önemli bir özelliği var. Ankara Çiğdemi bitki literatüründe Ankara adıyla anılıyor. Aslında en ünlüleri Safran(Crocus sativus) olmak üzere çiğdem, birçok ilimizde yetişiyor ve onların bir kısmı da yetiştikleri illerin adıyla anılıyor(Abant Çiğdemi, Adana Çiğdemi, Kapadokya Çiğdemi, Hakkari Çiğdemi v.b.) ve onlar da yetiştikleri yerlerin adını uluslararası literatüre taşımışlar. Tıpkı; Latince adı Crocus Ancyrensis olan Ankara Çiğdemi gibi.(Crocus: Çiğdem, Ancyrensis: Ankaralı)

Ankara Çiğdemi endemik bir bitki olup -Botanik dilindeki anlamıyla- sadece belirli bölgelerde ve ender olarak görülebilen bir bitki türüdür. Ankara çiğdemi mevsimine denk gelmek kaydıyla  Ankara çevresindeki yüksek yaylalarda görülebiliyor. 

Ankara Çiğdemi gibi sarı renkli olan ve aradaki farkı anlamak için uzman olmak gereken çiğdem ailesinin sarı renkli başka bir türü (Crocus Flavus) daha bulunuyor. Ankara Çiğdemi daha çok altın sarısı rengiyle tanınıyor ve ayrıca yaprakları diğerine göre daha ince. 1000-1600 metre yüksekliklerdeki yaylalarda yetişen Ankara Çiğdemi'nin boyu 10-12 cm civarında. Ankara Çiğdemi serin havaları ve daha az güneş alan yerleri seviyor. Karların erimesiyle açan çiçekler, havaların ısınmasıyla kırlara veda ediyor. Tek tek yetişebildikleri gibi mavi, beyaz, mor çiğdemlerle birlikte küçük gruplar halinde veya geniş düzlükleri kaplamış şekilde çok sayıda bir arada da görülebiliyorlar.**

Ben şanslıydım, bu endemik türü küçük gruplar halinde gördüğüm için. :)




Öğle molasından sonra, dağ sırtlarından ve orman içinden yürümeye devam ettik. Orman sahasının çok geniş olduğunu belirtmeliyim. Bu ormanların bir kısmı iyi korunmuştu  ama yer yer bozulmuş orman içinden de geçtik. Ormanda çam, ardıç ve meşe türleri çoğunluktaydı. Özellikle ardıç ağaçlarının kokusunu çok sevdiğimden, ardıçların arasından geçerken koku duyumu tetikte tuttum ve mis gibi ardıç kokusunu içime çekip depoladım. :) Rahatlıkla diyebilirim ki orman, dört  duyuma da hitap etti(tabii ki bir şey tatmadım, henüz tadılacak orman meyveleri çıkmamıştı, bu nedenle bir duyu eksik kaldı). İğne yapraklı ağaçlar sona erdiğinde, meşe ormanı başladı. Henüz yeşermemiş bir meşenin en üst dalında bir kuş avazı çıktığı kadar ötüyordu. Göğsü turuncu renkte olan bu güzel sesli minik kuşun şarkısını dinledik, iki arkadaşımla birlikte. Kuş sesini dinlemek uğruna gruptan hayli geride kaldık.


Kuşu gördünüz mü?

Aşağıya indikçe,  taşlı-topraklı kupkuru bayırların sarıya boyandığını gördüm. Arada bile olsa yeşil  yoktu, görünen sadece gri ve sarıydı. Bayıra yaklaştığımda ise yine ilk kez gördüğüm sarı papatyalarla karşılaştım. Onların içinde beyaz renge yer yoktu, taç yaprakları da diğer papatyalardan  farklıydı. Galiba, ben bu papatyaları daha çok sevdim; yaşam bulmak için kolayına kaçmamışlar, zoru seçmişlerdi çünkü.









Beypazarı-Nallıhan arası kara yolu oldukça bozuktu. Buna sevindim. Çünkü ilçe çevresi yükseklerde hala bakirliğini koruyordu. Yol yapılırsa, piknikçilerin ve mangal severlerin akınına uğrayacağı aşikar. Sonrasını biliyorsunuz. Bu güzellikleri korumamız şart, bizden sonraki kuşakların da görmeye hakları var. Biz, Türk vatandaşı olarak onlara bu güzellikleri miras  bırakmakla yükümlüyüzç Ayrıca,  vatanımızın doğal güzelliklerini ve tarihi eserlerini koruyup kollamak da vatandaşlık görevimizdir...

Akşama doğru, 12 kilometrelik parkurun sonuna geldik. Nallıhan'a 20 kilometre uzaklıkta bulunan Döğmeci Köyü'ne indik. Bir köy çeşmesi başında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce çay-kahve içip dinlendik ve Ankara'ya doğru uzun yolculuğumuza başladık. 

Not:
Edebiyatımıza birçok eser kazandırmış olan, öykü, roman, tiyatro ve deneme yazarı Adalet Ağaoğlu  Nallıhanlıdır. Sekiz yıl önce, Nallıhan ilçe merkezini gezdiğimde, hiçbir sokak, cadde veya parka Adalet Ağaoğlu adının verilmediğini üzülerek görmüştüm.Durum değişti mi bilmiyorum, çünkü ilçeyi gezmedik. Avrupa'da olsaydı, yazarın adı bile o ilçenin turizm merkezi olması için yeterli olurdu. Başka sözüm yok! 

Bitmesini hiç istemediğim parkurlardan biriydi. Doğada güzel ve keyifli bir gün geçirmemize aracılık eden rehberimiz Aytekin Gültekin'e bu özel parkuru keşfettiği, bize de keşfetme imkanı sağladığı için çok teşekkürler. Ayrıca Dilek Gültekin ve Hakan Aydın'a ve yürüyüşe katılan tüm "Yol Arkadaşları"ma teşekkürler. 

BONUS:
İpek Yolu ile yazıma başlamıştım, Japon müzisyen Kitaro'nun İpek yolu müziğiyle sonlandırayım. Müziği dinlerken, kervanın çan seslerini duyabilirsiniz. Kitaro'nun tüm bestelerini severek dinlerim. Bu müziği sevdiyseniz eğer Kitaro'nun  Caravansaray(Kervansaray)ını da dinlemenizi önerebilirim. Keyifli dinlemeler. :)




* Sabahattin Ali, Rüzgar adlı şiirinden(Sabahattin Ali-Bütün Şiirleri. Hazırlayan:Atilla Özkırımlı. YKY Yayınları)

**Timur Özkan'ın Ankara Çiğdemi kitabından alınmıştır.